Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Biyopsi

Kapsül Haber Ajansı - Biyopsi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Biyopsi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Geçmeyen Ses Kısıklığı Kanser Belirtisi mi? Haber

Geçmeyen Ses Kısıklığı Kanser Belirtisi mi?

Ses kısıklığı, günlük yaşamda sık karşılaşılan ve çoğunlukla geçici nedenlerden kaynaklanan sağlık sorunlarından biri olarak biliniyor. Soğuk algınlığı, grip, sesin aşırı kullanılması veya reflü gibi durumlar ses kalitesinde değişikliklere neden olabiliyor. Ancak ses kısıklığının haftalar boyunca devam etmesi, giderek belirginleşmesi veya başka şikâyetlerle birlikte görülmesi, altta yatan daha ciddi hastalıkların araştırılmasını gerektirebiliyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Murat Topdağ'ın çalışma alanlarından biri olan gırtlak ve ses teli hastalıklarında erken teşhis, hem hastalığın doğru şekilde tedavi edilmesi hem de ses fonksiyonunun korunması açısından önemli bir yer tutuyor. Özellikle ses telleri üzerinde gelişen bazı kötü huylu tümörler, henüz erken evredeyken ses değişikliğiyle belirti verebiliyor. Her Ses Kısıklığı Kanser Anlamına Gelmiyor Ses kısıklığı, ses tellerinin normal titreşim düzeninin bozulması sonucunda ortaya çıkıyor. Sesin kalınlaşması, çatallanması, zayıflaması veya konuşma sırasında zorlanma hissedilmesi, ses bozukluklarının yaygın belirtileri arasında bulunuyor. Ses kısıklığının en sık görülen nedenleri arasında viral enfeksiyonlar, akut larenjit, ses tellerinde oluşan nodüller, polipler ve sesin yanlış kullanılması yer alıyor. Bunun yanında reflü, kronik tahriş, ses teli hareket bozuklukları ve bazı nörolojik hastalıklar da ses kalitesini etkileyebiliyor. Bu nedenle yalnızca ses kısıklığının bulunması, kişinin kanser olduğu anlamına gelmiyor. Ancak özellikle belirgin bir enfeksiyon olmadan başlayan, giderek kötüleşen veya uzun süre düzelmeyen ses değişikliklerinin nedeni mutlaka araştırılmalı. Ses kısıklığının süresi, şiddeti ve eşlik eden diğer belirtiler, uzman değerlendirmesinde dikkate alınan önemli faktörler arasında yer alıyor. Üç Haftadan Uzun Süren Ses Kısıklığına Dikkat Üst solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı ses kısıklığı çoğunlukla birkaç gün içerisinde hafiflemeye başlıyor ve genellikle birkaç hafta içerisinde düzeliyor. Buna karşılık üç haftayı aşan ses değişiklikleri, özellikle risk faktörleri bulunan kişilerde daha ayrıntılı değerlendirmeyi gerektirebiliyor. Klinik kılavuzlar, dört hafta içerisinde düzelmeyen veya belirgin iyileşme göstermeyen ses kısıklığında gırtlağın endoskopik olarak incelenmesini öneriyor. Ciddi bir hastalık şüphesi bulunması halinde ise bu süre beklenmeden değerlendirme yapılması gerekiyor. Özellikle sigara kullanan bireylerde sürekli ses kısıklığının normal kabul edilmesi, olası hastalıkların teşhisinde gecikmeye yol açabiliyor. Sigara kullanımının ses telleri üzerinde kronik tahrişe neden olması, bazı hastaların meydana gelen ses değişikliklerini önemsememesine neden olabiliyor. Uzun süre devam eden ses kısıklığında kulak burun boğaz muayenesi, şikâyetin kaynağının belirlenmesi ve gerekli tanısal incelemelerin planlanması açısından önem taşıyor. Ses Kısıklığı Gırtlak Kanserinin İlk Belirtisi Olabilir Gırtlak kanseri, ses tellerinin bulunduğu gırtlak dokusunda gelişen kötü huylu tümörleri kapsıyor. Özellikle gerçek ses telleri üzerinde ortaya çıkan tümörler, ses tellerinin titreşimini etkileyerek hastalığın erken dönemlerinde ses kısıklığına neden olabiliyor. Bu durum, ses değişikliklerinin gırtlak kanseri açısından önemli bir uyarı belirtisi olarak değerlendirilmesini sağlıyor. Bununla birlikte tümörün gırtlak içerisindeki yerleşimine bağlı olarak hastalığın başlangıcında belirgin ses kısıklığı görülmeyebiliyor. Gırtlak kanserinde ses kısıklığına yutma güçlüğü, boğaz ağrısı, yutkunurken rahatsızlık hissi, açıklanamayan kulak ağrısı ve boyunda şişlik gibi belirtiler eşlik edebiliyor. İleri evrelerde solunum güçlüğü ve açıklanamayan kilo kaybı da görülebiliyor. Bu belirtilerin bir arada bulunması kesin olarak kanser tanısı anlamına gelmese de uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gereken bir tabloya işaret edebiliyor. Sigara Kullananlarda Risk Daha Yüksek Gırtlak kanserinin gelişiminde en önemli risk faktörlerinden biri tütün kullanımı olarak öne çıkıyor. Sigara dumanındaki kanserojen maddeler, gırtlak yüzeyini kaplayan hücrelerde zaman içerisinde hasara neden olabiliyor. Sigara kullanım süresi ve miktarı arttıkça gırtlak kanseri gelişme riski de yükseliyor. Alkol tüketimi ise özellikle tütün kullanımıyla birlikte olduğunda riski daha fazla artırabiliyor. Bununla birlikte gırtlak kanseri yalnızca sigara kullanan kişilerde görülmüyor. Sigara kullanmayan bireylerde de ses tellerini etkileyen ciddi hastalıklar gelişebildiği için kalıcı ses değişikliklerinin yalnızca risk faktörlerine göre değerlendirilmemesi gerekiyor. Tütün kullanımının bırakılması ve alkol tüketiminin azaltılması, gırtlak kanseri riskinin düşürülmesinde önemli koruyucu adımlar arasında bulunuyor. Ses Telleri Endoskopik Muayeneyle İncelenebiliyor Geçmeyen ses kısıklığının değerlendirilmesinde hastanın şikâyetlerinin süresi, mesleki ses kullanımı, sigara alışkanlığı ve eşlik eden sağlık sorunları ayrıntılı şekilde ele alınıyor. Kulak burun boğaz muayenesinde ses tellerini doğrudan görüntülemek amacıyla laringoskopi yönteminden yararlanılabiliyor. Burundan ilerletilen ince ve esnek bir endoskop yardımıyla ses tellerinin yapısı, hareketleri ve yüzey özellikleri değerlendirilebiliyor. Gerekli görülen hastalarda videostroboskopi gibi yöntemlerle ses tellerinin titreşim özellikleri daha ayrıntılı incelenebiliyor. Muayene sırasında şüpheli bir doku değişikliği tespit edilmesi durumunda ise kesin tanıya ulaşmak amacıyla biyopsi yapılması gerekebiliyor. Ses kısıklığının nedeni belirlendikten sonra ilaç tedavisi, ses terapisi, yaşam tarzı değişiklikleri veya cerrahi girişimler gibi farklı tedavi seçenekleri değerlendirilebiliyor. Tedavi yaklaşımı, hastalığın türüne ve kişinin klinik özelliklerine göre planlanıyor. Erken Tanı Sesin Korunması Açısından Önemli Gırtlak kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi seçeneklerinin belirlenmesi açısından önemli avantajlar sağlayabiliyor. Özellikle ses telleriyle sınırlı bazı erken evre tümörlerde, uygun hastalar için endoskopik cerrahi veya radyoterapi gibi organ koruyucu yaklaşımlar değerlendirilebiliyor. Daha ileri evre hastalıklarda ise geniş kapsamlı cerrahi işlemler, radyoterapi ve sistemik tedaviler gündeme gelebiliyor. Tedavi planlamasında tümörün yerleşimi, büyüklüğü, yayılım durumu ve hastanın genel sağlık özellikleri dikkate alınıyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Murat Topdağ'ın uzmanlık alanına giren baş ve boyun cerrahisinde, tedavinin temel hedefleri arasında hastalığın kontrol altına alınması ve mümkün olan durumlarda konuşma, solunum ve yutma fonksiyonlarının korunması bulunuyor. Erken tanı, uygun hastalarda daha sınırlı tedavi yöntemlerinin uygulanabilmesine olanak tanıyabilse de tedavinin başarısı ve fonksiyonel sonuçlar hastadan hastaya farklılık gösterebiliyor. Geçmeyen Ses Kısıklığını İhmal Etmeyin Ses kısıklığı çoğu zaman iyi huylu nedenlerden kaynaklansa da haftalar boyunca devam eden şikâyetlerin sıradan bir ses yorgunluğu olarak değerlendirilmesi doğru olmayabiliyor. Özellikle üç haftadan uzun süren ses değişikliklerinde kulak burun boğaz uzmanına başvurulması önem taşıyor. Ses kısıklığına boyunda şişlik, yutma güçlüğü, kanlı balgam veya açıklanamayan kilo kaybı eşlik etmesi durumunda değerlendirme geciktirilmemeli. Belirgin nefes darlığı gelişmesi halinde ise acil tıbbi yardım alınmalı. Prof. Dr. Murat Topdağ'ın uzmanlık alanlarından biri olan gırtlak ve ses teli hastalıklarında, belirtilerin erken dönemde fark edilmesi ve doğru tanısal yöntemlerle değerlendirilmesi, uygun tedavinin planlanmasına katkı sağlayabiliyor. Ses sağlığının korunması için sigara kullanımından uzak durulması, sesin aşırı zorlanmaması ve uzun süre devam eden ses değişikliklerinin ihmal edilmemesi önem taşıyor. Erken dönemde gerçekleştirilen uzman değerlendirmesi, olası ciddi hastalıkların zamanında belirlenmesine ve ses fonksiyonunun korunmasına yönelik tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesine yardımcı olabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ameliyatsız Tiroid Nodülü Tedavisi Var mı? Haber

Ameliyatsız Tiroid Nodülü Tedavisi Var mı?

Boynun ön bölümünde bulunan tiroid bezinde gelişen bu oluşumlar, belirli bir büyüklüğe ulaştığında boyunda şişlik, yutma güçlüğü, baskı hissi ve estetik rahatsızlık gibi şikâyetlere neden olabiliyor. Geçmişte tedavi gerektiren tiroid nodüllerinde cerrahi yöntemler ön plana çıkarken, girişimsel radyoloji alanında yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde günümüzde uygun hastalarda ameliyatsız tedavi seçenekleri de uygulanabiliyor. Girişimsel Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Özgür Kılıçkesmez, iyi huylu olduğu gerekli incelemelerle doğrulanan ve belirli anatomik özelliklere sahip tiroid nodüllerinin minimal invaziv yöntemlerle tedavi edilebildiğine dikkat çekerek, özellikle doğru hasta seçimi ve ayrıntılı ultrasonografik değerlendirmenin tedavi planlamasında büyük önem taşıdığını vurguluyor. Ameliyatsız Tiroid Nodülü Tedavisi Nedir? Ameliyatsız tiroid nodülü tedavisi, uygun nodüllerin görüntüleme rehberliğinde gerçekleştirilen minimal invaziv işlemlerle küçültülmesini amaçlayan bir yaklaşımdır. Bu tedavilerde temel hedef, şikâyete neden olan nodül dokusunu kontrollü şekilde etkisiz hale getirerek zaman içerisinde hacminin azalmasını sağlamaktır. Cerrahi yöntemlerde tiroid bezinin bir bölümü veya tamamı çıkarılabilirken, ablasyon işlemlerinde nodül çevresindeki sağlıklı tiroid dokusunun mümkün olduğunca korunması hedefleniyor. Ancak ameliyatsız tedavi her nodül veya her hasta için uygun olmayabiliyor. Tedavi öncesinde ultrasonografi bulguları, biyopsi sonuçları ve tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerekiyor. Radyofrekans Ablasyon ile Tiroid Nodülü Tedavisi Radyofrekans ablasyon, iyi huylu tiroid nodüllerinin tedavisinde kullanılan termal ablasyon yöntemlerinden biridir. İşlem sırasında ultrasonografi rehberliğinde nodül içerisine ince bir elektrot yerleştiriliyor. Elektrot aracılığıyla oluşturulan ısı enerjisi, nodül dokusunda kontrollü termal hasar meydana getiriyor. Tedavi edilen nodül dokusu zaman içerisinde vücut tarafından kısmen yeniden emiliyor ve nodül hacminde küçülme meydana gelebiliyor. Radyofrekans ablasyon genellikle lokal anestezi altında gerçekleştirilebiliyor. Bazı hastalarda işlem sırasında ek ağrı kontrolü veya sedasyon yöntemlerinden yararlanılabiliyor. Tedavinin en önemli avantajlarından biri, uygun hastalarda büyük bir cerrahi kesi yapılmadan nodül hacminin azaltılabilmesidir. Mikrodalga Ablasyon Nasıl Uygulanıyor? Mikrodalga ablasyon, elektromanyetik enerji kullanılarak nodül dokusunda ısı oluşturulmasını sağlayan bir başka minimal invaziv yöntemdir. Ultrasonografi eşliğinde nodül içerisine yerleştirilen özel bir anten aracılığıyla hedef dokuda kontrollü ısı etkisi meydana getiriliyor. Bu etki, nodül dokusunun zaman içerisinde küçülmesini amaçlıyor. Mikrodalga ablasyon özellikle belirli iyi huylu tiroid nodüllerinde değerlendirilebiliyor. Ancak yöntemin seçimi nodülün büyüklüğüne, yerleşimine, iç yapısına ve işlemin güvenli şekilde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğine bağlı olarak değişiyor. Radyofrekans ve mikrodalga ablasyon yöntemleri arasında seçim yapılırken hastanın klinik özellikleri ve uygulama merkezinin deneyimi dikkate alınıyor. Kistik Tiroid Nodüllerinde Etanol Ablasyonu İçerisinde sıvı bulunan kistik tiroid nodüllerinin tedavisinde etanol ablasyonu önemli bir seçenek olarak kullanılabiliyor. Bu yöntemde öncelikle nodül içerisindeki sıvının boşaltılması, ardından uygun koşullarda etanol uygulanarak kistik yapının yeniden sıvı biriktirme olasılığının azaltılması hedefleniyor. Etanol ablasyonu özellikle tekrarlayan ve şikâyete neden olan iyi huylu kistik nodüllerde değerlendirilebiliyor. Nodülün büyük ölçüde katı yapıda olması durumunda ise farklı ablasyon yöntemleri daha uygun olabiliyor. Ameliyatsız Tiroid Nodülü Tedavisi Kimler İçin Uygundur? Minimal invaziv ablasyon yöntemleri genellikle iyi huylu olduğu uygun biyopsi değerlendirmeleriyle doğrulanmış, büyüyen veya belirgin şikâyete neden olan nodüllerde gündeme geliyor. Boyunda kozmetik rahatsızlık, baskı hissi veya yutma güçlüğü oluşturan nodüller bu kapsamda değerlendirilebiliyor. Bazı aşırı hormon üreten otonom tiroid nodüllerinde de termal ablasyon seçenekleri düşünülebiliyor. Ancak kanser şüphesi bulunan nodüllerde standart iyi huylu nodül ablasyon yaklaşımı uygun kabul edilmiyor. Bu hastalarda ileri tanısal değerlendirme ve gerekli durumlarda onkolojik tedavi planlaması gerekiyor. Ameliyatsız Tedavinin Avantajları Nelerdir? Minimal invaziv tiroid nodülü tedavilerinin önemli avantajlarından biri, uygun hastalarda cerrahi kesi yapılmadan işlem gerçekleştirilebilmesidir. Bu yöntemler çoğunlukla günübirlik uygulanabiliyor ve birçok hasta kısa süre içerisinde günlük aktivitelerine dönebiliyor. Sağlıklı tiroid dokusunun korunması, işlem sonrasında tiroid hormonu kullanımına ihtiyaç duyulma olasılığını azaltabiliyor. Ancak hormon fonksiyonlarının korunacağı her hasta için garanti edilemiyor. Ablasyon işlemlerinde nodülün tamamen ortadan kaldırılması her zaman hedeflenmiyor. Temel amaç, nodül hacmini azaltarak neden olduğu şikâyetleri hafifletmektir. Bazı hastalarda istenilen küçülmenin sağlanması için ek ablasyon seansları gerekebiliyor. Ameliyatsız Tiroid Nodülü Tedavisinin Riskleri Var mı? Termal ablasyon yöntemleri minimal invaziv işlemler olmakla birlikte tamamen risksiz değildir. İşlem sonrasında geçici ağrı, boyunda hassasiyet, morarma veya şişlik görülebiliyor. Daha nadir olarak ses değişikliği, kanama, cilt yanığı veya çevre dokularda termal hasar gibi komplikasyonlar gelişebiliyor. Bu nedenle işlemlerin tiroid anatomisine ve görüntüleme rehberliğinde ablasyon tekniklerine hâkim deneyimli ekipler tarafından gerçekleştirilmesi önem taşıyor. Tedavi Sonrası Tiroid Nodülü Tekrar Büyür mü? Ablasyon sonrasında tiroid nodüllerinin hacminde zaman içerisinde küçülme bekleniyor. Ancak elde edilen sonuçlar nodülün başlangıç büyüklüğüne, yapısına ve uygulanan tedaviye göre değişebiliyor. Bazı nodüllerde uzun dönem takip sırasında yeniden büyüme görülebiliyor. Bu durumda ek ablasyon veya farklı tedavi seçenekleri değerlendirilebiliyor. İşlem sonrasında ultrasonografi kontrolleriyle nodül hacmindeki değişim ve tiroid fonksiyonları takip ediliyor. Tiroid Nodüllerinde Ameliyatsız Tedavi Yeni Bir Seçenek Sunuyor Tiroid nodüllerinin tedavisinde tek bir yöntemin bütün hastalar için uygun olması mümkün değil. Küçük ve şikâyete neden olmayan iyi huylu nodüllerde düzenli takip yeterli olabilirken, belirli hastalarda cerrahi tedavi veya minimal invaziv ablasyon yöntemleri gündeme gelebiliyor. Girişimsel radyoloji tekniklerinin gelişmesi, uygun hastalarda tiroid dokusunu korumayı hedefleyen tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesine olanak sağlıyor. Ameliyatsız tiroid nodülü tedavisinde başarılı bir yaklaşım için doğru hasta seçimi, ayrıntılı ultrasonografik değerlendirme ve düzenli takip büyük önem taşıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır? Haber

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır?

Prof. Dr. Yılören Tanıdır, üreter kanserinde erken tanının hastalığın yaygınlığının belirlenmesi, böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması açısından önemli olduğuna dikkat çeken bilgilendirmelerde bulunuyor. Üreterler, sağ ve sol böbrekten mesaneye uzanan iki ayrı idrar kanalıdır. Bu kanalların iç yüzeyi ürotelyum adı verilen özel bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Üreter kanserlerinin önemli bir bölümü bu hücrelerden kaynaklanan ürotelyal karsinomlardır. Aynı hücre tipi böbrek havuzcuğunda ve mesanede de bulunduğundan üst idrar yolu ürotelyal kanserleri benzer biyolojik özellikler gösterebilir. Bununla birlikte üreterde gelişen bir tümörün yerleşimi, idrar akışını engelleme riski ve böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi bakımından kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Üreter Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Üreter kanserinin en sık karşılaşılan belirtilerinden biri idrarda kan görülmesidir. Hematüri olarak adlandırılan bu durum bazı hastalarda idrarın kırmızı, pembe veya kahverengimsi görünmesine neden olabilir. Diğer hastalarda ise kanama yalnızca laboratuvar testlerinde belirlenebilir. İdrarda kan görülmesi üreter kanserine özgü değildir. Böbrek taşları, idrar yolu enfeksiyonları, mesane hastalıkları ve çeşitli böbrek rahatsızlıkları da benzer bulgular oluşturabilir. Ancak özellikle nedeni açıklanamayan veya tekrarlayan kanamalarda üst idrar yollarının değerlendirilmesi önemlidir. Üreter kanserinde kanama bazen ağrısız biçimde ortaya çıkabilir. Kanamanın kendiliğinden durması ise altta yatan hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle tek seferlik gözle görülür kanama bile tıbbi inceleme gerektirir. Hastalığın diğer önemli belirtilerinden biri yan ağrısıdır. Üreter içerisindeki tümör, idrarın böbrekten mesaneye doğru ilerlemesini engelleyebilir. Bu durumda böbreğin idrar toplama sisteminde genişleme meydana gelebilir. Hidronefroz olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda bel veya yan bölgede ağrıya neden olabilir. Tıkanıklığın derecesine ve gelişme hızına bağlı olarak ağrı hafif veya şiddetli olabilir. Bazı hastalarda ise idrar akışındaki bozulma belirgin ağrı oluşturmadan ilerleyebilir. Bu nedenle böbreklerde açıklanamayan genişleme saptanması durumunda üreterdeki olası tıkanıklık nedenlerinin araştırılması gerekir. Hastalığın ileri dönemlerinde açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, yorgunluk ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir. Ancak bu belirtiler birçok farklı hastalıkla ilişkili olabileceğinden tek başına tanı koydurmaz. Üreter Kanseri Hangi Risk Faktörleriyle İlişkilidir? Üreter kanseri açısından önemli risk faktörlerinden biri sigara kullanımıdır. Tütün dumanında bulunan bazı kanserojen maddeler böbrekler aracılığıyla idrara geçebilir ve idrar yollarının iç yüzeyindeki hücrelerle temas edebilir. Uzun süreli sigara kullanımı üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinin gelişme riskini artırabilir. Sigaranın bırakılması genel sağlık açısından önemli yararlar sağlar ve ürolojik kanser risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Belirli mesleki kimyasallara maruziyet de risk değerlendirmesinde önem taşır. Özellikle bazı aromatik aminlerle uzun süreli temas, ürotelyal kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Üreter kanseri ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte farklı yaş gruplarında da ortaya çıkabilir. Bu nedenle yalnızca yaşa dayanarak hastalık olasılığının tamamen dışlanması doğru değildir. Daha önce mesane kanseri geçirmiş kişilerde üst idrar yollarında yeni bir ürotelyal tümör gelişme ihtimali dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde üst idrar yolu ürotelyal kanseri tanısı alan hastalarda mesanenin de değerlendirilmesi önemlidir. Bazı kalıtsal kanser sendromları da üreter kanseri riskini artırabilir. Özellikle Lynch sendromu, üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle ilişkili genetik durumlar arasında bulunmaktadır. Ailede genç yaşta kolon, rahim veya üst idrar yolu kanseri görülmesi gibi durumlarda genetik yatkınlık açısından değerlendirme gündeme gelebilir. Bununla birlikte her üreter kanseri hastasında kalıtsal bir neden bulunmaz. Üreter Kanseri Tanısında Hangi Yöntemler Kullanılır? Üreter kanserinden şüphelenilen hastalarda ilk olarak ayrıntılı hastalık öyküsü alınır. İdrarda kan görülmesi, ağrının özellikleri, daha önce geçirilen ürolojik hastalıklar, sigara kullanımı ve aile öyküsü sorgulanır. İdrar tahlili, kanama ve enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Gerekli durumlarda idrar sitolojisi uygulanarak idrarda dökülen şüpheli hücreler araştırılabilir. İdrar sitolojisi özellikle yüksek dereceli ürotelyal tümörlerin değerlendirilmesinde yardımcı olabilir. Ancak testin normal olması üreter kanserini tamamen dışlamaz. Görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde önemli bir yere sahiptir. Ultrasonografi böbreklerde genişleme veya bazı yapısal değişikliklerin belirlenmesini sağlayabilir. Bununla birlikte küçük üreter tümörleri ultrasonografide her zaman görülemeyebilir. Bilgisayarlı tomografi ürografisi, üst idrar yollarındaki şüpheli oluşumların değerlendirilmesinde kullanılan temel görüntüleme yöntemlerinden biridir. Kontrast madde kullanılarak böbrekler, üreterler ve idrar toplama sisteminin yapısı ayrıntılı biçimde incelenebilir. Böbrek fonksiyonları veya kontrast madde kullanımı açısından kısıtlılık bulunan hastalarda farklı görüntüleme yöntemleri değerlendirilebilir. Manyetik rezonans ürografisi bazı durumlarda alternatif olarak kullanılabilir. Mesanenin değerlendirilmesi için sistoskopi yapılması gerekebilir. Çünkü üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle birlikte mesane içerisinde de tümör bulunabilir. Şüpheli üreter lezyonlarının doğrudan değerlendirilmesinde üreteroskopi önemli bir yöntemdir. İnce bir kamera yardımıyla idrar kanalından mesaneye ve oradan üretere ilerlenerek şüpheli bölge görüntülenebilir. Gerekli durumlarda üreteroskopi sırasında biyopsi alınabilir. Patolojik inceleme tümörün hücresel özelliklerinin belirlenmesine yardımcı olur. Bununla birlikte küçük biyopsi örnekleri tümörün derinliği hakkında her zaman kesin bilgi sağlamayabilir. Tanı sürecinde görüntüleme, endoskopik inceleme ve patolojik bulgular birlikte değerlendirilerek hastalığın risk grubu belirlenir. Üreter Kanserinde Erken Tanı Neden Önemlidir? Üreter kanserinin erken evrede saptanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Hastalığın yerleşimi ve biyolojik özellikleri tedavinin kapsamını doğrudan etkileyebilir. Düşük riskli ve uygun özellikteki bazı üreter tümörlerinde böbrek koruyucu tedaviler değerlendirilebilir. Endoskopik yöntemlerle tümörün çıkarılması veya lazerle tedavi edilmesi belirli hastalarda mümkün olabilir. Bu yaklaşım özellikle seçilmiş, düşük riskli tümörlerde veya böbreğin korunmasının büyük önem taşıdığı hastalarda gündeme gelebilir. Ancak endoskopik tedavi sonrasında yakın ve düzenli takip gerekir. Yüksek riskli üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinde standart cerrahi yaklaşımlardan biri radikal nefroüreterektomidir. Bu işlem böbreğin, üreterin ve üreterin mesaneye açıldığı bölgeden bir doku bölümünün çıkarılmasını içerir. Cerrahinin kapsamı hastalığın yaygınlığına ve hastanın özelliklerine göre planlanır. Bazı seçilmiş üreter tümörlerinde segmental üreter rezeksiyonu gibi böbrek koruyucu cerrahi seçenekleri de değerlendirilebilir. Üreter kanserinin tedavisinde tümörün derecesi, boyutu, çok odaklı olup olmadığı ve görüntülemede invazyon şüphesi bulunup bulunmadığı önemlidir. Ayrıca karşı böbreğin fonksiyonları ve hastanın genel sağlık durumu karar sürecinde dikkate alınır. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında sistemik kemoterapi gündeme gelebilir. İleri hastalıkta immünoterapi ve diğer sistemik tedaviler de belirli klinik koşullarda kullanılabilir. Hastalıkla ilişkili tedavi seçeneklerinin her hasta için aynı olmadığı unutulmamalıdır. Temel amaç kanser kontrolünü sağlamak, mümkün olduğunda böbrek fonksiyonlarını korumak ve tedaviye bağlı riskleri azaltmaktır. Üreter Kanseri Tedavisinden Sonra Takip Nasıl Yapılır? Üreter kanserinin tedavisi tamamlandıktan sonra düzenli kontrol programına devam edilmesi önemlidir. Ürotelyal tümörlerin özelliklerinden biri, idrar yollarının farklı bölgelerinde yeni tümörlerin gelişebilmesidir. Bu nedenle takip sırasında yalnızca ilk tümörün bulunduğu bölge değil, mesane ve gerekli durumlarda üst idrar yolları da değerlendirilir. Hastanın risk grubuna göre sistoskopi, idrar testleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Böbrek koruyucu tedavi uygulanan hastalarda takip daha ayrıntılı olabilir. Üreteroskopi gibi endoskopik incelemeler belirli aralıklarla gerekli görülebilir. Amaç, hastalığın tekrarlama belirtilerini zamanında belirlemektir. Radikal cerrahi uygulanan hastalarda da böbrek fonksiyonlarının takibi önem taşır. Tek böbrekle yaşamını sürdüren kişilerde kan basıncı, böbrek fonksiyon testleri ve mevcut ek hastalıkların kontrolü dikkate alınmalıdır. Sigara kullanımının bırakılması, kronik hastalıkların uygun biçimde yönetilmesi ve kontrol randevularının aksatılmaması genel sağlık açısından önemli katkılar sağlayabilir. Üreter kanseri nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen özellikle idrarda kan görülmesi ve açıklanamayan yan ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastalığın erken değerlendirilmesi, böbrek fonksiyonlarının korunmasına yönelik seçeneklerin araştırılmasını ve uygun tedavinin zamanında planlanmasını sağlayabilir. Şüpheli belirtilerin ihmal edilmemesi, doğru tanı yöntemlerinin kullanılması ve tedavi sonrasında düzenli takip yapılması, üreter kanserinin yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fibroadenom Kansere Dönüşür mü? Haber

Fibroadenom Kansere Dönüşür mü?

Genellikle düzgün sınırlı, hareketli ve ağrısız kitleler şeklinde hissedilen fibroadenomlar, çoğu zaman ciddi bir sağlık sorununa neden olmaz. Bununla birlikte memede ele gelen her kitlede olduğu gibi fibroadenom şüphesi bulunan hastaların da doğru tanı ve takip açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, fibroadenomların büyük bölümünün iyi huylu olduğunu ve çoğunlukla kansere dönüşmediğini, ancak bu durumun memedeki bütün kitlelerin zararsız kabul edilmesi anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. Özellikle hızlı büyüyen, görüntüleme özellikleri değişen veya şüpheli bulgular gösteren kitlelerde ileri inceleme gerekebilir. Fibroadenom tanısı alan hastaların en sık merak ettiği konular arasında kitlenin zamanla büyüyüp büyümeyeceği, kansere dönüşme ihtimali ve cerrahi olarak çıkarılmasının gerekli olup olmadığı bulunmaktadır. Bu soruların yanıtı, fibroadenomun yapısına, büyüklüğüne, hastanın yaşına ve klinik değerlendirme sonuçlarına göre değişebilmektedir. Fibroadenom Nedir ve Neden Oluşur? Fibroadenom, meme dokusunda gelişen ve genellikle iyi huylu özellikler taşıyan solid kitlelerden biridir. Fibroglandüler dokunun belirli bölgelerde çoğalması sonucunda oluşur. Fibroadenomların gelişiminde hormonal faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Özellikle östrojen hormonuyla ilişkili değişiklikler, bu kitlelerin büyüme özelliklerini etkileyebilir. Bu nedenle fibroadenomlar en sık ergenlik sonrası ve doğurganlık çağındaki kadınlarda görülmektedir. Bununla birlikte daha ileri yaşlarda da saptanabilir. Fibroadenomlar tek bir kitle şeklinde ortaya çıkabileceği gibi aynı memede veya her iki memede birden fazla sayıda da bulunabilir. Bazı fibroadenomlar uzun yıllar boyunca aynı büyüklükte kalırken bazıları zaman içerisinde büyüyebilir veya küçülebilir. Gebelik döneminde meydana gelen hormonal değişiklikler, bazı fibroadenomların büyümesine neden olabilir. Menopoz sonrasında ise bazı kitlelerde küçülme veya kalsifikasyon gelişebilir. Fibroadenomun oluşması, kişinin meme kanseri olduğu anlamına gelmez. Ancak klinik özellikleri nedeniyle diğer meme kitlelerinden ayırt edilmesi önemlidir. Özellikle yeni fark edilen bir kitlenin yalnızca hareketli veya düzgün sınırlı olması nedeniyle fibroadenom olarak kabul edilmesi doğru değildir. Kesin değerlendirme için hastanın yaşına ve klinik özelliklerine uygun görüntüleme yöntemleri kullanılmalıdır. Fibroadenom Kansere Dönüşebilir mi? Fibroadenomlarla ilgili en önemli konulardan biri, bu kitlelerin zamanla kansere dönüşme ihtimalidir. Basit fibroadenomlar iyi huylu oluşumlardır ve büyük çoğunluğu kansere dönüşmez. Bu nedenle fibroadenom tanısı almak, doğrudan meme kanseri gelişeceği anlamına gelmemektedir. Nadir durumlarda fibroadenom içerisinde meme kanseri saptanabilir. Ancak bu durum oldukça seyrektir ve her fibroadenomun zaman içerisinde kötü huylu bir tümöre dönüşeceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Bazı fibroadenomlar histolojik özelliklerine göre basit veya kompleks fibroadenom olarak sınıflandırılabilir. Kompleks fibroadenomlarda belirli doku değişiklikleri bulunabilir. Bu hastalarda meme kanseri riski değerlendirilirken yalnızca fibroadenomun varlığı değil, eşlik eden proliferatif değişiklikler, aile öyküsü ve diğer risk faktörleri de dikkate alınır. Fibroadenom tanısı bulunan kadınların tamamı aynı risk grubunda değildir. Özellikle ailede meme kanseri öyküsü bulunan veya daha önce riskli meme lezyonu saptanan kişilerde takip yaklaşımı farklı olabilir. Prof. Dr. Ebru Ayvazoğlu Soy, fibroadenomların çoğu zaman iyi huylu seyrettiğini ancak doğru tanı konulmadan herhangi bir kitlenin güvenli kabul edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Fibroadenomun kansere dönüşme ihtimalinin düşük olması, yeni gelişen meme bulgularının değerlendirilmesini gereksiz hâle getirmez. Fibroadenomun Belirtileri Nelerdir? Fibroadenomlar çoğu zaman memede fark edilen yuvarlak veya oval şekilli kitleler olarak ortaya çıkar. Genellikle düzgün sınırlı ve hareketli bir yapıya sahip olmaları, klinik muayenede dikkat çeken özellikler arasındadır. Bazı fibroadenomlar elle hissedilemeyecek kadar küçük olabilir ve yalnızca meme ultrasonografisi sırasında fark edilebilir. Fibroadenomların büyük bölümü ağrısızdır. Ancak bazı hastalarda adet dönemi öncesinde hassasiyet veya dolgunluk hissi oluşabilir. Büyük fibroadenomlar meme şeklinde belirgin değişiklik oluşturabilir. Özellikle hızlı büyüyen kitleler hastalarda estetik veya fiziksel rahatsızlığa neden olabilir. Fibroadenomların çoğunlukla hareketli olması, meme kanserinden kesin olarak ayrılmalarını sağlamaz. Bazı kötü huylu kitleler de erken dönemlerde hareketli hissedilebilir. Aynı şekilde fibroadenomların zaman içerisinde sertleşmesi veya farklı özellikler göstermesi mümkündür. Memede ele gelen kitlenin büyümesi, yeni bir kitle oluşması, meme başında değişiklik gelişmesi veya ciltte çekinti fark edilmesi durumunda yeniden değerlendirme yapılmalıdır. Özellikle mevcut fibroadenom tanısı bulunan hastalarda daha önceki görüntüleme sonuçlarıyla yeni incelemelerin karşılaştırılması önemlidir. Bu karşılaştırma, kitlenin boyutunda veya yapısında meydana gelen değişikliklerin belirlenmesini kolaylaştırabilir. Fibroadenom Tanısı Nasıl Konulur? Fibroadenom tanısında ilk aşama klinik muayenedir. Hastanın yaşı, şikâyetlerinin süresi, kitlenin büyüme durumu ve aile öyküsü değerlendirilir. Meme ultrasonografisi, fibroadenom şüphesi bulunan hastalarda sık kullanılan görüntüleme yöntemlerinden biridir. Ultrasonografide fibroadenomlar çoğunlukla oval, düzgün sınırlı ve çevre dokulara paralel yerleşim gösteren solid kitleler şeklinde izlenebilir. Bununla birlikte her fibroadenom aynı görüntüleme özelliklerine sahip değildir. Bazı kitleler farklı yapısal özellikler gösterebilir. Hastanın yaşı ve klinik bulgularına göre mamografi de değerlendirmeye dahil edilebilir. Görüntüleme sonuçlarında şüpheli özellikler bulunması durumunda biyopsi gerekebilir. Kalın iğne biyopsisi, meme dokusundan örnek alınmasını ve kitlenin patolojik olarak incelenmesini sağlar. Biyopsi sonucunda fibroadenom tanısı konulması, gereksiz cerrahi müdahalelerden kaçınılmasına yardımcı olabilir. Ancak biyopsi sonucu ile görüntüleme bulgularının birbiriyle uyumlu olması önem taşır. Bazı fibroepitelyal lezyonlarda fibroadenom ile fillodes tümörü arasında ayrım yapılması güç olabilir. Özellikle hızla büyüyen veya büyük boyutlara ulaşan kitlelerde bu olasılık değerlendirilmelidir. Fillodes tümörleri, fibroadenomlardan farklı biyolojik özelliklere sahip olabilir ve bazı türlerinde kötü huylu davranış görülebilir. Bu nedenle şüpheli durumlarda ileri patolojik değerlendirme veya cerrahi çıkarım gerekebilir. Fibroadenom Ameliyatla Alınmalı mı? Fibroadenom tanısı alan her hastada ameliyat yapılması gerekli değildir. Özellikle görüntüleme ve patolojik bulgular açısından iyi huylu olduğu belirlenen, küçük ve belirti oluşturmayan kitlelerde takip tercih edilebilir. Takip sürecinde kitlenin büyüklüğü ve görüntüleme özellikleri değerlendirilir. Kontrol aralıkları hastanın risk durumuna ve radyolojik bulgularına göre belirlenir. Bununla birlikte bazı durumlarda fibroadenomun cerrahi olarak çıkarılması gündeme gelebilir. Özellikle hızlı büyüyen, belirgin ağrıya neden olan veya meme şeklini etkileyen kitlelerde cerrahi seçenek değerlendirilebilir. Görüntüleme ve biyopsi sonuçları arasında uyumsuzluk bulunması da ameliyat kararını etkileyen önemli bir faktördür. Kitlenin yapısıyla ilgili kesin tanıya ulaşılamaması veya fillodes tümörü şüphesi bulunması durumunda cerrahi çıkarım önerilebilir. Bazı hastalar, kitlenin iyi huylu olduğu belirlenmesine rağmen sürekli kaygı yaşamaları nedeniyle cerrahi seçeneği değerlendirmek isteyebilir. Bu durumda cerrahinin olası yararları ve riskleri hakkında ayrıntılı bilgilendirme yapılmalıdır. Fibroadenom ameliyatında temel amaç, kitlenin uygun şekilde çıkarılması ve sağlıklı meme dokusunun mümkün olduğunca korunmasıdır. Cerrahi sonrasında yara izi, enfeksiyon, kanama veya meme şeklinde değişiklik gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu nedenle ameliyat kararı yalnızca kitlenin varlığına göre değil, bütün klinik koşullar dikkate alınarak verilmelidir. Fibroadenom Takibinde Nelere Dikkat Edilmelidir? Fibroadenom tanısı alan hastalarda takip programının düzenli şekilde sürdürülmesi önemlidir. Özellikle ameliyat gerektirmeyen kitlelerde, önerilen kontrol incelemeleri sayesinde boyut ve yapı değişiklikleri değerlendirilebilir. Hastaların kendi meme dokularının olağan yapısını tanıması ve alışılmadık değişiklikleri fark etmesi yararlıdır. Ancak kişinin kendi kendine yaptığı kontrol, gerekli görüntüleme yöntemlerinin yerine geçmez. Fibroadenomun ağrı oluşturmaması veya daha önce iyi huylu olarak değerlendirilmiş olması, sonradan gelişen bütün değişikliklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Yeni bir kitle hissedilmesi veya mevcut kitlenin hızla büyümesi durumunda sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Fibroadenom bulunan hastalarda meme kanseri taramasının gerekliliği, kişinin yaşı ve genel risk özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Her fibroadenom hastasının sık aralıklarla mamografi veya MR çektirmesi gerekli değildir. Gereksiz görüntüleme ve girişimlerden kaçınılması da doğru sağlık yönetiminin bir parçasıdır. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, genel meme sağlığı açısından önem taşır. Ancak herhangi bir besin, bitkisel ürün veya takviyenin fibroadenomu kesin olarak ortadan kaldırdığına ilişkin güvenilir bir tedavi yaklaşımı bulunmamaktadır. Bu nedenle internet üzerinden önerilen kontrolsüz uygulamalar yerine tıbbi değerlendirmeye dayalı yöntemlerin tercih edilmesi gerekir. Fibroadenomlar çoğunlukla iyi huylu seyreden ve her zaman cerrahi müdahale gerektirmeyen meme kitleleridir. Bununla birlikte doğru tanı, takip ve gerektiğinde ileri inceleme yapılması, diğer meme hastalıklarının ayırt edilmesi açısından önem taşımaktadır. Fibroadenomun kansere dönüşme ihtimalinin çok düşük olması, hastaların gereksiz korku yaşamasını önleyebilir. Düzenli değerlendirme ve kişiye özel takip sayesinde hem gereksiz ameliyatlardan kaçınılması hem de meme sağlığındaki önemli değişikliklerin zamanında fark edilmesi mümkün olmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor Haber

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, “Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda ‘karaciğerde kitle varsa kötüdür’ önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz “Karaciğer’in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor” diyor. Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: “Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına ‘kriptojenik karaciğer siroz’ dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.” Her kitle kanser değil! Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.” Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir” diyor. Hastaya bütüncül yaklaşım önemli! İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz “Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.” Her kitlede biyopsi gerekmiyor! Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ek Yerleştirmede Sağlık Teknolojileri Gençlere Yeni Kariyer Kapıları Açıyor! Haber

Ek Yerleştirmede Sağlık Teknolojileri Gençlere Yeni Kariyer Kapıları Açıyor!

Patoloji Laboratuvar Teknikleri ve Radyoterapi programları, sağlık alanında teknolojiyle iç içe bir kariyer hedefleyen gençler için seçenekler arasında öne çıkıyor. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri MYO Patoloji Laboratuvar Teknikleri Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Eda Yetimoğlu, patoloji laboratuvarlarının başta kanser olmak üzere çok sayıda hastalığın tanısında kritik bir rol üstlendiğini anlattı. Hastadan alınan biyopsi, cerrahi materyal ve sitolojik materyallerin doğru şekilde hazırlanmasının tanının önemli aşamalarından biri olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Yetimoğlu, şöyle konuştu: “Patoloji laboratuvarları, hastalıkların tanı sürecinin temel yapı taşlarından biridir. Özellikle kanser tanısında, hastadan alınan biyopsi, cerrahi materyal ve sitolojik materyallerin uygun şekilde hazırlanması ve mikroskop altında incelenebilir hale getirilmesi gerekmektedir. Patoloji laboratuvarında gerçekleştirilen bir dizi işlem sonucunda patolog tarafından mikroskobik değerlendirmeye uygun preparatlar hazırlanır ve bu süreç hastanın doğru tanı ve verilen tanıya bağlı olarak tedavi planının oluşturulmasına katkı sağlar.” “Doğru tanının konulabilmesi için laboratuvar sürecinin en önemli profesyonellerindensiniz” Patoloji laboratuvar teknikerinin materyalin laboratuvara ulaşmasından itibaren birçok kritik işlemde görev aldığına işaret eden Yetimoğlu, mesleğin yalnızca teknik cihaz kullanımından ibaret olmadığını vurguladı. Dr. Öğr. Üyesi Yetimoğlu, “Patoloji laboratuvar teknikeri; materyal kabul, makroskobi, doku takibi, doku gömme, mikrotomda kesit alma, boyama, sitolojik materyal hazırlama, özel boya çalışmaları ve immühistokimyasal boyama süreçlerinde görev alır. Ayrıca laboratuvarın kullandığı cihazların doğru ve güvenli şekilde kullanılması, kalite ve biyogüvenlik kurallarına uyulması ve materyallerin uygun şekilde arşivlenmesi de bu mesleğin önemli parçalarıdır.” dedi. Öğrencilerine mesleğin sorumluluğunu anlatırken özellikle bir noktayı hatırlattığını ifade eden Yetimoğlu, “Siz tanıyı koyan kişi değilsiniz; ancak doğru tanının konulabilmesi için gereken laboratuvar sürecinin en önemli profesyonellerinden birisiniz.” ifadelerini kullandı. Yapay zekâ patoloji teknikerini ortadan kaldırmayacak, rolünü dönüştürecek Dijital patoloji ve yapay zekâ teknolojilerinin mesleğin geleceğini de değiştirdiğini kaydeden Yetimoğlu, yapay zekânın görüntü tarama, belirli yapıların işaretlenmesi, hücrelerin sayılması ve şüpheli alanların önceliklendirilmesi gibi işlemlerde destek sağlayabileceğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Yetimoğlu, “Bu nedenle teknikerin rolü ortadan kalkmaktan ziyade dönüşecektir. Geleceğin teknikerinin yalnızca mikrotom, boyama cihazı veya doku takip cihazını kullanmayı değil; aynı zamanda dijital görüntüleme sistemlerini, laboratuvar bilgi sistemlerini, kalite kontrol süreçlerini ve yapay zekâ destekli teknolojilerin kullanılma süreçlerinde de aktif rol alması beklenmektedir.” dedi. Patoloji Laboratuvar Teknikleri mezunlarının devlet, üniversite ve özel hastanelerin patoloji ve sitoloji laboratuvarlarından Adli Tıp Kurumu'na, tıp ve veterinerlik fakültelerinin histoloji laboratuvarlarından sektöre malzeme sağlayan firmalara kadar farklı alanlarda çalışabildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Yetimoğlu, gelecekte moleküler tanı, dijital patoloji, görüntü analizi, laboratuvar kalite yönetimi ve ileri patoloji tekniklerinin daha fazla önem kazanmasının beklendiğini ifade etti. Radyoterapide teknoloji arttıkça yetişmiş personele ihtiyaç da önem kazanıyor Üsküdar Üniversitesi SHMYO Radyoterapi Program Başkanı Öğr. Gör. Selen Ener Boran da kanser tedavisindeki teknolojik gelişmelerin radyoterapi teknikerlerinin görevlerini daha hassas ve kapsamlı hale getirdiğini söyledi. Günümüz radyoterapisinin görüntüleme, yazılım, doz hesaplama ve hareket yönetimi sistemlerinin birlikte kullanıldığı ileri teknoloji yoğun bir tedavi yöntemi olduğuna dikkat çeken Öğr. Gör. Selen Ener Boran, şunları söyledi: “Günümüzde radyoterapi; görüntüleme, yazılım, doz hesaplama ve hareket yönetimi sistemlerinin birlikte kullanıldığı, tümörün milimetrik doğrulukla hedeflenmesini, sağlıklı dokuların mümkün olduğunca korunmasını ve hasta pozisyonunun her seansta aynı şekilde yeniden oluşturulmasını gerektiren, yoğun ileri teknoloji kullanan bir tedavi yöntemidir. Bazı tedaviler daha az sayıda seansta tamamlanabilse de her seansın hazırlık, görüntüleme ve doğrulama aşamaları daha kapsamlı hâle gelmiştir.” Kanser hastalarının yaklaşık yüzde 50-70'inin tedavi sürecinin bir aşamasında radyoterapiye ihtiyaç duyduğunu ifade eden Boran, tahminlere göre Türkiye'de yılda yaklaşık 236 bin yeni kanser vakası görülmesinin de yetişmiş sağlık personeline duyulan ihtiyacı ortaya koyduğunu belirtti. “Tekniker yalnızca cihazı kullanan sağlık çalışanı olmaktan çıkıyor” Yeni nesil radyoterapi sistemlerinin hastanın anatomisini tedavi öncesinde ve sırasında görüntüleyebildiğini, solunum hareketlerini takip edebildiğini ve bazı sistemlerde günlük anatomik değişikliklere göre tedavinin uyarlanmasına olanak sağladığını belirten Boran, dönüşümün teknikerlerin görev tanımlarına da yansıdığını ifade etti. Boran, “Görüntü rehberliğinde radyoterapi, stereotaktik tedaviler, solunum kontrollü uygulamalar, yüzey takip sistemleri ve MR eşliğinde adaptif radyoterapi bu dönüşümün başlıca örnekleridir. Bu gelişmeler radyoterapi teknikerini yalnızca cihazı kullanan bir sağlık çalışanı olmaktan çıkararak; görüntüleme, hasta hareketlerinin yönetimi, dijital kayıt sistemleri, tedavi doğrulaması ve güvenlik süreçlerinde daha fazla sorumluluk alan bir meslek mensubu hâline getiriyor.” diye konuştu. Yapay zekâ ve otomasyonun bazı işlemleri hızlandırabileceğini ancak insan faktörünün önemini koruduğunu dile getiren Boran, “Elde edilen sonuçların kontrol edilmesi ve güvenli biçimde klinik sürece aktarılması için yetişmiş personele ihtiyaç devam ediyor.” dedi. Radyoterapide cihaz, yazılım ve mesleki İngilizce avantaj sağlayabilir Radyoterapinin sağlık, fizik, anatomi, görüntüleme ve ileri teknolojiyi bir araya getiren bir meslek olduğunu belirten Boran, dikkat, ekip çalışması, hasta iletişimi ve sürekli öğrenmeye açık olmanın önemli olduğunu kaydetti. İstihdam olanaklarına da değinen Boran, radyoterapinin uzmanlaşmış bir sağlık alanı olduğunu ve mezunların radyasyon onkolojisi merkezi bulunan Sağlık Bakanlığı hastaneleri, üniversite hastaneleri, özel hastaneler ve yetkilendirilmiş onkoloji kuruluşlarında görev yapabildiğini aktardı. Kamu alımlarının KPSS ve açılan kadrolara bağlı olduğuna dikkat çeken Boran, “İyi bir klinik uygulama eğitimi alan, cihaz ve yazılım bilgisi güçlü, mesleki İngilizcesini geliştiren ve farklı şehirlerde çalışma konusunda esnek olan mezunların özel sektörde ve açılacak kamu kadrolarında daha avantajlı olması beklenebilir.” ifadelerini kullandı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Rahim Ağzı Kanseri Nedir? Erken Tanı Hayat Kurtarıyor Haber

Rahim Ağzı Kanseri Nedir? Erken Tanı Hayat Kurtarıyor

“HPV ile yakından ilişkili olan rahim ağzı kanseri, erken tanı ve düzenli tarama ile kontrol altına alınabiliyor” diyen Nev Sağlık Grubu Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Neşe Solak, rahim ağzı kanserinde erken tanının önemi ve HPV aşısına ilişkin açıklamalarda bulundu. Op. Dr. Neşe Solak, “Rahim ağzı (serviks) kanseri, rahmin alt kısmında yer alan serviks dokusundan gelişen ve çoğunlukla HPV (Human Papilloma Virüsü) ile ilişkili bir kanser türüdür. En önemli özelliği, düzenli tarama programları sayesinde önlenebilir ve erken evrede yakalanabilir olmasıdır. En sık tanı alan yaş grubu ise 35-44 yaş aralığıdır” dedi. Kimler Risk Altında? Solak, “Yüksek riskli HPV tipleri, özellikle HPV 16 ve 18 ile enfekte olan kişilerde rahim ağzı kanseri riski artmaktadır. Bunun yanı sıra erken yaşta cinsel ilişkiye başlayanlar, çoklu cinsel partner öyküsü bulunanlar, sigara kullananlar ve uzun süre tarama yaptırmayan kadınlar risk grubunda yer almaktadır” dedi. Belirtiler Nelerdir? “Rahim ağzı kanseri erken evrede genellikle belirti vermez” diyen Solak, “Hastalık ilerledikçe ilişki sonrası kanama, ara kanamalar, menopoz sonrası kanama, kötü kokulu vajinal akıntı ile kasık veya bel ağrısı gibi şikâyetler ortaya çıkabilir” ifadelerinde bulundu. Tedavisi Nasıl Yapılır? Op. Dr. Neşe Solak, “Erken evrede yakalanan rahim ağzı kanserinde konizasyon (rahim ağzının bir kısmının alınması) ya da rahmin alınması gibi cerrahi yöntemler uygulanabilir. İleri evrelerde ise tedavi radyoterapi ve kemoterapi ile sürdürülmektedir” dedi. Tarama Nasıl Yapılır? Smear Testi Nedir? “Rahim ağzı kanseri taraması, kanser gelişmeden önce ortaya çıkan hücresel değişiklikleri saptamayı amaçlar” diyen Solak, “Bu tarama smear testi ve HPV DNA testi ile yapılır. Smear testi, jinekolojik muayene sırasında rahim ağzından küçük bir fırça veya spatula yardımıyla hücre örneği alınarak gerçekleştirilir. İşlem 1-2 dakika sürer ve anestezi gerektirmez. Smear testi öncesinde adetli olunmaması, son 48 saat içinde cinsel ilişkiye girilmemesi ve vajinal duş, fitil ya da krem kullanılmaması önerilmektedir” ifadelerinde bulundu. Tanı Nasıl Konur? Solak, “Smear veya HPV DNA testinde anormal sonuç elde edilmesi durumunda kolposkopi ve biyopsi ile kesin tanı konur. Kolposkopi, rahim ağzı, vajen ve vulvanın mikroskop benzeri özel bir cihazla ayrıntılı olarak incelendiği tanısal bir işlemdir. İşlem sırasında rahim ağzına asetik asit uygulanır ve şüpheli görülen alanlardan küçük biyopsiler alınır. Genellikle 5-10 dakika sürer ve çoğu zaman anestezi gerektirmez” dedi. Rahim Ağzı Kanserinden Korunmak Mümkün mü? Op. Dr. Neşe Solak, “Rahim ağzı kanserinden korunmada en etkili yöntem HPV aşısıdır. Çünkü rahim ağzı kanserlerinin yaklaşık yüzde 90’ı HPV ile ilişkilidir. Aşı yapılmış olsa bile tarama programlarının aksatılmaması gerekir. Düzenli tarama yaptırmak, sigara kullanmamak, kondom kullanmak, çoklu partnerden kaçınmak, bağışıklık sistemini destekleyen bir yaşam tarzı benimsemek ve HPV pozitifliği durumunda kontrolleri ihmal etmemek korunmada önemli rol oynar” dedi. HPV Enfeksiyonu Nedir? Tehlikeli midir? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV, oldukça yaygın görülen ve çoğunlukla cinsel yolla bulaşan bir virüstür. Çoğu kişide belirti vermeden vücuttan kendiliğinden temizlenir ve enfeksiyonların büyük bir kısmı zararsızdır. Ancak yüksek riskli HPV tipleri, özellikle 16 ve 18, rahim ağzı kanserine yol açabilir. Bu nedenle düzenli tarama büyük önem taşır. Prezervatif kullanımı riski azaltmakla birlikte yüzde 100 koruma sağlamaz” dedi. HPV Taşıyıcılığı Nasıl Anlaşılır? “HPV taşıyıcılığı çoğu zaman hiçbir belirti vermez” diyen Op. Dr. Neşe Solak, “Bu nedenle HPV varlığı yalnızca smear ve HPV DNA testleri ile tespit edilebilir” ifadelerinde bulundu. HPV Ne Kadar Sürede Temizlenir? Solak, “HPV enfeksiyonlarının yüzde 70-90’ı bağışıklık sistemi sayesinde 1-2 yıl içinde vücuttan temizlenir. Sigara kullanımı, yoğun stres ve bağışıklık sisteminin zayıflaması bu süreci uzatabilir” dedi. HPV Pozitifliğinde Partnere Bulaş Olur mu? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV cinsel yolla bulaşabildiği için partnere geçme riski bulunmaktadır. Erkeklerde çoğu zaman belirti görülmez ve erkekler için rutin bir HPV tarama testi bulunmamaktadır” dedi. HPV’nin Tedavisi Var mı? “HPV’yi tamamen yok eden bir ilaç bulunmamaktadır” diyen Op. Dr. Neşe Solak, “Tedavide amaç, vücudun virüsü temizlemesini desteklemek ve oluşan lezyonları tedavi etmektir. HPV enfeksiyonu olan kişilere de HPV aşısı yapılması önerilmektedir. Sigara kullanmamak ve düzenli kontrolleri aksatmamak sürecin sağlıklı yönetilmesi açısından önemlidir” dedi. HPV Aşısı Nedir? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı; HPV tip 6, 11, 16, 18, 31, 33, 45, 52 ve 58’e karşı koruma sağlar. Kadınlarda rahim ağzı, vulva ve vajina kanserleri ile bu kanserlerin öncül lezyonlarına; kadın ve erkeklerde ise anüs kanseri ve genital siğillere karşı koruyucudur. Dokuz yaşından büyük adolesanlar ve yetişkinler için uygundur. Aşı, vücudun bu HPV tiplerine karşı antikor üretmesini sağlayarak hastalıklara karşı bağışıklık oluşturur” dedi. Kimlere Yapılır, Uygulama Şekli Nasıldır? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı, 9-26 yaş arası erkeklere ve 9-45 yaş arası kadınlara uygulanabilmektedir. 9-15 yaş grubunda aşı iki doz şeklinde yapılır ve ikinci doz 5-13 ay arasında uygulanır. 15 yaş üzerindeki kişilerde ise üç doz uygulanır ve bu dozların bir yıl içinde tamamlanması gerekir” ifadelerinde bulundu. Yan Etkisi Var mı? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı sonrası en sık görülen yan etkiler, aşının yapıldığı bölgede ağrı, şişlik ve kızarıklık ile baş ağrısıdır. Ciddi alerjik reaksiyonlar ise oldukça nadirdir” şeklinde açıklamalarda bulundu.

HPV Aşısı Hem Kadınlar Hem de Erkekler İçin Hayati Önem Taşıyor Haber

HPV Aşısı Hem Kadınlar Hem de Erkekler İçin Hayati Önem Taşıyor

Üstelik bu virüs sadece kadınları değil, erkekleri de etkiliyor. Bu nedenle, aşının her iki cinsiyette de uygulanması, toplum genelinde bulaşın azaltılmasında ve kanser vakalarının önlenmesinde hayati önem taşıyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Jinekolojik Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Doğukan Yıldırım, HPV’nin kadın ve erkek sağlığındaki etkilerine dikkat çekerek, en etkili koruma yöntemlerinden biri olan HPV aşısı hakkında bilgi verdi. HPV sık görülen ama az bilinen bir enfeksiyon Araştırmalara bakıldığında HPV’nin (Human Papilloma Virüsü) 200’ün üzerinde tipi olduğu görülmektedir. HPV türleri aslında sık görülen ama toplum tarafından az bilinen enfeksiyonlardır. Bunların bir kısmı yalnızca kozmetik sorunlara yol açarken, bir kısmı ise rahim ağzı, vajina, vulva, anüs ve hatta baş-boyun bölgesi kanserlerine kadar uzanan ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. HPV, cinsel yolla bulaşan en yaygın virüslerden biridir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, cinsel olarak aktif bireylerin yaklaşık yüzde 80’i hayatlarının bir döneminde HPV ile karşılaşmaktadır. Bağışıklık sistemi çoğu zaman virüsleri temizler; ancak HPV 16 ve 18 gibi yüksek riskli tipler kalıcı hale geldiğinde hücrelerde DNA hasarına neden olabilir ve kanserleşme süreci başlayabilir. HPV yıllar sonra da kansere dönüşebilir HPV enfeksiyonunun etkileri yalnızca ciltteki siğillerle sınırlı değildir. Virüs, fark edilmeyen hücresel değişikliklerle yıllar sonra kansere dönüşebilir. Benign denilen iyi huylu lezyonlar, en sık görüleni genital siğillerdir ve bunlar kondilom olarak adlandırılır. Genellikle HPV 6 ve 11 tipleriyle ilişkilidir. Kansere dönüşmez, ancak yaşam kalitesini etkileyebilir. Bir diğer lezyon ise premalign; yani kanser öncüsü lezyonlardır. Dışarıdan fark edilmezler, mikroskobik düzeyde ilerleyen lezyonlardır. Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN), vulvar intraepitelyal neoplazi (VIN) ve vajinal intraepitelyal neoplazi (VaIN) bu gruptadır. Özellikle CIN 2 ve CIN 3 tedavi edilmezse rahim ağzı kanserine dönüşebilir. Her yıl 600 bin kadın rahim ağzı kanseri tanısı alıyor Her yıl dünyada yaklaşık 600 bin kadına rahim ağzı kanseri tanısı konmakta ve maalesef 300 bin kadın bu hastalık nedeniyle yaşamını kaybetmektedir. Rahim ağzı kanserlerinin neredeyse tamamında HPV etken olarak yer alır. Virüs hücre içine yerleşip E6 ve E7 adlı onkojen proteinleri üretir; bu proteinler hücrenin DNA onarım mekanizmalarını bozarak kanserleşme sürecini başlatır. Sadece 2 test ile kanser riskini önlemek için adım atın HPV çoğu zaman belirti vermeden ilerler. Bu nedenle düzenli kontroller ve tarama testleri büyük önem taşır. Bu konuda kadınlara önerilen iki test bulunmaktadır. Bunlar Pap Smear ve HPV DNA testidir. Pap Smear testi, hücrelerdeki erken değişiklikleri gösterir. HPV DNA testi ise yüksek riskli tipleri doğrudan tespit eder. Bu iki testin birlikte uygulanması, rahim ağzı kanserinin erken teşhisi ve önlenmesinde altın standarttır. HPV aşısı kadınlar ve erkekler için koruma sağlar HPV aşısı, rahim ağzı kanseri dahil birçok HPV ilişkili kanseri önlemede bilimsel olarak kanıtlanmış en güçlü koruma aracıdır. HPV aşısı sadece kız çocukları için değil, erkekler için de koruyucudur. Bulaşmayı azaltır ve genital siğillere karşı da etkilidir. Hem kadınlar hem de erkekler HPV aşısı olabilir. HPV aşısı genellikle 11-12 yaşlarında rutin olarak tavsiye edilir. Cinsel temas ve HPV'ye maruz kalmadan önce aşılanma idealdir; ancak bu yaşlardan sonra da yapılmasında bir sakınca yoktur. Aşılar, en tehlikeli HPV tiplerine karşı yüksek koruma sağlamaktadır. Farkındalık, aşılama ve düzenli kontrol şart! HPV, yalnızca dışarıdan fark edilen siğillerden ibaret değildir; sessizce ilerleyip yıllar sonra da kansere yol açabilir. Bu nedenle aşılama, tarama ve doğru bilgilendirme kadın sağlığının korunmasında temel unsurlardır. HPV ile mücadelede başarı, toplumun bilinçlenmesi, aşının yaygınlaşması ve uzman ellerde yürütülen doğru tedavi ile mümkündür. Aşının yaygın uygulandığı ülkelerde kanser öncüsü lezyonlarda ve rahim ağzı kanseri oranlarında belirgin azalma gözlenmiştir. Türkiye’de aşının henüz ulusal aşı takviminde yer almaması nedeniyle aşılama oranları düşük olsa da, bireysel olarak yaptırmak mümkündür. İleri evrelerde jinekolojik cerrahi müdahale gerekebilir HPV’ye bağlı lezyonların tanı ve tedavisinde jinekolojik onkoloji uzmanlarının deneyimi büyük önem taşır. Anormal smear sonuçlarında kolposkopi, biyopsi veya cerrahi gerekebilir. Erken evrelerde konservatif yaklaşımlar yeterli olurken, ileri evrelerde minimal invaziv cerrahi, sentinel lenf nodu biyopsisi ve immünoterapi gibi modern yöntemler uygulanır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tiroid Nodüllerinde Sessiz Tehlike: Kimler Risk Altında? Haber

Tiroid Nodüllerinde Sessiz Tehlike: Kimler Risk Altında?

“Nodüller sıklıkla çok sayıda olmalarına rağmen tek olarak da görülebilir. Kanserleşebilme riskleri birbirine yakındır” diyen Nev Sağlık Grubu Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Serhat Oğuz, tiroid nodülleri hakkında açıklamamalarda bulundu. “Görülme sıklığı ve risk faktörleri” Dr. Oğuz, “50 yaşın üzerinde tiroid nodüllerinin görülme sıklığı artar. Kadınlarda erkeklere nazaran 4 kat daha sık görülür. Erkeklerde kanserleşebilme riski kadınlara nazaran 3 kat daha fazladır” dedi. “Tiroid nodülü ile karşılaşıldığında sorulması gereken 3 temel soru” Prof. Dr. Serhat Oğuz, “İlki, kanser riski taşıyıp taşımadığıdır. İkinci olarak ses kısıklığı, nefes almada güçlük ve yutma güçlüğü gibi basıya bağlı semptom ve bulgulara yol açıp açmadığıdır. Son olarak tek veya çok sayıdaki nodüllerden bir veya birkaçının fazla çalışarak tiroid hormon seviyelerinde artışa yol açıp açmadığıdır. Kan tiroid hormon düzeylerinde yükseklik tespit edildiğinde mutlaka tıbbi tedavi ile hormon düzeyleri normal seviyelere getirilmeye çalışılmalıdır” dedi. “Yaşa ve duruma göre kanserleşme riski” Oğuz, ”20 yaş altında tespit edilen nodüllerde kanserleşebilme riski 3 – 4 kat daha yüksektir. 20 yaş altı ve orta yaş grubu hastalarda güvenle takip edilemeyeceği düşünülen çok sayıda nodüle sahip hastalarda cerrahi müdahale ön planda tutulmalıdır” ifadelerinde bulundu. “Radyoterapi öyküsü olan ve çok sayıda nodülü bulunan hastalar” “Boyun bölgesine radyoterapi öyküsü olup çok sayıda nodülü olan hastalarda kanserleşebilme riski %40 seviyelerindedir” diyen Oğuz, “Bu yüzden boyuna radyoterapi öyküsü olan ve çok sayıda nodülü bulunan hastalarda da cerrahi müdahale ön planda tutulmalıdır” dedi. “Biyopsi sonuçlarına göre yaklaşım” Prof. Dr. Serhat Oğuz, “İlk müracaat veya takipler esnasında ultrason eşliğinde yapılan biyopsi sonucunda şüpheli kanser riski ve/veya kanser tanısı konan hastalarda cerrahi müdahale uygulanır” dedi. “Ailesel yatkınlık ve genetik taşıyıcılık” Prof. Dr. Serhat Oğuz, “Ailesel yatkınlığı bulunan genetik taşıyıcılığa sahip hastalarda da kanserleşebilme riski yüksek olduğundan cerrahi müdahale düşünülmelidir” dedi. “Basıya bağlı semptom ve bulgular” “Basıya bağlı semptom ve bulguları olan hastalarda cerrahi müdahale uygulanır. Hızlı büyüme gösterip ileri yaşlarda bası yapma ihtimali yüksek olan çok sayıda nodülü olan hastalarda da cerrahi ön planda düşünülmelidir” diyen Prof. Dr. Serhat Oğuz, “Nodüller hasta için ciddi psişik kaygı yaratıyor ve hasta takip için ikna edilemiyorsa yine cerrahi müdahale uygulanabilir” açıklamalarında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.