Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Bireyselleşme

Kapsül Haber Ajansı - Bireyselleşme haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bireyselleşme haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kopya İntiharlara Dikkat! Haber

Kopya İntiharlara Dikkat!

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede risk gruplarının ve kök nedenlerin bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurgularken, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Tarhan, kopya intiharlara da dikkat çekti. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından, intihar konusunda toplumsal farkındalığın artırılması amacıyla “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminer düzenlendi. Programın açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak gerçekleştirdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede yalnızca farkındalık çalışmalarının yeterli olmadığını, risk gruplarının ve vakaların bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’de intiharın önlenmesine ilişkin sistematik çalışmalar yürütülmesi gerektiğini ifade eden Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar, yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor; vakaların analizleriyle öğreniliyor.” diye konuştu. İntiharın nedenlerinin sosyolojik çalışmalarla da araştırılması gerektiğini dile getiren Tarhan, “Toplum içerisinde intihar risk gruplarının belirlenmesi ve istatistiklerin risk gruplarına göre değerlendirilerek müdahale planlarının yapılması gerekiyor. Problemin teşhisini yaparsak ancak bunu çözebiliriz.” dedi. Kopya intiharlara dikkat! Türkiye’deki vakaların yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını kaydeden Prof. Dr. Tarhan; ruhsal hastalıklar, alkol ve madde kullanımı, kumar ve bahis, yalnızlık, ilişki kayıpları, şiddet, zorbalık ve umutsuzluk gibi farklı faktörlerin de değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de bunun kök nedenlerinin analizinin yapılması gerekiyor. Neden kaynaklanıyor bu? Bazıları sadece ekonomik nedene bağlıyor ama çok daha farklı nedenler var. Sosyalleşmenin, medyanın ve kopya intiharların etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk ve çıkış yolu görememe önemli” Yalnızlık, ilişki kaybı, şiddet ve zorbalığın da risk faktörleri arasında bulunduğunu dile getiren Tarhan, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Dijitalleşmenin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Tarhan, sosyal medyada başkalarının yaşamlarını sürekli takip etmenin yetersizlik duygusunu besleyebildiğini ve “gelişmeleri kaçırma korkusu” olarak tanımlanan FOMO’nun da bu açıdan dikkate alınması gereken olgulardan biri olduğunu ifade etti. “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” İntiharı önlemenin yalnızca bilgilendirme toplantılarıyla mümkün olmayacağını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor, vakaların analizleriyle öğreniliyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın ‘ölmek istiyorum’ demesi tek başına yetmiyor. İntihar isteği, intihar niyeti, intihar planı ve girişim ayrı ayrı değerlendiriliyor. Kişinin ölüm düşüncesi ayrı, intihar düşüncesi ayrı.” ifadelerini kullandı. “Antidepresan tek başına yetmez, terapiyle birlikte yürütülmeli” Depresyon ve intihar riski arasındaki ilişkiye de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Antidepresan ilaçlar ciddi şekilde farmakolojik iyileşme yapıyor ama tek başına yetmez. Muhakkak terapi ile yapılması gerekiyor.” diye konuştu. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Büyük dönüşümler toplumlarda kaotik ortam oluşturabiliyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör de intihar olgusunun insanlık tarihi boyunca var olduğuna dikkat çekerek, özellikle büyük toplumsal dönüşüm dönemlerinde bireyin varlığını ve yaşamın anlamını daha fazla sorgulayabildiğini söyledi. Prof. Dr. Güngör, “Ne zaman makro düzeyde büyük dönüşümler yaşansa toplumlarda bir şekilde kaos oluşuyor, krizler oluyor. Kaotik ortamların en önemli göstergelerinden biri de toplum içerisinde yaşayan bireylerin dünyadaki, yaşamdaki varlıklarını tekrar sorgulamaları.” dedi. “İnsan varlık ve anlam sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor” Bireyin krizlerle karşı karşıya kaldığında yaşamın anlamını sorgulayabildiğini dile getiren Prof. Dr. Güngör, “Sıkıntı çektikçe, acıları yaşadıkça ya da yeni gelişmelere ve dönüşümlere uyum sağlamakta zorlandıkça varlık sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor. Kendi kendine sorduğu sorulara yanıt bulamadığı ya da sorunlara çözüm bulmakta zorlandığı zaman karşısına birtakım alternatifler geliyor.” ifadesinde bulundu. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Prof. Dr. Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada” İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak ise intihar olgusuna farklı disiplinlerden bakmanın önemine işaret etti. Üniversitelerin sahip oldukları akademik bilgiyi toplumla paylaşmalarının önemini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan yalnızlaşmaya dikkat çekti. Prof. Dr. Kaynak, “Dünya üzerinde sonsuz sayıda bağlantı kurabilme imkânımızın olduğu ama neredeyse hiç bağımızın kalmadığı bir yeni ortama girmiş durumdayız. Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada, insanları çok zor durumda bırakıyor.” ifadelerini kullandı. İntihar olgusuna ilişkin rakamların tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Kaynak, toplumsal ve psikolojik değişimlerin de dikkate alınması gerektiğini söyledi. Barış Erdoğan: “İntihar son derece bireysel görünse de toplumsal bir sorun” “Toplumsal Bir Olgu Olarak İntihar” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, intiharın yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin konusu olmadığını söyledi. İntihar olgusunun tarih, felsefe ve sosyoloji gibi farklı disiplinler tarafından da tartışılmasının önemine işaret eden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” dedi. “İntiharı sadece psikolojik ya da ekonomik bir olgu olarak görürsek yanılırız” Prof. Dr. Erdoğan, “İntiharı sadece psikolojik bir olgu olarak görmeye çalışırsak ya da sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan bir vaka olduğunu düşünürsek yanılırız.” ifadelerini kullandı. İntihar oranlarının toplumdan topluma ve dönemden döneme değişmesinin, olgunun toplumsal boyutunu ortaya koyduğunu ifade eden Erdoğan, “İnsan biyolojisi dünyanın her tarafında aşağı yukarı aynı. Neden bir ülkede insanların intihar eğilimi artarken başka bir ülkede düşüyor diye sorarsak, o zaman resmin başka bir tarafına bakmamız gerekiyor.” dedi. “Bağlarımız koptukça bizi yaşama bağlayan unsurlar da azalıyor” Toplumsal bütünleşmenin koruyucu rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Erdoğan, aile, sosyal çevre ve toplumsal gruplarla kurulan bağların insanın hayata tutunmasında önemli olduğuna işaret etti. İntiharın ilk bakışta bireysel bir eylem olarak algılandığını kaydeden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu, bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” ifadelerini kullandı. “Toplumsal değişimlere karşı dirençli bireyler yetiştirilmeli” Hızlı toplumsal değişimlerin bireylerde yarattığı etkilerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Erdoğan, yalnızca bireysel psikolojik müdahalelerle yetinilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Erdoğan, “Toplumsal değişimlere karşı sosyal olarak dirençli bireyler yetiştirecek ve oluşturacak politikalar üretirsek bu intihar konusunda önemli bir mesafe alabileceğimizi düşünüyorum.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Hadiye Yılmaz intihar olgusunu tarihsel vakalarla ele aldı Üsküdar Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hadiye Yılmaz, “Tarih Boyunca İntihar Olgusu: Tarihsel Örnek Vakalar ve Türkiye Gerçeği” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Yılmaz, Osmanlı’nın son döneminde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Sultan Abdülaziz’in ölümü ile Beşir Fuad’ın intiharı üzerinden konunun tarihsel görünümünü değerlendirdi. “Sultan Abdülaziz için bugün bile net konuşamıyoruz” Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden beş gün sonra Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş halde bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Yılmaz, olayın intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin tartışmaların günümüzde de sürdüğünü söyledi. Beşir Fuad vakasına dikkat çekti Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı düşünce tarihinde materyalist düşüncenin erken temsilcilerinden Beşir Fuad’ın intiharının ise tarihsel belgeler açısından daha açık bir vaka olduğunu söyledi. Beşir Fuad’ın yaşamına son verirken yaşadıklarını kaydetmeye çalışmasının olayın zaman içerisinde bazı çevrelerde idealize edilmesine yol açtığını dile getiren Yılmaz, bunun yanıltıcı bir yaklaşım olabileceğine dikkat çekti. “Osmanlı’da intihar daha azdı demek kolay değil” Tarihsel verilerin değerlendirilmesinde kayıt sistemlerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı döneminde intiharın daha az görüldüğü şeklinde kesin bir yargıya varmanın bilimsel açıdan mümkün olmadığını ifade etti. Modernleşme, kentleşme ve bireyselleşme etkisi… İntihar olgusunun tarihsel değişiminde modernleşme sürecine de dikkat çeken Yılmaz; yoğun sanayileşme, kentleşme, bireyselleşme, sekülerleşme ile ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkların araştırmacıların üzerinde durduğu faktörler arasında bulunduğunu söyledi. Avrupa’da kayıt sistemine daha erken geçilmesinin istatistiklerdeki görünürlüğü de artırmış olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı toplumunda dini ve cemaat temelli normların daha güçlü olmasının da farklı bir toplumsal yapı oluşturduğunu kaydetti. Tarihsel sürecin önemli bir noktayı ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, “İntiharın sadece bireysel bir eylem olmadığını görüyoruz. İkincisi, modernleşme ve intihar olgusu arasında bir tarihsel ilişki olduğunu görüyoruz. Ama imtina ediyorum; modernleşme intiharı artırmıştır demiyorum, arasında bir ilişki olduğunu söylüyoruz.” dedi. “Yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz” Geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bireyin sosyal çevresiyle ilişkisini de değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Geleneksel toplum yapısından moderne geçerken evvelden aile, mahalle, cemaat vesaire her şeyde yanımızda olan insanlar daha az. Dolayısıyla yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz.” ifadelerini kullandı. Tayfun Doğan: “Elimizdeki en güçlü şey sosyal destek” “Hayata Tutunmak İçin Nedenler: Umut Psikolojisi” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan, intihar olgusunun psikolojik boyutunu ve umudun koruyucu rolünü değerlendirdi. İnsanların bazen yaşamla yeniden bağ kurabilmeleri için küçük bir destek noktasına ihtiyaç duyabildiğini söyleyen Doğan, “Bazen küçücük bağlanabileceği bir yer olursa, tutunabileceği bir yer olursa insanlar intihardan vazgeçebiliyor. O yüzden elimizdeki en güçlü şey aslında intihar vakalarında sosyal destek.” dedi. “Depresyonda umutsuzluk çok önemli” Ruh sağlığı sorunlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Doğan, özellikle depresyon ile umutsuzluk arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, “Ruh sağlığı sorunlarını göz ardı etmememiz gerekiyor. Çünkü burada özellikle umudun azalması, yaşamak için bir neden bulamama çok önemli bir etken.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmektir” Umutsuzluğun yalnızca kötü hissetmekten ibaret olmadığını ifade eden Doğan, “Gerçek anlamda umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmiş olmanız demektir. Bu aileniz olabilir, inancınız olabilir, kariyeriniz, idealleriniz olabilir. Sizi yaşama bağlayan her şeye karşı inancınızı yitirmiş olmak demektir.” dedi. Umutsuz kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşulların hiç değişmeyeceğini düşünme eğiliminde olduğunu belirten Doğan, “Umutsuzluk anı mutlaklaştırmak anlamına geliyor. Takvimi durdurmak, saati durdurmak; içinde bulunduğumuz koşullar hiç değişmeyecekmiş gibi düşünmek, geleceğe ipotek koymak aslında umutsuzluk dediğimiz şey.” dedi. “Umut öğrenilebilir ve geliştirilebilir” Umut kavramının yalnızca bir duygu olmadığını, aynı zamanda zihinsel bir beceri olarak değerlendirilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Doğan, bunun geliştirilebilir olmasının önemli olduğunu dile getirerek, “Ben büyük oranda umudu mental bir beceri olarak görüyorum. Umut, içinde bulunduğumuz koşullardan çok zihinsel tutumla, olaylara yaklaşım biçimimizle alakalıdır. Umudun öğrenilebilir, geliştirilebilir bir şey olması bizim için en umut verici tarafı. Bir şeyi beceri olarak nitelendiriyorsak bu, öğrenilebilir, öğretilebilir, geliştirilebilir ve artırılabilir anlamına geliyor.” dedi. “Umutlu insan tek bir seçeneğe odaklanmıyor” Umutlu insanların geleceğin daha iyi olabileceğine inandığını, bunun için kendi çabalarının önemli olduğunu düşündüğünü ve hedeflerine ulaşmak için alternatif yollar geliştirebildiğini belirten Doğan, “Umutlu insanlar ‘Amaçlarıma ulaşabilmem için birçok yol vardır’ diye düşünüyorlar. Bu inanılmaz güçlü bir cümle. Hayatta seçeneklerin olduğunu bilmek, tek bir kapıya odaklanmamak çok önemli.” şeklinde konuştu. Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi Arş. Gör. Dr. Merve Arlı Özekes de “Felsefi Bir Soruşturma Olarak İntihar” başlıklı sunumuyla konuyu felsefi açıdan ele aldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Daha Çok Evlilik mi, Daha Sağlıklı Aile mi? Haber

Daha Çok Evlilik mi, Daha Sağlıklı Aile mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesiyle; azalan evlilikler, yükselen evlilik yaşı ve değişen çocuk sahibi olma eğilimleri yeniden gündeme geldi. Aile Danışmanı Pınar Baybaşin, tartışmanın yalnızca nicelikle sınırlandırılmaması gerektiğini; aile kurumunun geleceğinin sağlıklı ilişkiler, güven duygusu ve nitelikli iletişim üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ekonomik koşullar, bireyselleşme ve değişen yaşam biçimleri gençlerin kararlarını doğrudan etkiliyor. Ancak Baybaşin’e göre temel mesele yalnızca “Kaç kişi evleniyor?” veya “Kaç çocuk doğuyor?” değil; “Nasıl evlilikler kuruyoruz?” ve “Çocuklarımız nasıl bir ortamda büyüyor?” sorularına yanıt aramak. Aile Yılı, aile ilişkilerini yeniden düşünmek için önemli bir fırsat Aile; bireyin ilk aidiyet duygusunu geliştirdiği ve sevgi-güven ilişkisini öğrendiği temel sosyal yapıdır. Baybaşin, ailenin sadece aynı çatı altında yaşamak olmadığını, dayanışma ve iletişimle güçlenen bir bağ olduğunu belirtiyor. Günlük hayatın temposu ve ekonomik kaygılar bireyleri birbirinden uzaklaştırabilir. Bu yüzden aileyi güçlendirmek, birlikte vakit geçirmekten öte birbirini dinlemek, anlamak ve gerektiğinde ilişkiyi onarabilmektir. Aileyi korumak, hiç sorun yaşamamak anlamına gelmiyor Güçlü aile, çatışmasız aile değildir; önemli olan sorunların nasıl ele alındığıdır. İletişim biçimi, sorumluluk paylaşımı, kişisel sınırlara saygı ve kriz çözme becerisi evliliğin niteliğini belirler. Bu nedenle bireylerin evlilik öncesinde yalnızca düğün hazırlıklarına değil, ortak yaşamın getirdiği sorumluluklara da hazırlanması gerekir. Çocuk sahibi olmak kadar, çocuğun büyüdüğü ortam da önemli Çocuk sahibi olmak, onun gelişimini destekleyecek sağlıklı bir ortam sunma sorumluluğunu getirir. Çocuklar anne babalarının ilişkisini gözlemleyerek büyür; gördükleri iletişim ve çatışma çözme modelleri gelecek yaşamlarını şekillendirir. Bu yüzden ebeveynlik becerileri ve aile ortamının kalitesi, politikaların odağında yer almalıdır. Evliliklerin sayısı kadar niteliği de konuşulmalı Evlilik oranlarını artırmak tek başına yeterli bir hedef değildir. Gençlerin neden evlenmeyi ertelediği kadar, evlilik içi sorunların nedenleri de anlaşılmalıdır. Sağlıklı bir yapı için evlilik öncesinde iletişim, sınırlar ve sorumluluk paylaşımı konusunda farkındalık kazandırılması şarttır. Kök aileyle bağ kopmamalı, yeni ailenin sınırları kurulmalı Evlilik, iki farklı aile kültürünün ve alışkanlığının buluşmasıdır. Ne kök aileyle bağı tamamen koparmak ne de onların yeni evliliği yönetmesine izin vermek doğrudur. “Kök aileyle bağ kurmak başka, kök ailenin yeni kurulan ailenin hayatını yönetmesi başka bir şeydir.” diyen Baybaşin; çiftlerin kendi sınırlarını korurken kök aile bağlarını da dengede tutması gerektiğini, bunun çocukların aidiyet duygusu için de kritik olduğunu vurguluyor. Magazin gündemi de aile ilişkilerindeki dönüşümü görünür kılıyor Ünlü çiftlerin boşanmaları ve sorunların sosyal medyaya yansıması, meselenin toplumsal boyutunu gösteriyor. Burada asıl odaklanılması gereken, evliliğin bitip bitmemesinden ziyade çiftlerin krizleri nasıl yönettiği ve bu sürecin çocuklara etkisidir. Ailenin geleceği yalnızca sayılarla ölçülemez Türkiye’deki veriler bize ailenin geleceğinin istatistiklerden ibaret olmadığını gösteriyor. Aileyi güçlendirmek; nitelikli evlilikleri, güvenli büyüme ortamlarını ve sınırları korunan sağlıklı bağları desteklemekle mümkündür. Baybaşin düşüncelerini şöyle özetliyor: “Güçlü aile, niceliksel bir artış değil; daha sağlıklı bağlar ve güvenle büyüyen çocuklar demektir. Güçlü aile, köklerini unutmadan geleceğini birlikte kurabilen aildedir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bakan Göktaş, Aile ve Kültür-Sanat Sempozyumu'nun kapanışında konuştu Haber

Bakan Göktaş, Aile ve Kültür-Sanat Sempozyumu'nun kapanışında konuştu

Bakan Göktaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu'nun iş birliğinde Beştepe Millet Kütüphanesi'nde düzenlenen "Aile ve Kültür-Sanat Sempozyumu"nun kapanışında konuştu. Bugün, aile değerlerinin geleceğine ışık tutan kıymetli bir buluşmayı sona erdirdiklerini belirten Göktaş, iki gün boyunca kültür ve sanatın aileyi güçlendiren rolünü, dijital çağın fırsatlarını, risklerini ve gelecek nesillere aktaracakları ortak değerleri geniş çerçevede değerlendirdiklerini söyledi. Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu'nun ele alınan konuları güçlü bir vizyona dönüştürdüğünü vurgulayan Göktaş, aileyi ve kültürü önceleyen bu büyük vizyonun mimarı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etti. Ailenin, kültürün sessiz mimarı, sanatın görünmez ilham kaynağı olduğunu dile getiren Göktaş "Gelenek ailede kök salar, kimlik evde şekillenir, merhamet evde öğrenilir. Sofra, birliğin ve muhabbetin mekanıdır. Kültürümüzün ve sanatımızın bütün büyük damarlarında hep ailenin izi vardır. Sözlü kültürden yazılı edebiyata, geleneksel mimariden modern sinemaya kadar her unsur aileyi hem değerlerimizi nesillere aktaran hem de kültürel yapıyı inşa eden kaynak olarak ele alır." dedi. "Zararlı akımlar aile yapımızı derinden sarsıyor" Aileyi merkeze alan kültür politikalarının geleceğe yapılan en stratejik yatırım olduğunu kaydeden Göktaş, "Ancak aileyi kuşatan tehditler, her geçen gün daha da artıyor. Bireyselleşme, yalnızlaşma, tüketim kültürü ve sanal bağımlılıklar, aile bağlarını ve demografik yapımızı sessizce aşındırıyor. Dijital mecralarda yayılan şiddet, istismar, siber zorbalık ve cinsiyetsizleştirme gibi zararlı akımlar aile yapımızı derinden sarsıyor. Bu tehditler karşısında aile, bizi dayanıklı kılacak kıymetli değerimizdir. Evlatlarımızı dijital çağın risklerinden koruyacak olan da estetik, ahlak ve irfanla buluşturacak olan da köklü değerlerinden beslenen aile iklimidir." diye konuştu. Tüm bu sorunların karşısında, aileyi güçlü kılacak bir medeniyet hamlesini, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde hayata geçirdiklerinin altını çizen Göktaş, şunları paylaştı: "Aileyi merkeze alan sosyal devlet anlayışımızın hamisi sizsiniz. Bu inançla, ailenin korunması ve güçlendirilmesi yönünde yürüttüğümüz tüm çalışmalar sizin güçlü iradenizle anlam kazanmaktadır. 2025'i Aile Yılı olarak ilan etmeniz ülkemizin geleceğini aile ekseninde yeniden tahkim eden kararlılığımızın somut göstergesidir. 2025 Aile Yılı ile birlikte, Türkiye'nin dört bir yanında topyekun seferberlik ruhu başladı. Tüm kurumlarımız, yerel yönetimler, sivil toplum, akademi, iş dünyası ve gönüllülerin samimi katkılarıyla bu vizyon büyük bir harekete dönüştü. Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı, bu ortak gayretin ürünüdür." "Aile Yılı büyük dayanışmanın ilanı oldu" Bakan Göktaş, Aile Enstitüsü ve Nüfus Politikaları Kurulu'nun, bu vizyonun stratejik ve sürdürülebilir temellerini güçlendiren iki önemli yeni kurumsal yapı olduğunu dile getirdi. Aile ve Gençlik Fonu'nun, gençlerin yuva kurma yolculuğunda onları destekleyen, geleceğe daha güvenle adım atmalarını sağlayan güçlü bir dayanak olduğunu vurgulayan Göktaş, "Doğum yardımları ve aile odaklı sosyal desteklerimiz, devletimizin her an vatandaşlarının yanında olduğunu gösteren önemli adımlardır. Memurlarımıza tanınan yarım zamanlı çalışma hakkı, aile içi dengeyi koruyan, çalışma hayatıyla aile hayatını uyumlu hale getiren kıymetli bir düzenlemedir. Ailelere ve gençlere sunulan çeşitli indirimler ve avantajlar, aile bütçesine doğrudan katkı sunan desteklerdir." değerlendirmesinde bulundu. Aileyi güçlendirmeye yönelik tüm bu adımların toplumun tüm kesimlerinde derin karşılık bulduğunu belirten Göktaş, "Bu anlamda Aile Yılı sadece bir takvim vurgusu değil, milletçe ortaya koyduğumuz birliğimizin, beraberliğimizin büyük dayanışmanın ilanı oldu. Bu güçlü sahiplenme, ailenin bu topraklarda ne kadar köklü ne kadar canlı bir değer olduğunu bir kez daha bütün açıklığıyla gösterdi." ifadesini kullandı. "Kültür ve sanat ehline de önemli görevler düşüyor" Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde hayata geçirilecek, Aile ve Nüfus 10 Yılı vizyonunun, ülkenin geleceğini güçlü bir iradeyle şekillendireceğine vurgu yapan Göktaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye'nin aile ve dinamik nüfus yapısını sağlam temellere kavuşturan, uzun vadeli ve kararlı bir milli atılım olarak ülkemizin istikametini belirleyecektir. Mustafa Kutlu'nun hikayelerini bu salonda bulunan pek çok misafirimiz bilir. Kutlu, hikayelerinde aileyi hem güvenli bir liman hem de bir diriliş mekanı olarak anlatır. İnsanın hayata ve değerlerine tutunduğu o mütevazı evlerin aslında birer irfan harmanı olduğunu bize hatırlatır. Bizim medeniyetimiz yüzyıllardır aileyi merkeze alan köklü bir hikmet birikimi üzerine yükselmektedir. Ailesi güçlü olan milletler, en zorlu dönemlerden güçlenerek çıkar. Çünkü aile milletimizin ortak hafızasını taşıyan, devletimizin sürekliliğini besleyen, dayanışmanın ilk ve en sağlam halkasıdır. Bu yüzden aileyi korumak, bizim için stratejik bir önceliktir." Konuşmasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Aile, milletimizin bekasını ve değer dünyasını ayakta tutan en güçlü yapı taşıdır" sözünü aktaran Göktaş, şunları kaydetti: "Bize düşen görev, bu kadim anlayışı günümüzün ihtiyaçlarıyla buluşturmak. Aileyi her yönüyle destekleyen politikaları kararlılıkla sürdürmektir. Ailemizi güçlü kılmak ve geleceğe taşımak için kültür ve sanat ehline de önemli görevler düşüyor. Zira varlığımızın teminatı olan aileyi her türlü risk ve tehdide karşı korumak için topyekun bir seferberlik duygusuyla hareket etmemiz şart. Kültür ve sanat, değerlerimizin taşıyıcısı olan ailemizi koruyan, destekleyen, güçlendiren bir yapıda olmalıdır. Bu yüzden tüm sanatçılarımıza eserlerini bu duyguyla üretmeleri çağrısında bulunuyorum. Kültür-sanat dünyasının desteği ve gücüyle aileyi esas alan bu medeniyet hamlesini daha da taçlandırabiliriz." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.