Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Aile Öyküsü

Kapsül Haber Ajansı - Aile Öyküsü haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Aile Öyküsü haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Testis Kanseri Hangi Yaşlarda Görülür? Haber

Testis Kanseri Hangi Yaşlarda Görülür?

Pek çok kanser türünün görülme sıklığı ileri yaşlarda artarken testis kanseri özellikle ergenlik sonrasında ve genç yetişkinlik döneminde ortaya çıkabilmektedir. Hastalığın erken dönemde fark edilmesi ve doğru tedavi yöntemlerinin uygulanması, yüksek tedavi başarısı elde edilebilmesi açısından önem taşır. Prof. Dr. Yılören Tanıdır, testis kanserinin yalnızca ileri yaştaki erkekleri ilgilendiren bir hastalık olmadığını, genç erkeklerin de testis sağlığındaki değişiklikler konusunda bilinçli olmaları gerektiğini vurgulayan değerlendirmelerde bulunuyor. Testisler, erkek üreme sisteminde sperm ve testosteron hormonu üretiminden sorumlu organlardır. Testis kanseri, testis dokusunda bulunan hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda gelişir. Erişkinlerde görülen testis kanserlerinin büyük bir bölümü germ hücreli tümörlerden oluşur. Bu tümörler seminomatöz ve nonseminomatöz olmak üzere farklı gruplara ayrılabilir. Tümörün hücresel özellikleri, hastalığın evresi ve yaygınlığı tedavi planlamasında önemli rol oynar. Testis Kanseri En Sık Hangi Yaş Aralığında Görülür? Testis kanseri özellikle 15–35 yaş arasındaki erkeklerde dikkat çeken kanser türlerinden biridir. Bununla birlikte hastalık 15–44 yaş aralığındaki erkeklerde de önemli bir sağlık sorunu olarak değerlendirilmektedir. Testis kanserinin görülme sıklığı tümörün histolojik tipine göre farklı yaş dönemlerinde değişebilir. Nonseminomatöz germ hücreli tümörler genellikle daha genç yaşlarda görülme eğilimindedir. Seminomatöz tümörler ise nispeten daha ileri erişkin yaşlarda da ortaya çıkabilir. Bu nedenle testis kanserinin tek bir yaş grubuyla sınırlandırılması doğru değildir. Çocukluk döneminde testis tümörleri görülebilmekle birlikte bunların biyolojik özellikleri erişkinlerdeki germ hücreli tümörlerden farklı olabilir. İleri yaşlarda da testiste kitle gelişebilir ancak bu dönemde testis lenfoması gibi farklı hastalıkların değerlendirilmesi önem kazanır. Genç erkeklerde testis kanserinin önemi, hastalığın eğitim, çalışma hayatı, aile planlaması ve üreme sağlığı gibi yaşamın önemli dönemlerinde ortaya çıkabilmesidir. Bu nedenle yalnızca kanser tedavisi değil, uzun dönem yaşam kalitesi ve doğurganlık üzerindeki etkiler de dikkate alınmalıdır. Testis kanseri tanısı alan hastaların önemli bir bölümünde etkili tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Ancak bu durum hastalığın hafife alınabileceği anlamına gelmez. Erken başvuru ve doğru evreleme, tedavi planının uygun biçimde oluşturulması açısından önemlidir. Testis Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Testis kanserinde en sık karşılaşılan ilk belirtilerden biri testiste ağrısız şişlik veya sertlik hissedilmesidir. Bazı hastalar testislerinden birinin diğerine göre büyüdüğünü veya şeklinde değişiklik oluştuğunu fark edebilir. Testiste ele gelen sert bir kitle, normal dokudan farklı bir alan veya zaman içerisinde belirginleşen büyüme değerlendirilmesi gereken bulgulardır. Bununla birlikte testiste saptanan her sertlik ya da şişliğin kanser anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Epididim kistleri, hidrosel, varikosel, enfeksiyonlar ve farklı iyi huylu durumlar da testis bölgesinde değişikliklere neden olabilir. Kesin ayrımın yapılabilmesi için ürolojik muayene ve gerekli görüntüleme yöntemleri önemlidir. Bazı hastalarda testiste ağırlık hissi, hafif ağrı veya kasık bölgesinde rahatsızlık görülebilir. Testis kanseri çoğunlukla ağrısız biçimde ortaya çıksa da ağrı bulunması hastalığı dışlamaz. Ani başlayan şiddetli testis ağrısı ise testis torsiyonu gibi acil müdahale gerektiren bir durumun belirtisi olabilir. Bu nedenle şiddetli ve ani ağrı yaşayan kişilerin gecikmeden acil sağlık değerlendirmesi alması gerekir. İleri evrede bazı hastalarda bel ağrısı, karın bölgesinde şişlik, öksürük veya nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Ancak bu tür yakınmaların gelişmesini beklemek doğru değildir. Testiste yeni fark edilen bir değişiklik erken dönemde araştırılmalıdır. Testis Kanseri Riskini Artıran Faktörler Nelerdir? Testis kanseri açısından en önemli bilinen risk faktörlerinden biri inmemiş testis öyküsüdür. Kriptorşidizm adı verilen bu durumda testislerden biri veya her ikisi doğum sonrasında torbaya normal biçimde inmemiş olabilir. İnmemiş testis nedeniyle çocukluk döneminde cerrahi tedavi uygulanması testisin değerlendirilmesini kolaylaştırabilir ve bazı sağlık risklerini azaltabilir. Bununla birlikte testisin cerrahi olarak normal yerine indirilmesi, kanser riskini tamamen ortadan kaldırmaz. Daha önce bir testisinde kanser gelişmiş kişilerde diğer testiste yeni bir tümör ortaya çıkma riski genel topluma göre daha yüksek olabilir. Bu nedenle tedavi sonrasında düzenli takip önemlidir. Birinci derece akrabalarda testis kanseri öyküsü bulunması da risk artışıyla ilişkilidir. Özellikle baba veya erkek kardeşte testis kanseri bulunması, bireysel risk değerlendirmesinde dikkate alınmalıdır. Bazı testis gelişim bozuklukları ve belirli genetik özellikler de riskle ilişkili olabilir. Ancak testis kanseri tanısı alan kişilerin önemli bir bölümünde belirgin bir aile öyküsü veya tanımlanmış risk faktörü bulunmayabilir. Cep telefonu kullanımı, dar iç çamaşırı giyilmesi veya günlük yaşamda karşılaşılan birçok alışkanlığın testis kanserine kesin olarak neden olduğu yönünde güvenilir kanıt bulunmamaktadır. Bu nedenle risk değerlendirmesinin bilimsel olarak kabul edilen faktörlere dayanması önemlidir. Genç Erkekler Testis Sağlığını Nasıl Takip Etmeli? Testis kanseri için genel toplumda herkese önerilen standart bir tarama programı bulunmamaktadır. Bununla birlikte erkeklerin testislerinin normal görünümünü ve yapısını tanıması, ortaya çıkan değişikliklerin fark edilmesine yardımcı olabilir. Testislerden birinin diğerinden biraz farklı büyüklükte veya farklı seviyede bulunması normal olabilir. Ancak yeni ortaya çıkan sertlik, büyüme, şekil değişikliği veya açıklanamayan rahatsızlık hissi değerlendirilmelidir. Kişinin testislerinde fark ettiği değişiklikleri uzun süre izleyerek kendi kendine tanı koymaya çalışması uygun değildir. Özellikle sert bir kitle hissedilmesi durumunda üroloji uzmanına başvurulmalıdır. Testis muayenesinde testisin büyüklüğü, kıvamı ve yüzey özellikleri değerlendirilir. Şüpheli durumlarda skrotal ultrasonografi uygulanır. Ultrasonografi testis içindeki solid kitlelerle sıvı içerikli oluşumların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Testis kanserinden şüphelenilen hastalarda alfa-fetoprotein, beta-hCG ve LDH gibi kan belirteçleri değerlendirilebilir. Ancak bu belirteçlerin normal olması testis kanserini tamamen dışlamaz. Tanı sürecinde hastalığın yaygınlığının belirlenmesi için gerektiğinde bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinden yararlanılabilir. Tedavi planı tümörün özellikleri ve evresine göre oluşturulur. Testis Kanserinde Tedavi ve Üreme Sağlığının Önemi Testis kanserinde ilk tedavi aşamalarından biri çoğu hastada kasıktan yapılan cerrahiyle kanserli testisin çıkarılmasıdır. Radikal inguinal orşiektomi olarak adlandırılan bu işlem, hem tedavi hem de kesin patolojik tanı açısından önemli bir yere sahiptir. Şüpheli testis tümörlerinde skrotum üzerinden biyopsi yapılması genellikle tercih edilmez. Cerrahi yaklaşım tümörün yayılım riskleri ve onkolojik prensipler dikkate alınarak planlanır. Ameliyat sonrasında tümörün tipine ve evresine göre aktif takip, kemoterapi, radyoterapi veya belirli hastalarda ek cerrahi işlemler gündeme gelebilir. Testis kanseri, uygun tedavi uygulandığında yüksek iyileşme oranlarına sahip kanser türleri arasında bulunmaktadır. Tedavinin seçimi yalnızca hastalığın ortadan kaldırılmasını değil, uzun dönem yan etkilerin azaltılmasını da hedefler. Özellikle genç hastalarda doğurganlık önemli bir konudur. Testis kanseri tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar sperm üretimini etkileyebilir. Bu nedenle çocuk sahibi olmayı planlayan hastalarda tedavi öncesinde sperm dondurma seçeneklerinin değerlendirilmesi önemlidir. Tek testisin çıkarılması, diğer testisin sağlıklı olduğu durumlarda çoğu zaman testosteron üretiminin ve doğurganlığın devam etmesine engel olmaz. Ancak her hastanın hormonal ve üreme sağlığı durumu farklı olabilir. Testis kanseri her yaşta görülebilmekle birlikte özellikle genç erkeklerde önem taşıyan bir hastalıktır. Testiste yeni gelişen kitle, sertlik veya şekil değişikliğinin ihmal edilmemesi, erken değerlendirme açısından gereklidir. Genç erkeklerin testis sağlığı konusunda bilinçli olması, belirtileri tanıması ve şüpheli durumlarda zamanında ürolojik değerlendirme alması, doğru tedaviye ulaşma sürecini destekleyebilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fibroadenom Kansere Dönüşür mü? Haber

Fibroadenom Kansere Dönüşür mü?

Genellikle düzgün sınırlı, hareketli ve ağrısız kitleler şeklinde hissedilen fibroadenomlar, çoğu zaman ciddi bir sağlık sorununa neden olmaz. Bununla birlikte memede ele gelen her kitlede olduğu gibi fibroadenom şüphesi bulunan hastaların da doğru tanı ve takip açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, fibroadenomların büyük bölümünün iyi huylu olduğunu ve çoğunlukla kansere dönüşmediğini, ancak bu durumun memedeki bütün kitlelerin zararsız kabul edilmesi anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. Özellikle hızlı büyüyen, görüntüleme özellikleri değişen veya şüpheli bulgular gösteren kitlelerde ileri inceleme gerekebilir. Fibroadenom tanısı alan hastaların en sık merak ettiği konular arasında kitlenin zamanla büyüyüp büyümeyeceği, kansere dönüşme ihtimali ve cerrahi olarak çıkarılmasının gerekli olup olmadığı bulunmaktadır. Bu soruların yanıtı, fibroadenomun yapısına, büyüklüğüne, hastanın yaşına ve klinik değerlendirme sonuçlarına göre değişebilmektedir. Fibroadenom Nedir ve Neden Oluşur? Fibroadenom, meme dokusunda gelişen ve genellikle iyi huylu özellikler taşıyan solid kitlelerden biridir. Fibroglandüler dokunun belirli bölgelerde çoğalması sonucunda oluşur. Fibroadenomların gelişiminde hormonal faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Özellikle östrojen hormonuyla ilişkili değişiklikler, bu kitlelerin büyüme özelliklerini etkileyebilir. Bu nedenle fibroadenomlar en sık ergenlik sonrası ve doğurganlık çağındaki kadınlarda görülmektedir. Bununla birlikte daha ileri yaşlarda da saptanabilir. Fibroadenomlar tek bir kitle şeklinde ortaya çıkabileceği gibi aynı memede veya her iki memede birden fazla sayıda da bulunabilir. Bazı fibroadenomlar uzun yıllar boyunca aynı büyüklükte kalırken bazıları zaman içerisinde büyüyebilir veya küçülebilir. Gebelik döneminde meydana gelen hormonal değişiklikler, bazı fibroadenomların büyümesine neden olabilir. Menopoz sonrasında ise bazı kitlelerde küçülme veya kalsifikasyon gelişebilir. Fibroadenomun oluşması, kişinin meme kanseri olduğu anlamına gelmez. Ancak klinik özellikleri nedeniyle diğer meme kitlelerinden ayırt edilmesi önemlidir. Özellikle yeni fark edilen bir kitlenin yalnızca hareketli veya düzgün sınırlı olması nedeniyle fibroadenom olarak kabul edilmesi doğru değildir. Kesin değerlendirme için hastanın yaşına ve klinik özelliklerine uygun görüntüleme yöntemleri kullanılmalıdır. Fibroadenom Kansere Dönüşebilir mi? Fibroadenomlarla ilgili en önemli konulardan biri, bu kitlelerin zamanla kansere dönüşme ihtimalidir. Basit fibroadenomlar iyi huylu oluşumlardır ve büyük çoğunluğu kansere dönüşmez. Bu nedenle fibroadenom tanısı almak, doğrudan meme kanseri gelişeceği anlamına gelmemektedir. Nadir durumlarda fibroadenom içerisinde meme kanseri saptanabilir. Ancak bu durum oldukça seyrektir ve her fibroadenomun zaman içerisinde kötü huylu bir tümöre dönüşeceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Bazı fibroadenomlar histolojik özelliklerine göre basit veya kompleks fibroadenom olarak sınıflandırılabilir. Kompleks fibroadenomlarda belirli doku değişiklikleri bulunabilir. Bu hastalarda meme kanseri riski değerlendirilirken yalnızca fibroadenomun varlığı değil, eşlik eden proliferatif değişiklikler, aile öyküsü ve diğer risk faktörleri de dikkate alınır. Fibroadenom tanısı bulunan kadınların tamamı aynı risk grubunda değildir. Özellikle ailede meme kanseri öyküsü bulunan veya daha önce riskli meme lezyonu saptanan kişilerde takip yaklaşımı farklı olabilir. Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, fibroadenomların çoğu zaman iyi huylu seyrettiğini ancak doğru tanı konulmadan herhangi bir kitlenin güvenli kabul edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Fibroadenomun kansere dönüşme ihtimalinin düşük olması, yeni gelişen meme bulgularının değerlendirilmesini gereksiz hâle getirmez. Fibroadenomun Belirtileri Nelerdir? Fibroadenomlar çoğu zaman memede fark edilen yuvarlak veya oval şekilli kitleler olarak ortaya çıkar. Genellikle düzgün sınırlı ve hareketli bir yapıya sahip olmaları, klinik muayenede dikkat çeken özellikler arasındadır. Bazı fibroadenomlar elle hissedilemeyecek kadar küçük olabilir ve yalnızca meme ultrasonografisi sırasında fark edilebilir. Fibroadenomların büyük bölümü ağrısızdır. Ancak bazı hastalarda adet dönemi öncesinde hassasiyet veya dolgunluk hissi oluşabilir. Büyük fibroadenomlar meme şeklinde belirgin değişiklik oluşturabilir. Özellikle hızlı büyüyen kitleler hastalarda estetik veya fiziksel rahatsızlığa neden olabilir. Fibroadenomların çoğunlukla hareketli olması, meme kanserinden kesin olarak ayrılmalarını sağlamaz. Bazı kötü huylu kitleler de erken dönemlerde hareketli hissedilebilir. Aynı şekilde fibroadenomların zaman içerisinde sertleşmesi veya farklı özellikler göstermesi mümkündür. Memede ele gelen kitlenin büyümesi, yeni bir kitle oluşması, meme başında değişiklik gelişmesi veya ciltte çekinti fark edilmesi durumunda yeniden değerlendirme yapılmalıdır. Özellikle mevcut fibroadenom tanısı bulunan hastalarda daha önceki görüntüleme sonuçlarıyla yeni incelemelerin karşılaştırılması önemlidir. Bu karşılaştırma, kitlenin boyutunda veya yapısında meydana gelen değişikliklerin belirlenmesini kolaylaştırabilir. Fibroadenom Tanısı Nasıl Konulur? Fibroadenom tanısında ilk aşama klinik muayenedir. Hastanın yaşı, şikâyetlerinin süresi, kitlenin büyüme durumu ve aile öyküsü değerlendirilir. Meme ultrasonografisi, fibroadenom şüphesi bulunan hastalarda sık kullanılan görüntüleme yöntemlerinden biridir. Ultrasonografide fibroadenomlar çoğunlukla oval, düzgün sınırlı ve çevre dokulara paralel yerleşim gösteren solid kitleler şeklinde izlenebilir. Bununla birlikte her fibroadenom aynı görüntüleme özelliklerine sahip değildir. Bazı kitleler farklı yapısal özellikler gösterebilir. Hastanın yaşı ve klinik bulgularına göre mamografi de değerlendirmeye dahil edilebilir. Görüntüleme sonuçlarında şüpheli özellikler bulunması durumunda biyopsi gerekebilir. Kalın iğne biyopsisi, meme dokusundan örnek alınmasını ve kitlenin patolojik olarak incelenmesini sağlar. Biyopsi sonucunda fibroadenom tanısı konulması, gereksiz cerrahi müdahalelerden kaçınılmasına yardımcı olabilir. Ancak biyopsi sonucu ile görüntüleme bulgularının birbiriyle uyumlu olması önem taşır. Bazı fibroepitelyal lezyonlarda fibroadenom ile fillodes tümörü arasında ayrım yapılması güç olabilir. Özellikle hızla büyüyen veya büyük boyutlara ulaşan kitlelerde bu olasılık değerlendirilmelidir. Fillodes tümörleri, fibroadenomlardan farklı biyolojik özelliklere sahip olabilir ve bazı türlerinde kötü huylu davranış görülebilir. Bu nedenle şüpheli durumlarda ileri patolojik değerlendirme veya cerrahi çıkarım gerekebilir. Fibroadenom Ameliyatla Alınmalı mı? Fibroadenom tanısı alan her hastada ameliyat yapılması gerekli değildir. Özellikle görüntüleme ve patolojik bulgular açısından iyi huylu olduğu belirlenen, küçük ve belirti oluşturmayan kitlelerde takip tercih edilebilir. Takip sürecinde kitlenin büyüklüğü ve görüntüleme özellikleri değerlendirilir. Kontrol aralıkları hastanın risk durumuna ve radyolojik bulgularına göre belirlenir. Bununla birlikte bazı durumlarda fibroadenomun cerrahi olarak çıkarılması gündeme gelebilir. Özellikle hızlı büyüyen, belirgin ağrıya neden olan veya meme şeklini etkileyen kitlelerde cerrahi seçenek değerlendirilebilir. Görüntüleme ve biyopsi sonuçları arasında uyumsuzluk bulunması da ameliyat kararını etkileyen önemli bir faktördür. Kitlenin yapısıyla ilgili kesin tanıya ulaşılamaması veya fillodes tümörü şüphesi bulunması durumunda cerrahi çıkarım önerilebilir. Bazı hastalar, kitlenin iyi huylu olduğu belirlenmesine rağmen sürekli kaygı yaşamaları nedeniyle cerrahi seçeneği değerlendirmek isteyebilir. Bu durumda cerrahinin olası yararları ve riskleri hakkında ayrıntılı bilgilendirme yapılmalıdır. Fibroadenom ameliyatında temel amaç, kitlenin uygun şekilde çıkarılması ve sağlıklı meme dokusunun mümkün olduğunca korunmasıdır. Cerrahi sonrasında yara izi, enfeksiyon, kanama veya meme şeklinde değişiklik gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu nedenle ameliyat kararı yalnızca kitlenin varlığına göre değil, bütün klinik koşullar dikkate alınarak verilmelidir. Fibroadenom Takibinde Nelere Dikkat Edilmelidir? Fibroadenom tanısı alan hastalarda takip programının düzenli şekilde sürdürülmesi önemlidir. Özellikle ameliyat gerektirmeyen kitlelerde, önerilen kontrol incelemeleri sayesinde boyut ve yapı değişiklikleri değerlendirilebilir. Hastaların kendi meme dokularının olağan yapısını tanıması ve alışılmadık değişiklikleri fark etmesi yararlıdır. Ancak kişinin kendi kendine yaptığı kontrol, gerekli görüntüleme yöntemlerinin yerine geçmez. Fibroadenomun ağrı oluşturmaması veya daha önce iyi huylu olarak değerlendirilmiş olması, sonradan gelişen bütün değişikliklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Yeni bir kitle hissedilmesi veya mevcut kitlenin hızla büyümesi durumunda sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Fibroadenom bulunan hastalarda meme kanseri taramasının gerekliliği, kişinin yaşı ve genel risk özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Her fibroadenom hastasının sık aralıklarla mamografi veya MR çektirmesi gerekli değildir. Gereksiz görüntüleme ve girişimlerden kaçınılması da doğru sağlık yönetiminin bir parçasıdır. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, genel meme sağlığı açısından önem taşır. Ancak herhangi bir besin, bitkisel ürün veya takviyenin fibroadenomu kesin olarak ortadan kaldırdığına ilişkin güvenilir bir tedavi yaklaşımı bulunmamaktadır. Bu nedenle internet üzerinden önerilen kontrolsüz uygulamalar yerine tıbbi değerlendirmeye dayalı yöntemlerin tercih edilmesi gerekir. Fibroadenomlar çoğunlukla iyi huylu seyreden ve her zaman cerrahi müdahale gerektirmeyen meme kitleleridir. Bununla birlikte doğru tanı, takip ve gerektiğinde ileri inceleme yapılması, diğer meme hastalıklarının ayırt edilmesi açısından önem taşımaktadır. Fibroadenomun kansere dönüşme ihtimalinin çok düşük olması, hastaların gereksiz korku yaşamasını önleyebilir. Düzenli değerlendirme ve kişiye özel takip sayesinde hem gereksiz ameliyatlardan kaçınılması hem de meme sağlığındaki önemli değişikliklerin zamanında fark edilmesi mümkün olmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Baş Dönmesi ve Mide Bulantısı Kadınlarda Kalp Krizi Belirtisi Olabilir Haber

Baş Dönmesi ve Mide Bulantısı Kadınlarda Kalp Krizi Belirtisi Olabilir

Kadınların kalbi erkeklere göre daha küçük, kalp damarları ise daha ince olabiliyor. Bu durum, özellikle kalbi besleyen damarların değerlendirilmesi ve girişimsel işlemlerde bazı zorluklara yol açabiliyor. Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alırken, kadınlarda kalp krizi sonrası ölüm riski erkeklere göre daha yüksek olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hatice Betül Erer, kadınlarda kalp hastalıkları ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Kadınlarda kalp hastalığı riski yaşla birlikte artıyor Östrojen hormonunun koruyucu etkisi kadınları kardiyovasküler rahatsızlıklara yani kalp ve damar hastalıklarına karşı korur. Ancak menopozla birlikte bu koruyucu etki azalarak kadınlarda kalp-damar hastalıkları riski artmaya başlar. Koroner arter hastalığı erkeklerde daha erken yaşlarda görülürken, kadınlarda genellikle menopoz dönemi sonrasında ortaya çıkar. Kadınların kalp krizi geçirdiği yaşın erkeklere göre daha ileri olması ve hipertansiyon, diyabet gibi ek hastalıkların daha sık görülmesi, kalp krizi sonrası ölüm riskindeki farklılığın nedenleri arasında yer alır. Bunun yanında kalp krizinin tipi, tedaviye ulaşma süresi, yaş ve eşlik eden diğer hastalıklar da hastalığın seyrini etkileyen önemli faktörler arasında bulunur. Genç kadınlarda da kalp krizi sonrası ölüm riski göz ardı edilmemelidir. 2011-2022 yılları verileri inceleyen ve 2026 yılında yayımlanan bir çalışmada, ilk ani kalp krizi sonrasında hastane içi ölüm oranı 18-54 yaş grubundaki kadınlarda %3,1 iken erkeklerde bu oranın %2,6 olduğu bildirilmiştir. Duygusal stres kadınlarda kalp krizini tetikleyebilir Kadınlarda koroner arter hastalığı ve kalp krizinin yanı sıra kalp yetmezliği, ritim bozuklukları, kalp kapak hastalıkları, kalp kası hastalıkları ve koroner mikrovasküler hastalık da görülebilir. Özellikle genç kadınlarda nadir ancak önemli bir kalp-damar problemi olan spontan koroner arter diseksiyonu (SCAD) da dikkat edilmesi gereken tablolar arasındadır. Kalbi besleyen damar duvarında yırtılma meydana gelmesiyle ortaya çıkan SCAD, kadınlarda gebelik, emzirme dönemi ve yoğun fiziksel veya duygusal stres gibi durumlarla ilişkili olarak kalp krizine yol açabilir. Kalp krizi her zaman göğüs ağrısıyla gelmiyor Kadınlarda kalp damarlarındaki tıkanıklığın belirtileri erkeklerde sık görülen klasik göğsün ortasında baskı tarzındaki ağrıdan farklı olabilir. Göğüs ağrısının yeri ve niteliği değişebileceği gibi, yanma şeklinde bir ağrı da ortaya çıkabilir. Nefes darlığı, alışılmadık ve açıklanamayan yorgunluk, bulantı-kusma, sırt veya çene ağrısı, baş dönmesi, soğuk terleme ve mide rahatsızlığı gibi belirtiler de kalp hastalığının habercisi olabilir. Bu nedenle özellikle yeni başlayan veya tekrarlayan şikâyetlerin stres, yorgunluk ya da mide problemi olarak değerlendirilip geçiştirilmemesi önem taşır. Menopoz sonrası başlayan kalp damar şikayetinizi önemseyin Efor sırasında tekrarlayan göğüs baskısı veya ağrısı, daha önce bulunmayan nefes darlığı, açıklanamayan çarpıntılar, bayılma veya bayılacak gibi olma, efor kapasitesinde belirgin azalma ya da sürekli tekrarlayan olağandışı yorgunluk gibi şikâyetlerde kardiyoloji değerlendirmesi yapılması gerekir. Bunun yanı sıra yüksek tansiyon veya kolesterol, diyabet, obezite, sigara kullanımı ve ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınların kardiyovasküler risk açısından değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz sonrasında yeni başlayan kalp-damar şikâyetleri de ihmal edilmemelidir. Belirti göstermeyen ve düşük riskli genç kadınlarda rutin kardiyoloji kontrolü her zaman gerekli olmayabilir. Ancak 40'lı yaşlardan itibaren tansiyon, LDL ve non-HDL kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, obezite, fiziksel aktivite düzeyi ve aile öyküsü birlikte değerlendirilerek kişisel kardiyovasküler risk ortaya konmalıdır. Güncel risk değerlendirme yaklaşımları ve PREVENT gibi risk hesaplayıcıları, tedavi ve takip kararlarının kişiye özel planlanmasına yardımcı olabilir. Erken doğum kalp damar hastalığı riskini artırabilir Kadınlara özgü bazı gebelik komplikasyonları ilerleyen yıllardaki kardiyovasküler risk açısından da önem taşır. Preeklampsi veya gebelik hipertansiyonu, gebelikte ortaya çıkan diyabet ve erken doğum öyküsü bulunan kadınların ilerleyen yaşamlarında kalp-damar hastalıkları açısından daha dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Özellikle menopoz döneminde kardiyovasküler risk faktörlerinde meydana gelebilecek değişiklikler nedeniyle risk değerlendirmesinin güncellenmesi de önem taşır. “Kırık kalp sendromu” kalbi gerçekten etkileyebiliyor Kadınlarda daha sık görülen önemli kalp sorunlarından biri de “Kırık Kalp Sendromu”dur. Yoğun duygusal veya fiziksel stres sonrasında kalbin özellikle sol karıncığında geçici kasılma bozukluğu gelişmesiyle ortaya çıkan bu tablo, özellikle menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülür. Sevilen birinin kaybı, ciddi korku veya üzüntü, boşanma gibi yoğun duygusal streslerin yanı sıra ameliyat, ağır enfeksiyon, travma ve bazı nörolojik hastalıklar da kırık kalp sendromunu tetikleyebilir. Göğüs ağrısı veya baskı, nefes darlığı, çarpıntı, terleme, bulantı ve nadiren bayılma gibi belirtilerle ortaya çıkabilen kırık kalp sendromu başlangıçta kalp krizinden ayırt edilemeyebilir. Koroner anjiyografide kalp damarlarının açık olduğunun görülmesi, tanı sürecinde önemli bir bulgu oluşturur. Hastanın klinik durumuna göre tedavi planlanır. Çoğu hastada kalp fonksiyonları haftalar içinde belirgin şekilde düzelir. Ancak kırık kalp sendromu tamamen masum bir tablo olarak değerlendirilmemelidir. Akut dönemde kalp yetmezliği ve ritim bozuklukları gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir; nadiren ölümcül sonuçlar da ortaya çıkabilir. Kadınlarda kalp hastalıklarının belirtilerinin erkeklerden farklı seyrettiği için olağandışı şikâyetlerin önemsenmesi, risk faktörlerinin düzenli olarak değerlendirilmesi ve özellikle yaş, menopoz, gebelik öyküsü ve eşlik eden hastalıkların dikkate alınması kalp sağlığının korunmasında büyük önem taşır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

 Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!   Haber

 Şiddetli Karın Ağrısına Dikkat!  

Ancak gecikmiş başvurular safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Bu nedenle saatlerce süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. En sık görülen nedeni safra taşları Safra kesesi, karaciğer tarafından üretilen safrayı depolayan ve özellikle yağlı yemeklerden sonra bağırsağa boşaltarak yağların sindirimine yardımcı olan küçük ancak önemli bir organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve safra pigmentleri arasındaki denge bozulduğunda önce safra çamuru, ardından safra taşları oluşabiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesinin çıkış kanalını tıkamasıyla safra akışı engelleniyor. İçeride biriken safra, safra kesesi duvarında ödem ve iltihap gelişmesine neden olabiliyor. Akut kolesistit tablosunun yaklaşık yüzde 90-95'inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça yaygın görülmektedir. Erişkinlerin yaklaşık yüzde 10-20'sinde safra taşı bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmında hiçbir belirti gelişmezken, bir bölümünde safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkabilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, safra kesesi iltihabında taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında görülebildiğini; enfeksiyonların veya nadiren bazı hastalıkların da bu tabloda rol oynayabildiğini aktarıyor. Kadınlarda yaklaşık 3 kat fazla rastlanıyor Safra kesesi iltihabı kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 2-3 kat daha sık görülüyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol miktarını artırması ve hamilelik döneminde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda daha sık rastlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. İleri yaş, aile öyküsü, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlık, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da hastalık riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor. Doğru önlemlerle risk önemli ölçüde azaltılabiliyor Safra kesesi iltihabını tamamen önlemek her zaman mümkün olmasa da risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, liften zengin beslenme, uzun süre aç kalmama ve çok hızlı kilo vermekten kaçınma koruyucu önlemler olarak belirtiliyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede yüksek miktarda kilo veren hastaların bu süreçte hekim kontrolünde takip edilmelerinin büyük önem taşıdığını vurguluyor. Yemeklerden sonra başlayan ağrıya dikkat! Safra kesesi iltihabının en önemli belirtisi, özellikle yağlı yemeklerden sonra başlayan, karnın sağ üst bölgesinde hissedilen ve giderek şiddetlenen ağrı oluyor. Bu ağrı çoğu zaman sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta yayılabiliyor ve birkaç saatten uzun sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştahsızlık ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık olduğunu düşünerek ağrıyı evde geçirmeye çalışmanın tanı ve tedavide gecikmeye neden olabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce devam eden şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır” uyarıyor. Ultrasonla büyük oranda saptanabiliyor Tanıda öncelikle hastanın şikâyetleri ve fizik muayene değerlendiriliyor, kan testlerinde enfeksiyon bulguları araştırılıyor. Görüntülemede ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason ile safra taşları, safra kesesi duvarında kalınlaşma, çevresinde sıvı birikimi ve iltihabı düşündüren bulgular büyük oranda saptanabiliyor. Gerektiğinde bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri yöntemlerden de yararlanılabiliyor. Kalıcı tedavi ameliyatla sağlanıyor Safra kesesi iltihabının tedavisinde amaç hem mevcut iltihabı kontrol altına almak hem de hastalığın tekrar etmesini önlemek. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı tedavisi, ağrı kontrolü ve gerekli durumlarda antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içerisinde taşlar bulunduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski devam eder. Dolayısıyla uygun hastalarda kalıcı tedavi, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. İlk 72 saat çok önemli, çünkü... Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, günümüzde uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı alan ve ameliyata engel ciddi bir sağlık sorunu olmayan hastalarda erken laparoskopik safra kesesi ameliyatını önerdiğini aktarıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin başlamasından sonraki ilk 72 saat içinde gerçekleştirilen ameliyat, hem teknik olarak ameliyatın daha güvenli yapılmasını sağlamakta hem de hastanede kalış süresini ve komplikasyon riskini azaltmaktadır. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın ilerlemesine, safra kesesinde kangren veya delinme gelişmesine ve daha zor cerrahilere neden olabilmektedir” diyor. Safra kesesi ameliyatlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle gerçekleştirildiğini belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük kesi aracılığıyla yapılan bu yöntemde hastalar daha az ağrı hissetmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha kısa sürede dönülmekte ve kozmetik sonuçlar daha başarılı olmaktadır” diye konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Genç Yaşta Ani Kalp Krizi Kaynaklı Ölümlere Dikkat! Haber

Genç Yaşta Ani Kalp Krizi Kaynaklı Ölümlere Dikkat!

Son yıllarda özellikle genç yaşlarda yaşanan ani kalp ölümleri toplumda endişe yaratmaya devam ediyor. Herhangi bir sağlık sorunu olmadığı düşünülen genç bireylerde görülen ani ölümler, bu durumun nedenlerini ve alınabilecek önlemleri yeniden gündeme taşıyor. Nev Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, genç yaşta ani kalp ölümlerinin nedenleri ve korunma yolları hakkında önemli bilgiler verdi. “Ani Kalp Ölümü Her Yaşta Görülebilir” Ani kalp ölümünün tıbbi literatürde belirli kriterlerle tanımlandığını belirten Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Olaya tanık olunan vakalarda belirtilerin başlamasından itibaren 1 saat içinde, olayın tanığı olmadığı durumlarda ise kişinin hayatta son görülmesinden sonraki 24 saat içinde meydana gelen kalp kaynaklı doğal ölümler ani kalp ölümü olarak tanımlanır. Her yaş grubunda görülebilen bu durumun sıklığı yaş ilerledikçe artmaktadır” dedi. Ani kalp ölümünün görülme sıklığının yaşla birlikte arttığını ifade eden Özkeçeci, bebeklik ve çocukluk döneminde 100 bin kişide yaklaşık 1 vaka görülürken, bu oranın orta yaş grubunda 100 bin kişide 50 vakaya, 80’li yaşlarda ise 100 bin kişide 200 vakaya kadar ulaştığını söyledi. “Gençlerdeki Ani Ölümlerin Ardında Çoğu Zaman Ritim Bozuklukları Var” 40 yaşın üzerindeki bireylerde ani kalp ölümünün en sık nedeninin kalp krizi ve kalp damar hastalıkları olduğunu belirten Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Genç yaştaki ani ölümlerin arkasında ise çoğunlukla ritim bozuklukları yer alır. Bu ölümcül ritim bozukluklarının kaynağı genellikle genetik geçişli kalp hastalıklarıdır” diye konuştu. Genetik geçişli kalp hastalıklarının bazı durumlarda yapısal bozukluklara yol açtığını belirten Özkeçeci, “Yapısal bozukluklar kalbin içerisinde veya kalpten çıkarken kan akışında bozukluklara neden olabilir. Yapısal olmayan hastalıklar ise kalbin elektriksel sistemindeki kusurları içerir. Bu durum kararsız ve tehlikeli ritim bozukluklarına neden olabilir” ifadelerini kullandı. “Bazı İlaçlar ve Madde Kullanımı Riski Artırıyor” Ani kalp ölümlerinin yalnızca genetik nedenlerle ortaya çıkmadığını vurgulayan Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Dışarıdan alınan bazı hormonlar, ilaçlar ve suistimal edilen maddeler de ani kalp ölümüne neden olabilir. Performans artırma veya kas kütlesini artırma amacıyla yüksek dozda ya da uzun süreli anabolik androjenik steroid kullanımı, kalp kasında kalınlaşmaya yol açarak ani kalp ölümüne neden olabilir” dedi. Altta yatan kalp hastalığı bulunan kişilerde bazı ilaçların ve maddelerin riski artırabileceğini belirten Özkeçeci, sinir sistemini uyaran ilaçlar, ritim bozukluğu ilaçları, bazı antibiyotikler, antipsikotikler, antidepresanlar, anestezik maddeler, alkol ve kokain kullanımının da risk faktörleri arasında yer aldığını söyledi. “Bayılma ve Çarpıntı Gibi Belirtiler İhmal Edilmemeli” Ani kalp ölümünün çoğu zaman beklenmedik şekilde ortaya çıktığını ancak öncesinde bazı belirtiler verebildiğini ifade eden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Özellikle spor veya koşu gibi efor gerektiren aktiviteler sırasında ya da ani heyecan ve korku anlarında yaşanan açıklanamayan bayılmalar, göğüste sebepsiz sıkışma ve baskı hissi, aniden başlayan çarpıntılar ve nedensiz göz kararmaları dikkatle değerlendirilmelidir” dedi. “Aile Öyküsü Olanlar Daha Dikkatli Olmalı” Aile geçmişinin büyük önem taşıdığını belirten Özkeçeci, “Ailede özellikle 50 yaşın altında nedeni açıklanamayan ani ölüm, erken yaşta kalp krizi, boğulma veya bayılmaya bağlı olabilecek açıklanamayan trafik kazası öyküsü bulunan gençler birinci derece risk altındadır” diye konuştu. “Erken Tanı Hayat Kurtarabilir” Risk altındaki bireylerde yapılacak tetkiklerin önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Elektrokardiyografi (EKG), Ekokardiyografi (EKO) gibi tetkikler ve gerekli durumlarda yapılacak genetik tarama testleri hayat kurtarıcı olabilir. Ayrıca profesyonel ya da amatör olarak spora başlayacak her gencin ve yoğun efor sarf eden bireylerin mutlaka rutin kardiyoloji kontrolünden geçmesi gerekir” dedi. “İlk Dakikalar Hayati Önem Taşıyor” Ani kalp ölümü vakalarıyla her zaman ve her yerde karşılaşılabileceğini belirten Özkeçeci, ilk birkaç dakikada yapılacak doğru müdahalenin hayati önem taşıdığını vurguladı. Toplumda temel yaşam desteği eğitimlerinin yaygınlaştırılması gerektiğini ifade eden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Gençlerde ani kalp ölümlerini önlemenin en güçlü yolu belirtileri tanımak, genetik mirasımızı bilmek ve kalbimizi modern tıbbın koruyucu şemsiyesi altına almaktır” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor Haber

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor

Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. 50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu belirtileri görmezden gelmeyin Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir; Dışkıda kan görülmesiBağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme)Karın ağrısı veya kramplarAçıklanamayan kilo kaybıYorgunluk ve halsizlik Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır. Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin; Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin: Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun: Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın: Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin: 45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının: Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kan Sulandırıcı Kullanımında Bu Hatalar Tehlike Saçıyor! Haber

Kan Sulandırıcı Kullanımında Bu Hatalar Tehlike Saçıyor!

Bu nedenle genetik yatkınlığı ve aile öyküsü olanların yanı sıra, sağlıksız yaşam alışkanlıklarına sahip kişilerin de kardiyolojik muayenelerini düzenli yaptırmaları, toplumda sık yapılan bazı hatalara düşmemeleri kritik önem taşıyor. Toplumda en sık yapılan hatalardan birini de kan sulandırıcı ilaç kullanımı oluşturuyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal, “Halk arasında kan sulandırıcı olarak bilinen, asetilsalisilik asit içeren ilaçların kullanımına yönelik ne yazık ki toplumsal farkındalığın son derece yetersiz olduğunu görüyoruz. 50 yaşın üzerindeki herkesin kan sulandırıcı kullanması gerektiği düşüncesi yanlış olduğu gibi, gereksiz kan sulandırıcı kullanımı önemli tehlikelere de yol açabilmektedir” uyarısında bulunuyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal kan sulandırıcı konusunda en çok yöneltilen 6 soruyu cevapladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. SORU: 50 yaş üzerindeki herkes kan sulandırıcı içmeli mi? CEVAP: ‘Belli bir yaştan sonra herkes kan sulandırıcı kullanmalıdır’ düşüncesi yanlıştır. Kan sulandırıcı kullanımının gerekliliği kişiden kişiye değişmektedir. Buna doktorunuz karar verebilir. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Kan sulandırıcı kullanımını, hastanın mevcut hastalıklarına, yaşına, cinsiyetine, yaşam alışkanlıklarına, yaşam tarzına ve risk faktörlerine göre değerlendirmeler yaparak veriyoruz. Ek ileri tetkikler ile karar vermek daha da kolaylaşabilir. Özellikle orta ve yüksek kardiyak riske sahip bireylerde boyun doppler ultrasonu (şah damarı ultrasonu) ve Koroner BT Anjiografi (sanal anjiografi) tetkikleri yaptırıyoruz. Bu tetkiklerde olası bir plak varlığında kan sulandırıcıları öneriyoruz” diyor. SORU: Kan sulandırıcıların faydaları nelerdir? CEVAP: Kan sulandırıcı kullanımı kalp krizlerine, beyine pıhtı atma olaylarına karşı kişileri korumaktadır. Gereksiz kullanımlarında kanama riskleri oluşturmaktadır ancak yüksek kardiyovasküler hastalık riskine sahip bireylerde ise yararı; zararına oranla çok daha fazla olacağından dolayı, bu bireylerin kan sulandırıcı kullanmaları daha doğru bir karar olacaktır. SORU: Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcı kullanımının zararları nelerdir? CEVAP: Doç. Dr. Emrah Erdal “Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcının zararı, kanama riski daha fazla olacaktır. Kar-zarar dengesini belirlemek çok önemlidir. Çünkü gereksiz kan sulandırıcı kullanan bireylerde mide kanaması, beyin kanaması gibi riskler daha da artmış olmaktadır. Bu nedenle kesinlikle kafanıza göre kan sulandırıcı ilaçları kullanmayın, bu kararı mutlaka doktorunuza bırakın” diyor. SORU: Kalp hastalığı olmayan ama risk faktörü olan bireylerde bugün hangi koruyucu yaklaşımlar öneriliyor? CEVAP: Sağlıklı yaşam kuralları herkes için çok önemlidir. Zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol vb.) bırakılması, fazla kiloların diyet ve egzersizle verilmesi, tansiyon ve şeker (diyabet) hastası iseniz değerlerinizin normal sınırlarda tutulması çok önemlidir. Ayrıca yüksek riskli bireylerde Koroner BT Anjiografi, Karotis Doppler ultrasonu gibi ek testlerin yapılması da çok faydalı olacaktır. SORU: Kan sulandırıcı ilaçların besinlerle ya da diğer ilaçlarla etkileşimi oluyor mu? CEVAP: Bazı kan sulandırıcı ilaçlarda beslenme çok önemlidir çünkü ilaç, etkisini yeşil sebze, meyveler artırabilmekte veya azaltabilmektedir. Ama bazı kan sulandırıcı ilaçlarda ise bu ayrıntı çok önemli değildir, bunun yerine bu bireyler günlük yaşamda ağrı kesici ilaç kullanımına karşı dikkatli olmalılardır çünkü çok sayıda ağrı kesici kullanımı; bu tür kan sulandırıcılarla etkileşime girerek mide kanaması riskini belirgin olarak artırmaktadır. Bu nedenle kan sulandırıcı kullanımı gibi önemli bir konuda kesinlikle kafanıza göre hareket etmeyin, tedavi sürecinde mutlaka doktorunuzun önerilerine sıkı sıkıya uymaya özen gösterin. SORU: Kan sulandırıcı kullanımı konusunda toplumda en sık yapılan yanlış nedir? CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Doktora sormadan kan sulandırıcı kullananları çok sık görüyoruz ne yazık ki. Eş, dost, arkadaş çevresi ve sosyal medyadan, internetten edinilen görüşlerle, doktora sormadan kan sulandırıcı kullanmak hayati riskler doğurabileceğinden bu kararı mutlaka doktora bırakmak gerekir. Üstelik ‘kalp yaşı’ dediğimiz bir skorlama sistemi de var ki; cinsiyet, yaş, şeker ve tansiyon hastalığı varlığı, tansiyon durumunuz, kolesterol seviyeleriniz kardiyovasküler hastalık riskini belirlemede çok önemli faktörlerdir” diyor.

Sağlıklı Bir Menopoz İçin Bu Kontrolleri İhmal Etmeyin Haber

Sağlıklı Bir Menopoz İçin Bu Kontrolleri İhmal Etmeyin

Günlük yaşamın sorumluluklarıyla birleştiğinde bu değişimler kadının yaşam kalitesini zorlaştırabiliyor. Ancak belirtilerin fark edilmesi, düzenli kontrollerin yapılması ve uygun tedavi yöntemleriyle menopoz süreci sağlıklı bir şekilde yönetilebiliyor. Memorial Bodrum Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Nevin Numanoğlu, “18 Ekim Dünya Menopoz Günü” nedeniyle menopoz süreci ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Yılda Bir Kere Jinekolojik Kontrolle Gidin Menopozdaki her kadının ihtiyaçları ve şikayetleri farklıdır ve bireysel değerlendirme önemlidir. Menopoz döneminde düzenli sağlık kontrolleri, hem erken teşhis hem de yaşam kalitesinin korunması açısından kritik bir rol oynar. Bu süreçte detaylı öykü ve aile geçmişi alınması, genel sağlık durumunu ortaya koymak için önemlidir. Geniş kapsamlı biyokimyasal testler (kan sayımı, idrar analizi, kan şekeri, lipidler, karaciğer enzimleri) olası risklerin önceden belirlenmesine yardımcı olur. Ayrıca yıllık smear testleri, rahim ağzı sağlığını korumak için aksatılmamalıdır. Mamografi ve meme ultrasonu, meme kanseri açısından erken teşhis imkânı sunarken, düzenli olarak takip edilmesi gereken en önemli tarama yöntemlerindendir. Menopoza girmeden önce görülebilen Kanama düzensizlikleri normal kabul edilmemeli, mutlaka araştırılmak üzere doktora başvurulmalıdır. Yılda en az bir kez yapılan jinekolojik muayene, olası sağlık sorunlarını erken fark etme ve gerekli önlemleri zamanında alma açısından büyük önem taşır. Düzenli Tedavilerle Menopoz Döneminde Cinsel Sağlığınızı da Koruyabilirsiniz Menopoz döneminde östrojen hormonunun azalmasıyla birlikte vajinal bölgede belirgin değişiklikler ortaya çıkar. Vajinal kuruluk, yanma, tahriş ve ağrılı cinsel ilişki (disparoni) bu dönemde sık karşılaşılan şikâyetler arasındadır. Bu fiziksel değişiklikler zamanla cinsel isteksizliğe ve çiftler arasında iletişim sorunlarına yol açabilir. Uygun vajinal ilaç tedavileri sayesinde vajinal dokunun sağlıklı yapısı korunabilir. Bu tedaviler yalnızca cinsel hayatı rahatlatmakla kalmaz, aynı zamanda idrar yolu enfeksiyonlarının ve idrar kaçırma şikâyetlerinin azalmasına da yardımcı olur. Düzenli doktor kontrolü ve kişiye özel tedavi planlaması, menopoz döneminde cinsel sağlığın korunmasında büyük önem taşır. Ayrıca bu süreçte yalnızca tıbbi tedavi değil, yaşam tarzı düzenlemeleri de önemlidir. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, yeterli sıvı alımı ve eşler arasında açık iletişim, menopoz döneminde cinselliğin sağlıklı şekilde devam etmesine katkı sağlar. Hormon Replasman Tedavisi Menopoz Dönemi Kolaylaştırabiliyor Menopoz döneminde sık kullanılan yöntemlerden biri olan Hormon Replasman Tedavisi (HRT), kadınların en çok çekindiği tedavi seçeneklerinden biridir. Meme kanseri riskinin gündeme gelmesi endişe yaratsa da, her kadın için bu tedavi sakıncalı değildir. Tedaviye başlanıp başlanmayacağı, fayda ve risk dengesine bakılarak kişiye özel şekilde değerlendirilmelidir. Doğru hasta seçildiğinde HRT, menopoz belirtilerini azaltarak yaşam kalitesini belirgin şekilde artırabilir. HRT uygulanması uygun olmayan durumlar da vardır. Rahim ve meme kanseri öyküsü bulunan kadınlarda, nedeni açıklanamayan anormal vajinal kanamaları olanlarda, karaciğer hastalıklarında, pıhtı atma riski yüksek olanlarda, şişmanlık, hipertansiyon ve aşırı sigara kullanımı olanlarda HRT önerilmez. Ayrıca kalp krizi öyküsü olan kadınlarda da bu tedavi riskli olabilir. HRT, sıcak basmaları, gece terlemeleri, uykusuzluk, vajinal kuruluk gibi yaşam kalitesini olumsuz etkileyen semptomların hafifletilmesinde oldukça etkilidir. Ayrıca osteoporoz riskini azaltarak kemik sağlığını da koruyabilir. Ancak her tedavide olduğu gibi HT’de de düzenli doktor kontrolü ve kişiye özel takip büyük önem taşır. Tedaviye başlanmadan önce ayrıntılı muayene, laboratuvar testleri ve aile öyküsü değerlendirilmelidir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.