Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Beyin

Kapsül Haber Ajansı - Beyin haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Beyin haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, KTÜ’de Kâinat ve Yapay Zekâyı Konuştu Haber

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, KTÜ’de Kâinat ve Yapay Zekâyı Konuştu

Beynin sırrını Bayesçi model üzerinden açıklayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, beynin dış dünyayı pasif bir şekilde kaydetmediğini, sürekli tahminler üreten, bu tahminleri beş duyudan gelen yeni kanıtlarla anbean güncelleyen ve geçmiş deneyimlerle harmanlayan dinamik bir sistem olarak ifade etti. Konuşmasında yapay zekâ sistemlerinin belirli amaçlar doğrultusunda çalıştığını da vurgulayan Tarhan, evrenin bir amacı olduğu görüşünü dile getirerek, “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz.” Şeklinde konuştu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 1–2 Ekim 2026 tarihlerinde Trabzon’da düzenlenen 10. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi’ne davetli konuşmacı olarak katıldı. İlginin yoğun olduğu kongreye, Trabzon Valisi Tahir Şahin, Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, KTÜ Rektörü Prof. Dr. Hamdullah Çuvalcı’nın yanı sıra çok sayıda isim katıldı. KTÜ Osman Turan Salonu’nda “Kâinat: Ölçü, Denge ve Anlam” temasıyla gerçekleştirilen kongrenin açılış panelinde konuşan Prof. Dr. Tarhan, “Kâinat ve Yapay Zekânın Farklılıkları ve Benzerlikleri” başlıklı sunum yaptı. Tarhan, konuşmasında beynin çalışma biçimini, yapay sinir ağlarını, duyguların düzenlenmesini ve insanın anlam arayışını ele aldı. “Karşı bilimsel tez bekliyorduk” 2024 yılında yayımladıkları Yaratılış Manifestosu’na değinen Prof. Dr. Tarhan, özellikle fizik, matematik ve biyoloji alanlarında çalışan bilim insanlarından eleştiri ve karşı tez beklediklerini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Bilimsel eleştiri bekliyorduk. ‘Şurası şöyle değil, böyle olmalı.’ Karşı bilimsel tez bekliyorduk. Hiç gelmedi.” ifadelerini kullandı. Gençlerin sorularına bilimsel yaklaşım vurgusu Gençlerin inanç ve yaratılışa ilişkin sorularının önemsenmesi gerektiğini belirten Tarhan, bu soruların yanıtlanmasında bilimsel yaklaşımın önemine dikkat çekti. Dinî referansları kabul etmeyen kişilerin sorularına yalnızca bu referanslarla karşılık vermenin yeterli olmayacağını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu zamanda bilimsel sağlamlıkla gidersek ikna ederiz.” dedi. “Devamlı kazan tüket, kazan tüket” Konuşmasında haz ile mutluluk arasındaki farklara ilişkin bir video da izleten Prof. Dr. Tarhan, ardından tüketim kültürü ve yaşam felsefesi üzerine değerlendirmelerde bulundu. Kapitalist sistemin haz odaklı bir yaşamı teşvik ettiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Kapitalist sistem, beyni dopamin salgılatmaya yönelik bir sistem. Haz odaklı bir sistem. Hedonizmi yaşam felsefesi olarak sunuyor bize. Devamlı kazan tüket, kazan tüket. Beş gün kazan, iki gün eğlen, böyle bir sistem.” diye konuştu. “Anlam mutluluğunu hedeflememiz gerekiyor” Mutluluk arayışını haz ve anlam ekseninde değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, Aristoteles’in mutluluk anlayışına atıfta bulundu. İnsanın yaşam felsefesini oluştururken anlam arayışına yer vermesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Bu anlam mutluluğunu hedeflememiz gerekiyor.” dedi. Beynin karmaşık yapısını ve farklı bölgelerinin birbiriyle ilişkisini anlatan Prof. Dr. Tarhan, beynin “fabrikalar bütünü gibi” çalıştığını söyledi. Bu yapı üzerinden insanın varoluşuna ve yaşamını nasıl düzenlemesi gerektiğine ilişkin görüşlerini paylaşan Prof. Dr. Tarhan, “Bir cihazın en iyi nasıl çalışabileceğini en iyi bilecek konumdaki kişi kimdir? O cihazı üretendir.” ifadesinde bulundu. “Bu ince ayarı kim yaptı, nasıl yapıldı?” Evrenin başlangıcına ilişkin ince ayar tartışmalarını değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fiziksel süreçlerdeki hassas dengeler üzerinden yaratılışa ilişkin görüşlerini paylaştı. “Peki, bu ince ayarı kim yaptı, nasıl yapıldı?” sorusunu yönelten Prof. Dr. Tarhan, bu konunun felsefi ve metafizik boyutlarıyla da ele alınması gerektiğini sözlerine ekledi. Prof. Dr. Tarhan, “Metafizik sıçrama” olarak adlandırdığı yaklaşımı, evrenin varoluşunu açıklamak için yaratıcıyı araştırma ve akıl yürütme çabası olarak tanımladı. Bilgi, matematik ve tasarım üzerinden yaratılış yorumu Dijital evren modeli üzerinden değerlendirmelerini sürdüren Tarhan, insanın çıplak gözle algılayabildiği alanın elektromanyetik spektrumun sınırlı bir bölümünü oluşturduğuna dikkat çekti. Evrenin oluşumuna ilişkin kendi yaklaşımını bilgi, matematik, tasarım, enerji, madde ve canlılık sıralamasıyla anlattı. Prof. Dr. Tarhan, “Önce bilgi var, ikinci aşamada matematik var, üçüncü aşamada tasarım var, geometri. Dördüncü aşamada enerji, fizik; beşinci aşama kimya, madde; altıncı aşama biyoloji, canlı.” ifadelerini kullandı. Yapay zekânın matematiği ile evrenin matematiğini karşılaştırdı Konuşmasında yapay zekâ ile evrenin matematiksel işleyişi arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ele alan Prof. Dr. Tarhan; algoritmalar, veriler ve parametrelerle fiziksel yasalar, madde, enerji, uzay ve zaman kavramlarını karşılaştırdı. Sunumundaki karşılaştırmayı ChatGPT’ye yönelttiği sorular üzerinden hazırladığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bunu ben yapay zekâdan aldım, bu soruları sorup. ChatGPT’den aldım, bunu söyleyeyim.” dedi. Yapay zekâda öğrenmenin veriye göre parametrelerin değişmesiyle gerçekleştiğini, doğadaki süreçlerin ise fizik yasaları çerçevesinde ele alındığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, başlangıç koşulları, belirsizlik ve simetri başlıkları üzerinde durdu. “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz” Yapay zekâ sistemlerinin belirli amaçlar doğrultusunda çalıştığını belirten Prof. Dr. Tarhan, optimizasyon kavramı üzerinden evrendeki amaç tartışmasına geçti. “Yapay zekâ amaçsız çalışmıyor, amaç var. Ama kâinatta amaç ne?” sorusunu yönelten Prof. Dr. Tarhan, evrenin de bir amacı olduğu görüşünü dile getirdi. Bu görüşünü yaratılış inancıyla ilişkilendiren Prof. Dr. Tarhan, “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz.” dedi. Beyin, tahminlerini yeni kanıtlarla güncelliyor Beynin çalışma biçimini Bayesçi beyin modeli üzerinden anlatan Tarhan, bu modelde beynin dış dünyayı yalnızca kaydeden pasif bir yapı olarak ele alınmadığını belirtti. Prof. Dr. Tarhan, modeli, “Beynin dünyayı pasifçe kaydetmek yerine sürekli olarak tahmin yapan ve bu tahminleri yeni duyusal kanıtlarla, beş duyuyla gelen kanıtlarla güncelleyen bir sistem.” sözleriyle açıkladı. “Bu yeni kanıt, birinin girmesi hipoteziyle daha uyumluysa beyin önceki tahmini güncelliyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, beynin bu süreçte önceki deneyimleriyle yeni bilgileri birlikte değerlendirdiğini ifade etti. Bayesçi çıkarımda önceki beklentilerin yeni verilerle güncellenmesi üzerinde duran Prof. Dr. Tarhan, bu süreci inanç konusundaki yaklaşımıyla da ilişkilendirdi. “Kendini gerçekleştirmesi değil, kendini aşması” Maslow’un ihtiyaçlar yaklaşımına da değinen Tarhan, kendini gerçekleştirme kavramının yanı sıra “kendini aşma” ve “aşkınlık” ihtiyacının üzerinde durdu. Doğayla ve estetikle ilgili deneyimler, dinî inanç, başkalarına yardım etme ve bilimsel arayış gibi alanları bu çerçevede sıralayan Prof. Dr. Tarhan, “Psikososyal ihtiyaç, aşkınlık ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacından daha üstün bir ihtiyaç.” dedi. Başkalarına yardım etmenin ve manevi ihtiyaçların anlam arayışındaki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “İnsanın kendini gerçekleştirmesi değil, kendini aşması, anlam arayışında çok daha önemli hâle geldi.” ifadelerini kullandı. Süperdeterminizm ile Levh-i Mahfuz arasında benzetme Süperdeterminizm kavramına da değinen Prof. Dr. Tarhan, bu kavram ile dinî bir kavram olan Levh-i Mahfuz arasında benzetme yaptı. Evrenin bilgisinin yaratılıştan önce var olduğu yönündeki inancını aktaran Prof. Dr. Tarhan, “Eğer süper determinizm varsa önce her şey var, bunun Kur'an-ı Kerim'deki karşılığı Levh-i Mahfuz, ana kitap. Ana kitap demek, Allah kâinat bilgisini yaratmış önce; ondan sonra matematik, tasarım, fizik, hepsini yaratmış.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük! Haber

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük!

Solaklığın, genetik ve gelişimsel süreçlerin etkisiyle ortaya çıkan doğal bir özellik olduğunu aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Solaklık bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin dağılımının farklılık gösterebilse de yalnızca el tercihine bakarak bilişsel performans hakkında değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını vurgulayan Alp, çocuklarda baskın el tercihini değiştirmeye çalışmanın ise motor becerileri ve yazı yazma sürecini olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Solak olmak daha zeki veya yaratıcı olmak anlamına gelmiyor! ‘Solakların sağ beyni daha aktif çalıştığı için daha yaratıcı veya zeki olurlar’ algısının toplumda oldukça yaygın bir inanış olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak günümüzde elde edilen bilimsel veriler, zekâ ya da özgün düşünme becerisinin yalnızca hangi elin kullanıldığıyla açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin yarım küreler arasındaki dağılımının sağ elini kullanan kişilere göre daha farklı olabileceğini aktaran Alp, “Yine de bu durum tek başına bilişsel üstünlük anlamına gelmez. İnsan beyni, karmaşık zihinsel süreçleri her iki yarım kürenin koordineli çalışmasıyla yürütür. Dolayısıyla bir kişinin yeteneklerini veya zihinsel performansını yalnızca el tercihine bakarak değerlendirmek doğru değildir.” şeklinde konuştu. Solaklık bir hastalık değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası! Solaklık hem genetik hem de gelişimsel süreçlerin birlikte etkili olduğu doğal bir özellik olduğuna işaret eden Alp, “Tek başına solaklıktan sorumlu bir gen bulunmamakla birlikte, birçok genin küçük etkileri ve anne karnındaki beyin gelişimi el tercihinin şekillenmesinde rol oynar.” dedi. Çocuklarda baskın el tercihinin erken yaşlarda ortaya çıkmaya başladığını ve zaman içinde belirginleştiğini kaydeden Alp, bu nedenle solaklığın bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Solak olmak, bilişsel becerilerin daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor! Solak bireylerin beyin yapısının, dil, motor beceriler ve mekânsal algı gibi nörolojik işlevler açısından sağ elini kullananlara göre farklılık gösterip göstermediğine değinen Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şunları söyledi: “Bazı farklılıklar görülebilir ancak bunlar her solak birey için geçerli değildir. Sağ elini kullanan kişilerin büyük çoğunluğunda dil işlevleri beynin sol yarım küresinde baskın olarak temsil edilir. Solak bireylerde ise dil işlevlerinin sağ yarım kürede veya her iki yarım küreye daha dengeli dağılması biraz daha sık görülebilir. Bunun yanında motor kontrol açısından da bazı farklılıklar bulunabilir. Ancak hafıza, dikkat, dil becerileri veya mekânsal algı gibi alanlarda yalnızca el tercihine bakarak kişinin performansı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Solak bireyler de kendi içinde oldukça heterojen bir gruptur.” Çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek hedeflenmeli! Çocuğun yazı yazarken, resim yaparken veya ince motor beceri gerektiren günlük etkinliklerde baskın olarak kullandığı eli zorla değiştirmeye çalışmanın önerilmediğine dikkat çeken Alp, “Çünkü bu durum bazı çocuklarda motor becerilerin gelişimini olumsuz etkileyebilir, yazı yazmayı güçleştirebilir ve performans kaygısına yol açabilir.” dedi. Bununla birlikte günlük yaşamda her iki elin de işlevsel olarak kullanılabilmesinin önemli bir beceri olduğunu dile getiren Alp, “Eğitim sürecinde amaç çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek ve ihtiyaç duyduğu durumlarda her iki elini de etkili şekilde kullanabilmesini sağlamaktır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor Haber

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında MS hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile tedavi yaklaşımları hakkında açıklamalarda bulundu. MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor! Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (beyin, omurilik) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi. Hasarların yerleşimine göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi duyusal-hisle ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de uyuşma-karıncalanma-keçelenme tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların yüzde 50-70’inde ortaya çıkar.” şeklinde konuştu. MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları! Duyusal belirtilere açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, gerilme, uyuşturulmuşluk hissi, kum üzerinde yürüme hissi, kaşınma, yanma, elektriklenme, yüze ani vuran elektrik çarpması, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir. Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (motor) kayıpları ile kendini gösterir. Kuvvet ya da güç sorunları ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların yüzde 32-40’ında görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların yüzde 60 kadarı değişik ağırlıklarda güç kayıplarına maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda kuvvet kaybı şeklinde olabileceği gibi, ‘ağırlaşma’, ‘sertleşme’, ‘direnç gösterme’ veya ‘ağrı’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla bacaklarda başlar. Üçüncü sırada ise, görme kayıpları ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların yüzde 15-20’sinde başlangıç belirtisidir.” MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür! Pek çok çalışmada MS’in başlangıç yaşının 29-32 arası olduğunun görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre 5 yıl daha erkendir.” dedi. Birincil ilerleyen tipte ise başlangıç yaşının 35-39 yaş aralığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Hastaların yüzde 5’inde ise başlangıç yaşı 8 yaşın altında ve 70 yaş üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar kadınlarda daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı 1.77/1.00 kadardır. Yaklaşık kadınlarda 2 kat daha yüksek izlenir. MS köylü kadın ve erkeklerde daha nadirken, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de dünya coğrafyasına bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı. MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı! Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. Enfeksiyon, taramalar, otopsi sonuçları ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. Virüslerin bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe saldırıya neden oldukları kabul edilir.” dedi. Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti: “Virüsler içerisinde, kuduz, uçuk virüsü olan herpes simpleks, Epstein Barr virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan herpes virüs-6, Epstein Barr virüsü ve Chlamidya pnömonia MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili mikrop enfeksiyonu etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, 17 yaşından önce sigaraya başlamak MS gelişim riskini arttırıyor.” Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil! Tek yumurta ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının genetik etkinin en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün 24 eş ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise yüzde 2,4’ünde MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, 10 kat daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan beyin görüntülemelerinde ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek bozukluklar tespit edilebilir. Genel olarak bakıldığında, MS hastalarının birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı yüzde 20’dir. Ancak, MS sadece genetik bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı. MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor! MS sıklığının Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte 100 binde 2 ile 150 kişide ortaya çıktığı bilgisini veren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide 100’ün üzerinde) Avrupa (Rusya dâhil), güney Kanada, Kuzey Amerika, Yeni Zelanda ve Güney Avustralya’dır. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, Akdeniz kıyısı (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. Düşük riskli alanlar Güney Amerika, Meksika, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm Afrika’dır. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir enlem ve boylamla hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı istisnaları da vardır. Japonya, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi. MS’de genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu hastalıkta merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran miyelin (yağ kılıfı) yapısında bozulma ve zedelenme oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor  Haber

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor 

Parkinson beynin derinlerinde sessizce başlayan ve zamanla yaşamın birçok alanını etkileyen kompleks bir nörolojik süreçtir. Parkinson hastalarının çoğu zaman yavaş hareket ettikleri, mimikleri azaldığı ya da konuşmaları değiştiği için yanlış anlaşılabildiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Dr. Tuğba Okluoğlu “Biraz sabır ve anlayış bazen en etkili destek olabilir. Parkinson hastalığı doğru yaklaşım, erken tanı ve kişiye özel tedavi ile birlikte yönetilebilen bir yolculuktur. Ve en güçlü tedavilerden biri de farkındalıktır” diyor. Uzm. Dr. Tuğba Okluoğlu parkinson hastalığı hakkında bilgi verdi. Parkinson sadece hareket hastalığı değildir Parkinson hastalığı, beynin hareketleri düzenleyen bölgelerinde dopamin üreten hücrelerin kaybı ile ortaya çıkar. Bu kayıp hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve titreme gibi belirtilere yol açar. Ancak çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Parkinson sadece bir hareket hastalığı değildir. Belirtileri nelerdir? Uyku bozuklukları, koku kaybı, kabızlık, depresyon ve bilişsel değişiklikler… Tüm bu belirtiler hastalığın aslında çok daha geniş bir etki alanına sahip olduğunu gösterir. Hatta bazı hastalarda bu bulgular, motor belirtilerden yıllar önce başlayabilir. Erken tanı hastalığın seyrini değiştirir Parkinson hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebilecek en önemli adımdır. Çünkü doğru zamanda başlanan tedavi, yalnızca belirtileri kontrol etmekle kalmaz. Hastanın günlük yaşamını, bağımsızlığını ve hatta sosyal ilişkilerini korumasına yardımcı olur. Tedavi sadece ilaçtan ibaret değil Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldıran bir tedavi henüz yok. Ama hastalığı yönetmek için güçlü ve giderek gelişen seçenekler var. İlaç tedavileri temel yaklaşımı oluştururken, ileri evrelerde uygulanan beyin pili (derin beyin stimülasyonu) önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte son yıllarda, özellikle gün içinde belirgin dalgalanmalar yaşayan hastalarda sürekli ilaç veren pompa tedavileri öne çıkıyor. İnce bağırsağa yerleştirilen sistemlerle uygulanan intestinal levodopa tedavisi veya deri altından sürekli ilaç verilmesini sağlayan cilt altı pompa sistemleri, hastaların gün içindeki “iyi ve kötü dönem” geçişlerini azaltarak daha stabil bir yaşam sunabiliyor. Tüm bu gelişmeler parkinson tedavisinin artık tek tip değil, kişiye özel ve dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası Bilimsel veriler, egzersizin parkinson hastalığında yalnızca kasları değil, doğrudan beyni etkilediğini ortaya koyuyor. Düzenli fiziksel aktivite; dengeyi, yürüyüşü ve koordinasyonu geliştirmenin ötesinde, beynin kendini yeniden organize etme kapasitesini artırıyor. Yani egzersiz, bu hastalıkta sadece öneri değil, tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anlayış en büyük destektir Sonuç olarak parkinson hastalığı, sadece titreme ile kısıtlı bir tablo değil; erken tanı, doğru tedavi ve yüksek farkındalıkla yürünmesi gereken uzun bir yolculuktur. Hastalara sunulacak en büyük ilaç, onların bu yavaşlayan dünyasına gösterilecek anlayış ve erken tanının sunduğu imkanlardır. Farkındalıkla atılan her adım parkinsonlu bir bireyin hayatında yeni bir hareket alanı açar. Farkındalık hastalar için en az ilaçlar kadar hayati bir destektir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor” Haber

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor”

Oysa bilimsel araştırmalar, öfkenin insanın çevresine uyum sağlamasında, engelleri aşmasında ve harekete geçmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Öfke, doğru yönetildiğinde yıkıcı değil, aksine motive edici ve işlevsel bir güç haline gelebiliyor. Araştırmalar, toplumun düşündüğünün aksine dünyanın giderek daha “öfkeli” değil, daha ziyade “kaygılı ve üzgün” hale geldiğini gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt, “113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan analizler, son yıllarda duygusal sıkıntının arttığını ancak öfke seviyelerinde anlamlı bir değişim olmadığını ortaya koyuyor. Asıl sorun öfkenin varlığı değil, nasıl ifade edildiği. Öfkenin insani ve evrensel nitelikte temel bir duygu olduğunu unutmamamız lazım. Öfke ifade edilmesi gereken, bastırılmaması gereken bir duygudur. Eğer öfke kontrol edilemezse ve kronik hale gelmeye başlarsa bireye ya da başka birisine zarar vermeye başlar. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde kontrol altına almak ise mümkün” diyerek öfke yönetimiyle ilgili önemli bilgiler veriyor… Öfke, psikoloji araştırmalarında mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme ve şaşkınlık ile birlikte altı temel duygu kategorisinden biri olarak kabul ediliyor. Buna rağmen popüler kültürde sürekli pozitif kalma baskısı öfkeyi “zararlı” bir duygu gibi konumlandırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Sanki her an pozitif kalınması, olumsuz hislerin bir kenara itilmesi ve öfkenin her zaman bastırılması gereken yıkıcı bir duygu olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Oysa öfke, bizim değişen çevresel koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olan, karşımıza çıkan engelleri aşmamıza yardımcı olan evrimsel değeri yüksek motive edici bir duygudur. Öfke, halk arasında sanki saldırganlıkla eş değermiş gibi algılanıyor. Öfke bir duygudur, saldırganlık ise bu duygunun kontrol edilmeden açığa çıkmış bir davranış formudur” diyor. Beyinde Öfke Nasıl Kontrol Ediliyor? Texas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Heather Lench ve ekibinin 2023 yılında yayımladığı kapsamlı çalışma, öfkenin performansı artıran motive edici bir duygu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle zorlayıcı görevlerde öfke, bireyi “eyleme hazırlık” durumuna sokuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Özellikle zorluk düzeyinin yüksek olduğu görevlerde öfke motive edici bir rol üstlenir; ancak bu durum bazen bireylerin etik kuralları ihlal etmesine ya da ahlaki normların dışına çıkmasına neden olabilir” diyor. Beyin, öfke karşısında otomatik ve kontrolsüz bir patlama yaratmıyor; aksine bir denge mekanizması kuruyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Beynimizdeki Amigdala bölgesi tehdit veya engel algılandığında duygusal tepkiyi ateşler. Ancak aynı anda ventromedial prefrontal korteks devreye girerek bu tepkiyi kontrol eder ve yönetir” diyor. Alkol ve madde kullanımının bu dengeyi bozduğunu belirten Prof. Dr. Murat Kurt, “Bu maddeler kontrol mekanizmasını devre dışı bırakır ve amigdalanın tek başına hareket etmesine neden olur” diyor. Öfke, Yıkıcı Bir Boyuta Ulaşmamalı Öfke genellikle bir hedefin engellenmesi, beklenen bir ödülün alınamaması, haksızlığa uğrama, tehdit edilme veya başkalarının planlarımızı etkilemesi sonucu ortaya çıkıyor. Bunun yanında uykusuzluk, sosyal dışlanma ve stres de öfkeyi tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bir olayı nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızla doğrudan ilişkilidir; bu nedenle oldukça öznel ve kişiye özgü bir duygudur” diyor. Öfke; üzüntü, korku veya depresyon gibi geri çekilmeye neden olan duyguların aksine bireyi harekete geçirir. Bir başka deyişle öfke bir “yaklaşma duygusudur.” Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bireyi pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir eyleme iter; sınırların korunmasına, adaletsizliğe karşı harekete geçilmesine yardımcı olur. Öfkenin kendisi aslında “kötü” bir duygu değildir. Esas olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir, bir başka deyişle öfkeyi dışarıya nasıl yansıttığımız ve öfkenin tetiklediği davranışların yıkıcı bir boyuta dönüşüp dönüşmemesi önemlidir. Böyle baktığımızda öfkenin bireyler açısından işlevsel bir değeri vardır. Bireyi motive eder, engellerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, sınırların korunmasına yardımcı olur, adaletsizliğe karşı bireyi harekete geçirir” şeklinde konuşuyor. Dünya Öfkeli Değil, Daha Ziyade Kaygılı Ve Üzgün Davranışsal bilimler ve psikoloji alanlarında önemli araştırmaları olan bilim insanları Dr. Michael Daly ve Dr. Lucia Macchia tarafından 113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan geniş çaplı analiz, 2009-2021 yılları arasında küresel duygusal sıkıntının %25’ten %31’e çıktığını gösteriyor. Ancak öfke seviyelerinde yalnızca %1.61’lik, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir değişim gözleniyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Aslında daha öfkeli bir dünyada değil, daha ziyade kaygılı ve üzgün bir dünyada yaşıyoruz. Araştırmalar duygusal sıkıntılardaki artışın özellikle düşük eğitim ve gelir seviyesine sahip gruplarda daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum ise ekonomik güvensizliğin ve toplumsal istikrarın bozulmasının biyolojimizi nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtıdır” diyor. Önemli Olan Öfkeyi Sağlıklı Bir Şekilde İfade Etmek Öfke evrensel ve insani bir duygudur; bastırılması değil, sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Kontrol edilemediğinde ise saldırganlığa dönüşebilir ve hem bireye hem çevresine zarar verebilir. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfkenin en yıkıcı formu saldırganlıktır. Esas olan, öfkeyi yıkıcı bir davranışa dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir” diyor. Saldırganlığın, bir başkasına bağırmaktan fiziksel olarak zarar vermeye kadar uzanan geniş yelpazedeki birçok davranışı kapsadığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Saldırganlık sadece başkalarına değil bizzat bireyin kendisine yönelik de olabilir. Öfkenin sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, hele bu durumun kronikleşmesi yani sürekli olarak öfkenin bastırılması bireyin kendisine zarar verir; psikosomatik hastalıklara ve depresyona yol açabilir. Esas olan öfkeyi, işlevsel olmayan yıkıcı bir saldırganlığa dönüştürmeden, sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir. Aile içerisinde ve toplumda bireylerin kendisini ifade etmelerine fırsat verildiğinde ve diğerlerinin de yaşam alanlarına saygının esas tutulduğu toplumlarda, öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilebilir. Bu durum, toplumun ve bireylerin gelişmesi için itici bir güç kaynağı bile olabilir” şeklinde konuşuyor. Öfke Kontrol Edilebilir Öfke kontrolü öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri aslında. Prof. Dr. Murat Kurt, “İlk adım, ‘şu an öfkeliyim’ diyebilmek. Eğer bunu kendinize ifade edebilirseniz öfkenin yıkıcı etkilerini kontrol edebilirsiniz. Böylelikle dikkatinizi o an öfkelendiğiniz şeyden başka bir şeye çekebilirsiniz. İkinci aşamada; öfkelendiğiniz ana eşlik eden ya da öfkelenmenize neden olan düşüncelerinizi sorgulayın; düşüncelerinizin, o anki inanışlarınızın abartılı olup olmadığını değerlendirin. Üçüncü aşamada, sizi öfkelendiren şeyleri, yani tetikleyicileri tanıyın. Eğer öfkelendiren şeyleri önceden bilirseniz, kendiniz için olası eylem senaryoları hazırlayabilirsiniz ve böylelikle hazırlıksız yakalanmamış olursunuz. Bir sonraki adım ve en önemlisi; tepkiyi yani dürtüyü kontrol etmek. Öfkelendiren şeye hemen o an tepki vermek mi gerekiyor? Birkaç saniye geç tepki vermek bile öfkenin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için yeterli bir zaman sağlayabilir. Bu zaman zarfında öfkeyi kontrol etmediğinde başına gelebilecek olası kötü senaryoları gözden geçirebilir, alternatif davranışlar geliştirebilir ve böylelikle dürtü kontrolü sağlayabilirsiniz” diyor. Profesyonel desteğin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke güçlü ama yönetilmesi zor bir duygudur. Bu nedenle öfke kontrolünde zorlanan bireyler psikolojik destek almaktan çekinmemelidir. Psikolojik destek ile birlikte saldırganlığa yol açabilecek hatalı inançlar ve düşünceler ile yıkıcı davranışlar kontrol altına alınabilir” şeklinde konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk!  Haber

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk! 

Beyin görüntüle yöntemlerinin hızla geliştiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır.” dedi. Tarhan, hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulamanın, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi’nce bu yıl ‘Demansın Erken Teşhisine Multidisipliner Yaklaşım’ ana temasıyla düzenlenen 14. Kognitif Nörobilim ve 4. Nöroteknoloji Kongresi, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. Demansın erken belirtilerini ele veren yeni keşifler ile erken tanıda rol alan son gelişmelerin ele alındığı kongre, alanında uzman isimleri bir araya getirdi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimi kökten değişecek” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu anda yapay zekâ ve dijital devrim yaşadığımızı aktardı. Sanayi devriminin daha yavaş bir değişime yol açtığını ancak dijital devrimin çok daha hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu hızlı değişim, klinik alanları ve tıbbi hastalıkları da etkiliyor. Birçok nöropsikiyatrik hastalık yeniden tanımlanıyor.” dedi. Bugüne kadar hastalıkları tanımlarken kullanılan sistemlerin daha çok anatomik temelli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Şizofreni, demans gibi tanılar, büyük ölçüde anatomik bilgiler üzerinden ele alınıyordu. Ancak artık yalnızca anatomik bağlantılar değil, fonksiyonel bağlantılar da ölçülebilir hâle geldi. Biyobelirteçler ortaya çıktı, epigenetik etkiler ölçülebiliyor ve gen ifadesindeki değişimler izlenebiliyor. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimini kökten değiştirecek. Örneğin ‘şizofreni’ demek yerine, beynin amigdala ile prefrontal bölgesi arasındaki ya da farklı bölgeler arasındaki bağlantı bozuklukları üzerinden tanımlamalar yapılabilecek.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalır” Günümüzde yeni bir beyin görüntüleme yöntemi olarak elektromanyetik tomografinin öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önce X-ray temelli tomografi, ardından manyetik rezonans görüntüleme teknikleri gelişmişti. Şimdi ise elektromanyetik tomografi, beyindeki elektriksel haritalamaları ortaya koyuyor. Böylece hastalıklarla beynin fonksiyonel bağlantıları arasındaki ilişkileri ölçebilir hâle geldik.” dedi. Tüm bunların, tıpta ve özellikle psikiyatride ciddi bir paradigma dönüşümüne işaret ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır. Son yıllarda psikiyatride dikkat çeken konulardan biri de ‘Default Mode Network’. Biz buna ‘anlam ağı2’da diyoruz; benlik algısıyla ilişkilidir. Bu ağ içinde, paryetal lobun medial bölgesinde yer alan precuneus adlı yapı özellikle dikkat çekiyor. Precuneus’un benlik algısıyla doğrudan ilişkili olduğu görülüyor. Bu oldukça önemli ve yeni bir bilgi.” Tarhan: “Yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit eden yazılımlar geliştirdik” Bilinçle ilgili çalışmalar da bu alanı destekliyor diyen Tarhan, “Anestezi uygulandığında bu bölgenin aktivitesi baskılanıyor ve bilinç kaybı gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu bölgenin bilinçle doğrudan ilişkili olduğu anlaşılıyor. Bu gelişmelerin tamamı, tanı ve tedavi süreçlerinde yeni yaklaşımların önünü açıyor. Özellikle geliştirdiğimiz ve patentini aldığımız ‘NP modeli’ bu açıdan önemli. Beynin elektriksel fonksiyonlarını, elektromanyetik dalgaları ve yapay zekâyı kullanarak hastalıkları değerlendirebiliyoruz. Örneğin obsesif kompulsif bozukluğu (OKB), hastayı hiç görmeden, normal popülasyonla karşılaştırarak yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit edebilen yazılımlar geliştirdik. Şimdi hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulama, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldi. Bu çalışmalar hâlen devam ediyor. Bu nedenle yapay zekâyı herkesin öğrenmesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan: “Yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık” Bu konuya verilen önemin yeni olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2008’li yıllardan itibaren bu alana yöneldik. 2017 yılında derin öğrenme üzerine bir laboratuvar kurmak istedik. Bu kapsamda bir proje hazırladık. Başlangıçta büyük bir ilgi gördü; ancak süreç ilerlerken beklenmedik şekilde durdu. Daha sonra Ankara’da NÖROM adlı bir merkez kuruldu. İçeriği büyük ölçüde bizim hazırladığımız projeyle örtüşüyordu. Elbette devletimizin böyle bir merkez kurması sevindiricidir; ancak proje fikrinin bize ait olduğunu da belirtmek isterim.” dedi. Nöroteknolojide güçlü konum 2019 yılında ‘Hesaplamalı Psikiyatri’ başlığıyla hazırlanan çalışmaya da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Çalışmayı 2020’de Amerikan Psikiyatri Birliği Kongresi’ne sunduk. Sunum kabul edildi ve büyük ilgi gördü. Hatta yılın sunumu seçildi. 2021 yılında bu sunum, tüm dünyada online olarak tekrar yayımlandı. Düşünün ki yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık. Bugün geldiğimiz noktada nöroteknoloji alanında güçlü bir konumdayız. Çünkü üniversitemizin kuruluş teması buna dayanıyor: nörobilim, genetik, sağlık, mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin bir araya gelmesi. 2013 yılında başlattığımız Bilim ve Fikir Festivali de bu vizyonun bir parçasıydı. O dönemde Türkiye’de bilim festivali yoktu. ‘Neden bilim festivali yok?’ diye yola çıktık ve bu etkinliği başlattık. Bu yıl 11.’si düzenlenecek. Her yıl yüzlerce lise öğrencisi katılıyor. Bu festivalin amacı, geleceğin bilim insanlarını ve potansiyel Nobel adaylarını desteklemekti. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni, öğrenmeyi eğlenceli ve disiplinli bir ortamda daha iyi gerçekleştiriyor. Biz de bilimi eğlenceli hâle getirmek istedik ve bu yaklaşım büyük ilgi gördü. ” açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor” Bu alandaki çalışmaların geleceğin tıbbını, nörobilimini ve psikiyatrisini şekillendireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor. Matematik ile mantığın birleşmesi bilgisayarı doğurduysa, matematik ile psikiyatrinin birleşmesi de yapay zekâyı doğurdu.” dedi. Eskiden bu alanda çalışanlara ‘fazla hayalci’ denildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bugün bu bakış açısı büyük ölçüde değişti. Nörobilimle ilgilenenler, geleceği daha iyi yakalayacaklardır. Bu nedenle bu toplantıya katılan herkesi vizyoner olarak görüyorum. Nöroteknoloji ile kognitif nörobilimi birleştiren tüm katılımcılara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Artık nöroloji de klasik yaklaşımlarını sorguluyor ve dönüşüyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ: “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” Kongrenin ilk sunumunu ‘Demansta Erken Tanı Kavramı’ konusunda gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Anabilim Dalı Başkanı, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” dedi ve bu kavramın, bir tecrübenin eseri ve aynı zamanda bir mesajı olduğunu dile getirdi. Öncelikle ‘neden?’ sorusunu sormak gerektiğine değinen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti: “Demans, genel olarak kronik zeminde oluşmuş bir sendromdur. Tıbbi anlamda esas olan, risk faktörlerinin ve demans öncesi hastalık evrelerinin tanısıdır. Demans kavramının ortak iç yüzeyine baktığımızda kronik seyirli bir sendrom olduğu görülür ve dört ana özelliği vardır; bilinç korunmuştur, kognitif/bilişsel zayıflama vardır, kişilik ve davranış anormalliği vardır, gündelik yaşam işlevlerinde bozulma vardır. Akut demans diye bir kavram yoktur. Eğer demansa benzeyen akut bir sendromla karşılaşırsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken deliryumdur. Deliryum, psikiyatride demansla birlikte gündeme gelir ve tedavisi mümkün ve başarılı olan bir sendromdur. Demansın ortaya çıkışını belirleyici faktörler arasında; süre faktörü, risk faktörleri, nörodejenerasyon faktörleri ve demans potansiyeli taşıyan hastalıklar bulunur. Her demansın bir oluşum süresi, belirli risk faktörleri, nörodejenerasyon aşamaları ve hastalık faktörleri vardır. ‘Demanslarda erken tanı, geciktirilmiş tanıdır’ derken dayandığımız faktörleri kısaca gözden geçirecek olursak: Alışılmış risk faktörleri arasında ileri yaş, inme, travma, enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik faktörler bulunurken, son 30-40 yılda genetik faktörler riskler arasında ilk sıraya yerleşmiştir.” Prof. Dr. Barış Metin: “Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir” Kongre kapsamında sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin ‘Demansın Erken Tanısında EEG Biyobelirteçleri’ konusunda bilgiler paylaştı. EEG’nin, aslında çok eski bir tetkik olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Barış Metin, “Son yıllarda ise demansın erken tanısı için EEG biyobelirteçleri, özellikle hesaplamalı uygulamalar, hesaplamalı nörobilim ve sinyal işleme biliminin güçlenmesi ile yapay zekâ ve derin öğrenmenin kullanımına paralel olarak hızla artmıştır.” dedi. Demansta EEG’nin neden iyi bir tetkik olduğunu açıklayan Prof. Dr. Metin, şunları söyledi: “EEG uygulaması kolay, non-invaziv ve ucuz bir tetkiktir. Ayrıca beyin fonksiyonları hakkında bilgi verir ve herhangi bir risk oluşturmadan sıkça tekrar edilebilir. Kantitatif EEG yöntemi kullanıldığında, beyin osilasyonları sayısal veriye dönüştürülür ve bir kişinin osilasyonları veya EEG indeksleri, popülasyonun normatif değerleriyle karşılaştırılarak artmış veya azalmış gibi istatistiksel çıkarımlar yapılabilir. Bu yöntem, demans ile depresyon ayrımı gibi somut pratik problemleri çözmede de ciddi düzeyde yardımcı olur. Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir. EEG, genellikle gözle analiz edilse de kantitatif yöntem, erken dönem farklarını tespit etmemizi sağlar. Ucuz ve kolay uygulanabilir olduğundan, tarama testi açısından geniş kitlelere uygulanabilir. Hasta takibi sırasında birçok EEG kaydı yapılabilir. Böylece demansa özgü bulgular ve başlangıç durumunun progresyonu takip edilebilir. Demansın en temel EEG bulguları; yavaş dalgaların (teta, delta) artışı ve hızlı dalgaların (alfa, beta) azalmasıdır. Buna spektral kayma denir. Bu durum, klinik olarak demans henüz ortaya çıkmamış, fakat riski yüksek bireylerde de gözlemlenebilir. Kantitatif EEG ile bu tablo sıkça görülür; delta ve teta dalgalarının spektral gücü artmış, alfa ve beta dalgalarının spektral gücü azalmış olarak gösterilir.” Prof. Dr. Sultan Tarlacı: “LORETA, EEG sinyalini üç boyutlu beyin yapısına dönüştürerek sinyalin hangi beyin bölgesinden geldiğini tespit etmeyi sağlar” ‘Alzheimer Hastalığının Erken Tanısında Düşük Çözünürlüklü Beyin Eloktromanyetik Tomogrofisi (LORETA)’ başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ise EEG’nin yüzyılı aşan bir hikâyeye sahip olsa da yazılımlar geliştikçe ve sinyal analizi yöntemleri ilerledikçe gördüğümüz bilgilerin giderek arttığına değindi. Düşük çözünürlüklü elektromanyetik tomografinin nispeten yeni olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Klasik bir EEG yüksek zamansal çözünürlük sağlar. Ancak uzun yıllar, kaydedilen elektriksel aktivitenin esas kaynağının neresi olduğu bilinmemekteydi. EEG kayıtları, korteksteki birçok piramidal nöronun elektriksel aktivitesini kaydeder. Elektrot sayısını artırarak belirli beyin loblarının veya bölgelerinin karşılığını görmek mümkündür; örneğin frontal lobun ön ve arka kısmı, temporal lobun ön ve arka kısmı veya orta hat gibi bölgeler hakkında fikir edinilebilir. Fakat bu sinyali beynin derin yapıları ve fonksiyonel anatomisiyle ilişkilendirmek uzun süre zor olmuştur.” dedi. 1996 yılında geliştirilen LORETA yöntemi ile bu sorunun aşıldığını aktaran Prof. Dr. Tarlacı, konuşmasında şu noktalara değindi: “LORETA, matematiksel algoritmalar ve ileri hesaplamalar kullanarak düşük çözünürlüklü bir manyetik tomografi gibi işlev görür ve beynin derinliklerindeki elektriksel aktiviteyi anlamamızı sağlar. Normal şartlarda EEG sinyali, düz bir beyin yüzeyi üzerine yayılır. Ancak kafatası ve beyin düz bir yapı değildir; elipsoidal, üç boyutlu bir yapıya sahiptir. LORETA tekniği, sinyali iki boyutlu yapıdan üç boyutlu beyin yapısına dönüştürür. Bu sayede gelen sinyalin beyin derinliklerinde hangi anatomik bölgeden kaynaklandığı tespit edilebilir ve alfa, beta, gama, delta, teta bantları üzerinden ilgili beyin alanı belirlenebilir. LORETA’nın temel özelliği, elektriksel sinyali yapısal anatomi üzerine yerleştirip buradan fonksiyonu çıkarmaktır. Üç aşamalı bir yöntemdir. Edinilen bilgiler, fonksiyonel MR’dan elde edilen verilerle de uyumludur. LORETA ile sinyalin kaynağı ve hangi yapının farklı çalıştığı, hangi fonksiyonların kaybolduğu anlaşılabilir. Konumuz demans olduğundan, belirli networkler doğrudan demansla ilişkilidir. Örneğin dil networkleri, hipokampus, entorhinal korteks ve amigdaloid çekirdek gibi yapılar hafıza ve duygu ile ilişkilidir. Sinyalin kaynaklarını yapısal anatomi ile birleştirerek fonksiyon kaybı LORETA ile gözlemlenebilir. Erken teşhis sorunu her zaman önemlidir; prodromal evreyi yakalamak gerekmektedir.” Alanında uzman isimler sunum gerçekleştirdi! Kongrede daha sonra NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Nöropsikolog İnci Birincioğlu “Demansın Erken Teşhisinde Nöropsikolojik Değerlendirme Testleri”, NPİSTANBUL Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Necati Alp Tabak “Demansta Erken Radyolojik Bulgular”, NPİSTANBUL Hastanesi Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Özdemir “Unutkanlıktan Demansa Giden Yolda: Erken Tanıda Genetik Ve Mitokondriyal Göstergeler”, Prof. Dr. Erdinç Dursun “Demansta Kan Biyobelirteçleri Ve Kullanım Koşulları”, Prof. Dr. Duygu Gezen Ak “Demansta Beyin Omurilik Sıvısı Biyobelirteçleri”, Dr. Öğr. Üyesi Onur Erdem Şahin “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Fdg-Pet İle Görüntülemenin Klinik Önemi”, Doç. Dr. Özgül Ekmekçioğlu “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Diğer Moleküler Görüntüleme Yöntemleri”, Prof. Dr. Lütfü Hanoğlu “Yeni Gelişen Hastalık Modifiye Edici Tedaviler Işığında Biyolojik Erken Tanıya Yaklaşım”, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini “Demansta Nöromodülasyon Uygulamaları”, Üsküdar Üniversitesi Düzenleme Kurulu Sekreteri Dr. Psk. Shams Farhad “Amnestik Hafif Bilişsel Bozuklukta (Ahbb) İşlevsel Beyin Bağlantısallığı” ve Uzm. Müh. Sahar Taghizadeh Makouei “Demansın Erken Teşhisinde Yapay Zekâ Uygulamaları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. Toplu fotoğraf çekimi yapıldı Kongreye sunumlarıyla katkı sağlayan konuşmacılara teşekkür belgesi takdim edildi ve toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Epilepside doğru yaklaşım, hastaların hayatını kolaylaştırıyor! Haber

Epilepside doğru yaklaşım, hastaların hayatını kolaylaştırıyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, 26 Mart Dünya Epilepsi Farkındalık Günü kapsamında epilepsi hastalarının yaşam kalitesini artırmak için dikkat etmeleri gereken önlemler hakkında bilgi verdi. Epilepsi, nöronların aşırı ve senkronize aktivitesi sonucu ortaya çıkan nöbetlerle karakterize! Epilepsinin, beyindeki anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir bozukluk olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bu nöbetler, beyin hücrelerinin (nöronlar) aşırı ve birlikte aynı zamanda/senkronize aktivitesi sonucu ortaya çıkar.” dedi. Epilepsinin, genetik yatkınlık, beyin travması, enfeksiyonlar, inme, tümörler veya gelişimsel bozukluklar gibi çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini dile getiren Dr. Celal Şalçini, tanı sürecinin hastanın klinik öyküsü, nöbetlerin özellikleri ve nörolojik muayene ile başladığını, tanıyı doğrulamak için ise Elektroensefalografi (EEG), Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI), Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve kan testleri gibi bazı testler kullanıldığını söyledi. Yetersiz uyku, nöbet eşiğini düşürür! Bazı faktörlerin epilepsi ataklarını tetikleyebildiğine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Yetersiz uyku, nöbet eşiğini düşürür. Psikolojik stres, nöbet riskini artırabilir. Özellikle alkol yoksunluğu nöbetlere yol açabilir. Bazı bireylerde yanıp sönen ışıklar nöbetleri tetikleyebilir. Antiepileptik ilaçların düzensiz kullanımı nöbet riskini artırır. Bazı ilaçların kendileri nöbetleri tetikleyebilir.” şeklinde konuştu. Bu faktörlerden kaçınmanın mümkün olduğunu da sözlerine ekleyen Dr. Celal Şalçini, düzenli uyku, stres yönetimi, alkolden kaçınma, ilaçların düzenli kullanımı ve fotosensitivitesi/ışığa hassasiyeti olan bireylerin yanıp sönen ışıklardan uzak durmasının özellikle önerildiğini aktardı. Antiepileptik ilaçların düzenli ve doktorun önerdiği şekilde kullanılması gerekir! Epilepsi ile yaşayan bireylerin ve ailelerinin günlük yaşamda dikkat etmesi gereken faktörlere değinen Dr. Celal Şalçini, şunları söyledi: “Antiepileptik ilaçların düzenli ve doktorun önerdiği şekilde kullanılması gerekir. Uyku düzeni ve stres yönetimine önem verilmeli, tetikleyici faktörlerden uzak durulmalı. Nöbet sırasında yaralanmayı önlemek bulunulan odanın veya banyonun kapısı kilitlenmemeli, keskin eşyalar açıkta bırakılmamalı ve yüzme gibi aktiviteler sırasında hasta yalnız olmamalı. Nöbetlerin sıklığı, süresi ve tetikleyicileri kaydedilmeli. Aile üyeleri ve yakın çevre nöbet sırasında nasıl müdahale edeceğini öğrenmeli.” Doğru tedavi ve yönetimle epilepsi hastaları aktif bir yaşam sürdürebilir! Epilepsi hastalarının toplumda karşılaştığı yaygın yanlış inanışlar olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “Epilepsinin bulaşıcı bir hastalık olduğunu düşünenler bile var.” dedi. Epilepsi hastalarının normal bir yaşam süremeyeceği inanışının da yanlış olduğunu vurgulayan Dr. Celal Şalçini, “Doğru tedavi ve yönetimle epilepsi hastaları aktif bir yaşam sürdürebilir. Bir diğer yanlış bilinen konu ise ‘nöbet sırasında hastanın dilini tutmak gerekir’ bilgisi. Bu, hastaya zarar verebilir. Bunun yerine, hastayı güvenli bir pozisyona almak ve nöbetin bitmesini beklemek gerekir.” açıklamasını yaptı. Dr. Celal Şalçini epilepsi hakkındaki farkındalığı artırmak için ise; toplumda eğitim programları düzenlemek, medya ve sosyal platformlarda doğru bilgiler paylaşmak, okullarda ve iş yerlerinde epilepsi hakkında bilinçlendirme seminerleri yapmak, epilepsi dernekleri ve hasta grupları aracılığıyla destek sağlamak gibi adımlar atılabileceğini söyledi. Epilepsi hastaları, gerektiğinde psikolojik danışmanlık alarak duygusal zorluklarla başa çıkabilir! Epilepsi ile yaşayan bireylerin sosyal hayatlarını daha verimli sürdürebilmesi için önerilerde bulunan Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Epilepsi dernekleri veya hasta gruplarına katılarak benzer deneyimler paylaşılabilir. İş yerinde, okulda veya sosyal çevrede epilepsi hakkında açık iletişim kurulması kişiye iyi gelebilir. Doktor onayıyla düzenli egzersiz yapmak, stresi azaltır ve genel sağlığı iyileştirir. Epilepsi hastaları, uygun tedavi ve destekle eğitimlerini tamamlayabilir ve iş hayatında başarılı olabilir. Gerektiğinde psikolojik danışmanlık alarak duygusal zorluklarla başa çıkmak için adım atılabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tohum Otizm Vakfı’ndan İş Dünyasına Nöroçeşitlilik Çağrısı Haber

Tohum Otizm Vakfı’ndan İş Dünyasına Nöroçeşitlilik Çağrısı

Dünya genelinde kutlanan Nöroçeşitlilik Haftası, bireylerin dünyayı algılama, öğrenme ve düşünme biçimlerindeki farklılıkların doğal ve değerli olduğunu hatırlatıyor. Otizm, DEHB, disleksi ve Tourette sendromu gibi nörolojik farklılıkların bir eksiklik değil, insan çeşitliliğinin parçası olduğunu vurgulayan bu hafta, eğitimden istihdama kadar her alanda daha kapsayıcı yaklaşımların gerekliliğine dikkat çekiyor. Farklılıkların dışlanmadığı, aksine değer üretimine dönüştüğü kurumlar ve toplumlar ise geleceğin en güçlü yapıları olarak öne çıkıyor. Tohum Otizm Vakfı, Türkiye’de otizmli bireylerin erken tanı ve bilimsel temelli özel eğitimle desteklenmesine yönelik çalışmalarının yanı sıra kapsayıcı istihdam modellerinin yaygınlaştırılmasına yönelik projeleri ile iş dünyasına rehberlik ediyor. Vakıf; 2010 yılından beri kurumlara yönelik farkındalık eğitimleri, danışmanlık çalışmaları ve kapsayıcı istihdam programları tasarlayarak nöroçeşitli bireylerin iş hayatına katılımını artırmak üzere çalışıyor. Otizm dostu iş ortamlarının geliştirilmesi, bu alandaki farkındalığın artırılması, kurumlarda kapsayıcı politikaların yaygınlaştırılması ve istihdam fırsatları yaratılması, vakfın öncelikli çalışma alanları arasında yer alıyor. Tohum Otizm Vakfı Genel Müdürü Seda Köknel, Nöroçeşitlilik Haftası kapsamında yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Bugün içinde yaşadığımız toplum hâlâ nörotipik varsayım üzerine kurulu. İşe alım süreçleri, mülakat formatları, açık ofisler, afet planları, dijital arayüzler… Hepsi ortalama bir beyin için tasarlanmış durumda. Oysa gerçek şu ki her birey dünyayı farklı algılıyor, farklı öğreniyor ve farklı değer üretiyor. Nöroçeşitlilik bu anlamda çok güçlü bir potansiyel barındıyor. Bugün iş dünyasının önünde önemli bir fırsat var: Farklı düşünen zihinleri sisteme uyumlandırmaya çalışmak yerine, sistemleri bu çeşitliliği kapsayacak şekilde yeniden tasarlamak. Çünkü nöroçeşitlilik bir eksiklik değil; doğru yaklaşımla kurumlar için inovasyonun, yaratıcılığın ve sürdürülebilir başarının güçlü bir kaynağı. Türk iş dünyasını, nöroçeşitliliğin sunduğu bu gücü keşfetmeye ve kapsayıcı istihdamı birlikte büyütmeye davet ediyoruz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Her 3 Girişimciden En Az 1'i Disleksik Düşünce Yapısına Sahip Haber

Her 3 Girişimciden En Az 1'i Disleksik Düşünce Yapısına Sahip

Bu durumu yaşayan birçok kişi, doğru destekle yüksek yaratıcılık ve problem çözme becerileri sayesinde girişimcilik potansiyeli taşıyor. Öyle ki Richard Branson tarafından desteklenen Made By Dyslexia'nın küresel verileri her 3 girişimciden en az 1'inin disleksik düşünce yapısına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Derslerde zorlanan, odaklanmakta güçlük çeken ya da öğrenme süreci yaşıtlarından farklı ilerleyen çocuklar, çoğu zaman "çalışmıyor", "istemiyor" ya da "dikkatini vermiyor" gibi yorumlarla karşılaşabiliyor. Oysa bu durum çoğu zaman isteksizlikten değil, beynin bilgiyi işleme biçimindeki farklılıklardan kaynaklanıyor. Özgül öğrenme güçlüğü olarak tanımlanan bu durum okuma, yazma, dikkat ve bilgi işleme süreçlerinde farklılıklarla ortaya çıkabiliyor. Ancak bu farklılıklar aynı zamanda bireylerin yaratıcılık, görsel düşünme ve problem çözme becerilerinde güçlü yönler geliştirmesine de zemin hazırlayabiliyor. Bu kişiler, farklı bir potansiyele sahip bireyler olarak değerlendiriliyor. Nitekim yapılan araştırmalar da bu durumu destekliyor. Londra'daki Cass Business School'da gerçekleştirilen bir çalışma, ABD'de girişimcilerin yaklaşık yüzde 35'inin disleksi gibi öğrenme farklılıklarına sahip olduğunu ortaya koyuyor.Richard Branson tarafından desteklenen Made By Dyslexia'nın küresel verileri ise her 3 girişimciden en az 1'inin disleksik düşünce yapısına sahip olduğu söylüyor. Tembel' Denilen Çocuklar Geleceğin Girişimcileri Olabilir Bu kişileri etiketlemek yerine onların nasıl öğrendiğini anlamamız gerektiğini belirten Auto Train Brain CEO'su Günet Eroğlu, "Bu çocukların zekâlarıyla ilgili bir problem yok. Öncelikle bu konuda bilinçlenmemiz gerekiyor. Yalnızca beynin bilgiyi işleme biçimi farklı çalışıyor. Bu nedenle onların güçlü yönlerini destekleyen, kişiye özel eğitim programlarıyla ilerlemek büyük önem taşıyor. Nörogeribildirim temelli çalışmalar da bu noktada önemli bir destek sunabiliyor. Beyin dalgalarının analiz edilmesi ve buna uygun beyin egzersizlerle dikkat, odaklanma ve öğrenme süreçlerini geliştirmek mümkün olabiliyor. Özellikle Girişimcilik Haftası'nda olduğumuz bu günlerde, farklı düşünme becerilerimizin çok önemli bir avantaj olduğunu hatırlamak gerekiyor. Çünkü birçok girişimci de kalıpların dışında düşünebilme, problem çözme ve yeni fikirler geliştirme becerileriyle öne çıkıyor. Doğru yöntemler ve erken destekle bu çocukları potansiyelini ortaya çıkarmak ve onları üretken bireyler olarak topluma kazandırabiliriz" dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.