Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Alkol Tüketimi

Kapsül Haber Ajansı - Alkol Tüketimi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Alkol Tüketimi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Geçmeyen Ses Kısıklığı Kanser Belirtisi mi? Haber

Geçmeyen Ses Kısıklığı Kanser Belirtisi mi?

Ses kısıklığı, günlük yaşamda sık karşılaşılan ve çoğunlukla geçici nedenlerden kaynaklanan sağlık sorunlarından biri olarak biliniyor. Soğuk algınlığı, grip, sesin aşırı kullanılması veya reflü gibi durumlar ses kalitesinde değişikliklere neden olabiliyor. Ancak ses kısıklığının haftalar boyunca devam etmesi, giderek belirginleşmesi veya başka şikâyetlerle birlikte görülmesi, altta yatan daha ciddi hastalıkların araştırılmasını gerektirebiliyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Murat Topdağ'ın çalışma alanlarından biri olan gırtlak ve ses teli hastalıklarında erken teşhis, hem hastalığın doğru şekilde tedavi edilmesi hem de ses fonksiyonunun korunması açısından önemli bir yer tutuyor. Özellikle ses telleri üzerinde gelişen bazı kötü huylu tümörler, henüz erken evredeyken ses değişikliğiyle belirti verebiliyor. Her Ses Kısıklığı Kanser Anlamına Gelmiyor Ses kısıklığı, ses tellerinin normal titreşim düzeninin bozulması sonucunda ortaya çıkıyor. Sesin kalınlaşması, çatallanması, zayıflaması veya konuşma sırasında zorlanma hissedilmesi, ses bozukluklarının yaygın belirtileri arasında bulunuyor. Ses kısıklığının en sık görülen nedenleri arasında viral enfeksiyonlar, akut larenjit, ses tellerinde oluşan nodüller, polipler ve sesin yanlış kullanılması yer alıyor. Bunun yanında reflü, kronik tahriş, ses teli hareket bozuklukları ve bazı nörolojik hastalıklar da ses kalitesini etkileyebiliyor. Bu nedenle yalnızca ses kısıklığının bulunması, kişinin kanser olduğu anlamına gelmiyor. Ancak özellikle belirgin bir enfeksiyon olmadan başlayan, giderek kötüleşen veya uzun süre düzelmeyen ses değişikliklerinin nedeni mutlaka araştırılmalı. Ses kısıklığının süresi, şiddeti ve eşlik eden diğer belirtiler, uzman değerlendirmesinde dikkate alınan önemli faktörler arasında yer alıyor. Üç Haftadan Uzun Süren Ses Kısıklığına Dikkat Üst solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı ses kısıklığı çoğunlukla birkaç gün içerisinde hafiflemeye başlıyor ve genellikle birkaç hafta içerisinde düzeliyor. Buna karşılık üç haftayı aşan ses değişiklikleri, özellikle risk faktörleri bulunan kişilerde daha ayrıntılı değerlendirmeyi gerektirebiliyor. Klinik kılavuzlar, dört hafta içerisinde düzelmeyen veya belirgin iyileşme göstermeyen ses kısıklığında gırtlağın endoskopik olarak incelenmesini öneriyor. Ciddi bir hastalık şüphesi bulunması halinde ise bu süre beklenmeden değerlendirme yapılması gerekiyor. Özellikle sigara kullanan bireylerde sürekli ses kısıklığının normal kabul edilmesi, olası hastalıkların teşhisinde gecikmeye yol açabiliyor. Sigara kullanımının ses telleri üzerinde kronik tahrişe neden olması, bazı hastaların meydana gelen ses değişikliklerini önemsememesine neden olabiliyor. Uzun süre devam eden ses kısıklığında kulak burun boğaz muayenesi, şikâyetin kaynağının belirlenmesi ve gerekli tanısal incelemelerin planlanması açısından önem taşıyor. Ses Kısıklığı Gırtlak Kanserinin İlk Belirtisi Olabilir Gırtlak kanseri, ses tellerinin bulunduğu gırtlak dokusunda gelişen kötü huylu tümörleri kapsıyor. Özellikle gerçek ses telleri üzerinde ortaya çıkan tümörler, ses tellerinin titreşimini etkileyerek hastalığın erken dönemlerinde ses kısıklığına neden olabiliyor. Bu durum, ses değişikliklerinin gırtlak kanseri açısından önemli bir uyarı belirtisi olarak değerlendirilmesini sağlıyor. Bununla birlikte tümörün gırtlak içerisindeki yerleşimine bağlı olarak hastalığın başlangıcında belirgin ses kısıklığı görülmeyebiliyor. Gırtlak kanserinde ses kısıklığına yutma güçlüğü, boğaz ağrısı, yutkunurken rahatsızlık hissi, açıklanamayan kulak ağrısı ve boyunda şişlik gibi belirtiler eşlik edebiliyor. İleri evrelerde solunum güçlüğü ve açıklanamayan kilo kaybı da görülebiliyor. Bu belirtilerin bir arada bulunması kesin olarak kanser tanısı anlamına gelmese de uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gereken bir tabloya işaret edebiliyor. Sigara Kullananlarda Risk Daha Yüksek Gırtlak kanserinin gelişiminde en önemli risk faktörlerinden biri tütün kullanımı olarak öne çıkıyor. Sigara dumanındaki kanserojen maddeler, gırtlak yüzeyini kaplayan hücrelerde zaman içerisinde hasara neden olabiliyor. Sigara kullanım süresi ve miktarı arttıkça gırtlak kanseri gelişme riski de yükseliyor. Alkol tüketimi ise özellikle tütün kullanımıyla birlikte olduğunda riski daha fazla artırabiliyor. Bununla birlikte gırtlak kanseri yalnızca sigara kullanan kişilerde görülmüyor. Sigara kullanmayan bireylerde de ses tellerini etkileyen ciddi hastalıklar gelişebildiği için kalıcı ses değişikliklerinin yalnızca risk faktörlerine göre değerlendirilmemesi gerekiyor. Tütün kullanımının bırakılması ve alkol tüketiminin azaltılması, gırtlak kanseri riskinin düşürülmesinde önemli koruyucu adımlar arasında bulunuyor. Ses Telleri Endoskopik Muayeneyle İncelenebiliyor Geçmeyen ses kısıklığının değerlendirilmesinde hastanın şikâyetlerinin süresi, mesleki ses kullanımı, sigara alışkanlığı ve eşlik eden sağlık sorunları ayrıntılı şekilde ele alınıyor. Kulak burun boğaz muayenesinde ses tellerini doğrudan görüntülemek amacıyla laringoskopi yönteminden yararlanılabiliyor. Burundan ilerletilen ince ve esnek bir endoskop yardımıyla ses tellerinin yapısı, hareketleri ve yüzey özellikleri değerlendirilebiliyor. Gerekli görülen hastalarda videostroboskopi gibi yöntemlerle ses tellerinin titreşim özellikleri daha ayrıntılı incelenebiliyor. Muayene sırasında şüpheli bir doku değişikliği tespit edilmesi durumunda ise kesin tanıya ulaşmak amacıyla biyopsi yapılması gerekebiliyor. Ses kısıklığının nedeni belirlendikten sonra ilaç tedavisi, ses terapisi, yaşam tarzı değişiklikleri veya cerrahi girişimler gibi farklı tedavi seçenekleri değerlendirilebiliyor. Tedavi yaklaşımı, hastalığın türüne ve kişinin klinik özelliklerine göre planlanıyor. Erken Tanı Sesin Korunması Açısından Önemli Gırtlak kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi seçeneklerinin belirlenmesi açısından önemli avantajlar sağlayabiliyor. Özellikle ses telleriyle sınırlı bazı erken evre tümörlerde, uygun hastalar için endoskopik cerrahi veya radyoterapi gibi organ koruyucu yaklaşımlar değerlendirilebiliyor. Daha ileri evre hastalıklarda ise geniş kapsamlı cerrahi işlemler, radyoterapi ve sistemik tedaviler gündeme gelebiliyor. Tedavi planlamasında tümörün yerleşimi, büyüklüğü, yayılım durumu ve hastanın genel sağlık özellikleri dikkate alınıyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Murat Topdağ'ın uzmanlık alanına giren baş ve boyun cerrahisinde, tedavinin temel hedefleri arasında hastalığın kontrol altına alınması ve mümkün olan durumlarda konuşma, solunum ve yutma fonksiyonlarının korunması bulunuyor. Erken tanı, uygun hastalarda daha sınırlı tedavi yöntemlerinin uygulanabilmesine olanak tanıyabilse de tedavinin başarısı ve fonksiyonel sonuçlar hastadan hastaya farklılık gösterebiliyor. Geçmeyen Ses Kısıklığını İhmal Etmeyin Ses kısıklığı çoğu zaman iyi huylu nedenlerden kaynaklansa da haftalar boyunca devam eden şikâyetlerin sıradan bir ses yorgunluğu olarak değerlendirilmesi doğru olmayabiliyor. Özellikle üç haftadan uzun süren ses değişikliklerinde kulak burun boğaz uzmanına başvurulması önem taşıyor. Ses kısıklığına boyunda şişlik, yutma güçlüğü, kanlı balgam veya açıklanamayan kilo kaybı eşlik etmesi durumunda değerlendirme geciktirilmemeli. Belirgin nefes darlığı gelişmesi halinde ise acil tıbbi yardım alınmalı. Prof. Dr. Murat Topdağ'ın uzmanlık alanlarından biri olan gırtlak ve ses teli hastalıklarında, belirtilerin erken dönemde fark edilmesi ve doğru tanısal yöntemlerle değerlendirilmesi, uygun tedavinin planlanmasına katkı sağlayabiliyor. Ses sağlığının korunması için sigara kullanımından uzak durulması, sesin aşırı zorlanmaması ve uzun süre devam eden ses değişikliklerinin ihmal edilmemesi önem taşıyor. Erken dönemde gerçekleştirilen uzman değerlendirmesi, olası ciddi hastalıkların zamanında belirlenmesine ve ses fonksiyonunun korunmasına yönelik tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesine yardımcı olabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor Haber

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, “Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda ‘karaciğerde kitle varsa kötüdür’ önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz “Karaciğer’in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor” diyor. Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: “Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına ‘kriptojenik karaciğer siroz’ dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.” Her kitle kanser değil! Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.” Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir” diyor. Hastaya bütüncül yaklaşım önemli! İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz “Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.” Her kitlede biyopsi gerekmiyor! Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a Haber

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a

Özellikle tüketim miktarının giderek artması ve alkolü kontrol etmekte zorlanılmasının riskli kullanıma işaret ettiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “‘Tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir.” dedi. Tatil sonrasında alkol tüketiminin devam etmesinin göz ardı edilmemesi gereken bir belirti olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, alkol kullanımıyla ilgili değişimlerin erken fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu. Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir! Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi. Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir! Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi. Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir! Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.” Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli! Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi. Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir! Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi. Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu. Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli! Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi. Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı! Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi. Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı: “Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir Haber

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir

3–9 Eylül Halk Sağlığı Haftası kapsamında açıklamalarda bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’ndan Dr. Funda Yıldız, halk sağlığında hastalıkların ortaya çıkmasını önlemeye yönelik koruyucu yaklaşımın önemine dikkat çekti. Koruyucu sağlık uygulamalarının toplum sağlığı üzerindeki etkisi küresel verilerde çarpıcı biçimde görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) öncülüğünde gerçekleştirilen kapsamlı bir çalışmaya göre, aşılama programları son 50 yılda dünya genelinde en az 154 milyon kişinin hayatını kurtardı. Aşılamanın küresel bebek ölümlerindeki azalmanın yüzde 40’ına katkıda bulunduğu hesaplandı. Hastalıkların ortaya çıkmasına yol açan önlenebilir risklerin azaltılması da halk sağlığının önemli çalışma alanlarından biri. DSÖ ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın (IARC) 2026 yılında yayımladığı, 185 ülke ve 36 kanser türünü kapsayan küresel analize göre, incelenen yeni kanser vakalarının yüzde 37’si, yaklaşık 7,1 milyon vaka, önlenebilir nitelikte. Tütün kullanımı, enfeksiyonlar ve alkol tüketimi önlenebilir kanser nedenleri arasında ilk sıralarda yer alırken; yüksek vücut kitle indeksi, fiziksel hareketsizlik ve hava kirliliği de risk faktörleri arasında bulunuyor. Bunun yanı sıra, güvenli su, sanitasyon ve hijyen de hastalıkların önlenmesinde kritik önem taşıyor. DSÖ’ye göre güvenli olmayan su, sanitasyon ve hijyen koşulları dünya genelinde her yıl en az 1,4 milyon önlenebilir ölümle ilişkili. Hastalıklara yönelik koruyucu sağlık önlemlerinin önemine değinen Yıldız, “Halk sağlığının asıl gücü, yalnızca geniş çalışma alanından değil, hastalığı ortaya çıktıktan sonra ele almak yerine mümkün olduğunca ortaya çıkmadan önlemeyi hedeflemesinden gelir. Bu yönüyle halk sağlığı, ‘Nasıl tedavi ederiz?’ sorusundan önce ‘Nasıl koruruz, nasıl önleriz ve nasıl daha sağlıklı bir yaşamı mümkün kılarız?’ sorularını sorar” dedi. ‘Halk sağlığı yaşamın her alanındadır’ Aşılama, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, temiz su ve hijyen gibi birbirinden farklı alanların halk sağlığının kapsamına girdiğini belirten Yıldız, halk sağlığının bireyi yaşamın belirli bir döneminde değil, doğum öncesinden yaşlılığa uzanan yaşam yolculuğunun tamamında ele aldığını söyledi. Yıldız, “Halk sağlığı, anne ve çocuk sağlığından adolesan, erişkin, kadın, erkek ve yaşlı sağlığına; bağışıklamadan bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların kontrolüne; erken tanı ve tarama programlarından sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteye; ruh ve aile sağlığından çevre, iş ve okul sağlığına; evde sağlık ve bakım hizmetlerinden dezavantajlı grupların sağlık gereksinimlerine ve sağlıkta eşitsizliklerin azaltılmasına kadar çok geniş bir alanda bireyin ve toplumun sağlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hepatit Sinsi İlerleyebiliyor! Haber

Hepatit Sinsi İlerleyebiliyor!

Hastalığın en sık dışkı-ağız yolu ve kan-vücut sıvılarıyla bulaştığını vurgulayan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hepatit A ve Hepatit E virüsleri, virüs taşıyan dışkı ile kirlenmiş su ve besinlerin tüketilmesiyle bulaşır. Virüsle kirlenmiş yüzeylere temas eden ellerin ağıza götürülmesi de bulaşmada önemli rol oynar.” dedi. Hepatit B, C ve D virüslerinin kronikleşme riski taşıdığına dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu, hastalığın çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebileceğini, bu nedenle erken tanının büyük önem taşıdığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, hepatitin türleri, bulaş yolları, belirtileri, risk grupları, tedavi ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi. Viral hepatitler başlıca iki yolla bulaşıyor! Hepatitin karaciğerin iltihaplanması olarak bilinen bir hastalık olduğunu hatırlatan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu hastalık; virüsler, alkol tüketimi, bazı ilaçlar veya bağışıklık sistemi problemleri gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir.” dedi. Viral hepatite neden olan virüslerin Hepatit A, B, C, D ve E olarak isimlendirildiğini aktaran Dr. Mamçu, “Viral hepatitler başlıca iki yolla bulaşır. İlki dışkı–ağız yoludur. Hepatit A ve Hepatit E virüsleri, virüs taşıyan dışkı ile kirlenmiş su ve besinlerin tüketilmesiyle bulaşır. Virüsle kirlenmiş yüzeylere temas eden ellerin ağıza götürülmesi de bulaşmada önemli rol oynar. Diğer bulaş yolu ise kan ve vücut sıvılarıdır. Hepatit B, Hepatit C ve Hepatit D; korunmasız cinsel temas, ortak enjektör, jilet veya diş fırçası kullanımı, tıbbi işlemler sırasında temas ya da anneden bebeğe geçiş ile bulaşabilir.” açıklamasını yaptı. Hepatit B, C ve D virüsleri kronikleşebilir! Hepatit virüslerinin klinik belirtiler açısından benzerlik gösterdiğini ancak kuluçka süreleri ve hastalığın seyri açısından farklılaştığını belirten Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kuluçka süresi Hepatit A için 15-45 gün, Hepatit B ve C için 30-180 gün arasında değişir.” dedi. Hastaların önemli bir kısmında sarılığın hiç görülmeyebileceğine dikkat çeken Dr. Mamçu, şunları söyledi: “Bu nedenle birçok kişi hastalığı fark etmeden geçirebilir. Çocuklarda ise belirtiler daha hafif seyreder ve çoğu zaman tanı konulmadan iyileşir. Belirti görülen hastalarda halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karın sağ üst bölgesinde ağrı, ciltte ve gözlerde sararma, idrar renginde koyulaşma ve kısa süreli ateş görülebilir. Hastalık genellikle 4-6 hafta sürer. Hepatit A ve E tamamen iyileşme ile sonuçlanırken, Hepatit B, C ve D kronikleşebilir. Kronikleşme oranı Hepatit B’de yüzde 5-10, Hepatit C’de ise yüzde 80’e kadar çıkabilir.” Bazı gruplarda bulaş riski daha yüksek! Hepatit A ve E’nin hijyen koşullarının yetersiz olduğu ortamlarda daha kolay yayıldığını belirten Dr. Mamçu, “El yıkama alışkanlığının yetersiz olduğu, gıda ve tuvalet hijyeninin sağlanmadığı ortamlarda bulaş riski artar. Özellikle okullar gibi toplu yaşam alanlarında salgınlar görülebilir.” dedi. Hepatit B ve C açısından riskli gruplar hakkında da bilgi veren Dr. Mamçu, sağlık çalışanları, virüs taşıyıcılarının yakınları, kan transfüzyonu yapılan hastalar, damar içi madde kullanan bireyler ve hemodiyaliz hastalarında bulaş riskinin daha yüksek olduğunu ifade etti. Tedavi hastaya özel planlanıyor! Hepatitten şüphelenildiğinde yapılacak kan testleri ile tanı konulduğunu belirten Dr. Mamçu, “Erken tanı hem hastalığın ilerlemesini kontrol altına almak hem de bulaşmayı önlemek açısından kritik öneme sahiptir.” dedi. Hepatit B ve C tedavisinde virüsün çoğalmasını baskılayan ilaçların kullanıldığını ifade eden Dr. Mamçu, “Tedavi genellikle uzun sürelidir ve hastaya özel planlanır. En önemli nokta, doğru zamanda uygun tedaviye başlanması ve hastaların düzenli olarak izlenmesidir.” şeklinde konuştu. Aşılar yüksek koruyuculuk sağlıyor! Hepatit A ve B aşılarının yüksek koruyuculuk sağladığını vurgulayan Dr. Mamçu, “Risk grubundaki kişilerin mutlaka aşılanması gerekir.” dedi. Türkiye’de uygulanan aşı takvimine göre Hepatit B aşısının doğumda, Hepatit A aşısının ise 18 aylıkken yapıldığını belirten Dr. Mamçu, her iki aşının da ücretsiz olduğunu ve Hepatit B aşısının ömür boyu koruma sağladığını ifade etti. Hepatit C, D ve E için ise henüz aşı bulunmadığını hatırlattı. Hepatit hastaları bunlara dikkat etmeli? Hepatit B ve C ile yaşayan bireylerin bulaştırıcılık riskine karşı dikkatli olması gerektiğini belirten Dr. Mamçu, şu uyarılarda bulundu: “Kan bağışında bulunulmamalı, korunmasız cinsel ilişkiden kaçınılmalıdır. Hastalar düzenli doktor kontrolünde olmalı, 6-12 ayda bir karaciğer testlerini yaptırmalıdır. Alkol tüketilmemeli ve ilaç kullanımı mutlaka doktora danışılarak yapılmalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı! Haber

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinde erken tanının önemi, kolonoskopinin hayati rolü ve yaşam tarzı faktörleriyle korunmanın mümkün olduğu hakkında açıklamalarda bulundu. Kolon kanseri tedavisi mümkün olan ancak düzenli takip gerektiren bir hastalık! Kolon kanserinin günümüzde en çok karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaygın olarak görülmesi nedeniyle takip edilmesi gerekir.” dedi. Kolon kanserinin tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, “45 yaşın üzerindeki herkesin mutlaka kolonoskopi yaptırması gerekir. Ancak ailesinde özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişiler, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın on yıl gerisinden başlayarak düzenli olarak kolonoskopi yaptırmaları önerilir.” şeklinde konuştu. Kolon kanserleri genellikle belirti vermeden ilerliyor! Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kolonoskopi yapılarak düzenli takip edilen kişilerde hastalığı erken yakalamak mümkündür.” dedi. Kolon kanserinin genellikle belirti vermediğini hatırlatan Prof. Dr. Atamer, “Kanserler polip olarak başlar. Bu nedenle kolonoskopi yapıldığında polip aşamasındayken yakalanırsa polibi çıkartmak suretiyle hastalığı önlemek mümkün. Çünkü kolon kanserleri genellikle sinsi seyreder. Sol kolon tarafını tutan kanserler kanamayla erken belirti verdiğinde doktora gelinir. Ancak sağ tarafı tutan kolon kanserleri geç belirti verir.” açıklamasını yaptı. Kolonoskopi, kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart! Kolon kanserinin sadece genetik faktörlere bağlı olarak oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Beslenme alışkanlıkları, özellikle sigara ve alkol tüketimi de riski artırır.” dedi. Kırmızı et tüketimi, şarküteri ürünleri, yağlı gıda tüketimi, aşırı kilo ve hareketsizliğin kolon kanserinin gelişmesinde rol oynadığını aktaran Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı: “Özellikle yanmış et ürünleri kolon kanserleri oluşma riskini artırır. Bu nedenle yanmış gıdalardan uzak durmakta fayda var. Kolon kanserinden korunmak için özellikle düzenli egzersiz, kilo kontrolü, sigara ve alkolden uzak durmak ve yanmış gıdalardan kaçınmak önemlidir. Ayrıca Akdeniz diyeti dediğimiz bol lifli gıdalar ile sebze tüketilmesinde fayda vardır. Bu nedenle hiçbir şikâyeti olmasa dahi 45 yaşını geçen her bireyin kolonoskopi yaptırmasında fayda vardır ve hâlâ günümüzde kolonoskopi kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart olarak rol oynar. Kolonoskopiyi erteleyen ya da yaptırmaktan çekinen bireylere özellikle belirtmek gerekir ki kolonoskopi genellikle anestezi altında, tam uyutarak yapıldığı için hasta hiçbir şey hissetmez.”

Diyabetten Korunmak İçin 6 Etkili Önlem! Haber

Diyabetten Korunmak İçin 6 Etkili Önlem!

Ülkemizde 20-80 yaş arasında diyabetli hasta sayısının 2030 yılında 10,8 milyona çıkmasının beklendiğini, hastalığın artış hızının korkutucu düzeyde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Serter, 4 milyonu aşkın kişinin de prediyabeti yani gizli şekeri olduğunu söylüyor. Tedavi edilmeyen prediyabetin bir süre sonra diyabete ilerlediğini, eskiden sadece yetişkinlerde görülen Tip 2 diyabetin sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve obezite nedeniyle artık çocukluk çağına kadar indiğini söyleyen Prof. Dr. Serter, diyabetten korunmak için 6 etkili önlemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Glisemik indeksi yüksek gıdalardan uzak durun Diyabetten korunmak için alınması gereken en önemli önlemlerden biri; doğru beslenme ile fazla kilo alımının ve aşırı yağlanmanın önlenmesidir. Örneğin; hızla kana karışan karbonhidratları içeren glisemik indeksi yüksek gıdalardan (beyaz ekmek, poğaça, börek, kek, beyaz pirinç vb) uzak durmak gerekir. Risk altındaki bireyler bu konuda eğitim almalıdır. Yemekte karnınızı tıka basa doyurmayın Alınan toplam kalori önemli kriterdir. Tıka basa doymak yerine açlığın giderilmesi düzeyinde gıda alımı ile yetinmek hedeflenmelidir. Unutmamak gerekir ki; en sağlıklı gıdaların dahi aşırı miktarda tüketilmesi kilo alımına ve yağlanmaya yol açabilir. Düzenli egzersiz yapın Düzenli egzersiz yaparak (örneğin; hafta içi en az 3 gün 1 saat tempolu yürüyüş) fazla kilo alımı ve aşırı yağlanmanın önlenmesi çok önemlidir. Vücut kaslarının düzenli kullanılması yağlanmayı önleyici en önemli tedbirlerden birisidir. Sıklığı, süresi ve şiddeti belirlenmiş fiziksel aktiviteler egzersiz olarak tanımlanır. Ölçümlerinizi düzenli yaptırın Ülkemizde 38 yaş üzeri her 5 kişiden birinin diyabet hastası olduğunu belirten Prof. Dr. Rüştü Serter “Özellikle fazla kilolu bireyler ve ailesinde birinci derece yakınlarında diyabet olanlar yüksek risk grubundadır. Bu kişilerin doktora başvurarak insülin direnci, kan şekeri tablolarını doktorun uygun gördüğü aralıklarla kontrol ettirmeleri erken önlem almak için önemlidir. Ailesinde diyabet öyküsü bulunan kişilerin bir de fazla kiloları varsa risk daha da yüksektir” diyor. Alkolden uzak durun Alkolden özellikle de aşırı alkol tüketiminden uzak durulmalıdır. Aşırı alkol tüketimi vücutta yağlanmaya yol açarak insülin direnci-prediyabet sürecini hızlandırır. Gerekirse ilaç kullanın Prof. Dr. Serter “Diyet ve düzenli egzersize ek olarak doktor tarafından gerekli görüldüğünde düzenlenecek ilaç tedavisinin de koruyucu etkisi çoktur ve aksatılmamalıdır. Bütün bu tedbirlerin uygulanmasının ‘ömür boyu sağlıklı yaşam tarzı’ olarak benimsenmesi önemlidir. Bu yaşam tarzından çıkıldığı zaman daha evvel düzeltilmiş olan risklerin hızla geri geleceği unutulmamalıdır. Ayrıca biraz düzelme olunca tedavinin bırakılması çoğu bireyde nükslere yol açmaktadır. Doktorun onayı olmadan hiçbir şekilde tedavi bırakılmamalıdır” diyor. Prediyabet ve Diyabetin belirtilerine dikkat! Enokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rüştü Serter “Prediyabet sinsi bir tablo olsa da bazı ipuçları bu konuda uyarıcı olabilmektedir. Gün içerisinde sık acıkmalar, tatlı yeme atakları, yemek sonrası tekrar acıkma, yemek sonrası uyku basması, kilo vermenin giderek zorlaşması bunlardan başlıcalarıdır. Şekerin yükselmesi ile birlikte sık idrara çıkma, gece idrara çıkma, çok susama, ağız kuruluğu, el ve ayaklarda yanma uyuşma, vücut direncinde düşme, sık enfeksiyona yakalanma görülebilir. Şeker çok yükseldiğinde kilo kaybı başlar” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.