Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Beslenme Alışkanlıkları

Kapsül Haber Ajansı - Beslenme Alışkanlıkları haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Beslenme Alışkanlıkları haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Erken Doğum ve Düşük Doğum Ağırlığı Diş Sağlığını Nasıl Etkiliyor? Haber

Erken Doğum ve Düşük Doğum Ağırlığı Diş Sağlığını Nasıl Etkiliyor?

Diş çürükleri yalnızca ağız sağlığını değil; çocukların büyüme ve gelişimini, yaşam kalitesini ve psikolojik durumunu da etkileyebiliyor. Çürük oluşumunda yetersiz ağız hijyeni ve beslenme alışkanlıklarının yanı sıra, çocuğun doğum özellikleri ve erken dönemde yaşadığı bazı sağlık sorunları da rol oynayabiliyor. Erken doğum ve düşük doğum ağırlığının, diş minesinin gelişimindeki bazı bozukluklarla ilişkili olabileceği belirtiliyor… Düşük Doğum Ağırlığı, Dişlerin Kesinlikle Çürüyeceği Anlamına Gelmiyor Erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda diş gelişiminin bazı yönlerden etkilenebileceğini belirten Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, doğum ağırlığının tek başına çürük nedeni olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Dt. Nurgül Demir, konuya ilişkin değerlendirmesinde şöyle diyor: “Erken doğum veya düşük doğum ağırlığı, çocuğun ilerleyen dönemde mutlaka diş çürüğü yaşayacağı anlamına gelmez. Ancak bu çocuklarda diş minesinin gelişiminde bazı bozukluklarla karşılaşma ihtimali artabilir. Mine yapısındaki değişiklikler, dişlerin dış etkenlere karşı daha hassas hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle çocuğun ağız ve diş sağlığının erken dönemden itibaren takip edilmesi oldukça önemlidir.” Erken Doğum Diş Minesinin Gelişimini Etkileyebiliyor Diş minesi, dişlerin ağız ortamındaki dış etkenlere karşı korunmasında önemli bir role sahip. Prematüre bebeklerde doğum öncesi ve sonrasında yaşanan bazı sistemik sorunların yanı sıra mineral ve kalsiyum metabolizmasındaki değişikliklerin de mine gelişimini etkileyebileceği ifade ediliyor. Mine gelişimindeki bozukluklar, diş yüzeylerinin daha düzensiz veya hassas bir yapıya sahip olmasına ve plak birikiminin kolaylaşmasına zemin hazırlayabiliyor. Bu durum, uygun ağız bakımının sağlanmadığı durumlarda çürük riskini artırabilecek faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor. Gece Biberonu ve Beslenme Alışkanlıklarına Dikkat Erken doğan bebeklerde beslenme güçlükleri nedeniyle biberon kullanımının daha uzun süre devam edebildiğine dikkat çeken Dt. Nurgül Demir, özellikle gece beslenmesinin ağız ve diş sağlığı açısından önem taşıdığını belirtiyor. Dt. Demir, “Bebeğin biberonla uyuması ve özellikle şeker içeren sıvıların gece boyunca dişlerle temas etmesi, erken çocukluk çağı çürükleri açısından önemli bir risk oluşturabilir. Bu nedenle yalnızca ne tüketildiğine değil, beslenmenin sıklığına, zamanlamasına ve sonrasında ağız bakımının nasıl yapıldığına da dikkat edilmelidir” ifadelerini kullanıyor. İlk Dişin Sürmesiyle Birlikte Koruyucu Diş Hekimliği Başlamalı Erken çocukluk çağı çürüklerinin tek bir nedene bağlı olmadığına vurgu yapan Dt. Nurgül Demir, genetik yatkınlık, beslenme alışkanlıkları, ağız hijyeni ve çocuğun genel sağlık durumunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Dt. Demir sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda ağız ve diş sağlığı takibi bireyselleştirilmelidir. İlk süt dişlerinin sürmesiyle birlikte düzenli ve doğru ağız bakımının başlatılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılması ve çürük riskinin değerlendirilmesi koruyucu diş hekimliğinin temel adımlarındandır. İlk diş hekimi ziyaretinin de ilk dişin sürmesiyle birlikte gerçekleştirilmesini öneriyoruz.” Amaç Çürüğü Tedavi Etmek Değil, Oluşmasını Önlemek Uzmanlar, erken doğum veya düşük doğum ağırlığı öyküsü bulunan çocuklarda ebeveynlerin endişeye kapılmak yerine koruyucu yaklaşımlara odaklanmasının önemine dikkat çekiyor. Düzenli diş hekimi kontrolleri, doğru ağız hijyeni, dengeli beslenme ve uygun beslenme alışkanlıklarının erken dönemde oluşturulması, çocukların ilerleyen yaşlarda daha sağlıklı bir ağız ve diş yapısına sahip olmasına katkı sağlayabiliyor. Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, “Ebeveynlerin burada temel hedefi, herhangi bir sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, çocuğun ilk dişlerinden itibaren koruyucu bir ağız sağlığı rutini oluşturmak olmalı” diyerek sözlerini tamamlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İçecekten Ara Öğüne Balın Kullanım Alanları Çeşitleniyor Haber

İçecekten Ara Öğüne Balın Kullanım Alanları Çeşitleniyor

Tüketicilerin değişen beslenme alışkanlıkları, balın sofradaki yerini de dönüştürüyor. Uzun yıllar ağırlıklı olarak kahvaltıyla özdeşleşen bal; bugün içeceklerden ara öğünlere, yoğurt ve granola kaselerinden smoothie ve tatlılara kadar günün farklı anlarında tüketiliyor. Pratik, doğal ve farklı damak zevklerine uyum sağlayabilen ürünlere yönelik ilginin artması, bal kategorisi için yeni kullanım ve büyüme alanları yaratıyor. Balparmak tarafından bağımsız pazar araştırma şirketi IPSOS iş birliğiyle yapılan tüketim araştırması da bu dönüşümü ortaya koyuyor. Araştırmaya göre kahvaltı yüzde 83 ile balın kalesi olmaya devam etse de bal tüketicilerinin yüzde 34’ü balı çay ve ıhlamur gibi içeceklerde şeker yerine kullanıyor. Tüketicilerin yüzde 19’u balı müsli veya yulafla, yüzde 18’i yoğurtla tüketiyor. Balı tatlı ve keklerde şeker yerine kullananların oranı yüzde 16 olurken, ara öğün olarak tüketenlerin oranı yüzde 14’e, smoothie içerisinde kullananların oranı ise yüzde 12’ye ulaşıyor. Balı sofraya taşıyan motivasyon: Doğal beslenme Araştırma, tüketim anlarının çeşitlenmesinin arkasındaki motivasyonlara da işaret ediyor. Son bir yılda bal tüketimini artırdığını belirtenlerin yüzde 51'i bağışıklık sistemini güçlendirmek, yüzde 48'i ise doğal beslenmeye yönelmek gerekçesi ile bala daha fazla yer verdiğini söylüyor. Bu tablo, balın tüketici gözünde yalnızca bir tatlandırıcı değil, doğal beslenme tercihlerinin bir parçası olarak konumlandığını gösteriyor. Hafif ve dengeli yapısıyla farklı lezzetlere eşlik edebilen bal; yaz aylarında ev yapımı limonata, soğuk çay ve smoothie gibi içeceklerde, yoğurtlu meyve ve granola kaselerinde, meyve salatalarında, ev yapımı dondurma ve soğuk tatlılarda kullanılabiliyor. Rafine şekere alternatif arayan tüketiciler için balın farklı tariflerde tercih edilmesi, kategorinin mevsimsel algının ötesine geçerek yıl boyunca günün farklı tüketim anlarına taşınmasına katkı sağlıyor. “Balın doğal lezzetini günün farklı anlarına taşıyoruz” Balparmak Pazarlama Direktörü Ilgın Övül Yağız tüketim alışkanlıklarındaki değişime ilişkin şunları söyledi: "Bal, kültürümüzde güçlü bir yere sahip olmasına karşın uzun yıllar ağırlıklı olarak kahvaltı sofralarıyla ve soğuk kış günleriyle özdeşleştirildi. Oysa araştırma verileri, tüketicilerin balı artık içeceklerden ara öğünlere, yoğurt ve granola kaselerinden smoothie'lere kadar çok daha geniş bir kullanım alanında değerlendirdiğini gösteriyor. Biz de 'Yaz Lezzetleri' konseptimizle bu dönüşümü görünür kılmak istiyoruz.” “Yaz Lezzetleri” mağazadan dijital platformlara uzanıyor Balparmak, tüketicilerin değişen yaşam tarzından ve kullanım alışkanlıklarından hareketle geliştirdiği “Yaz Lezzetleri” konseptini mağaza içi ve dijital iletişim çalışmalarıyla destekliyor. Mağaza içinde konumlandırılan iletişim materyalleriyle balın yaz kahvaltılarından granola kaselerine ve piknik sofralarına uzanan farklı kullanım alanları görünür kılınıyor. Konseptin dijital iletişim ayağında ise Diyetisyen Selahattin Dönmez ile birlikte iki yaz tarifi hazırlandı. Balparmak “Doğal Ballı Limonata” ve “Doğal Ballı Şeftalili Dondurma”, video içerikleriyle Balparmak dijital kanallarında tüketicilerle buluşuyor. Tarifler, balın farklı çeşitlerinin kendine özgü lezzet özellikleriyle yaz sofralarında nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin pratik örnekler sunuyor. Değişen yaşam tarzı geleneksel ürünleri dönüştürüyor Yoğun şehir yaşamı, evde kolaylıkla hazırlanabilen tariflere yönelik ilgi ve tüketicilerin ürün içeriğine daha fazla dikkat etmesi, gıda kategorilerindeki tercihleri yeniden şekillendiriyor. Bu değişim, bal gibi köklü ve geleneksel ürünlerin de yeni tüketim biçimleriyle buluşmasını sağlıyor. Balparmak, bilimsel altyapısı ve tüketici içgörüleriyle bu dönüşümü izlemeyi ve tüketicilere yeni kullanım fikirleri sunmayı sürdürüyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yoğun İş Temposunda Sağlıklı Beslenme Düzeni İçin 10 Öneri Haber

Yoğun İş Temposunda Sağlıklı Beslenme Düzeni İçin 10 Öneri

Toplantılar, uzun çalışma saatleri ve yolda geçen zaman nedeniyle öğünlerin sıklıkla aksayabildiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Bu yoğunluk sonucunda öğün atlama, günü yalnızca kahveyle geçirme, akşam saatlerinde fazla yeme ve işlenmiş gıdalara yönelme gibi alışkanlıklar ortaya çıkabiliyor. Oysa gün içinde yeterli protein, lif ve su tüketmek; enerji seviyesini, odaklanmayı ve kilo kontrolünü destekliyor. Uzun süre aç kalmak ise tatlı isteğini artırırken porsiyon kontrolünü zorlaştırabiliyor” dedi. Hızlı iş temposuna sahip kişiler için her gün aynı saatlerde kahvaltı, öğle ve akşam yemeği tüketmek çoğu zaman mümkün olmayabiliyor. Bu nedenle katı kurallar yerine sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları geliştirmek daha önemli diyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Buradaki temel hedef, gün boyunca vücudu uzun süre aç bırakmadan gerekli besin öğelerini karşılayabilmek. Çantada ya da ofis çekmecesinde bulundurulabilecek yoğurt, kefir, taze meyve, çiğ kuruyemiş veya tam tahıllı sandviç gibi seçenekler pratik çözümler arasında. Protein ve lif açısından zengin bu ara öğünler, kan şekerinin daha dengeli seyretmesine yardımcı olurken enerji düşüşlerini azaltıyor ve akşam saatlerinde ortaya çıkabilen aşırı yeme eğiliminin önüne geçebiliyor” bilgilerini verdi. Yoğun iş temposunda sağlıklı beslenmeyi sürdürebilmek için 10 tavsiye: Enerji düşüşü yaşandığında şekerli atıştırmalıklar yerine protein ve lif içeren ara öğünler tercih edin.Kahve tüketiminde miktar kontrolünü koruyun. Kahvenin yanında şekerli bisküvi, çikolata veya hamur işleri yerine daha dengeli seçeneklere yönelin.Her fincan kahvenin yanında bir bardak su içerek günlük sıvı alımını destekleyin.İş yemekleri ve sosyal buluşmalarda “ya hep ya hiç” yaklaşımı yerine porsiyon kontrolüne odaklanın.Menü seçerken kızartmalar yerine ızgara, fırın veya haşlama yöntemleriyle hazırlanan yemekleri tercih edin.Tabağın yarısını sebzelerle tamamlayın, sosları ayrı isteyin ve karbonhidrat porsiyonlarını sınırlandırın.Tatlı isteği geldiğinde önce gerçekten aç olup olmadığınızı değerlendirin. Su içmek, kısa bir yürüyüş yapmak veya nefes molası vermek bu istekle baş etme noktasında yardımcı olabilir.Alışveriş yaparken “fit”, “light” veya “şekersiz” ifadelerine güvenmeyin. Ürünün içerik listesini ve eklenmiş şeker miktarını kontrol edin. Protein ve lif açısından zengin ürünleri tercih edin.Alışverişe aç çıkmamaya özen gösterin. Açlık hissi plansız ve yüksek kalorili seçimleri artırabilir. Hafta sonu kısa bir hazırlık yaparak sebzeleri doğrayın, baklagilleri porsiyonlayın ve sağlıklı alternatifleri hazır bulundurun. Böylece yoğun günlerde plansız ve sağlıksız seçimlerin önüne geçebilirsiniz. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çalışan Bağlılığı ve Verimlilik  Yemek Hizmeti ile Şekilleniyor Haber

Çalışan Bağlılığı ve Verimlilik Yemek Hizmeti ile Şekilleniyor

Araştırmalar, beslenme alışkanlıklarının performans, bağlılık ve iş memnuniyetini etkilediğini ortaya koyarken; düzenli yemek hizmetleri hem finansal stresin azaltılmasında hem de operasyonel verimliliğin artırılmasında kritik rol oynuyor. Kurumsal yemek hizmetleri, şirketler için artık yalnızca operasyonel bir yan hak değil; İnsan Kaynakları, Satın Alma ve İdari İşler süreçlerini doğrudan etkileyen stratejik bir yönetim alanına dönüşüyor. Çalışanların gün içindeki beslenme alışkanlıkları; performans, bağlılık ve kurum içi iletişim üzerinde ölçülebilir etkiler yaratıyor. SOA Toplu Yemek Yönetim Kurulu Başkanvekili Melih Can Kocabaş konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Kurumsal yemek hizmetleri bugün artık bir yan hak değil; çalışan bağlılığını, operasyonel verimliliği ve işveren markasını doğrudan etkileyen stratejik bir yönetim aracıdır. Araştırmalar bize şunu açıkça gösteriyor: Çalışanların beslenme alışkanlıkları performans, bağlılık ve iş memnuniyeti üzerinde ölçülebilir etkiler yaratıyor. Yapılan araştırmalarda çalışanların neredeyse yarısı iş arkadaşlarıyla birlikte yedikleri öğle yemeklerini “rahatlama ve zihinsel yenilenme” fırsatı olarak tanımlaması bu anların kurum içi iletişim ve ekip dinamikleri açısından ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Tüm bu veriler, yemek hizmetlerinin sadece bir ihtiyaç değil, çalışan deneyimini şekillendiren stratejik bir unsur olduğunu kanıtlıyor.” Yemek tercihlerindeki çeşitlilik, finansal stres ve yan hakların çalışan memnuniyetine etkisi Çalışanların yemek tercihlerinde yenilikçi seçeneklere yönelme eğiliminde olduklarını belirtirken, bu durum kurumsal yemek hizmetlerinde menü çeşitliliği ve kalite beklentisinin çalışan memnuniyetindeki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra işverenler tarafından sunulan düzenli yemek hizmetleri, çalışanların üzerindeki finansal yükün hafifletilmesinde de önemli bir yan hak olarak öne çıkıyor. Kurum içi yemek hizmetleri operasyonel süreçleri güçlendiriyor Kurumsal yemek hizmetleri, maliyet yönetimi açısından da şirketlere önemli katkılar sağlıyor. Ölçek ekonomisinin sağladığı avantajlarla birlikte birim maliyetlerin azaltılması, bölgesel fiyat farklılıklarının dengelenmesi ve bütçe planlamasının daha öngörülebilir hale gelmesi satın alma süreçlerinde daha kontrollü bir yapı oluşturuyor. İdari işler açısından bakıldığında ise kurum içi yemek hizmetleri; çalışanların dışarıda geçirdiği süreyi azaltarak operasyonel süreçlerin hızlanmasına katkı sağlıyor. Aynı zamanda güvenlik ve hijyen uygulamalarının daha etkin yönetilmesine imkan tanıyor. Yemekhaneler artık yalnızca yemek yenilen alanlar değil, çalışanların bir araya geldiği ve kurum içi etkileşimin güçlendiği çok yönlü sosyal alanlar olarak öne çıkıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Böbrek Taşlarında Güncel Tedavi Yöntemleri Haber

Böbrek Taşlarında Güncel Tedavi Yöntemleri

Op. Dr. Khatai Gurbanlı, böbrek taşlarının oluşumunda genetik faktörlerin önemli rol oynadığını belirterek, birçok etkenin bu süreci etkilediğini söyledi. “Birçok Neden Böbrek Taşı Oluşumuna Yol Açabiliyor” Böbrek taşlarının yalnızca genetik nedenlere bağlı olmadığını ifade eden Gurbanlı, “Böbrek taşları başlıca genetik olmakla birlikte; yetersiz sıvı tüketimi, beslenme alışkanlıkları ve bazı metabolik hastalıklar gibi birçok nedenle oluşabilmektedir” dedi. “Tedavi Taşın Özelliğine Göre Belirleniyor” Taşın boyutu ve yoğunluğunun tedavi yöntemini belirlediğine dikkat çeken Gurbanlı, “Küçük ve düşük yoğunluklu taşlar ses dalgası yöntemiyle tedavi edilebilirken, büyük boyutlu ya da yüksek yoğunluklu taşların cerrahi müdahale ile temizlenmesi gerekmektedir” diye konuştu. “Cerrahi Tedavide En Güncel Yöntem: Thulium Lazer” Cerrahi tedavilerde teknolojinin önemli avantajlar sağladığını belirten Gurbanlı, “Cerrahi tedavide en güncel yöntemlerden biri Thulium Lazer uygulamasıdır. Bu yöntemle taşlar toz haline getirilerek tamamen temizlenebilmektedir” dedi. “Kesiksiz ve Doğal Yollardan Uygulama” Uygulamanın herhangi bir cerrahi kesi olmadan gerçekleştirildiğini vurgulayan Gurbanlı, “Flexible renoskop adı verilen esnek ve dönebilen alet sayesinde vücudun doğal yollarından taşa ulaşılıyor ve lazer yardımıyla taş toz haline getiriliyor” ifadelerini kullandı. “Hasta Konforu Ön Planda” Bu yöntemin hasta konforunu artırdığını söyleyen Gurbanlı, “Kesiksiz uygulanması sayesinde hastalar daha kısa sürede günlük yaşamlarına dönebiliyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kış Aylarında Bağışıklık için Dengeyi Korumak Önemli Haber

Kış Aylarında Bağışıklık için Dengeyi Korumak Önemli

Uzmanlara göre bunun nedeni yalnızca soğuk hava değil; aynı zamanda güneş ışığından daha az faydalanmamız, kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirmemiz ve günlük yaşam temposunun bağışıklık sistemi üzerinde yarattığı ek yük (1). Orzax Medikal Grup Müdürü Dr. Göktuğ Göktaş, kış aylarında bağışıklık sisteminin daha hassas hale gelmesinin birçok çevresel faktörün aynı anda devreye girmesinden kaynaklandığını belirtiyor. Soğuk hava koşulları, güneş ışığına daha az maruz kalınmasına bağlı olarak D vitamini düzeylerinde yaşanan düşüş ve kapalı alanlarda artan temasın, bağışıklık yanıtı üzerinde doğal bir baskı oluşturduğunu ifade eden Göktaş; bu dönemde bağışıklığı aşırı uyarmaya çalışmak yerine, onu dengede tutacak doğru günlük yaşam alışkanlıkları odaklanılmasının daha sağlıklı bir yaklaşım olacağını vurguluyor. Bilimsel araştırmalar, kış aylarında bağışıklık sisteminin hem çevresel koşullar hem de kişisel alışkanlıklar nedeniyle daha hassas hâle gelebildiğini gösteriyor. Soğuk ve kuru hava, üst solunum yollarının doğal savunma mekanizmalarını zayıflatabiliyor; bazı virüslerin bu koşullarda daha uzun süre canlı kalabilmesi ise enfeksiyon riskini artırıyor (2,3). Güneş ışığının azalmasıyla birlikte düşen D vitamini seviyeleri de bağışıklık dengesini etkileyen önemli faktörler arasında yer alıyor (4). Kışın beslenme alışkanlıkları da değişiyor Bağışıklık sisteminin güçlü kalabilmesi; yeterli uyku, dengeli beslenme ve genel yaşam dengesinin korunmasıyla yakından ilişkili. Ancak kış aylarında besin çeşitliliğinin azalması, C vitamini, D vitamini, çinko ve selenyum gibi bağışıklık için önemli mikro besinlerin yeterince alınamamasına yol açabiliyor (5,6). Araştırmalar, bu mikro besinlerin bağışıklık hücrelerinin sağlıklı çalışmasında önemli rol oynadığını; eksiklik durumunda vücudun enfeksiyonlarla mücadelesinin zorlaşabildiğini ortaya koyuyor (5,7). Özellikle C vitamini ve çinkonun, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmalarını desteklediğine dair bilimsel veriler bulunuyor (8,9). Ekinezya ve beta glukan gibi doğal bileşenlerin de bağışıklık sisteminin ilk savunma hattını destekleyebildiği; D vitamininin ise bağışıklık yanıtının dengelenmesinde özel bir role sahip olduğu belirtiliyor (10,11). “Bağışıklığı uyarmak değil, dengelemek gerekiyor” Dr. Göktuğ Göktaş, bağışıklık konusuna yaklaşırken ölçünün önemine de dikkat çekerek: “Bağışıklık söz konusu olduğunda amaç, sistemi sürekli uyarmak değil; vücudun ihtiyaç duyduğu mikro besinleri doğru şekilde destekleyerek bağışıklık yanıtını dengede tutmak olmalı. Dengeli beslenme, yeterli D vitamini ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları, kış aylarını daha rahat geçirmek için güçlü bir zemin oluşturur.” dedi Dünya Sağlık Örgütü de bağışıklık fonksiyonlarının korunmasında mikro besin yeterliliğinin halk sağlığı açısından önemine dikkat çekiyor (12). Uzmanlar, özellikle yaşlılar ve kronik rahatsızlığı bulunan bireylerin kış aylarında beslenme düzenlerine ve mikro besin alımlarına daha fazla özen göstermesi gerektiğini vurguluyor (13). Kış aylarında bağışıklığı tek bir yöntemle “güçlendirmeye” çalışmak yerine; beslenme, yaşam alışkanlıkları ve bilimsel temelli desteklerin birlikte ele alındığı dengeli bir yaklaşım hem bağışıklık sisteminin hem de günlük yaşamın ritmini korumaya yardımcı oluyor (5,6,13).

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı! Haber

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinde erken tanının önemi, kolonoskopinin hayati rolü ve yaşam tarzı faktörleriyle korunmanın mümkün olduğu hakkında açıklamalarda bulundu. Kolon kanseri tedavisi mümkün olan ancak düzenli takip gerektiren bir hastalık! Kolon kanserinin günümüzde en çok karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaygın olarak görülmesi nedeniyle takip edilmesi gerekir.” dedi. Kolon kanserinin tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, “45 yaşın üzerindeki herkesin mutlaka kolonoskopi yaptırması gerekir. Ancak ailesinde özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişiler, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın on yıl gerisinden başlayarak düzenli olarak kolonoskopi yaptırmaları önerilir.” şeklinde konuştu. Kolon kanserleri genellikle belirti vermeden ilerliyor! Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kolonoskopi yapılarak düzenli takip edilen kişilerde hastalığı erken yakalamak mümkündür.” dedi. Kolon kanserinin genellikle belirti vermediğini hatırlatan Prof. Dr. Atamer, “Kanserler polip olarak başlar. Bu nedenle kolonoskopi yapıldığında polip aşamasındayken yakalanırsa polibi çıkartmak suretiyle hastalığı önlemek mümkün. Çünkü kolon kanserleri genellikle sinsi seyreder. Sol kolon tarafını tutan kanserler kanamayla erken belirti verdiğinde doktora gelinir. Ancak sağ tarafı tutan kolon kanserleri geç belirti verir.” açıklamasını yaptı. Kolonoskopi, kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart! Kolon kanserinin sadece genetik faktörlere bağlı olarak oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Beslenme alışkanlıkları, özellikle sigara ve alkol tüketimi de riski artırır.” dedi. Kırmızı et tüketimi, şarküteri ürünleri, yağlı gıda tüketimi, aşırı kilo ve hareketsizliğin kolon kanserinin gelişmesinde rol oynadığını aktaran Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı: “Özellikle yanmış et ürünleri kolon kanserleri oluşma riskini artırır. Bu nedenle yanmış gıdalardan uzak durmakta fayda var. Kolon kanserinden korunmak için özellikle düzenli egzersiz, kilo kontrolü, sigara ve alkolden uzak durmak ve yanmış gıdalardan kaçınmak önemlidir. Ayrıca Akdeniz diyeti dediğimiz bol lifli gıdalar ile sebze tüketilmesinde fayda vardır. Bu nedenle hiçbir şikâyeti olmasa dahi 45 yaşını geçen her bireyin kolonoskopi yaptırmasında fayda vardır ve hâlâ günümüzde kolonoskopi kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart olarak rol oynar. Kolonoskopiyi erteleyen ya da yaptırmaktan çekinen bireylere özellikle belirtmek gerekir ki kolonoskopi genellikle anestezi altında, tam uyutarak yapıldığı için hasta hiçbir şey hissetmez.”

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir!  Haber

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir! 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan yağlar iyi kolesterol (HDL) ve kötü kolesterol (LDL) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolde yüksek olması istenilen tek değerin iyi kolesterol (HDL) olduğunu hatırlatarak, “İyi kolesterolde ideal olan, değerin 50-55’in üzerinde olmasıdır. Kötü kolesterol (LDL) ise kanda ihtiyaç duyulandan daha fazla olursa, atar damar duvarlarında birikerek; kalbe giden kan akışını engelleyen koroner arter hastalığı, kollara ve bacaklara giden kan akışının bozulmasıyla ortaya çıkan periferik damar hastalığı ve beyne giden kan akımını bozan karotid arter hastalığına yol açabilmektedir. Bu hastalıklar da kalp krizi ve felç ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, kötü kolesterolün kandaki seviyesi 130'un altında olmalı ve 190'ın üzerine çıkmasına kesinlikle izin verilmemelidir” uyarısında bulunuyor. Erken tanı için 20 yaşından itibaren… Kötü kolesterol (LDL) çoğu zaman hiçbir belirti vermeden damarlarda birikebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu nedenle kolesterol seviyelerinin düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin hayati önem taşıdığına vurgu yapıyor. Kolesterolde yaş ve cinsiyet, takip sıklığının önemli etkenlerini oluşturuyor. Erken tanı için kolesterole erkeklerde 20-44 yaş arasında 5 yılda bir, 45-60 arasında yılda bir veya 2 yılda bir, 65 yaş sonrasında her yıl bakılması öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz dönemine kadar 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damar sağlığını koruyucu etkisi kaybolduğundan yılda bir bakılması tavsiye ediliyor. Yaş ve cinsiyetin dışında diğer risk faktörlerinin de takip sıklığını belirlemede önem taşıdığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, “Ailede kalp, inme veya felç gibi damar hastalığı öyküsü ya da diyabet gibi damar sağlığını tehdit eden bir başka hastalık varsa, hasta obeziteli bir bireyse veya sigara içiyorsa, hekim daha sıkı takip isteyebilmektedir” diye konuşuyor. Beslenme alışkanlıkları ve egzersiz önemli! Kolesterol değerlerinizi bilmek kalp hastalığı riskinizi anlamanıza yardımcı olsa da bu rakamlar tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla hekimler, kolesterol dışında genel sağlık durumunuzu da değerlendirerek risk analizi yapıyorlar. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün tedavisinde, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra ilaç tedavisine de başvurulabildiğini belirterek, “Vücutta oluşan kötü kolesterol miktarını azaltmak için hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi ve yakılan kolesterol miktarını artırmak için daha fazla egzersiz yapılması gerekmektedir. İhtiyaç halinde önerilen ilaçlar da karaciğerde üretilen kolesterol miktarını azaltmaktadır. Bu ilaçlar çok etkili ve kalp-damar hastalıklarının taşıdıkları risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenlidir” bilgisini veriyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.