Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Aile

Kapsül Haber Ajansı - Aile haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Aile haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de Mutluluk Oranının Yükselmesinde Aile Çok Önemli! Haber

Türkiye’de Mutluluk Oranının Yükselmesinde Aile Çok Önemli!

Mutluluğun en önemli kaynağının aile olduğunu dile getiren Prof. Dr. Doğan, “Aile kurumu ülkemizde huzur ve mutluluğun teminatı olarak görülmelidir. Aile kurumunu yıkmaya ya da ona zarar vermeye yönelik girişimler bertaraf edilmelidir.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan, geçtiğimiz günlerde açıklanan TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarını değerlendirdi. Araştırmaya göre, Türkiye’de mutluluk oranı yüzde 53,3’e yükseldi. Mutluluk oranının yüzde 75’lerin üzerine çıkması gerekli Türkiye’nin uzun yıllardır gerek yerel gerekse uluslararası araştırmalarda orta düzeyde mutlu olarak görüldüğünü dile getiren Prof. Dr. Doğan, “Bu araştırmadaki sonuçlar şaşırtıcı değildir. Yalnız mutlulukta bir yükseliş trendinin görülmesi önemlidir. Çünkü özellikle pandemi, yaşadığımız deprem ve ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik kriz, insanımızın mutluluk düzeylerinde düşüşe neden olmuştu. Bu bakımdan söz konusu artış olumlu olarak değerlendirilse de istenen düzeyde olduğu söylenemez. Şahsen mutluluk oranının yüzde 75’lerin üzerine çıkması gerektiği kanısındayım. Bunun için de hem bireysel hem toplumsal hem de yönetim açısından yapılması gereken çok şey var. Bireysel anlamda daha sağlıklı beslenmek, kişilerarası ilişkilerimizi geliştirmek, yaşamda bir anlam ve amaç bulmak gibi yapabileceğimiz şeyler var. Toplumsal olarak ise dayanışmayı artırmak, sosyal-duygusal destek vermek ve dürüstlüğü artırarak daha güvenilir olmak gibi yapılabilecek pek çok şey bulunmaktadır. Bazı konularda ise devletin ve yöneticilerin inisiyatif alması gerekmektedir. Ekonominin iyileştirilmesi, şehirlerde yeşil alan oranının artırılması, şehirlerimizi insan dostu şehirlere dönüştürme ve toplumsal adaleti ve güvenliği sağlama gibi konular, mutluluğu artırmak için devletimizin yapabileceği şeylerdir.” diye konuştu. Evli bireyler bekar ve boşanmış olanlara göre daha mutlu Araştırmada evli bireylerin daha mutlu olduğunun ortaya çıkmasının aile kurumunun önemine işaret ettiğini belirten Prof. Dr. Doğan, şunları söyledi: “Mutlulukla ilgili neredeyse tüm araştırmalarda, evli bireylerin bekar ve boşanmış olanlara göre daha mutlu oldukları ortaya çıkmaktadır. Evli bireylerin yalnızlık duygusunu daha az yaşamaları, daha iyi beslenmeleri, ekonomik durumlarının daha iyi olması ve düzenli cinsel yaşamlarının olması gibi etkenler daha mutlu olmalarına katkı sağlamaktadır. Bunun dışında aile, çoluk-çocuk sahibi olmak insanların hayatına önemli düzeyde anlam katmaktadır. Yani aile en güçlü anlam kaynaklarından biridir. Tüm bunlar bir araya gelince de evli bireylerin mutluluk düzeyleri artmaktadır. Aile kurumu ülkemizde huzur ve mutluluğun teminatı olarak görülmelidir. Aile kurumunu yıkmaya ya da ona zarar vermeye yönelik girişimler bertaraf edilmelidir. Bununla birlikte daha bilinçli anne-baba ve eş olabilmeleri için bireyler eğitilmeli, bilgilendirilmeli ve aydınlatılmalıdır.” Aile ve akrabalık bağlarının güçlü olması büyük bir avantaj Araştırmada mutluluğun en önemli kaynağı olarak yüzde 69 oranıyla aile gösterilmesini değerlendiren Prof. Dr. Doğan, “Biz kolektif kültürün hâkim olduğu, sıcakkanlı insanların yaşadığı bir ülkeyiz. Aile ve akrabalık bağlarının güçlü olması büyük bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu durum toplumda ihtiyaç duyan insanlara önemli düzeyde sosyal-duygusal destek verilmesine yardımcı olmaktadır. İnsanlar bu sayede kendilerini sahipsiz, kimsesiz, yalnız ve değersiz hissetmemektedirler. Oysaki bireyselliğin hâkim olduğu toplumlarda çok ciddi anlamda bir yalnızlık ve anlam krizi yaşanmaktadır.” diye konuştu. Mutlu olmak sağlıklı olmaktır Araştırmada sağlığın mutluluk kaynakları arasında ilk sırada yer almasını da değerlendiren Prof. Dr. Doğan, şöyle devam etti: “Sağlık, mutluluğun en üst düzey formu olarak nitelendirilebilir. Mutlu olmak sağlıklı olmaktır. Filozof Arthur Schopenhauer, ‘sağlıklı bir dilenci, hasta bir kraldan daha mutludur. Ahmaklıkların en büyüğü, iş, eğitim, şöhret, terfi, şehvet ya da anlık zevkler olmak üzere her ne için olursa olsun, sağlığını feda etmektir’ der. Sağlık iyi olduktan sonra mutluluğun önündeki diğer sorunlar bir şekilde halledilebilir. Günümüzde daha fazla insan sağlık konusunda bilinçli davranmaya çalışmaktadır. İnsanlar eskiye göre daha sağlıklı beslenmekte, egzersiz yapanların sayısı geçmişe göre artmakta ve insanlar sağlık kontrollerine daha sık gitmektedir. Bununla birlikte, maalesef ülkemizde sigara kullanımı, paketli gıda tüketimi, karbonhidrat ağırlıklı beslenme ve hareketsizlik oldukça yaygındır. Hatta bir karşılaştırma yapacak olursak sağlık davranışlarını sergileyenlerin, sağlıksız yaşayanlara göre oldukça küçük bir azınlığı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de bu konuda umutluyum. Giderek daha fazla insanımız sağlıklı yaşama yönelmektedir.” Mutluluk ve para ilişkisi Araştırmada hayat pahalılığının en önemli toplumsal sorun olarak öne çıkmasını değerlendiren Prof. Dr. Doğan, “Mutluluk ve para ilişkisi en çok merak edilen konulardan biridir. Para ve ekonomik durumun iyi olması mutluluk açısından önemli bir avantajdır. Ekonomik durumunuz iyi olduğunda, pek çok açıdan kendinizi güvende hissedersiniz, daha iyi beslenirsiniz, sağlık hizmetlerinden daha iyi faydalanırsınız, başarılı olduğunuz duygusunu yaşarsınız ve yoksulluğun sebep olabileceği stres ve sıkıntılardan kurtulursunuz. Tüm bunlar mutluluk açısından büyük avantajdır. Zaten araştırmalar da sosyo-ekonomik düzeyi yüksek bireylerin daha mutlu olduklarını gösteriyor. Ancak finansal durumu oldukça iyi olmasına rağmen pek çok mutsuz insan da var. Bu neden böyledir? Birincisi para tek belirleyicisi değildir. İkincisi, insanlar zengin olmaya da alışabiliyorlar. Bir süre sonra parasal anlamda iyi durumda olmak onların mutluluğuna bir katkı sağlayamayabiliyor. Buna hedonik adaptasyon adını veriyoruz. Yani başlangıçta bizi mutlu eden şeylerin bir süre sonra bu etkilerini kaybetmeleri durumudur. Üçüncüsü sonradan para sahibi olan kişiler parayla ne yapacaklarını da bilemeyebiliyorlar.” şeklinde konuştu. Paranın nasıl harcandığı da önemli Paranın nasıl harcanacağının da mutluluk açısından önemli göründüğünü kaydeden Prof. Dr. Doğan, “Parayla zaman satın alıyor ve bazı sıkıcı işleri yapmaktan kurtuluyorsanız, paranızı diğer insanlarla paylaşıyorsanız (yardımseverlik) ve paranızı nesnelerden çok eylemlere harcıyorsanız sizi daha mutlu edebilir. Bugün almış olduğunuz bir kazak ya da telefonun on yıl sonra bir önemi kalmayacaktır. Geçmişe dönüp bunları hatırladığınızda da muhtemelen mutlu hissetmeyeceksiniz. Ancak paranızı eylemlere harcadığınızda durum farklı olacaktır. Yaşadığınız güzel anılar, bir seyahat, arkadaşlarınızla ya da sevdiğiniz kişilerle gerçekleştirdiğiniz bir etkinlik hafızanıza kazınacaktır ve yıllar sonra bile hatırladığınızda sizi mutlu edecektir. Zaten bir bakıma mutluluk güzel anılar biriktirmektir. Geçmişe ilişkin olumlu anılarınız ne kadar çoksa o kadar mutlusunuz demektir.” dedi. Para mutluluk açısından önemli ama her şey değil Prof. Dr. Doğan, sözlerini şöyle tamamladı: “Gelir durumunuz mutluluk açısından önemlidir ancak para her şey değildir. Temel ihtiyaçlarımız karşılandıktan sonra, bireysel gelişime ve kendini gerçekleştirmeye önem vermeliyiz. Bu da ‘sahip olma’ anlayışından çıkarak ‘olma’ anlayışına geçmekle mümkündür. Ancak bu yolla, dışsal koşullara bağlı olmayan ve şartlara göre değişmeyen daha kalıcı ve gerçek bir mutluluk elde edilebilir. Olma anlayışı içerisinde sürekli olarak kendimizi geliştirmeli, içsel kalemizi güçlendirmeli ve daha umutlu, affedici, iyimser, özgüven sahibi, öz-değeri yüksek, sevgi dolu, anlamlı ve amaçlı yaşayan ve derin, doyurucu, sağlıklı ilişkiler kurabilen bir birey olmak için çabalamalıyız.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türk-İspanyol Dayanışması Vize Talebini Artırdı Haber

Türk-İspanyol Dayanışması Vize Talebini Artırdı

Son dönemde sosyal medyada Türk ve İspanyol kullanıcılar arasında gelişen samimi etkileşimler iki ülke arasındaki ilişkileri farklı bir boyuta taşıdı. Özellikle X platformunda başlayan esprili ve dostane paylaşımlar kısa sürede geniş bir kitleye yayıldı. İspanya’nın uluslararası krizler karşısında sergilediği savaş karşıtı tutumun da etkisiyle oluşan bu atmosfer, bazı İspanyol vatandaşların Türk vatandaşlarına yönelik vize kolaylığı sağlanması için imza kampanyası başlatmasına kadar uzandı. Bu gelişmeler, İspanya’da yaşamak veya Avrupa’da daha uzun süre bulunmak isteyen Türk vatandaşlarının alternatif oturum seçeneklerine olan ilgiyi de artırdı. Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Level Immigration& Properties Danışmanlık Hizmetleri CEO’su Haitham Ahmet Alamarioğlu, İspanya’da yaşamak isteyen Türk vatandaşları için yatırım gerektirmeyen bir oturum programının zaten mevcut olduğunu belirtti. “Yatırım gerektirmeden İspanya’da yaşamak mümkün” Alamarioğlu, İspanya’da yaşamak isteyen Türk vatandaşları için en erişilebilir yollardan birinin Dijital Göçebe Vizesi olduğunu ifade ederek, “İspanya Dijital Göçebe Vizesi yatırım gerektirmeyen, uzun bürokratik süreçler içermeyen modern bir oturum programıdır. Uzaktan çalışan profesyonellerin İspanya’da yasal olarak yaşamasına imkân tanıyor,” dedi. Uzaktan çalışanlar için tasarlanmış program Programın temel amacının, İspanya dışında faaliyet gösteren şirket veya müşteriler için çalışan profesyonellerin ülkede ikamet edebilmesini sağlamak olduğunu belirten Alamarioğlu, “Serbest çalışanlar, girişimciler ve kendi işini yöneten profesyoneller de bu program kapsamında başvuru yapabiliyor,” diye konuştu. Aylık gelir şartı 2.800 euro Programa başvurabilmek için bazı kriterler bulunduğunu aktaran Alamarioğlu, şu bilgileri paylaştı: “Başvuru sahibinin 18 yaşını doldurmuş olması, sabıka kaydının bulunmaması ve üniversite diplomasına ya da en az üç yıllık mesleki deneyime sahip olması gerekiyor. Ayrıca aylık net gelirin en az 2 bin 800 euro olması şartı aranıyor.” Aile bireyleri de oturum alabiliyor Programın aileler açısından da avantaj sunduğunu vurgulayan Alamarioğlu, ana başvuru sahibinin yakınlarının da oturum izni alabileceğini belirterek şunları söyledi: “Eş, 18 yaş altı çocuklar ve maddi bağımlılığı kanıtlanabilen 18-24 yaş arası çocuklar ana başvuru sahibinin dosyasına dahil edilebiliyor. Böylece aileler birlikte İspanya’da yaşam kurabiliyor.” Schengen içinde serbest dolaşım İspanya’da alınan oturum izninin Avrupa içinde hareket özgürlüğü sağladığını ifade eden Alamarioğlu, “İspanya oturum izni sayesinde 26 Schengen ülkesine vizesiz seyahat etmek mümkün. Bu da iş ve yaşam planlaması açısından önemli bir avantaj sunuyor,” dedi. Eğitim, sağlık ve yaşam kalitesi avantajı İspanya’da yaşamın sosyal avantajlarına da değinen Alamarioğlu, “Çocuklar devlet okullarında ücretsiz eğitim alabiliyor. Avrupa bankacılık sistemine erişim kolaylaşıyor ve dünyanın en güçlü kamu sağlık sistemlerinden birinden yararlanma imkânı doğuyor,” diye konuştu. Alamarioğlu, İspanya’da beş yıl kesintisiz ikamet eden kişilerin kalıcı oturum iznine başvurma hakkı elde ettiğini de sözlerine ekledi. Süreç yaklaşık üç ayda tamamlanabiliyor Başvuru sürecinin diğer birçok oturum programına kıyasla hızlı ilerlediğini belirten Alamarioğlu, “Belge hazırlığı yaklaşık üç hafta sürüyor. Şirket kuruluşu ortalama 20 gün içinde tamamlanıyor. Oturma izni kartının verilmesi ise yaklaşık 30-35 gün sürüyor. Doğru danışmanlıkla tüm süreç 2,5-3 ay içinde tamamlanabiliyor,” ifadelerini kullandı. Türkiye’den başvuru mümkün Türk vatandaşlarının Türkiye’den başvuru yapabildiğini belirten Alamarioğlu, en sık yaşanan zorlukların belge hazırlığı aşamasında ortaya çıktığını söyledi. “Belgelerin apostil ve noter onaylarının doğru hazırlanması ve gelir belgelerinin uygun formatta sunulması önemli. Bu adımlar yanlış atıldığında süreç uzayabiliyor,” dedi. Level Immigration süreci baştan sona yönetiyor Level Immigration & Properties’in başvuru sürecinin tüm aşamalarında danışmanlık sunduğunu belirten Alamarioğlu, “İlk danışmanlıktan oturma izni kartının teslim alınmasına kadar tüm süreci yönetiyoruz. Belgelerin hazırlanması, başvuru takibi ve resmi kurumlarla iletişim dahil kapsamlı bir destek sağlıyoruz,” diye konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Öğretmenler, Öğrenciler ve Yöneticiler Aynı Sahneyi Paylaştı  Haber

Öğretmenler, Öğrenciler ve Yöneticiler Aynı Sahneyi Paylaştı 

6 Mart Cuma akşamı FMV Işık Okulları Nişantaşı Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen özel gecede, “Kadınların Işığında” konseri ile birlikte “Kadınların Işığında Karma Sergi” de misafirlerle buluştu. Gecenin dikkat çeken anlarından biri ise Feyziye Mektepleri Vakfı’nın üst yönetimindeki kadınları, öğrenciler ve öğretmenlerle birlikte sahne alması oldu. Aynı sahneyi paylaşan farklı kuşaklar, sanatın birleştirici gücünü vurgulayan anlamlı bir tablo ortaya koydu. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların toplumsal yaşamda, bilimde, sanatta ve ekonomide ortaya koydukları emek, mücadele ve başarıların hatırlandığı; eşitlik, dayanışma ve ortak gelecek vurgusunun öne çıktığı önemli bir gün olarak dünya genelinde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Feyziye Mektepleri Vakfı (FMV) Işık Okulları da kadınların tarih boyunca topluma kattığı ilham verici güce dikkat çekmek amacıyla düzenlediği “Kadınların Işığında” etkinliğiyle anlamlı bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Öğrenciler, öğretmenler, veliler, mezunlar, vakıf yöneticileri ve misafirleri bir araya getiren gece, yalnızca bir konser olmanın ötesine geçerek müzik ve görsel sanatlar aracılığıyla kadın emeğinin, üretkenliğinin ve toplumsal etkisinin görünür kılındığı duygu dolu anlara sahne oldu. Öğrenciler, Yöneticiler ve Öğrenciler Aynı Sahnede buluştu Sunuculuğunu Banu Miray Noyan’ın üstlendiği gecede sevilen sanatçı Tuna Kiremitçi de sahne alarak etkinliğe özel performansıyla renk kattı. Program kapsamında Türk ve dünya müziğinden seçilmiş eserler seslendirilirken, öğrenci orkestraları performansları da geceye dinamizm kazandırdı. Etkinliğin dikkat çeken yönlerinden biri ise Feyziye Mektepleri Vakfı’nın kadın yönetim kurulu üyeleri ve kadın direktörlerinin ilk kez sahnede performans sergilemesi oldu. Vakfın üst yönetiminden isimler, öğrenciler ve öğretmenlerle birlikte sahne alarak sanatın birleştirici gücünü vurguladı. Sahnede “Önce Aile, Sonra İnsanlık” Mesajı Programın en anlamlı bölümlerinden biri ise barış ve dayanışma mesajı taşıyan eserlerin seslendirildiği bölüm oldu. Gecede sahnelenen “We Are Family” ve “We Are The World” eserleriyle, dünyanın farklı coğrafyalarında barışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemde birlik ve insanlık mesajı verildi. Etkinliğe ilişkin değerlendirmede bulunan FMV Yönetim Kurulu Genel Sekreteri Zeynep Sezerman, “Dünyada barışa en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, sanatın birleştirici gücüne inanarak bir araya geldik. Bu özel gecede, kadınların ve çocukların daha umutlu bir geleceğe ulaşmasında kadınların barıştan yana olan güçlü duruşunu hatırlatmak ve bu sesi birlikte yükseltmek istedik. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tüm kadınlara umut ve güç getirmesini diliyorum.” ifadelerini kullandı. Kadınların Işığı Sanatla Görünür Oldu Konserle eş zamanlı olarak gerçekleştirilen “Kadınların Işığında Karma Sergi” ise gecenin sanat boyutunu güçlendirdi. Kadınların ışığını, üretimini ve ilham veren varlığını farklı sanatsal ifadelerle görünür kılan sergi, müziğin oluşturduğu atmosferi görsel bir anlatımla tamamladı. Fuaye alanında ziyaretçilerle buluşan sergi, etkinliğin yalnızca sahneyle sınırlı kalmayan, mekânın tamamına yayılan bütüncül bir deneyime dönüşmesini sağladı. “Kadınların Işığında” Artık Bir Gelenek FMV Işık Okulları’nda düzenlenen “Kadınların Işığında” konserinin temeli, 2011–2012 eğitim öğretim yılında başlatılan “Her Öğrenciye Bir Enstrüman Öğretimi Projesi”ne dayanıyor. Proje kapsamında öğrencilerin keman, çello, flüt, klarnet, gitar, piyano ve perküsyon gibi farklı enstrümanlarda eğitim almasıyla başlayan müzik yolculuğu, zamanla daha geniş sahnelere taşınarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında düzenlenen konserlere dönüştü. İlk kez 2012–2013 eğitim öğretim yılında FMV Işık Okulları Nişantaşı Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen etkinlik, pandemi döneminde online platformlarda da devam ederek her yıl büyüyen orkestra, koro ve solist kadrosuyla bugün Işık Okulları’nın en güçlü kültür-sanat geleneklerinden biri hâline geldi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İzmirli Babalar “Yeni Nesil Babalığı” Öğreniyor Haber

İzmirli Babalar “Yeni Nesil Babalığı” Öğreniyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Dairesi Başkanlığı Kadın Çalışmaları Şube Müdürlüğü, Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) iş birliğiyle babaların çocuk gelişimindeki rolünü güçlendirmeye devam ediyor. Geleneksel baba rollerinin ötesine geçerek çocuğunun bakımında ve gelişiminde "yardımcı" değil "sorumlu" ebeveyn olmayı hedefleyen babalar, BADEP çatısı altında bir araya geliyor. 3-6 ve 7-11 yaş grubunda çocuğu olan babalara yönelik düzenlenen program, katılımcıların deneyimlerini paylaştığı interaktif bir ortamda gerçekleşiyor. Uzman eğitmen eşliğinde yürütülen oturumlarda, babalar çocuklarıyla daha yakın ve güvene dayalı ilişki kurmanın yollarını keşfediyor. Programın en önemli hedefi ise ev içinde şiddetsiz, demokratik ve cinsiyet eşitliğine dayalı bir iklim yaratmak. Babalar, çocuklarının eğitim süreçlerine nasıl katılacaklarını, onları dinlemenin ve anlamanın inceliklerini bu eğitimlerde ediniyor. Hem babalar hem anneler sürecin içinde Çocukların yaş gruplarına göre özelleştirilen eğitimlerde, sadece babalar değil aile bütünlüğü de gözetiliyor. 3-6 yaş grubuna yönelik eğitimler, toplam 16 hafta sürüyor. Babalar, çocuklarıyla iletişimden sağlıklı cinsel yaşama kadar geniş bir yelpazede eğitim alıyor. Programın en renkli anları ise babaların çocuklarıyla sınıfa girdiği Baba-Çocuk Oturumunda yaşanıyor. Ayrıca süreç boyunca annelerle yapılan toplantılar sayesinde anne-babalar arasında ortak bir dil oluşturuluyor. 7-11 yaş grubuna yönelik eğitimler ise okul çağındaki çocukların değişen ihtiyaçlarına odaklanıyor. Bu grupta babalar, 15 hafta boyunca bir araya geliyor. Okul, arkadaş çevresi ve yaşam zorlukları gibi konular masaya yatırılıyor. Kente yayılan "baba dayanışması" Program, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın Çalışmaları Şube Müdürlüğü Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kolaylaştırıcısı ve AÇEV BADEP Eğitimcisi Hakan Özalkan yönetiminde, kentin farklı noktalarında ve kurum içinde hız kesmeden sürüyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu projeyle yerel yönetimler arası dayanışmanın da güzel bir örneğini sergiliyor. Çiğli ve Karşıyaka’daki okullarda başlayan yolculuk, belediye personeline yönelik kurum içi eğitimlerle güçlendi. Geçen iki yılda İzmir Büyükşehir Belediyesi personeli olan 73 baba, Eğitim Şube Müdürlüğü organizasyonuyla sertifikalarını aldı. Hız kesmeden devam Programın 2025-2026 dönemi çalışmaları ise ilçelerle iş birliği içinde devam ediyor. Bayraklı Belediyesi iş birliğiyle Ayda Bebek Anaokulu’nda 16 baba, eğitimlerini sürdürüyor. Karşıyaka Belediyesi Ahmet Piriştina Kültür Merkezi’nde ise 14 baba, her hafta çocukları için sıralara oturuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı demokratik aile yapısını güçlendiren "ortak ebeveynlik" ilkesiyle yaygınlaştırdığı bu eğitimlerle, geleceğin özgüvenli ve mutlu çocuklarının yetişmesine katkı sunmayı sürdürüyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ramazan, Bir Psikolojik SWOT Analizi Yapma Dönemi! ​​​​​​​ Haber

Ramazan, Bir Psikolojik SWOT Analizi Yapma Dönemi! ​​​​​​​

Ramazan’da yalnızca midemize değil, duygularımıza da oruç tutturmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, Ramazan’ın bir tür psikolojik SWOT analizi yapma dönemi olarak değerlendirilebileceğini kaydetti. Prof. Dr. Tarhan, “İnsanın ruh yapısında vicdan, nefis, akıl, kalp ve ruh gibi farklı melekeler vardır. Bu ruhi unsurların tamamını disipline edebilirsek, Ramazan bizim için bir yenilenme ve manevi bir aydınlanma ayına dönüşür.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Ramazan’ın manevi ve psikolojik boyutunu değerlendirdi. Ramazan, anlamı gözden geçirme fırsatı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Ramazan’ın psikiyatrik açıdan taşıdığı anlama dikkat çekerek, şu ifadeleri kullandı: “Ramazan, şahsi görüşümün dışında psikiyatrik açıdan şöyle bir anlamı var: İnsan hayatında ‘dur, düşün, yeniden başla’ demesi gereken zamanlar vardır. Bu, yeniden başlamak için bir fırsattır. Bu hatta inovasyonun, yani yenilikçiliğin, girişimciliğin temel kurallarından birisidir; %15 kuralı. Bir insan 10 saat bir iş yapıyorsa, 1,5 saat yaptığı iş hakkında düşünsün, düşündüğü hakkında düşünsün ve bir özeleştiriden geçsin, bir kendi iç muhasebesinden geçsin ve bunun sonucunda yeniden bir düzenleme yapsın. Bir moratoryum ilan etmek gibidir bir açıdan. Ve bu arada birçok şey masaya yatırılıp yeniden ele alınır. Ramazan da insanın hayat yolculuğunda giderken, 12 aydan bir ayını böyle bir içsel yolculuğa çıkmak gibi ele alması; kendini anlamak ve yaptığı rutin işlere farklı açılardan bakabilmek, yeni bakışlar getirebilmek, yeni anlamlar katabilmek ve hayatıyla ilgili sorgulamalar yapabilmesi için bir fırsattır. Yani ‘anlamı gözden geçirme fırsatı’ Ramazan diyebiliriz.” “Ruhumuza atılan bir resetleme” Ramazan’ı ruhsal bir yenilenme süreci olarak tanımlayan Prof. Dr. Tarhan, beynin duygu, düşünce ve değer kalıplarının kayıtlı olduğu bir merkez olduğuna işaret ederek, şöyle konuştu: “Ruhumuza atılan bir resetleme gibi tanımlamak burada çok önemli. Nasıl oluyor peki? İnsanın ruhunda... Ruhumuzun mana dünyası ile madde dünyası arasındaki aracı organımız beynimiz. Duygu, düşünce, davranış ve değer kalıplarımız, değer yargılarımız beyinde kayıtlıdır, yazılıdır. Çocukluktan beri öğrendiğimiz hayat senaryoları vardır ve son bir sene içerisinde hayatımıza yeni aktörler katılmıştır, yeni düşünce kalıpları ortaya çıkmıştır, yeni tehditler, fırsatlar ortaya çıkmıştır. Bunları yeniden analiz etmek gerekiyor.” Ramazan, psikolojik SWOT analizi yapma dönemi Ramazan’ın bir tür psikolojik SWOT analizi yapma dönemi olarak değerlendirilebileceğini belirten Prof. Dr. Tarhan, şu ifadeleri kullandı: “Beyin fırtınası çalışmalarında önerilen bir yöntem vardır; buna SWOT analizi denir. Kişi bu çalışmayı yaparken kendisine farklı bir açıdan, adeta üçüncü bir gözle bakarak değerlendirme yapar. Güçlü yönlerini ve zayıf yönlerini tespit eder, amacını netleştirir. Amacını belirledikten sonra da o hedefe ilerlerken karşılaşabileceği tehditleri ve sahip olduğu fırsatları analiz eder. Bu tür değerlendirmeler birçok vizyon toplantısında, kurumsal düzeyde ve resmi uygulamalar çerçevesinde yapılmaktadır. Ramazan ayı da insan için benzer bir imkân sunar. Hayat yolculuğu açısından bakıldığında Ramazan, kişinin kendi yaşamına dair psikolojik bir SWOT analizi yapabileceği özel bir dönem olarak değerlendirilebilir.” “Oruç, niyetle başlar” Ramazan’ın yalnızca bedensel bir açlık süreci olmadığını, asıl anlamının niyetle başladığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan şöyle devam etti: “Mesela kişi, “Yaptığım iş ne kadar doğru? Amaçlarıma ne ölçüde hizmet ediyorum? Doğru bir stratejiyle mi ilerliyorum? Farkında olmadan yaptığım hatalar var mı?” gibi soruları kendisine yöneltip hayatının anlamı ve amacı üzerine yeniden düşünme fırsatı olarak Ramazan’ı değerlendirirse, bu dönem yalnızca bir açlık kürünün ötesine geçer. Anlamı bilinmeden tutulan oruç ise sadece bir açlık pratiği olarak kalır. Elbette bu da bütünüyle karşılıksız değildir; vücut belli bir süre aç kaldığında DNA hasarlarının onarımına katkı sağladığına dair bulgular vardır. Yani bedensel faydaları da söz konusudur. Ancak Ramazan’ın asıl değeri niyetle başlar. Anadolu’da Ramazan için “Niyetli misin?” diye sorulması son derece manidardır. Çünkü Ramazan orucunun temelinde niyet vardır.” Ramazan ve namazda niyetin varlığına dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Ramazan’da niyet var, namazda niyet var. Bunlar da niye niyet var? Çünkü insanın Allah’la bağ kurduğu andır bu dönemler. O dönemler kalbini Rabbine yönelttiği dönemlerdir insanın. Varoluşun amacını değerlendirdiği, varoluşuna uygun geçtiği sınav sürecini yeniden ele aldığı günlerdir bunlar.” dedi. Eski Ramazanlar çocukluğumuzun Ramazan’ı… Ramazan’ın toplumsal huzura katkı sunduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, alkol ve madde kullanan bireylerin yaklaşık yüzde 50’si Ramazan ayında bu alışkanlıklarına ara veriyor. Yüzde 50 gibi yüksek bir oran dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Nitekim cezaevlerindeki suç oranlarına bakıldığında, vakaların yaklaşık yüzde 60’ının alkol ve madde kullanımıyla ilişkili olduğu görülüyor. Ramazan döneminde alkol ve madde kullanımının azalması, aile içi ilişkileri de olumlu yönde etkiliyor. Ev ortamında huzurun arttığı, aile bireyleri arasındaki iletişimin ve uyumun güçlendiği ifade ediliyor. Bu nedenle çocuklar da Ramazan günlerini daha sıcak, daha sakin ve daha huzurlu bir dönem olarak hatırlıyor ve özlüyorlar. Çünkü çocukları sevindirmek hayırdır, sevaptır, güzeldir. İyilik yapmak teşvik ediliyor. Bunun etkisiyle insanoğlu Ramazan’ı hep güzel anılarla beynine kaydetmiş. Bu çocuklardaki Ramazan’ı biz ‘eski Ramazan’ gibi söylüyoruz; aslında kendi çocukluğumuzun Ramazan’ını kastediyoruz buradan farkında olmadan, bilinçaltı bir mekanizmayla.” diye konuştu. “Ramazan, psikolojik sağlamlık antrenmanıdır” Ramazan’ın bir dayanıklılık eğitimi olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Ramazan, bir bakıma insan için bir antrenman sürecidir. Bu dönem, kişinin psikolojik sağlamlığını güçlendirmek üzere kendisiyle çalıştığı, bir idman yaptığı özel bir ay gibidir. Dayanıklılık eğitimi verdiği, isteklerini erteleme becerisini geliştirdiği ve sosyal empati duygusunu güçlendirdiği bir süreçtir. Empati, en temel sosyal duygulardan biridir; karşı tarafın duygularını anlayabilme becerisidir. Nitekim Danimarka’da okullarda empati dersi verildiği bilinmektedir. Bu dersin amacı, çocukların bencil bireyler olarak yetişmemesi; yalnızca kendi çıkarlarını düşünen değil, bireysel fayda ile toplumsal fayda arasında denge kurabilen bireyler olmalarını sağlamaktır. Ramazan da bu yönüyle sosyal bir aydır. Kişi, açlık deneyimi üzerinden ihtiyaç sahiplerini daha iyi anlar; iyilik yapmanın bir ibadet olduğunu idrak eder. ‘Her türlü iyilik sadakadır’ anlayışı, selam vermeyi ve tebessüm etmeyi dahi bir hayır olarak gören bir inanç perspektifini yansıtır. Bu nedenle Ramazan ayı, ruhların olgunlaştığı, geliştiği ve tekâmül ettiği bir dönem niteliği taşır. Elbette bunun gerçekleşmesi, Ramazan’ın anlamına uygun şekilde yaşanmasına bağlıdır.” Çağın iki temel hastalığı: Bencillik ve dünyacılık… Toplumsal bencillik ve dünyacılık eğilimlerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Ancak içinde bulunduğumuz çağın iki temel hastalığından söz edilebilir: Biri bencillik, diğeri ise dünyacılık. Bu iki eğilim, insanın manevi kaynaklarını zayıflatmakta, içsel derinliğini daraltmaktadır. Bencil bakış açısına sahip kişi, çoğu zaman herkesi kendisine borçlu gibi görür; önceliği daima kendi çıkarıdır. ‘Önce can, sonra canan’ anlayışıyla hareket eder, gerektiğinde en yakınlarını dahi geri planda bırakabileceğini ifade eder. Bu yaklaşım, fedakârlık duygusunun zayıfladığı bir insan tipinin yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Geçmişte psikiyatri pratiğinde daha çok aşırı fedakâr, kendini ihmal eden, adeta ‘kendini paspas yapan’ kişilerle karşılaşılırken; günümüzde ise daha çok bencil ve narsistik özellikler gösteren bireylerle çalışıldığını söylemek mümkündür.” diye konuştu. Ramazan’da sessiz iyilik yapılmalı! Ramazan’da öncelikle sessiz iyilik yapılması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Üsküdar’da hâlen varlığını sürdüren sadaka taşları bu anlayışın bir yansımasıdır; veren de alan da birbirini görmez. Anadolu geleneğinde de benzer uygulamalar vardır. Ramazan ayında bir kişi çıkar, mahalle bakkalının veresiye defterindeki borçları kapatır ve bunu zekâtına sayar.” ifadesinde bulundu. Buna karşılık günümüz küresel sistemine bakıldığında, ‘sen çalış ben yiyeyim’ anlayışının hâkim olduğu bir düzenin dikkat çektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, “Sermayesini ranta yatırarak emek harcamadan geçinmeyi tercih eden bir yaklaşım söz konusudur. Bunun yanında ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışı da yaygındır; ‘başkası açlıktan ölse de ben tok olduktan sonra bana ne’ diyen bir bakış açısı vardır. Ramazan ayı, işte bu sistemi ve bu zihniyeti sorgulamak için önemli bir fırsat sunar.” dedi. Ramazan’da hayatımızda bir anlam değişikliği yapabiliriz “Ramazan’da hayatımızda bir anlam değişikliği yapabilir ve bunu Ramazan sonrasında da sürdürebilirsek, bu dönüşümü kalıcı hâle getirebiliriz.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Bu nedenle yalnızca midemize değil, duygularımıza da oruç tutturmak gerekir. İnsanın ruh yapısında vicdan, nefis, akıl, kalp ve ruh gibi farklı melekeler vardır. Bu ruhi unsurların tamamını disipline edebilirsek, Ramazan bizim için bir yenilenme ve manevi bir aydınlanma ayına dönüşür. Ramazan’dan sonra daha olumlu yönde değişmiş bir şekilde hayata devam edebilmek ise ilahi hedefi kavrayabilmekle mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de Ramazan’ın emredilişi, insanlara yalnızca açlık çektirmek için değildir. İlahi hedefin ne olduğunu düşünmek, kaderin bu süreçte insandan ne istediğini sorgulamak gerekir. İnsan aklını kullandığında bu anlamı bulabilir. Her bireyin kendine özgü bir hayat amacı ve yol haritası vardır; önemli olan o yol haritasını doğru çizebilmektir.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye’de “Sessiz Boşanmalar” Dönemi: Evli Çiftlerin Sadece Yüzde 5’i Mutlu Haber

Türkiye’de “Sessiz Boşanmalar” Dönemi: Evli Çiftlerin Sadece Yüzde 5’i Mutlu

Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, evliliğe karar verme süreçlerindeki dışsal faktörlerin ve duygusal farkındalık eksikliğinin boşanma riskini doğrudan artırdığını vurguluyor. İlişkisini sadece somut kazanımlar veya yalnızlık korkusu üzerine kuran çiftler, zamanla duygusal bir kopuş yaşayarak ayrılık noktasına geliyor. TÜİK tarafından paylaşılan güncel veriler, Türkiye’de yaklaşık 3,5 milyon kişinin boşanmış olduğunu ve yetişkin nüfus içinde bu oranın %5,20 seviyesinde seyrettiğini gösteriyor. Klinik gözlemler ve toplumsal araştırmalar, boşanmadan evliliğini sürdüren çiftlerin sadece yüzde 5 kadarının gerçek bir mutluluk yaşadığını ortaya koyuyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, bu tablonun boşanmış olmanın ötesinde, aynı çatı altında duygusal paylaşım yaşamayan "sessiz boşanmış" kitlelerin varlığını kanıtladığını belirtiyor. Boşanma kararı, ilişkinin kalitesini göstermek yerine tarafların o ilişkide ne kadar var olmak istediğini simgeliyor. Hayat deneyimlerinden yola çıkarak kendi isteklerini netleştiren ve duygusal farkındalığı yüksek bireylerin kurduğu evliliklerde ise ayrılık ihtimali minimum seviyede kalıyor. Araftaki Evlilikler: İnsanlar Neden Boşan(a)mıyor? Mutsuzluğa rağmen evliliğin sürdürülmesinin ardındaki görünmez engelleri analiz eden Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, bireyleri bir döngüye hapseden nedenleri açıklıyor. Düzenin Konforu ve Değişim Travması: Çiftler mutsuz olsalar dahi mevcut yaşam ritminin, sorumluluk paylaşımının ve kurulu düzenin bozulmasını istemiyor. Sıfırdan bir hayat kurma fikri, mutsuzluğun tanıdık güvenliğinden çok daha travmatik bir seçenek olarak algılanıyor. Finansal Prangalar: Evlilikteki bütçe paylaşımı, çiftler için korunaklı bir ekonomik sistem oluşturuyor. Boşanmayla gelecek olan ekstra mali yüklerin altına girmekten kaçınan bireyler, yeni yaşam giderlerini göze alamadıkları için mutsuzluğu sürdürmeyi tercih ediyor. Çocuk Odaklı Suçluluk ve İçsel Istırap: Anne ve babasından ayrı büyüyecek çocukların ruhsal dünyasına dair duyulan yoğun sorumluluk, çiftleri bir tıkanıklığa sürüklüyor. Hem eşiyle devam edemeyen hem de boşanmayı gerçekleştiremeyen bireyler, bu arafta kalmışlık haliyle yoğun bir içsel ıstırap yaşıyor. Evliliklerin İlk Beş Yılındaki Kritik Viraj TÜİK verilerine göre boşanmaların yüzde 34’ü evliliğin ilk beş yılında gerçekleşiyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, bu dönemde kazanılan gelin, damat veya yenge gibi yeni kimliklerin beraberinde büyük sorumluluklar getirdiğini ifade ediyor. Kök ailesinden zihnen ayrışamayan ve hala ebeveynlerinin "küçük çocuğu" gibi davranan bireyler, eşiyle "biz" olma halini yaşamakta güçlük çekiyor. Geniş aile üyelerinin müdahaleleri, henüz temeli oturmamış evliliklerde büyük depremlere yol açıyor. Evlilikle gelen güven duygusunun yarattığı cinsel rehavet ise tutkunun yerini durağanlığa bırakmasına neden oluyor. Henüz ilişki zemini sağlamlaşmadan sadece evliliği kurtarmak amacıyla çocuk sahibi olmak, tahammül seviyesini hızla düşürerek ayrılık sürecini hızlandırıyor. On Yılı Aşan Evliliklerde Değişen Dinamikler Türkiye’de boşanmayla sonuçlanan evliliklerin ortalama 12 yıl sürmesi, zamanla biriken hasarların geri dönülemez bir noktaya ulaştığını gösteriyor. Uzun süreli evliliklerde boşanma sebeplerini analiz eden Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, özellikle "tükenen tahammül" faktörüne dikkat çekiyor. Sorun çıkmasın diye sürekli uyumlanan ve kendi isteklerini yok sayan partner, yıllar içinde biriken emek ve sevginin karşılıksız kaldığını fark ettiğinde boşanma kararı netleşiyor. Çocukların ihtiyaçlarının tüm enerjiyi tüketmesi eşlerin birbirine ayıracak vakit bulamamasına yol açarken, tarafların birbirini "sabit bir veri" olarak görmesi duygusal bağları zayıflatıyor. Bu süreçte bireylerin yaşadığı kişisel dönüşüm ve farkındalık artışı eşler arasında senkronize ilerlemediğinde, ortak bir rotada devam etmek imkansız hale geliyor. Dr. Psk. Sevilay Abudaram, gelişimsel farklılıkların çiftlerin aynı zaman diliminde farklı ihtiyaçlara sahip olmasına yol açtığını ve bu durumun evliliğin ilerleyen yıllarında boşanma kararını tetiklediğini belirtiyor. İlişkilerin ilk yıllarındaki sağlam sınırlar ve ilerleyen yıllardaki duygusal yatırım evliliğin ömrünü belirliyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, bireysel gelişim süreçlerini eşzamanlı yönetebilen ve "biz" alanını koruyan çiftlerin mutsuzluk döngüsünden kurtulabildiğini ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Seray Şahiner, Son Romanını Doğduğu Şehir Bursa’da Anlattı Haber

Seray Şahiner, Son Romanını Doğduğu Şehir Bursa’da Anlattı

Nilüfer Belediyesi tarafından düzenlenen Koza Buluşmaları, edebiyat dünyasının önemli isimlerini okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Koza Kütüphane’de gerçekleşen ve Hakan Akdoğan’ın moderatörlüğünü üstlendiği söyleşinin bu ayki konuğu çağdaş Türk edebiyatının sevilen kalemlerinden Seray Şahiner oldu. “Suskunluğun Aile Albümü: Vatan Millet Samatya” başlıklı etkinlikte Şahiner, edebiyata bakış açısını, yazarlık serüvenini ve son romanının ortaya çıkış hikayesini anlattı. Söyleşiyi, Nilüfer Belediye Meclis Üyesi Furkan Yavuz ve çok sayıda edebiyatsever ilgiyle takip etti. “KARAKTERİN YOLCULUĞU BAŞLADIĞI YERE DÖNER” Konuşmasına Bursa ile olan kişisel bağına değinerek başlayan Seray Şahiner, 41 yıl önce Zübeyde Hanım Doğumevi’nde dünyaya geldiğini hatırlattı. Doğduğu kente bir yazar olarak gelmekten mutluluk duyduğunu belirten Şahiner, çocukluğuna dair bir anısını şu sözlerle paylaştı: “Karakterin yolculuğu hep başladığı yere döner. Dönerken de bir şeyler öğrenmiş oluyor. Annem yıllarca bana doğduğum hastanenin ilk çocuğu olduğumu, ayak izimin alınıp duvara asıldığını anlattı. Hatta ‘Bu insanlık için küçük, dünya için büyük bir adım’ denildiğine inandırdı. 13 yaşında bunun, çocuğun kendini önemsemesi için yapılmış bir şaka olduğunu öğrendim. Ancak o yaşa kadar bu his bana iyi gelmişti.” Son kitabı Vatan Millet Samatya üzerinden Türkiye’nin yakın tarihine, göç olgusuna ve değişen toplumsal yapıya değinen Şahiner, romanın 1970’lerden 1993’e uzanan bir İstanbul anlatısı olduğunu ifade etti. Şahiner, kitaptaki karakterlerin yaratım sürecinde dönemin siyasi atmosferinden ve medyasından beslendiğini vurguladı. “MİZAH HEM SİLAH HEM ATEŞKES” Yazım dilindeki mizah unsurlarına da değinen Şahiner, mizahı zorluklarla baş etmede bir savunma mekanizması olarak gördüğünü belirtti. Mutsuzluk propagandasının çok hızlı yayıldığına dikkat çeken Şahiner, “Mizah hem silah hem ateşkes. Kriz anlarında gülmek zorunda kalıyoruz. Çok neşeli olduğumuz için değil, bazen öfkeli olduğumuz için bunu yapıyoruz. O biat edilmiş kasvet hali insanı içten içe örseliyor” değerlendirmesinde bulundu. Gazetecilik geçmişinin romanlarındaki diyalog yapısını güçlendirdiğini belirten Şahiner, insanların doğal konuşma ritmini yakalamak için yaptığı gözlemleri aktardı. Röportajlarında insanların nerede duraksadığını, nerede bağlaç kullandığını analiz ettiğini söyleyen yazar, “Karakter benden ne kadar uzaksa, o kadar iyi bir yazara dönüşüyorum. Onları konuştururken bildiklerimi sadece benim bilmem, karakterlere büyük laflar ettirmemem gerekiyor” ifadelerini kullandı. Söyleşinin sonunda katılımcıların sorularını da yanıtlayan Seray Şahiner’e, Nilüfer Belediye Meclis Üyesi Furkan Yavuz günün anısına hediye verdi. Yazar Şahiner, okurları için kitaplarını da imzaladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.