Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Amigdala

Kapsül Haber Ajansı - Amigdala haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Amigdala haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Günde En Az Üç Kez Sarılın Haber

Günde En Az Üç Kez Sarılın

İyi ilişkilerin yaşam süresi ve hastalıklar üzerindeki etkisine değinen Prof. Dr. Doğan, “İnsan ilişkileri iyiyse, kişi memnuniyeti yüksekse, yalnızlık azsa; daha az Alzheimer görülüyor, daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Ama yalnızlık varsa erken ölüm, kalp krizi ve demans gibi hastalıklar daha sık görülüyor. O yüzden iyi yaşam, iyi ilişkilerle inşa edilir.” dedi. Fiziksel temas ve iletişimin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Minimum 20 saniyelik sarılmalar oksitosin salgılar. Günde en az üç kez sarılın. Göz teması kurun, yemek masasında telefonu bırakın, birlikte vakit geçirin. Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan katılımcılarla buluştu. “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin" başlıklı seminerde konuşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, insanın en temel özelliğinin sosyal bir canlı olması olduğunu vurguladı. Konuşmasında uzun yıllardır pozitif psikoloji alanında mutluluk, umut ve iyi oluş üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Prof. Dr. Tayfun Doğan, son dönemde insan ilişkileri ve sosyal zekâ konularına yeniden yoğunlaştığını söyledi. Prof. Dr. Tayfun Doğan, “İnsanı tek bir sıfatla tanımlayacak olsak, en doğru ifade ‘sosyal bir canlı’ olur. Gerçekten beynimiz buna göre şekillenmiş durumda. Doğduğumuz andan hayatımızın sonuna kadar bizi arayan, merak eden, güvende hissettiren ve önemseyen insanlara ihtiyaç duyarız. İnsan ilişkileri bizim doğal yaşam alanımızdır” dedi. Eş zamanlılık ilişkileri güçlendiriyor Seminerde özellikle eş zamanlılık, ahenk ve senkronizasyon kavramları üzerinde duran Prof. Dr. Doğan, iki ya da daha fazla kişinin birlikte hareket etmesinin beyin üzerinde güçlü etkiler oluşturduğunu ifade etti. Prof. Dr. Doğan, “Birlikte nefes alıp vermek, jest ve mimiklerin benzemesi, konuşma ritimlerinin ve hatta kalp atışlarının birbirine yaklaşması kişiler arasında güçlü bir bağ oluşturur. Bu durum, adeta iki insanın birbirine bağlanması gibidir. Beyin de bu bağı ödüllendirir.” diye konuştu. Bu ödül mekanizmasının temelinde oksitosin hormonu bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin halk arasında sevgi, bağlanma ve güven hormonu olarak bilindiğini belirtti. Prof. Dr. Doğan, “Eş zamanlılık sağlandığında oksitosin salgılanır. Oksitosin de stres hormonu olarak bilinen kortizolün salınımını azaltır. Böylece stres düşer, güven artar, çatışmalar azalır. Eşler arasındaki tartışmaların, çocuklar arasındaki kavgaların azalmasında da bu mekanizma önemli rol oynar.” ifadelerini kullandı. Sarılmak, birlikte yürümek, şarkı söylemek bile etkili Oksitosin salgısını artırmanın gündelik yaşamda oldukça basit yolları olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, birlikte yapılan etkinliklerin ilişkileri güçlendirdiğini söyledi. “Beraber yemek yapmak, birlikte şarkı söylemek, ritmik hareketler yapmak, dans etmek, aynı tempoda yürümek, hatta uzun süre sarılmak bile oksitosin salgısını artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, özellikle 20 saniyeyi aşan sarılmaların kişiler üzerinde rahatlatıcı etkiler oluşturduğunu vurguladı. Prof. Dr. Doğan, toplu ibadetlerin, iftar sofralarının, birlikte film ya da maç izlemenin de aynı mekanizmayı desteklediğini belirterek, “İnsanlar ortak bir ritimde buluştuğunda psikolojik olarak birbirlerine daha çok bağlanıyorlar.” dedi. Oksitosin beynin alarm sistemini sakinleştiriyor Seminerde beynin işleyişine ilişkin nörobilimsel açıklamalarda da bulunan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin beynin hipotalamus bölgesinde salgılandığını ve doğrudan amigdala üzerinde etkili olduğunu söyledi. Amigdalanın beynin erken uyarı ve alarm sistemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Amigdala tehlike sezdiğinde bizi kaygılandırır ve stres hormonlarını harekete geçirir. Ancak oksitosin amigdalaya ‘her şey yolunda, güvendesin’ mesajı verir. Böylece kaygı ve stres daha ortaya çıkmadan önlenmiş olur.” diye konuştu. İş görüşmelerinden aile ilişkilerine kadar etkili Eş zamanlılığın sadece aile ilişkilerinde değil, iş ve eğitim yaşamında da önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, özellikle beden dili uyumunun kişiler arasındaki güveni artırdığını ifade etti. “İş görüşmelerinde, öğretmen-öğrenci ilişkisinde, terapist-danışan ilişkisinde senkronizasyon çok önemlidir. Karşı tarafla uyumlu beden dili geliştirmek kabul görme ihtimalini artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, terapi süreçlerinde başarının en önemli unsurlarından birinin danışanla kurulan uyum olduğunu söyledi. Öğrenmeyi de güçlendiriyor Öğretmen ve öğrenci arasındaki uyumun öğrenme üzerinde doğrudan etkili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, sevilen öğretmenlerin derslerinin daha verimli geçmesinin temel nedenlerinden birinin bu olduğunu belirtti. Prof. Dr. Doğan, “Öğretmen ile sınıf arasında ahenk sağlandığında öğrenciler dersi daha iyi kavrıyor. Aslında hepimizin hayatında sevdiği bir öğretmenin dersini daha iyi anladığı dönemler olmuştur. Bunun altında yatan neden senkronizasyondur.” ifadesinde bulundu. Yalnızlık doğamıza uygun değil İnsanın sosyal bir varlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Doğan, yalnızlığın biyolojik düzeyde ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti ve “Yalnızlık doğamıza uygun değil. Peki ne yapıyor yalnızlık? Neden bizi strese sokuyor? Bu konuda yapılan araştırmalar var. Cacioppo’nun çalışmasında katılımcılara gün içinde yalnızlık düzeylerini ve fizyolojik tepkilerini ölçmeleri istendi. Sonuçta şunu gördük: Yalnızlık hisseden insanlar, adeta fiziksel bir saldırıya uğramış gibi kortizol salgılıyor.” şeklinde konuştu. Yalnızlığın vücutta “savaş ya da kaç” tepkisini tetiklediğini ifade eden Prof. Dr. Doğan, bunun bağışıklık sistemi ve uyku üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Doğan, “Yalnızlık durumunda vücudumuz alarm moduna geçiyor. Kortizol yükseliyor. Bu da bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor, uyku düzenimizi bozuyor. Gece uyanmalarının önemli nedenlerinden biri de yüksek stres hormonudur. Beyin sürekli tehlike varmış gibi çalışır.” dedi. Sosyal bağ kimyasal bir ilaçtır Seminerde hayvan deneylerinden örnekler de paylaşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, “Felç edilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, sosyal ortamda bulunan farelerin çok daha hızlı iyileştiği görülüyor. İzole edilen farelerde ise iyileşme neredeyse yok. Bunun nedeni oksitosin hormonu. Sosyal bağ aslında kimyasal bir ilaçtır.” diye konuştu. Yapay oksitosin verilmesi durumunda bile iyileşmenin hızlandığını belirten Prof. Dr. Doğan, ancak bunun doğal yollarla sağlanması gerektiğini vurguladı ve “Buradan ‘gidip oksitosin alın’ sonucu çıkarmıyoruz. Oksitosini doğal yollarla artırmalıyız. Sarılmak, birlikte yemek yemek, yürüyüş yapmak, şarkı söylemek… Bunların hepsi oksitosin salgılatır.” ifadesinde bulundu. Bağımlılık, eksik sosyal bağın telafisidir “Bağımlılık sosyal ilişkilerden almamız gereken kimyasalları alamadığımızda bunları yapay yollarla telafi etme çabasıdır.” diyen Prof. Dr. Doğan, bu durumun yalnızca madde bağımlılığıyla sınırlı olmadığını belirterek, şunları söyledi: “Yeterli sosyal bağ kuramayan bireyler bu eksikliği yemekle, internetle, kumarla ya da başka bağımlılıklarla doldurmaya çalışır. Yalnızlık acı vericidir ve bu acıyı azaltmak için insanlar farklı yollar arar.” Yalnızlık bir uyarı sinyali Yalnızlığın evrimsel bir anlamı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Eğer yalnızlık keyifli bir şey olsaydı insan türü yok olurdu. Yalnızlık bize ‘git ve sosyalleş’ mesajı verir. Tıpkı açlık gibi… Açlık nasıl bize ‘yemek bul’ diyorsa, yalnızlık da ‘insan bul’ der.” şeklinde konuştu. Modern şehir yaşamı ‘insanat bahçesi’ne dönüşüyor Modern yaşamın yalnızlığı artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Apartman yaşamı, yalnız bireyler… Aslında hepimiz izole fareler gibiyiz. Depresyon, bağımlılık, aşırı yeme davranışları bu yüzden artıyor. Desmond Morris modern şehirler için ‘insanat bahçesi’ ifadesini kullanıyor. Hayvanat bahçesi hayvanların doğasına uygun değilse, bu yaşam da insanın doğasına uygun değil.” dedi. Sosyalleşme beyni fiziksel olarak değiştiriyor Sosyal etkileşimin beyin yapısı üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, bilimsel bulguları şöyle aktardı: “Sosyal ortamda yaşayan bireylerin beyin kabuğu daha kalın oluyor. BDNF dediğimiz, beynin gelişimi için çok önemli olan madde artıyor. Nöronlar arası bağlantılar güçleniyor. Yani sosyalleşmek sadece psikolojik değil, fizyolojik olarak da beyni geliştiriyor.” Prof. Dr. Tayfun Doğan, uzun yıllara yayılan bilimsel araştırmaların insan ilişkilerinin yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici rolünü ortaya koyduğunu söyledi. İnsan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkileri neler? Konuşmasında dünyaca ünlü Harvard çalışmasına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, insan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkisini şu sözlerle anlattı: “Meşhur bir araştırma var. Medyada genellikle Harvard mutluluk araştırması diye geçer ama asıl adı Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması. 1938’de başlıyor ve bugün 88 yılı geride bıraktı. Katılımcıların her yıl kan değerlerine bakılıyor, beyin görüntülemeleri yapılıyor, psikolojik testler uygulanıyor, birebir görüşmeler gerçekleştiriliyor. Kariyer, para, statü gibi birçok değişken inceleniyor. Ama sonuç çok net: Mutluluk ve sağlıkta bir numaralı faktör insan ilişkileri.” İyi ilişkilerin yaşam süresi ve hastalıklar üzerindeki etkisine de değinen Prof. Dr. Doğan, “İnsan ilişkileri iyiyse, kişi memnuniyeti yüksekse, yalnızlık azsa; daha az Alzheimer görülüyor, daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Ama yalnızlık varsa erken ölüm, kalp krizi ve demans gibi hastalıklar daha sık görülüyor. O yüzden iyi yaşam, iyi ilişkilerle inşa edilir.” dedi. Yalnızlık erken ölüm riskini artırıyor Yalnızlığın sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin geniş çaplı araştırmalara da değinen Prof. Dr. Doğan, “3 milyon kişi üzerinde yapılan meta-analizler, kronik yalnızlığın erken ölüm riskini yüzde 20-30 artırdığını gösteriyor. Ayrıca demans ve kalp hastalıkları riskini de yükseltiyor. Hatta kronik yalnızlık, günde 15 sigara içmek kadar zararlı.” ifadesinde bulundu. Kötü ilişki, yalnızlıktan daha zararlı olabilir Sağlıklı ilişkilerin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Doğan, her sosyal bağın olumlu olmadığını belirterek, “Yalnız kalmamak adına her ilişkiye tutunmak doğru değil. Hayatımıza giren insanlara şu soruyu sormalıyız: ‘Bana yalnızlıktan daha mı iyi geleceksin, yoksa yalnızlığın güzelliğini mi hatırlatacaksın?’ Çünkü kötü ilişkiler bazen yalnızlıktan daha fazla zarar verir.” diye konuştu. Ayrılık acısının biyolojik temeli var İnsanların sevdiklerinden ayrıldıklarında yaşadıkları duygusal acının biyolojik bir karşılığı olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, “Sevdiğimiz kişilerle birlikteyken beynimiz belirli kimyasallara alışır. Ayrılık, kayıp ya da uzaklaşma durumunda bu kimyasallar kesilir ve bir tür yoksunluk yaşarız. Bu yüzden acı çekeriz. Zamanla beyin bu durumu kabullenir ve iyileşme başlar.” ifadesinde bulundu. Besleyici ilişki oksitosin üretir, zehirleyici ilişki stres artırır Seminerde “besleyici” ve “zehirleyici” ilişki kavramlarına da değinen Prof. Dr. Doğan, “Doğuştan bir ilişki tarzımız yoktur. Sonradan öğreniriz. Besleyici ilişkiler; saygılı, samimi, destekleyici ve karşı tarafın değerli hissetmesini sağlayan ilişkilerdir. Bu tarz ilişkiler oksitosin üretir. Zehirleyici ilişkiler ise eleştiren, küçümseyen, öfke yüklü ve karşı tarafın özsaygısını zedeleyen ilişkilerdir. Bunlar da kortizol üretir.” dedi. Sosyal destek iyileşmeyi hızlandırıyor Sosyal bağların fiziksel sağlık üzerindeki etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Oksitosin salgılandığında hücresel onarım artar, doğal ağrı kesici etki oluşur. Ameliyat sonrası yanında destek olan kişiler varsa iyileşmenin daha hızlı olması tesadüf değildir. Sosyal destek bir şifadır.” şeklinde konuştu. Günde en az üç kez sarılın Günlük yaşamda uygulanabilecek basit öneriler de paylaşan Prof. Dr. Doğan, özellikle fiziksel temas ve iletişimin önemine dikkat çekti ve “Minimum 20 saniyelik sarılmalar oksitosin salgılar. Günde en az üç kez sarılın. Göz teması kurun, yemek masasında telefonu bırakın, birlikte vakit geçirin. Küçük iyilikler bile büyük etkiler oluşturur. İyilik yapan kişi, iyilik görenden daha mutlu olur. Çünkü en büyük kazancı o elde eder. Küçük bir yardım, kısa bir sohbet bile insanın oksitosin düzeyini artırır.” dedi. Sosyalleşmek yaşlanmayı geciktiriyor Sosyalleşmenin biyolojik etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, hücre yaşlanmasıyla ilgili önemli bir noktaya dikkat çekti ve “Telomer dediğimiz yapılar hücrelerin yaşlanmasını belirler. Sosyalleşme bu yapıların kısalmasını yavaşlatır. Yani sosyal ilişkiler daha uzun ve sağlıklı yaşam sağlar.” diye konuştu. Konuşmasında katılımcılara çağrıda bulunan Prof. Dr. Doğan, “Kalbinizi ısıtın. Size iyi gelen şeyleri hayatınıza dahil edin. Derin bağlar kurun, iyilik yapın, sevdiklerinizi arayın. Her insan günde en az bir kez ‘iyi ki varsın’ sözünü duymalı. Eğer bunu duymuyorsanız, siz başkalarına söyleyin.” ifadesinde bulundu. Seminerin sonunda katılımcıların sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Doğan, insanın sosyal bir varlık olduğunu hatırlatarak, “Birbirimize ihtiyacımız var. Bu bir lüks değil, temel bir ihtiyaç.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor” Haber

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor”

Oysa bilimsel araştırmalar, öfkenin insanın çevresine uyum sağlamasında, engelleri aşmasında ve harekete geçmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Öfke, doğru yönetildiğinde yıkıcı değil, aksine motive edici ve işlevsel bir güç haline gelebiliyor. Araştırmalar, toplumun düşündüğünün aksine dünyanın giderek daha “öfkeli” değil, daha ziyade “kaygılı ve üzgün” hale geldiğini gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt, “113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan analizler, son yıllarda duygusal sıkıntının arttığını ancak öfke seviyelerinde anlamlı bir değişim olmadığını ortaya koyuyor. Asıl sorun öfkenin varlığı değil, nasıl ifade edildiği. Öfkenin insani ve evrensel nitelikte temel bir duygu olduğunu unutmamamız lazım. Öfke ifade edilmesi gereken, bastırılmaması gereken bir duygudur. Eğer öfke kontrol edilemezse ve kronik hale gelmeye başlarsa bireye ya da başka birisine zarar vermeye başlar. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde kontrol altına almak ise mümkün” diyerek öfke yönetimiyle ilgili önemli bilgiler veriyor… Öfke, psikoloji araştırmalarında mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme ve şaşkınlık ile birlikte altı temel duygu kategorisinden biri olarak kabul ediliyor. Buna rağmen popüler kültürde sürekli pozitif kalma baskısı öfkeyi “zararlı” bir duygu gibi konumlandırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Sanki her an pozitif kalınması, olumsuz hislerin bir kenara itilmesi ve öfkenin her zaman bastırılması gereken yıkıcı bir duygu olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Oysa öfke, bizim değişen çevresel koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olan, karşımıza çıkan engelleri aşmamıza yardımcı olan evrimsel değeri yüksek motive edici bir duygudur. Öfke, halk arasında sanki saldırganlıkla eş değermiş gibi algılanıyor. Öfke bir duygudur, saldırganlık ise bu duygunun kontrol edilmeden açığa çıkmış bir davranış formudur” diyor. Beyinde Öfke Nasıl Kontrol Ediliyor? Texas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Heather Lench ve ekibinin 2023 yılında yayımladığı kapsamlı çalışma, öfkenin performansı artıran motive edici bir duygu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle zorlayıcı görevlerde öfke, bireyi “eyleme hazırlık” durumuna sokuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Özellikle zorluk düzeyinin yüksek olduğu görevlerde öfke motive edici bir rol üstlenir; ancak bu durum bazen bireylerin etik kuralları ihlal etmesine ya da ahlaki normların dışına çıkmasına neden olabilir” diyor. Beyin, öfke karşısında otomatik ve kontrolsüz bir patlama yaratmıyor; aksine bir denge mekanizması kuruyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Beynimizdeki Amigdala bölgesi tehdit veya engel algılandığında duygusal tepkiyi ateşler. Ancak aynı anda ventromedial prefrontal korteks devreye girerek bu tepkiyi kontrol eder ve yönetir” diyor. Alkol ve madde kullanımının bu dengeyi bozduğunu belirten Prof. Dr. Murat Kurt, “Bu maddeler kontrol mekanizmasını devre dışı bırakır ve amigdalanın tek başına hareket etmesine neden olur” diyor. Öfke, Yıkıcı Bir Boyuta Ulaşmamalı Öfke genellikle bir hedefin engellenmesi, beklenen bir ödülün alınamaması, haksızlığa uğrama, tehdit edilme veya başkalarının planlarımızı etkilemesi sonucu ortaya çıkıyor. Bunun yanında uykusuzluk, sosyal dışlanma ve stres de öfkeyi tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bir olayı nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızla doğrudan ilişkilidir; bu nedenle oldukça öznel ve kişiye özgü bir duygudur” diyor. Öfke; üzüntü, korku veya depresyon gibi geri çekilmeye neden olan duyguların aksine bireyi harekete geçirir. Bir başka deyişle öfke bir “yaklaşma duygusudur.” Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bireyi pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir eyleme iter; sınırların korunmasına, adaletsizliğe karşı harekete geçilmesine yardımcı olur. Öfkenin kendisi aslında “kötü” bir duygu değildir. Esas olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir, bir başka deyişle öfkeyi dışarıya nasıl yansıttığımız ve öfkenin tetiklediği davranışların yıkıcı bir boyuta dönüşüp dönüşmemesi önemlidir. Böyle baktığımızda öfkenin bireyler açısından işlevsel bir değeri vardır. Bireyi motive eder, engellerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, sınırların korunmasına yardımcı olur, adaletsizliğe karşı bireyi harekete geçirir” şeklinde konuşuyor. Dünya Öfkeli Değil, Daha Ziyade Kaygılı Ve Üzgün Davranışsal bilimler ve psikoloji alanlarında önemli araştırmaları olan bilim insanları Dr. Michael Daly ve Dr. Lucia Macchia tarafından 113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan geniş çaplı analiz, 2009-2021 yılları arasında küresel duygusal sıkıntının %25’ten %31’e çıktığını gösteriyor. Ancak öfke seviyelerinde yalnızca %1.61’lik, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir değişim gözleniyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Aslında daha öfkeli bir dünyada değil, daha ziyade kaygılı ve üzgün bir dünyada yaşıyoruz. Araştırmalar duygusal sıkıntılardaki artışın özellikle düşük eğitim ve gelir seviyesine sahip gruplarda daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum ise ekonomik güvensizliğin ve toplumsal istikrarın bozulmasının biyolojimizi nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtıdır” diyor. Önemli Olan Öfkeyi Sağlıklı Bir Şekilde İfade Etmek Öfke evrensel ve insani bir duygudur; bastırılması değil, sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Kontrol edilemediğinde ise saldırganlığa dönüşebilir ve hem bireye hem çevresine zarar verebilir. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfkenin en yıkıcı formu saldırganlıktır. Esas olan, öfkeyi yıkıcı bir davranışa dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir” diyor. Saldırganlığın, bir başkasına bağırmaktan fiziksel olarak zarar vermeye kadar uzanan geniş yelpazedeki birçok davranışı kapsadığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Saldırganlık sadece başkalarına değil bizzat bireyin kendisine yönelik de olabilir. Öfkenin sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, hele bu durumun kronikleşmesi yani sürekli olarak öfkenin bastırılması bireyin kendisine zarar verir; psikosomatik hastalıklara ve depresyona yol açabilir. Esas olan öfkeyi, işlevsel olmayan yıkıcı bir saldırganlığa dönüştürmeden, sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir. Aile içerisinde ve toplumda bireylerin kendisini ifade etmelerine fırsat verildiğinde ve diğerlerinin de yaşam alanlarına saygının esas tutulduğu toplumlarda, öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilebilir. Bu durum, toplumun ve bireylerin gelişmesi için itici bir güç kaynağı bile olabilir” şeklinde konuşuyor. Öfke Kontrol Edilebilir Öfke kontrolü öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri aslında. Prof. Dr. Murat Kurt, “İlk adım, ‘şu an öfkeliyim’ diyebilmek. Eğer bunu kendinize ifade edebilirseniz öfkenin yıkıcı etkilerini kontrol edebilirsiniz. Böylelikle dikkatinizi o an öfkelendiğiniz şeyden başka bir şeye çekebilirsiniz. İkinci aşamada; öfkelendiğiniz ana eşlik eden ya da öfkelenmenize neden olan düşüncelerinizi sorgulayın; düşüncelerinizin, o anki inanışlarınızın abartılı olup olmadığını değerlendirin. Üçüncü aşamada, sizi öfkelendiren şeyleri, yani tetikleyicileri tanıyın. Eğer öfkelendiren şeyleri önceden bilirseniz, kendiniz için olası eylem senaryoları hazırlayabilirsiniz ve böylelikle hazırlıksız yakalanmamış olursunuz. Bir sonraki adım ve en önemlisi; tepkiyi yani dürtüyü kontrol etmek. Öfkelendiren şeye hemen o an tepki vermek mi gerekiyor? Birkaç saniye geç tepki vermek bile öfkenin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için yeterli bir zaman sağlayabilir. Bu zaman zarfında öfkeyi kontrol etmediğinde başına gelebilecek olası kötü senaryoları gözden geçirebilir, alternatif davranışlar geliştirebilir ve böylelikle dürtü kontrolü sağlayabilirsiniz” diyor. Profesyonel desteğin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke güçlü ama yönetilmesi zor bir duygudur. Bu nedenle öfke kontrolünde zorlanan bireyler psikolojik destek almaktan çekinmemelidir. Psikolojik destek ile birlikte saldırganlığa yol açabilecek hatalı inançlar ve düşünceler ile yıkıcı davranışlar kontrol altına alınabilir” şeklinde konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk!  Haber

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk! 

Beyin görüntüle yöntemlerinin hızla geliştiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır.” dedi. Tarhan, hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulamanın, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi’nce bu yıl ‘Demansın Erken Teşhisine Multidisipliner Yaklaşım’ ana temasıyla düzenlenen 14. Kognitif Nörobilim ve 4. Nöroteknoloji Kongresi, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. Demansın erken belirtilerini ele veren yeni keşifler ile erken tanıda rol alan son gelişmelerin ele alındığı kongre, alanında uzman isimleri bir araya getirdi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimi kökten değişecek” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu anda yapay zekâ ve dijital devrim yaşadığımızı aktardı. Sanayi devriminin daha yavaş bir değişime yol açtığını ancak dijital devrimin çok daha hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu hızlı değişim, klinik alanları ve tıbbi hastalıkları da etkiliyor. Birçok nöropsikiyatrik hastalık yeniden tanımlanıyor.” dedi. Bugüne kadar hastalıkları tanımlarken kullanılan sistemlerin daha çok anatomik temelli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Şizofreni, demans gibi tanılar, büyük ölçüde anatomik bilgiler üzerinden ele alınıyordu. Ancak artık yalnızca anatomik bağlantılar değil, fonksiyonel bağlantılar da ölçülebilir hâle geldi. Biyobelirteçler ortaya çıktı, epigenetik etkiler ölçülebiliyor ve gen ifadesindeki değişimler izlenebiliyor. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimini kökten değiştirecek. Örneğin ‘şizofreni’ demek yerine, beynin amigdala ile prefrontal bölgesi arasındaki ya da farklı bölgeler arasındaki bağlantı bozuklukları üzerinden tanımlamalar yapılabilecek.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalır” Günümüzde yeni bir beyin görüntüleme yöntemi olarak elektromanyetik tomografinin öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önce X-ray temelli tomografi, ardından manyetik rezonans görüntüleme teknikleri gelişmişti. Şimdi ise elektromanyetik tomografi, beyindeki elektriksel haritalamaları ortaya koyuyor. Böylece hastalıklarla beynin fonksiyonel bağlantıları arasındaki ilişkileri ölçebilir hâle geldik.” dedi. Tüm bunların, tıpta ve özellikle psikiyatride ciddi bir paradigma dönüşümüne işaret ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır. Son yıllarda psikiyatride dikkat çeken konulardan biri de ‘Default Mode Network’. Biz buna ‘anlam ağı2’da diyoruz; benlik algısıyla ilişkilidir. Bu ağ içinde, paryetal lobun medial bölgesinde yer alan precuneus adlı yapı özellikle dikkat çekiyor. Precuneus’un benlik algısıyla doğrudan ilişkili olduğu görülüyor. Bu oldukça önemli ve yeni bir bilgi.” Tarhan: “Yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit eden yazılımlar geliştirdik” Bilinçle ilgili çalışmalar da bu alanı destekliyor diyen Tarhan, “Anestezi uygulandığında bu bölgenin aktivitesi baskılanıyor ve bilinç kaybı gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu bölgenin bilinçle doğrudan ilişkili olduğu anlaşılıyor. Bu gelişmelerin tamamı, tanı ve tedavi süreçlerinde yeni yaklaşımların önünü açıyor. Özellikle geliştirdiğimiz ve patentini aldığımız ‘NP modeli’ bu açıdan önemli. Beynin elektriksel fonksiyonlarını, elektromanyetik dalgaları ve yapay zekâyı kullanarak hastalıkları değerlendirebiliyoruz. Örneğin obsesif kompulsif bozukluğu (OKB), hastayı hiç görmeden, normal popülasyonla karşılaştırarak yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit edebilen yazılımlar geliştirdik. Şimdi hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulama, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldi. Bu çalışmalar hâlen devam ediyor. Bu nedenle yapay zekâyı herkesin öğrenmesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan: “Yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık” Bu konuya verilen önemin yeni olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2008’li yıllardan itibaren bu alana yöneldik. 2017 yılında derin öğrenme üzerine bir laboratuvar kurmak istedik. Bu kapsamda bir proje hazırladık. Başlangıçta büyük bir ilgi gördü; ancak süreç ilerlerken beklenmedik şekilde durdu. Daha sonra Ankara’da NÖROM adlı bir merkez kuruldu. İçeriği büyük ölçüde bizim hazırladığımız projeyle örtüşüyordu. Elbette devletimizin böyle bir merkez kurması sevindiricidir; ancak proje fikrinin bize ait olduğunu da belirtmek isterim.” dedi. Nöroteknolojide güçlü konum 2019 yılında ‘Hesaplamalı Psikiyatri’ başlığıyla hazırlanan çalışmaya da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Çalışmayı 2020’de Amerikan Psikiyatri Birliği Kongresi’ne sunduk. Sunum kabul edildi ve büyük ilgi gördü. Hatta yılın sunumu seçildi. 2021 yılında bu sunum, tüm dünyada online olarak tekrar yayımlandı. Düşünün ki yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık. Bugün geldiğimiz noktada nöroteknoloji alanında güçlü bir konumdayız. Çünkü üniversitemizin kuruluş teması buna dayanıyor: nörobilim, genetik, sağlık, mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin bir araya gelmesi. 2013 yılında başlattığımız Bilim ve Fikir Festivali de bu vizyonun bir parçasıydı. O dönemde Türkiye’de bilim festivali yoktu. ‘Neden bilim festivali yok?’ diye yola çıktık ve bu etkinliği başlattık. Bu yıl 11.’si düzenlenecek. Her yıl yüzlerce lise öğrencisi katılıyor. Bu festivalin amacı, geleceğin bilim insanlarını ve potansiyel Nobel adaylarını desteklemekti. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni, öğrenmeyi eğlenceli ve disiplinli bir ortamda daha iyi gerçekleştiriyor. Biz de bilimi eğlenceli hâle getirmek istedik ve bu yaklaşım büyük ilgi gördü. ” açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor” Bu alandaki çalışmaların geleceğin tıbbını, nörobilimini ve psikiyatrisini şekillendireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor. Matematik ile mantığın birleşmesi bilgisayarı doğurduysa, matematik ile psikiyatrinin birleşmesi de yapay zekâyı doğurdu.” dedi. Eskiden bu alanda çalışanlara ‘fazla hayalci’ denildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bugün bu bakış açısı büyük ölçüde değişti. Nörobilimle ilgilenenler, geleceği daha iyi yakalayacaklardır. Bu nedenle bu toplantıya katılan herkesi vizyoner olarak görüyorum. Nöroteknoloji ile kognitif nörobilimi birleştiren tüm katılımcılara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Artık nöroloji de klasik yaklaşımlarını sorguluyor ve dönüşüyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ: “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” Kongrenin ilk sunumunu ‘Demansta Erken Tanı Kavramı’ konusunda gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Anabilim Dalı Başkanı, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” dedi ve bu kavramın, bir tecrübenin eseri ve aynı zamanda bir mesajı olduğunu dile getirdi. Öncelikle ‘neden?’ sorusunu sormak gerektiğine değinen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti: “Demans, genel olarak kronik zeminde oluşmuş bir sendromdur. Tıbbi anlamda esas olan, risk faktörlerinin ve demans öncesi hastalık evrelerinin tanısıdır. Demans kavramının ortak iç yüzeyine baktığımızda kronik seyirli bir sendrom olduğu görülür ve dört ana özelliği vardır; bilinç korunmuştur, kognitif/bilişsel zayıflama vardır, kişilik ve davranış anormalliği vardır, gündelik yaşam işlevlerinde bozulma vardır. Akut demans diye bir kavram yoktur. Eğer demansa benzeyen akut bir sendromla karşılaşırsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken deliryumdur. Deliryum, psikiyatride demansla birlikte gündeme gelir ve tedavisi mümkün ve başarılı olan bir sendromdur. Demansın ortaya çıkışını belirleyici faktörler arasında; süre faktörü, risk faktörleri, nörodejenerasyon faktörleri ve demans potansiyeli taşıyan hastalıklar bulunur. Her demansın bir oluşum süresi, belirli risk faktörleri, nörodejenerasyon aşamaları ve hastalık faktörleri vardır. ‘Demanslarda erken tanı, geciktirilmiş tanıdır’ derken dayandığımız faktörleri kısaca gözden geçirecek olursak: Alışılmış risk faktörleri arasında ileri yaş, inme, travma, enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik faktörler bulunurken, son 30-40 yılda genetik faktörler riskler arasında ilk sıraya yerleşmiştir.” Prof. Dr. Barış Metin: “Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir” Kongre kapsamında sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin ‘Demansın Erken Tanısında EEG Biyobelirteçleri’ konusunda bilgiler paylaştı. EEG’nin, aslında çok eski bir tetkik olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Barış Metin, “Son yıllarda ise demansın erken tanısı için EEG biyobelirteçleri, özellikle hesaplamalı uygulamalar, hesaplamalı nörobilim ve sinyal işleme biliminin güçlenmesi ile yapay zekâ ve derin öğrenmenin kullanımına paralel olarak hızla artmıştır.” dedi. Demansta EEG’nin neden iyi bir tetkik olduğunu açıklayan Prof. Dr. Metin, şunları söyledi: “EEG uygulaması kolay, non-invaziv ve ucuz bir tetkiktir. Ayrıca beyin fonksiyonları hakkında bilgi verir ve herhangi bir risk oluşturmadan sıkça tekrar edilebilir. Kantitatif EEG yöntemi kullanıldığında, beyin osilasyonları sayısal veriye dönüştürülür ve bir kişinin osilasyonları veya EEG indeksleri, popülasyonun normatif değerleriyle karşılaştırılarak artmış veya azalmış gibi istatistiksel çıkarımlar yapılabilir. Bu yöntem, demans ile depresyon ayrımı gibi somut pratik problemleri çözmede de ciddi düzeyde yardımcı olur. Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir. EEG, genellikle gözle analiz edilse de kantitatif yöntem, erken dönem farklarını tespit etmemizi sağlar. Ucuz ve kolay uygulanabilir olduğundan, tarama testi açısından geniş kitlelere uygulanabilir. Hasta takibi sırasında birçok EEG kaydı yapılabilir. Böylece demansa özgü bulgular ve başlangıç durumunun progresyonu takip edilebilir. Demansın en temel EEG bulguları; yavaş dalgaların (teta, delta) artışı ve hızlı dalgaların (alfa, beta) azalmasıdır. Buna spektral kayma denir. Bu durum, klinik olarak demans henüz ortaya çıkmamış, fakat riski yüksek bireylerde de gözlemlenebilir. Kantitatif EEG ile bu tablo sıkça görülür; delta ve teta dalgalarının spektral gücü artmış, alfa ve beta dalgalarının spektral gücü azalmış olarak gösterilir.” Prof. Dr. Sultan Tarlacı: “LORETA, EEG sinyalini üç boyutlu beyin yapısına dönüştürerek sinyalin hangi beyin bölgesinden geldiğini tespit etmeyi sağlar” ‘Alzheimer Hastalığının Erken Tanısında Düşük Çözünürlüklü Beyin Eloktromanyetik Tomogrofisi (LORETA)’ başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ise EEG’nin yüzyılı aşan bir hikâyeye sahip olsa da yazılımlar geliştikçe ve sinyal analizi yöntemleri ilerledikçe gördüğümüz bilgilerin giderek arttığına değindi. Düşük çözünürlüklü elektromanyetik tomografinin nispeten yeni olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Klasik bir EEG yüksek zamansal çözünürlük sağlar. Ancak uzun yıllar, kaydedilen elektriksel aktivitenin esas kaynağının neresi olduğu bilinmemekteydi. EEG kayıtları, korteksteki birçok piramidal nöronun elektriksel aktivitesini kaydeder. Elektrot sayısını artırarak belirli beyin loblarının veya bölgelerinin karşılığını görmek mümkündür; örneğin frontal lobun ön ve arka kısmı, temporal lobun ön ve arka kısmı veya orta hat gibi bölgeler hakkında fikir edinilebilir. Fakat bu sinyali beynin derin yapıları ve fonksiyonel anatomisiyle ilişkilendirmek uzun süre zor olmuştur.” dedi. 1996 yılında geliştirilen LORETA yöntemi ile bu sorunun aşıldığını aktaran Prof. Dr. Tarlacı, konuşmasında şu noktalara değindi: “LORETA, matematiksel algoritmalar ve ileri hesaplamalar kullanarak düşük çözünürlüklü bir manyetik tomografi gibi işlev görür ve beynin derinliklerindeki elektriksel aktiviteyi anlamamızı sağlar. Normal şartlarda EEG sinyali, düz bir beyin yüzeyi üzerine yayılır. Ancak kafatası ve beyin düz bir yapı değildir; elipsoidal, üç boyutlu bir yapıya sahiptir. LORETA tekniği, sinyali iki boyutlu yapıdan üç boyutlu beyin yapısına dönüştürür. Bu sayede gelen sinyalin beyin derinliklerinde hangi anatomik bölgeden kaynaklandığı tespit edilebilir ve alfa, beta, gama, delta, teta bantları üzerinden ilgili beyin alanı belirlenebilir. LORETA’nın temel özelliği, elektriksel sinyali yapısal anatomi üzerine yerleştirip buradan fonksiyonu çıkarmaktır. Üç aşamalı bir yöntemdir. Edinilen bilgiler, fonksiyonel MR’dan elde edilen verilerle de uyumludur. LORETA ile sinyalin kaynağı ve hangi yapının farklı çalıştığı, hangi fonksiyonların kaybolduğu anlaşılabilir. Konumuz demans olduğundan, belirli networkler doğrudan demansla ilişkilidir. Örneğin dil networkleri, hipokampus, entorhinal korteks ve amigdaloid çekirdek gibi yapılar hafıza ve duygu ile ilişkilidir. Sinyalin kaynaklarını yapısal anatomi ile birleştirerek fonksiyon kaybı LORETA ile gözlemlenebilir. Erken teşhis sorunu her zaman önemlidir; prodromal evreyi yakalamak gerekmektedir.” Alanında uzman isimler sunum gerçekleştirdi! Kongrede daha sonra NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Nöropsikolog İnci Birincioğlu “Demansın Erken Teşhisinde Nöropsikolojik Değerlendirme Testleri”, NPİSTANBUL Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Necati Alp Tabak “Demansta Erken Radyolojik Bulgular”, NPİSTANBUL Hastanesi Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Özdemir “Unutkanlıktan Demansa Giden Yolda: Erken Tanıda Genetik Ve Mitokondriyal Göstergeler”, Prof. Dr. Erdinç Dursun “Demansta Kan Biyobelirteçleri Ve Kullanım Koşulları”, Prof. Dr. Duygu Gezen Ak “Demansta Beyin Omurilik Sıvısı Biyobelirteçleri”, Dr. Öğr. Üyesi Onur Erdem Şahin “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Fdg-Pet İle Görüntülemenin Klinik Önemi”, Doç. Dr. Özgül Ekmekçioğlu “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Diğer Moleküler Görüntüleme Yöntemleri”, Prof. Dr. Lütfü Hanoğlu “Yeni Gelişen Hastalık Modifiye Edici Tedaviler Işığında Biyolojik Erken Tanıya Yaklaşım”, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini “Demansta Nöromodülasyon Uygulamaları”, Üsküdar Üniversitesi Düzenleme Kurulu Sekreteri Dr. Psk. Shams Farhad “Amnestik Hafif Bilişsel Bozuklukta (Ahbb) İşlevsel Beyin Bağlantısallığı” ve Uzm. Müh. Sahar Taghizadeh Makouei “Demansın Erken Teşhisinde Yapay Zekâ Uygulamaları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. Toplu fotoğraf çekimi yapıldı Kongreye sunumlarıyla katkı sağlayan konuşmacılara teşekkür belgesi takdim edildi ve toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.