Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Cop31

Kapsül Haber Ajansı - Cop31 haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Cop31 haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

ÇEVKO Vakfı Söyleşisi’nde Döngüsel Ekonomi, Sıfır Atık ve Yapay Zekâ Gündemi Ele Alındı Haber

ÇEVKO Vakfı Söyleşisi’nde Döngüsel Ekonomi, Sıfır Atık ve Yapay Zekâ Gündemi Ele Alındı

Uzman sanayi inisiyatifi ve etkin sivil toplum kuruluşu kimliklerini bünyesinde bir araya getiren ÇEVKO Vakfı’nın, Küresel Isınma Kurultayı Komitesi iş birliğiyle düzenlediği çevrim içi söyleşiler, 6. yılında da sürüyor. Ana odağı, Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek COP31 süreci çerçevesinde belirlenen 2026 yılı söyleşilerinin üçüncüsü yoğun bir katılımla gerçekleşti. Moderatörlüğünü Küresel Isınma Kurultayı Komitesi Başkanı Celal Toprak’ın üstlendiği çevrim içi söyleşinin açılışını ÇEVKO Vakfı adına Kurumsal İletişim, Eğitim ve Yeşil Nokta Kıdemli Müdürü Hülya Ataman yaptı. Söyleşinin konuşmacıları; ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, Ataşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Çiğdem Kara, Diageo Türkiye Sürdürülebilirlik Müdürü Ezgi Berfin Çamkeser, İstanbul Gelişim Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Can Burak Nalbantoğlu ve Hacettepe Üniversitesi İklim Elçisi İpek Güzey oldu. Mete İmer: “Döngüsel ekonomiye geçiş, sürdürülebilir kalkınma için kritik” ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, iklim krizinin tüm hızıyla sürdüğünü belirterek, doğrusal ekonominin doğal kaynaklar, emisyonlar ve atık yönetimi üzerinde ciddi baskı oluşturduğunu vurguladı. Döngüsel ekonomiye geçişin hem iklim kriziyle mücadele hem de sürdürülebilir ekonomik gelişme açısından önemli olduğunu ifade eden İmer, küresel ekonominin yalnızca yaklaşık yüzde 7’sinin döngüsel durumda olduğuna dikkat çekti. Mete İmer, ürünlerin tasarım aşamasından itibaren daha az atık üretecek, onarılabilir, uzun ömürlü ve yeniden kullanılabilir şekilde planlanması gerektiğini belirterek, sanayi kuruluşları, akademi, belediyeler ve gençlerin ortak sorumluluğuna işaret etti. 5 Haziran Dünya Çevre Günü ve çevre haftasının farkındalık açısından önemine değinen Mete İmer, COP31’in de tek başına tüm sorunları çözmeyecek olsa da önemli bir kilometre taşı olduğunu söyledi. Çiğdem Kara: “Yerel yönetimler uygulamanın tam sahasında” Ataşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Çiğdem Kara, ilçe belediyelerinin vatandaşla doğrudan temas eden kurumlar olarak COP31 sürecinde kritik paydaşlar olduğunu söyledi. Ataşehir Belediyesi’nin 2019’da Belediye Başkanları Sözleşmesi’ni imzalayarak 2030’a kadar yüzde 40 emisyon azaltım hedefi belirlediğini aktaran Kara, 2021’de Sürdürülebilir Enerji Eylem Planı, 2022’de İklim Uyum Eylem Planı hazırladıklarını belirtti. Çiğdem Kara, 2026 başında İSTAÇ iş birliğiyle daha bütüncül yeni bir SECAP çalışmasına başladıklarını vurgulayarak, “Bu çalışmanın bir rapor olarak kalmasını istemiyoruz; eylemlerin ilçemizde etkisini görebileceğimiz uygulanabilir bir yol haritasına dönüşmesini istiyoruz” dedi. Yeni çalışmada enerji yoksulluğu, iklim adaleti, kırılgan gruplar ve mekânsal özelliklerin de dikkate alınacağını ifade etti. Ataşehir’de hava kalitesinin 2015’ten bu yana izlendiğini belirten Çiğdem Kara, PM2.5, PM10, azot dioksit, kükürt dioksit, ozon ve karbonmonoksit ölçümlerinin yapıldığını söyledi. Sıfır atık belgeleri, 300 konut ve üzeri sitelerle yürütülen çalışmalar, atık yağ, pil ve elektronik atık kampanyaları, çevre gönüllüleri projesi, okul eğitimleri ve İstanbul Kalkınma Ajansı destekli İnovatif Çevre Eğitim Merkezi de Kara’nın öne çıkardığı uygulamalar arasında yer aldı. Merkezde 7-10 yaş arası öğrencilere ekosistem temelli eğitimler verildiği; aquaponik sistem, yağmur suyu hasadı ve damla sulama uygulamalarının deneyimletildiği aktarıldı. Ezgi Berfin Çamkeser: “Sürdürülebilirliği tohumdan kadehe yönetiyoruz” Diageo Türkiye Sürdürülebilirlik Müdürü Ezgi Berfin Çamkeser, COP31’in aksiyon ve konsensüs başlıkları açısından iş dünyası için kritik olduğunu belirtti. Diageo Türkiye’de sürdürülebilirliğin “tohumdan kadehe” uzanan uçtan uca bir süreç olarak ele alındığını ifade eden Çamkeser, iklim krizine duyarlı hammaddelerden anason için Ege Üniversitesi iş birliğiyle beş yıl sonunda üç farklı tohum geliştirildiğini, son bir yılda ise 24 bin dekarlık alanda 200’e yakın çiftçiye destek sağlandığını söyledi. Su kullanımında 2020 baz yılına kıyasla 2030’a kadar yüzde 40 azaltım hedeflediklerini belirten Çamkeser, 2025 sonu itibarıyla distilasyonda yüzde 12, şişelemede yüzde 27 azaltım sağlandığını aktardı. İleri arıtma yatırımlarıyla aylık 1,000 metreküpten fazla suyu yeniden kullanma kapasitesine ulaşıldığını, Tarsus’taki adyabatik soğutma kuleleriyle yıllık yaklaşık 40 milyon litre su tasarrufu sağlayabilecek altyapı kurulduğunu söyledi. Sera gazı emisyonlarında 2022 baz yılına göre 2030’da kapsam 1 ve 2 emisyonlarını yüzde 50 azaltmayı hedeflediklerini belirten Çamkeser, elektrikli kazanlar, katı atık kazanları ve biyogaz yatırımlarını örnek gösterdi. 2025’te Alaşehir’de anason cibrelerinden elde edilen buharla yaklaşık 465 ton emisyonun önlendiğini; 2022-2025 arasında biyogaz tesislerinden 153 bin MWh enerji elde edildiğini ve bunun toplam aynı dönemdeki toplam doğal gaz kullanımının yüzde 47’sine karşılık geldiğini aktardı. Can Burak Nalbantoğlu: “Veri merkezlerinin enerji ve su tüketimi COP31 gündemine girmeli” İstanbul Gelişim Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Can Burak Nalbantoğlu, yapay zekâ ve dijital dönüşümün sürdürülebilirlik açısından yeni bir tartışma alanı yarattığını söyledi. Bir Google aramasında yaklaşık 0,3 watt-saat, ChatGPT aramasında ise yaklaşık 2,9 watt-saat enerji harcandığını belirterek arada yaklaşık 10 kat fark bulunduğuna dikkat çekti. 2030’da veri merkezlerinin enerji tüketiminin bugünkünün iki katına çıkmasının beklendiğini ifade eden Nalbantoğlu, veri merkezlerinin enerji kaynağı, su tüketimi, soğutma sistemleri ve yer seçimi konusunda şeffaf raporlama ve politika çerçevesine ihtiyaç olduğunu vurguladı. Yapay zekânın reddedilmesi yerine rota optimizasyonu, üretim verimliliği ve enerji tasarrufu gibi alanlarda doğru kullanılması gerektiğini belirten Nalbantoğlu, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelinin fırsat sunduğunu ancak su riski nedeniyle bölgesel planlamanın kritik olduğunu söyledi. Verimlilik paradoksu üzerinden bakıldığında gelişen teknoloji ile birlikte çip ve işlem maliyetleri düşmekte ve daha verimli bir enerji tüketimi gerçekleşirken, AI araçları daha erişilebilir olduğu için daha fazla kullanılmakta ve bu da enerji tüketimini arttırmaktadır. Bu noktada enerji tüketimi konusundaki verimlilik çalışmaları daha farklı alanlarda yürütülerek karbon emisyonu için dengeleme yapılabilir. İpek Güzey: “Gençler iklim politikalarının izleyicisi değil, aktif paydaşı olmalı” Hacettepe Üniversitesi çevre mühendisliği öğrencisi ve iklim elçisi İpek Güzey, iklim elçilerinin üniversiteler tarafından yürütülen başvuru ve değerlendirme süreçleriyle seçildiğini belirterek, COP31’e sahada ve dijital ortamda hazırlandıklarını aktardı. Gaziantep’te eğitim kampı gerçekleştirildiğini ve çevrim içi eğitimlerin sürdüğünü söyleyen Güzey, gıda güvencesi, dirençli kentler, okyanuslar ve doğa temelli çözümler gibi başlıklarda kapasite geliştirdiklerini ifade etti. Teknolojinin doğru kullanıldığında iklim krizinin çözümünde önemli bir araç olabileceğini vurgulayan Güzey, Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından geliştirilen beta aşamasındaki Environment GPT platformunu örnek verdi. Platformun IPCC, WHO ve FAO gibi güvenilir kuruluşların raporlarına dayandığını, yanıtlarında kaynak bilgisinin yanı sıra enerji tüketimi, karbon emisyonu ve su ayak izi verilerini de gösterebildiğini belirtti. Güzey, “İklim politikalarının yalnızca izleyicisi değil, aynı zamanda aktif paydaşları gençler olmalıdır” dedi. Söyleşinin sonunda Celal Toprak, COP31’e ilişkin görüş ve önerilerin ÇEVKO Vakfı ile paylaşılması çağrısını yineledi. ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer ise tüm konuşmacılara ve katılımcılara teşekkür ederek söyleşi serisinin devam edeceğini belirtti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

COP31’e Doğru Brüksel’den Antalya’ya İklim Diplomasisi Haber

COP31’e Doğru Brüksel’den Antalya’ya İklim Diplomasisi

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31 öncesinde uluslararası diyaloğu güçlendirmeyi hedefleyen etkinlik; politika yapıcıları, bilim insanlarını, sivil toplum temsilcilerini ve iş dünyasının liderlerini bir araya getirerek iklim gündeminin öncelikli başlıklarını ele aldı. “Köprüler Kurmak: İklim Diplomasisi, Bilim ve Küresel Yönetişim” temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte, bilimsel verilerin politika yapım süreçlerine etkisi, küresel iklim diplomasisinin geleceği, ekolojik dayanıklılık, biyolojik çeşitliliğin korunması ve döngüsel ekonomi uygulamaları gibi kritik konular masaya yatırıldı. Etkinliğin açılışında Sürdürülebilir Gelecek Platformu Kurucusu Doğan Başaran açılış konuşmasını gerçekleştirirken, Climate Risk Assessment Center (CERAC) Direktörü Luc Bas değerlendirmelerini paylaştı. Avrupa İklim Paktı Elçisi, görsel hikâye anlatıcısı ve SEA Kurucusu Christian Clauwers ise “The Fragile Frontlines of a Warming World” başlıklı özel sunumuyla iklim değişikliğinin dünya üzerindeki etkilerine dikkat çekti. Program kapsamında düzenlenen ilk panelde, iklim diplomasisi, bilim ve küresel yönetişim ekseninde COP31’e giden süreç değerlendirildi. Press Club Başkanı Antonino Buscardini moderatörlüğünde gerçekleştirilen oturumda; Antwerp Üniversitesi Çevresel Yönetişim Profesörü ve eski Avrupa Çevre Ajansı İcra Direktörü Prof. Dr. Hans Bruyninckx, Resolve Global CEO’su Daniel Cervenka, Belçika IPCC Ulusal Odak Noktası Bart Rymen ve Belçika UNFCCC Delegasyon Başkanı Peter Wittoeck görüşlerini paylaştı. Etkinliğin ikinci panelinde ise doğa temelli çözümler, biyolojik çeşitlilik ve döngüsel ekonomi uygulamalarının yaygınlaştırılması ele alındı. SEA Genel Sekreteri Kris Broos moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda; Antwerp Üniversitesi ECOSPHERE Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Gudrun de Boeck, WWF Türkiye Önceki Dönem CEO’su ve İyi Gelecek Sürdürülebilirlik Danışmanlık Kurucusu Aslı Pasinli, Guy Carpenter Başkan Yardımcısı Enrique Flores ve ETTIC Genel Sekreteri Veronique Van Haften konuşmacı olarak yer aldı. Etkinlik kapsamında ayrıca Christian Clauwers’ın fotoğraflarından oluşan ve İpek Tekdemir küratörlüğünde hazırlanan “The Fragile Frontlines of a Warming World” sergisinin açılışı gerçekleştirildi. Üç hafta boyunca ziyaretçilere açık olacak sergi, iklim değişikliğinin dünyanın farklı bölgelerinde yarattığı etkileri görsel bir anlatımla katılımcılara sundu. COP31’e giden süreçte Avrupa ile Türkiye arasında yeni iş birliklerinin geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlayan etkinlik, iklim diplomasisi, bilimsel bilgi ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri arasında güçlü köprüler kurarak ortak çözümlerin geliştirilmesine zemin hazırladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya! Haber

Türkiye Su Fakiri Olma Riskiyle Karşı Karşıya!

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisi olan COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Dünya liderleri, bilim insanları, uzmanlar ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirecek zirvede, iklim kriziyle mücadele ve sürdürülebilir gelecek için ortak çözümler masaya yatırılacak. Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası kapsamında iklim krizi ve Türkiye’nin COP31 ev sahipliğini değerlendirdi. İklim krizi geleceğin değil bugünün en büyük sorunu Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim krizinin artık geleceğin değil bugünün en büyük sorunlarından biri olduğunu ifade ederek, “İklim değişikliğinden etkilenen alanlar arasında tarımdan gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına hatta ekonomiye kadar pek çok farklı alan yer alıyor. Tarımda kuraklığın verimlilik düşüşüne neden olduğunu biliyoruz. Bunun yanında pek çok tarımsal üründe iklim değişikliği etkisiyle hastalıkların daha sık ortaya çıktığı ve hastalıklara karşı direncin de düştüğü görülüyor. Ayrıca tarımsal üretim sonucunda elde edilen ürünlerde besin içeriğinin de olumsuz etkilendiği pek çok çalışma ile kanıtlanmış durumda. Son olarak pek çok ürün bölgesel iklim özelliklerinin değişmesiyle gelecekte bulundukları bölgelerde yetiştirilemeyebilir. Bu durumların tamamı doğrudan gıda güvenliğini olumsuz etkilemekte ve gelecekte karşılaşılabilecek olumsuz senaryolar konusunda bizi uyarmaktadır.” dedi. Su krizi halk sağlığını ve ekonomiyi tehdit ediyor Su kaynaklarının da iklim değişikliğinden en çok etkilenen doğal kaynaklardan biri olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Günümüzde pek çok bölgede su kaynakları iklim değişikliğinin su döngüsünü bozmasıyla risk altındadır. Su kaynaklarının miktar ve kalitesinin bozulması ise doğrudan hijyen koşullarını bozarak halk sağlığını küresel ölçekte risk altına almaktadır. Bununla beraber kuraklık pek çok salgın hastalığın yayılması hızını artırmaktadır. Tarımsal üretimden gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına kadar bahsi geçen tüm etkilerin ortaya çıkardığı bir de ekonomik faktörler yer almaktadır. Günümüzde pek çok ülkenin her yıl iklim değişikliği ile mücadele için ve iklim değişikliğinden etkilenen sektörlerin desteklenmesi için büyük fonlar kullandığı bilinmektedir.” diye konuştu. Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri Ülkemizin iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgelerden sayılan Akdeniz Havzası içerisinde yer aldığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “İklim değişikliği konusunda hazırlanan bilimsel raporlarda Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu durum özellikle son yıllarda kendini su kaynaklarında azalma, yağış rejimlerinde değişim, geniş alanlarda meydana gelen orman yangınları, güney ve iç bölgelerimizde meydana gelen şiddeti kuraklık ve özellikle Karadeniz kıyılarında daha sık gerçekleşen sel felaketleri ile kendini göstermektedir. Bu göstergeler ülkemizin hem kuraklık hem de afetler açısından ne denli riskler taşıdığını ortaya koymaktadır.” şeklinde konuştu. Küresel ısınma iklim sistemini nasıl değiştiriyor? Küresel Isınma ve İklim Değişikliği konusunun birbirine bağlı iki kavram olduğunu söyleyen Adiller, şunları anlattı: “Günümüzde karbon emisyonları olarak ile sıkça dile getirilen kavram aslında havada bulunan ve havanın ısınmasına yardım eden gazların miktarlarını ifade ediyor. Sanayi devrimi ve nüfus artışı ile havadaki miktarları artan bu gazlar havanın eskisine göre daha sıcak kalmasına sebep oluyor ve bu durum küresel hava sıcaklığı ortalamasının yükselmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu duruma biz Küresel Isınma adını veriyoruz. Sıcaklığın artışıyla diğer koşullarda da değişiklikler meydana geliyor. Buharlaşma, rüzgar, nem ve yağış gibi hava olayları da sıcaklığa bağlı olarak değişiyor. Örneğin sıcaklığın artmasıyla yeryüzünden buharlaşan su miktarı artıyor. Bununla beraber hava ısındıkça havanın nem tutma kapasitesi de artıyor. Yani hem yeryüzündeki su havaya geçiyor, hem de hava daha sıcak olduğu için havada nem olarak bulunan suyun yağış olarak yeryüzüne dönmesi gecikiyor. Bunun sonucunda yağışın daha uzun aralıklarla yağmasıyla kuraklığın şiddeti artıyor, hem de yağmur düştüğünde hava daha fazla nem tuttuğu için bazı durumlarda anlık çok şiddetli yağışlar oluyor. İşte iklim sisteminde gerçekleşen bu tür değişikliklerin tümüne de İklim Değişikliği adını veriyoruz. Maalesef iklimdeki bu değişiklik de deniz seviyesinin yükselmesini, yağış rejimlerinin değişmesini, okyanus asitlenmesini ve fırtına, hortum, sel gibi aşırı hava olaylarının daha sık gerçekleşmesi gibi sonuçlar doğuruyor.” Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapması neden önemli? Bu yıl ülkemizin COP31’e ev sahipliği yapıyor olmasının, bu alanla ilgilenen tüm çevrelerin gözünün Türkiye’de olacağı anlamına geldiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Türkiye’nin böyle bir ortamda dönem başkanlığını üstlenmesi, bu alanda gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği faaliyetleri dünyaya duyurması açısından ve küresel iklim politikalarında karar verici bir aktör olma potansiyelini ortaya koyma açısından büyük bir fırsat yaratmaktadır. Günümüzde iklim değişikliği sadece bir çevresel kavram değildir. Dünyada pek çok ülke, kurum ve kuruluş ekonomi politikalarını ve yatırımlarını genellikle iklim değişikliği gibi çevresel kavramları dikkate alarak belirlemektedir. Bu yüzden de bu tür etkinlikler genellikle finans ve iş dünyası açısından da oldukça önemlidir. Zirve sırasında oluşacak bu ortam, yerel girişimcilerin ve yerli teknolojilerin dünya ile buluşması açısından da bulunmaz bir fırsat yaratacaktır.” dedi. COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil Bunların yanında, ülkemizin Birleşmiş Milletler tarafından da kabul gören “Sıfır Atık” Projesi’nin bu ortamda dünyanın tüm ülkelerine uygulanabilir bir model olarak sunulma imkânı yakalayacağını da dile getiren Adiller, “COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil; 2053 Net Sıfır Emisyon hedefine giden yolda kendini gösterdiği, küresel yatırımları üzerine çektiği ve iklim krizine karşı çözüm üreten bir öncü olma yolunda kendini kanıtlaması için tarihi bir şanstır.” ifadesinde bulundu. COP31’de Türkiye’nin vitrini; Sıfır Atık ve dirençli şehirler COP31’de Türkiye’nin odak noktasının kesinlikle markalaşma süreci içerisinde olan Sıfır Atık Projesi olması gerektiğini kaydeden Adiller, “2017 yılında başlatılan ve küresel olarak da bilinirliği son yıllarda artan proje hem döngüsel ekonomi hem de atıklara bağlı emisyonların azaltılması konusunda iklim değişikliği süreçleri ile oldukça uyumludur. Bunun yanında Türkiye’nin vizyonunun da doğru anlatılması noktasında önemli bir örnek teşkil edebilir. Ayrıca Hatay’ın yeniden yapılandırılması süreciyle birlikte gündeme getirilen Dirençli Şehirler kavramı ve şehirlerin iklim krizine uyumlu hale getirilmesi önemli gündem maddeleri olacaktır. Bunların yanı sıra, yeşil enerji ve sanayide karbonsuzlaşma, iklim finansmanı ve teknolojik altyapılar önemli gündem maddeleri oluşturarak ülkemize olumlu geri bildirimler getirebilir.” şeklinde görüşlerini ifade etti. Ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi prestij konusu COP süreçlerinin aslında bağlayıcılık konusunda tartışılan kavramlar olsa da, ülkelerin duruma karşı aldıkları duruşun küresel ölçekte dolaylı etkiler yaratabildiğini belirten Adiller, “Her ne kadar İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ya da Paris Anlaşması ülkelerin iklim değişikliği konusundaki eylem ya da eylemsizliklerine karşı caydırıcı yaptırımlara sahip olmamasına rağmen, önceden de belirttiğimiz gibi iklim değişikliği kavramı başlı başına yatırımcıların ya da finans kuruluşlarının yakından takip ettiği süreçlerden biri. Bu yüzden de ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi ya da yerel politikada ve hukukta bu süreçlere ne kadar yer verdikleri ülkelere bu anlamda prestij kazandırmakta ve belli çevrelerde yatırım yapılabilirlik göstergesi olarak kabul edilmektedir.” dedi. Türkiye su stresi yaşayan ülkeler arasında İklim değişikliğinin hem kuraklık süreçlerini uzatması hem de şiddetli yağışlara sebep olmasının ülkemizdeki su kaynaklarını olumsuz etkilediğini anlatan Adiller, şunları kaydetti: “Yağışın yüksek şiddette yağması toprak tarafından emilen ve yeraltı suyuna katılan su oranını düşürürken, sel ve taşkın gibi süreçleri tetikliyor. Bu süreçler sonucunda da düzenli aralıklarla yağması durumunda toprağı yer altı suyunu ve dereleri beslemesi gereken yağış maalesef büyük oranda. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2000 yılında 1 652 m3, 2009 yılında 1 544 m3, 2020 yılında ise 1 346 m3 olmuştur. Günümüzdeki sahip olduğumuz bu değer ülkemizi Su Stresi Yaşayan ülkeler durumuna sokuyor. Bu azalma hızının aynı koşullarda devam etmesi durumunda ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2050’li yıllarda su fakiri olma sınırı olan 1000 m3’ün altına düşeceğini söyleyebiliriz. Bu senaryo bile başlı başına korkutucu iken uydu görüntüleri ile yapılan incelemeler ülkemizdeki pek çok gölün son 40 yıllık süreçte ciddi su kaybına uğradığını ve bazılarının tamamen kuruma riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Burada tek sebep tabii ki iklim değişikliği değil, yanlış tarımsal uygulamaların da maalesef süreci hızlandırmış olduğu gerçeğini vurgulamalıyız.” İklim değişikliği konusunda yol ayrımına ulaşmak üzereyiz Bugün iklim değişikliği konusunda bir yol ayrımına ulaşmak üzere olduğumuza dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Radikal adımlar atıp, içinde bulunduğumuz durumu değiştirmek ve iklim değişikliğine adapte olmak için hala geç değil. Ama eylemsizlikle geçen her yıl riski arttırmakta. 10 yıl iklim değişikliği konusunda çarpıcı etkileri görmemiz açısından çok kısa sayılacak bir zaman dilimi ama hiçbir adım atmadan ya da önlem almadan geçirilecek 30 ila 50 yıllık bir süreç sonrasında ülkemizi su ve gıda kıtlığı, ciddi ekolojik kayıplar (bazı ekosistemlerin yok olmanın eşiğine gelmesi) ve iç göçlerin çok yoğun gerçekleştiği ve özellikle bazı bölgelerde ciddi altyapı sorunlarının yaşandığı durumlarla karşı karşıya kalınabilir.” diye konuştu. Günümüzde gerçekleştirilen pek çok anketin insanların iklim değişikliğine karşı mücadeleye olan inançlarını kaybettiklerini gösterdiğini dile getiren Adiller, “Özellikle anketlere katılan pek çok kişi ülkelerin üzerine düşen görevi yerine getirmediği yönünde. Bence bu konuda da haksız sayılmazlar. Keşke bazı ülkeler siyasi ve ekonomik çıkarları uğruna savaşa yaptıkları yatırımı yaşama yapsa da dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğine sağlayabilsek.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

UN Global Compact Türkiye’den Dünya Çevre Günü’nde İş Dünyasına Çağrı Haber

UN Global Compact Türkiye’den Dünya Çevre Günü’nde İş Dünyasına Çağrı

Küresel veriler, iklim eyleminde zaman kaybetmeden ilerlenmesi gereken bir dönemde olduğumuzu ortaya koyuyor. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) State of the Global Climate 2025 raporuna göre 2015–2025 arasındaki dönem kayıtlardaki en sıcak 11 yıl oldu. 2025 yılında küresel sıcaklık sanayi öncesi dönemin yaklaşık 1,43°C üzerinde seyretti. Artan sıcaklıklar; su stresi, gıda güvenliği, altyapı baskısı, enerji talebi ve tedarik zinciri kesintileri gibi başlıkları şirketler için daha görünür hale getiriyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) Global Energy Review 2026 raporuna göre küresel enerji kaynaklı CO₂ emisyonları 2025’te yüzde 0,4 arttı. UNEP’in Emissions Gap Report 2025 raporu, mevcut politikalarla dünyanın bu yüzyıl sonuna kadar yaklaşık 2,8°C’lik bir ısınma patikasında ilerlediğini ortaya koyuyor. Küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırabilmek için küresel emisyonların 2035’e kadar 2019 seviyelerine göre yüzde 55 azaltılması gerekiyor. Mevcut gidişat ile bilimsel hedefler arasındaki bu fark, iklim eyleminde daha hızlı ve kararlı adımlar atılması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu dönüşümde iş dünyasına da önemli bir rol düşüyor. Küresel sera gazı emisyonlarının önemli bir bölümü iş dünyasının faaliyetleri ve değer zincirlerinden kaynaklanırken, şirketler aynı zamanda düşük karbonlu teknolojilere yatırım yapma, inovasyonu hızlandırma ve tedarik zincirlerini dönüştürme kapasitesi ile dönüşümü hızlandırma gücüne sahip aktörler olarak öne çıkıyor. Bu süreçte şirketlerin enerji kullanımı, üretim süreçleri, satın alma kararları, tedarik zinciri yönetimi, yatırım planları ve kaynak verimliliği gibi alanlarda atacağı adımlar küresel iklim hedeflerine ulaşılmasında önemli bir rol oynayacak. COP31 Türkiye iş dünyasının küresel değer zincirlerindeki konumunun güçlendirilmesi için önemli bir fırsat sunuyor Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefi, iklim kanunu çalışmaları, emisyon ticaret sistemi hazırlıkları, sürdürülebilirlik raporlaması standartları ve Avrupa Yeşil Mutabakatı başta olmak üzere küresel düzenleyici gelişmeler, şirketlerin düşük karbonlu ekonomiye geçişini artık ertelenemez bir rekabet meselesi haline getiriyor. COP31, bu dönüşümün hızlandırılması ve Türkiye iş dünyasının küresel değer zincirlerindeki konumunun güçlendirilmesi için önemli bir fırsat sunuyor. COP31’in “Uygulama COP’u” olarak konumlandırılması; verilen hedeflerin nasıl hayata geçirileceğinin tartışıldığı ve somut ilerleme için tüm paydaşların birlikte çalışacağı bir süreci tanımlıyor. COP31'in ana gündem maddeleri olan sıfır atık, gıda güvenliği, yeşil sanayileşme, temiz enerji geçişi ve iklim uyumu; önümüzdeki dönemde odaklanmamız gereken alanları ortaya koyuyor. Bu alanlarda şirketlerimiz taahhütlerini güçlendirerek, ilerlemeyi şeffaf raporlayarak, inovasyonla dönüşümü ölçeklendirerek ve tüm değer zincirine yayarak küresel rekabet güçlerini artırabilir. İş birliği, dönüşümün hızını ve etkisini artıracak İklim krizi, hiçbir kurumun tek başına çözebileceği bir sorun değil. COP31’e giden süreçte kamu, özel sektör, finans kuruluşları, akademi, sivil toplum ve Birleşmiş Milletler ekosistemi arasında kurulacak güçlü iş birlikleri, Türkiye’nin iklim eylemine katkısını artırmak açısından kritik önem taşıyor. Hedefleri uygulamaya geçirme zamanı Bilim temelli hedefler, şirketlerin iklim taahhütlerini ölçülebilir ve izlenebilir azaltım patikalarına dönüştürmesi açısından önemli bir araç sunuyor. Bilim Temelli Hedefler Girişimi (SBTi), şirketlerin sera gazı emisyon azaltım hedeflerini iklim bilimiyle uyumlu şekilde belirlemelerine ve doğrulatmalarına imkan sağlıyor. SBTi verilerine göre dünya genelinde 11 binden fazla şirketin hedefleri doğrulanmış durumda. Türkiye’de de 100’e yakın şirketin SBTi sürecine dahil olması ve bu sayının giderek artması, iş dünyasında bilim temelli iklim hedeflerine yönelik ilginin güçlendiğini gösteriyor. UN Global Compact Türkiye, şirketleri bilim temelli iklim hedeflerini belirleme, uygulamaya taşıma, ilerlemeyi izleme ve paydaşlarla iş birliğini güçlendirme süreçlerinde desteklemeye devam ediyor. Hızlandırma programları, eğitimler, kaynaklar, küresel ve yerel deneyim paylaşımı ağları ile iş dünyasının iklim eylemine katkısını artırmayı amaçlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türk Telekom’dan, Sürdürülebilir Geleceğe Katkı! Haber

Türk Telekom’dan, Sürdürülebilir Geleceğe Katkı!

Sürdürülebilirlik ilkelerini tüm iş süreçlerine entegre ederek, ulaşımdan sağlığa, enerjiden güvenliğe kadar pek çok alanda çevre dostu çözümler sunan Türk Telekom, yeni nesil çevreci iletişim teknolojileri ile güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklara yönelerek yeşil dönüşüm adına öncü çalışmalar gerçekleştiriyor. İklim değişikliğiyle mücadelede ve su yönetiminde öncü adımlar atmaya devam eden Türk Telekom, Karbon Saydamlık Projesi’nin (CDP) İklim Değişikliği Programı’nda en yüksek seviye olan “A” notunu 2025 yılında da korurken, Su Güvenliği Programı’ndaki ilk raporlamasında “A-” notunu elde ederek Türkiye’nin enerji bağımsızlığı hedeflerine de katkı sunmaya devam ediyor. Sivas’ta inşa ettiği GES, yıllık 128 MWp enerji üretim kapasitesiyle Türkiye’nin en büyük yenilenebilir enerji tesislerinden biri olarak enerji üretimine başlayan Türk Telekom, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve karbon yönetimi alanlarındaki çalışmalarla, 2030 yılına kadar emisyonlarını %45 azaltmayı ve 2050 yılında "Net Sıfır"a ulaşmayı hedefliyor. Sıfır Atık Vakfı tarafından, sıfır atık dünyası yönünde somut adımlar atmak amacıyla, düzenlenen Sıfır Atık Festivali ve Sıfır Atık Forumu’nun destekçileri arasında yer alan Türk Telekom; çevre dostu teknolojileri ve yenilenebilir enerji yatırımlarıyla sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunuyor. 5 Haziran Dünya Çevre Günü kapsamında değerlendirmelerde bulunan Türk Telekom CEO’su Ebubekir Şahin, “Türk Telekom olarak teknolojiyi yalnızca dijital dönüşümün değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir geleceğin de en güçlü araçlarından biri olarak görüyoruz. Çevresel sorumluluğu tüm faaliyetlerimizin merkezine alırken enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve çevre dostu teknolojiler alanında çalışmalar yürütüyor, enerji bağımsızlığı ve sürdürülebilir bir gelecek yolunda ülkemiz için önemli adımlar atmaya devam ediyoruz. Sıfır Atık Vakfı öncülüğünde düzenlenen Sıfır Atık Forumu ve Sıfır Atık Festivali’nin sürdürülebilir yaşam kültürünün yaygınlaştırılmasına katkı sunacağına inanıyorum. Bu yıl ‘Antalya’ya Giden Yol: İklim Eylemi Olarak Sıfır Atık’ temasıyla düzenlenen forumun, ülkemizin ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi öncesinde önemli bir farkındalık zemini oluşturduğuna inanıyoruz. COP31’in ülkemizde gerçekleştirilecek olması Türkiye için küresel ölçekte önemli bir adım niteliği taşırken, Türk Telekom olarak sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarımız ve teknoloji odaklı çözümlerimiz ile COP31’de yer almaya hazırlanıyoruz. Doğal kaynakların korunmasını odağına alan anlayışımızla çevresel etkimizi en aza indirmeyi hedefliyor, teknolojiyi sürdürülebilirlik hedeflerimize entegre ederek hem bugüne hem de gelecek nesillere değer katmaya devam ediyoruz” dedi. Türkiye’nin dijital dönüşümüne öncülük eden Türk Telekom, teknolojiyi iyiliğe ve faydaya dönüştürmeye devam ediyor. Türk Telekom, sürdürülebilirlik ilkelerini tüm iş süreçlerine entegre ederek iklim değişikliği ile mücadele kapsamında enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve karbon yönetimi alanlarında çalışmalar yürütüyor. Ulaşımdan sağlığa, enerjiden güvenliğe kadar pek çok alanda çevre dostu çözümler sunan Türk Telekom, akıllı şehircilik uygulamaları, akıllı aydınlatma projeleri ve akıllı kavşak çözümleriyle farklı alanlarda sürdürülebilir ve çevreci projeler geliştiriyor. Enerji verimliliği çözümleri, akıllı şehir uygulamaları ve yeni nesil yeşil şebeke teknolojileriyle iklim kriziyle mücadelede sektör liderliğini güçlendiren Türk Telekom, 4-7 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen Sıfır Atık Festivali ile 5-7 Haziran tarihlerinde düzenlenen Sıfır Atık Forumu’nun destekçileri arasında yer alarak sıfır atık bilincinin yaygınlaştırılmasına katkı sunuyor. Sıfır Atık Vakfı öncülüğünde düzenlenen Sıfır Atık Festivali ve Sıfır Atık Forumu; sürdürülebilir yaşam kültürünün yaygınlaştırılması, döngüsel ekonomi yaklaşımının desteklenmesi ve çevre konusunda toplumsal farkındalığın artırılması amacıyla kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getiriyor. Türk Telekom da teknoloji ve inovasyon gücüyle daha sürdürülebilir bir gelecek hedefini destekliyor. “Doğal kaynakların korunmasını odağına alan bir anlayışla hareket ediyoruz” 5 Haziran Dünya Çevre Günü kapsamında değerlendirmelerde bulunan Türk Telekom CEO’su Ebubekir Şahin, “Türk Telekom olarak teknolojiyi yalnızca dijital dönüşümün değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir geleceğin de en güçlü araçlarından biri olarak görüyoruz. Çevresel sorumluluğu tüm faaliyetlerimizin merkezine alırken; enerji verimliliğinden yenilenebilir enerji yatırımlarına, akıllı şehircilik uygulamalarından çevre dostu teknolojilere kadar birçok alanda çalışmalar yürütüyoruz. Bu anlayışla, Sıfır Atık Vakfı öncülüğünde düzenlenen Sıfır Atık Forumu ve Sıfır Atık Festivali’nin sürdürülebilir yaşam kültürünün yaygınlaştırılmasına katkı sunacağına inanıyorum. Sayın Emine Erdoğan'ın öncülüğünde başlatılan Sıfır Atık yaklaşımı, yalnızca bir çevre politikası olmanın ötesinde; yaşam biçimlerimizi dönüştüren kapsamlı ve vizyoner bir adım. Bu yıl ‘Antalya’ya Giden Yol: İklim Eylemi Olarak Sıfır Atık’ temasıyla düzenlenen forumun, ülkemizin ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi öncesinde sürdürülebilirlik ve iklim eylemi alanında ortak bir farkındalık ve iş birliği zemini oluşturduğuna inanıyoruz. COP31’in ülkemizde gerçekleştirilecek olması, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede üstlendiği sorumluluğun ve uluslararası alandaki etkin rolünün önemli bir göstergesidir. Türk Telekom olarak biz de sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarımızı ve teknoloji odaklı çözümlerimizi bu önemli platforma taşımaya, dijitalleşmenin iklim hedeflerine katkısını ortaya koymaya hazırlanıyoruz. Bu vizyon doğrultusunda doğal kaynakların korunmasını odağına alan bir anlayışla hareket ediyor; geri dönüşümü destekleyen uygulamalarımızla atık oluşumunu azaltmayı, operasyonel süreçlerimizde çevreyle uyumlu yaklaşımları yaygınlaştırmayı, önümüzdeki 2-3 yılın içerisinde GES yatırımlarımızı da tamamlayarak çevresel etkimizi en aza indirmeyi hedefliyoruz. Teknolojiyi sürdürülebilirlik hedeflerimize entegre ederek hem bugüne hem de gelecek nesillere değer katmaya devam ediyoruz” dedi. Geleceği sürdürülebilir teknolojilerle inşa ediyor Yeni nesil çevreci iletişim teknolojileri ile güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklara yönelerek yeşil dönüşüm adına öncü çalışmalar gerçekleştiren Türk Telekom, Güneş Enerjisi Santralleri’ne (GES) yönelik yatırımlarla enerji tüketimini yenilenebilir kaynaklardan sağlamaya odaklanırken, Türkiye’nin enerji bağımsızlığı hedeflerine de katkı sunuyor. Türk Telekom’un 1.300 dönümlük arazi üzerine Sivas’ta inşa ettiği GES, yıllık 128 MWp enerji üretim kapasitesiyle Türkiye’nin en büyük yenilenebilir enerji tesislerinden biri olarak enerji üretimine başladı. Sadece Sivas’taki bu yatırım mevcut elektrik tüketiminin yaklaşık %15’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayabilecek büyüklükte. GES yatırımlarını Malatya ve Ağrı’da sürdürecek olan Türk Telekom, toplam 6 bin dönüm arazi üzerinde 530 MWp seviyesinde kurulu güce sahip üç adet GES’i önümüzdeki yıllarda devreye alarak tam kapasite üretim yapmayı hedefliyor. Üç şehirde yapacağı yatırımlarla yıllık 800 GWh enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı hedefleyen Türk Telekom, yıllık 350 bin ton seviyesinde karbon salımını engelleyecek. Hedef 2050'de Net Sıfır Sürdürülebilir teknolojileri günlük yaşamda da erişilebilir kılmayı amaçlayan Türk Telekom, girişim sermayesi şirketi TT Ventures ile E4 Şarj – Elektrikli Araç Şarj Ağı projesini hayata geçirdi. Türkiye’nin dört bir yanında şarj istasyonları kuran Türk Telekom, elektrikli araç kullanıcılarına her anlamda güvenli, çevreci ve kesintisiz bir şarj hizmeti sunuyor. Mobil baz istasyonlarında karbon emisyonlarını düşüren yeni nesil yeşil şebeke teknolojilerini yaygınlaştıran Türk Telekom, veri merkezlerine en yeni çevreci sistemleri entegre ederek enerji verimliliğini artırmaya devam ediyor. Veri yönetişimi ve finansal analizlerle güçlenen stratejisi kapsamında, iklim değişikliğinin iş üzerindeki potansiyel etkilerini sayısallaştırarak risk-fırsat analizlerini finansal tablolara yansıtan Türk Telekom, kurumsal karar alma süreçlerini bu verilerle şekillendiriyor. Türk Telekom, 2030 yılına kadar emisyonlarını %45 azaltmayı ve 2050 yılında "Net Sıfır"a ulaşmayı hedefliyor. Çevresel performansıyla küresel liderler arasında İklim değişikliğiyle mücadelede ve su yönetiminde de öncü adımlar atan Türk Telekom, Karbon Saydamlık Projesi’nin (CDP) İklim Değişikliği Programı’nda en yüksek seviye olan “A” notunu 2025 yılında da korurken, Su Güvenliği Programı’ndaki ilk raporlamasında “A-” notunu elde ederek bu alanda da küresel liderler arasında yer aldı. "COP31'e Doğru: Raporlama İvmesi" temasıyla düzenlenen CDP Türkiye 16. İklim & Doğa Konferansı ve Ödül Töreni’nde ödüle layık görülen Türk Telekom, şeffaf raporlama anlayışını, veri odaklı yönetim stratejisini ve Türkiye’nin düşük karbonlu ekonomiye geçişindeki öncü vizyonunu bir kez daha ortaya koydu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

TEMA Vakfı: İklim Krizine Karşı Kaybedecek Zamanımız Kalmadı Haber

TEMA Vakfı: İklim Krizine Karşı Kaybedecek Zamanımız Kalmadı

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) bu yıl Dünya Çevre Günü için yaptığı #İklimİçinŞimdi çağrısı, iklim krizine karşı acil ve kararlı adımlar atılması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. TEMA Vakfı, iklim krizine karşı etkili bir mücadelenin yalnızca emisyon azaltım hedefleriyle sınırlı kalamayacağına; doğayı, yaşam alanlarını koruyan ve toplumsal adaleti gözeten politikalarla mümkün olabileceğine dikkat çekiyor. En ağır yükü, en az sorumlular taşıyor İklim krizinin etkileri derinleşirken, krizden en az sorumlu olan topluluklar en ağır sonuçlarla karşı karşıya kalıyor. Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre küresel nüfusun en zengin yüzde 1’i, sera gazı emisyonlarının yüzde 41’inden sorumluyken; en yoksul yüzde 50’nin payı yalnızca yüzde 3 düzeyinde kalıyor. Oxfam’ın 2026 yılında yayımladığı araştırma ise dünyanın en zengin yüzde 1’inin, 1,5 derece hedefiyle uyumlu yıllık karbon bütçesini yılın ilk günlerinde tükettiğini ortaya koyuyor. İklim krizinin yarattığı kuraklık, seller, aşırı hava olayları ve ekosistem kayıpları; yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan topluluklardan üretim gücünü kaybeden çiftçilere kadar milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle iklim krizine karşı geliştirilecek politikaların yalnızca emisyonları azaltmayı değil, aynı zamanda iklim adaletini sağlamayı da hedeflemesi gerekiyor. Kömürden çıkış iklim krizine karşı temel adımlardan biri Bilimsel çalışmalar, küresel sıcaklık artışını sınırlandırabilmek için fosil yakıtlardan uzaklaşılması gerektiğini ortaya koyuyor. Özellikle kömür, enerji sektöründen kaynaklanan sera gazı emisyonlarının en önemli kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, iklim krizine karşı mücadelede kömürden çıkışın kritik önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Sera gazı emisyonlarının önemli bölümünden sorumlu olan kömürden çıkış, iklim krizine karşı mücadelenin temel adımlarından biridir. Ancak ekolojik etkiler gözetilmeden, yaşam alanları korunmadan ve yerel halkın katılımı sağlanmadan yürütülen enerji yatırımları; yeni çevresel ve toplumsal sorunlar yaratma riski taşıyor. Bu nedenle dönüşüm, yalnızca santrallerin kapatılmasıyla sınırlı kalmamalı; kömür bölgelerinde yaşayan işçileri, yerel ekonomileri ve toplulukları koruyan bütüncül bir adil geçiş politikasıyla desteklenmelidir.” Doğayı korumadan iklim kriziyle mücadele edilemez İklim krizine karşı geliştirilen politikaların doğal varlıkların korunmasıyla birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çeken Ataç, “Son yıllarda madencilik faaliyetleri ve çeşitli mevzuat değişiklikleri nedeniyle ormanlar, tarım alanları, su varlıkları ve önemli doğa alanları üzerindeki baskı artarken, 2025 yılında kabul edilen Torba Yasa ile doğal varlıklarımız üzerindeki riskler daha da derinleşti.” dedi. Muğla’nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı çevresinde yaşananlar, iklim hedefleri ile fosil yakıt politikaları arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. Kömürlü termik santrallere yakıt sağlamak amacıyla yürütülen madencilik faaliyetleri için orman alanlarının kesilmek istenmesi, doğal varlıkların fosil yakıtlar uğruna nasıl baskı altına alınabildiğinin somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. TEMA Vakfı’nın 2020-2022 yılları arasında yayımladığı haritalama çalışmalarına göre, 29 ilde toprakların yüzde 67’si IV. Grup madenlere ruhsatlandırılmış durumda. Bu endişe verici tablo karşısında Ataç, “Ormanlar, tarım alanları ve önemli doğa alanları üzerindeki bu baskı, karbon yutaklarının devamlılığı, su döngüsünün sürdürülmesi ve iklim krizine karşı dayanıklılığın artırılmasında kritik rol oynayan ekosistemleri tehdit ediyor. Bu nedenle doğayı korumadan iklim krizini durdurmak mümkün değil.” ifadelerini kullandı. İklim için şimdi harekete geçilmeli Dünya Çevre Günü’nde yapılan #İklimİçinŞimdi çağrısının somut politikalarla desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Deniz Ataç, sözlerini şöyle sürdürdü: “İklim krizi yalnızca doğayı değil; yaşam hakkını, üretimi, su varlıklarını ve toplumsal adaleti de tehdit ediyor. Bu nedenle iklim krizine karşı atılması gereken adımlar daha fazla ertelenemez. Türkiye’nin kömürden çıkış ve adil geçiş konusunda somut adımlar atması, aynı zamanda da ormanları, tarım alanlarını, su varlıklarını ve yaşam alanlarını koruyan politikaları güçlendirmesi gerekiyor.” Türkiye’nin yıl sonunda ev sahipliği yapacağı COP31 sürecinin iklim politikalarına yönelik tartışmaların yoğunlaşacağı önemli bir dönem olduğuna işaret eden Ataç, karar alıcıları iklim krizine karşı bilim temelli, adil ve doğa dostu politikaları hızla hayata geçirmeye çağırdı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bayraktar: Türkiye Güvenilir Enerji Ortağı Olmaya Devam Edecek Haber

Bayraktar: Türkiye Güvenilir Enerji Ortağı Olmaya Devam Edecek

Bakü Enerji Haftası, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in açılış hitabıyla başlarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da açılış törenine bir mesaj ile katıldı. Mesajında, bölge için hayal olarak nitelendirilen birçok mega projeyi, Azerbaycan'la birlikte başarıyla hayata geçirmeye devam ettiklerini kaydeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, özetle şunlara değindi: Mevcut İş Birlikleri Bakü-Tiflis-Ceyhan, Bakü-Tiflis-Erzurum ve TANAP Boru Hattı gibi projeler, Azerbaycan'la birlikte başlattığımız ve bir diğer dost ülke Gürcistan'ın katkılarıyla tamamladığımız projeler olmayı sürdürüyor. Azeri-Çırak-Güneşli ve Şahdeniz ortaklığımız suretiyle Azerbaycan'la iş birliğimizin daha da derinleştiğini görüyoruz. Elektrik Bağlantıları Türkiye-Azerbaycan arasındaki elektrik bağlantıları bizler için stratejik önemde olmayı sürdürüyor. İnşallah Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve Bulgaristan arasında yeşil elektrik iletimi ve ticareti projesinin hayata geçirilmesiyle birlikte, tüm bölgemizin enerji güvenliğine katkı sunmayı temenni ediyoruz. Büyük Fırsatlar Türkmen gazının Azerbaycan ve Türkiye üzerinden ihracı hususunda iş birliğimizi geliştirmek için önümüzde büyük fırsatlar bulunmaktadır. Kazakistan'ın doğal kaynaklarının Batı pazarlarına ulaştırılmasında Bakü-Tiflis-Ceyhan Hattının daha da artarak kullanıldığına şahit oluyoruz. COP31 Zirvesi Türkiye olarak yenilenebilir ve yeşil enerji dahil enerjinin tüm boyutlarında verimlilik ve çevreye saygıyı esas alarak etkinliği sağlamaya yönelik bir vizyona sahibiz. Küresel iklim eyleminde öncü ve örnek ülkelerden biri olma kararlılığımızı, bu yıl 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'da ev sahipliğini yapacağımız COP31 zirvesiyle pekiştireceğiz. Türkiye’nin Öncelikleri Açılış töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajını okuyan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, kendisi de Türkiye’nin enerji vizyonunu anlatan bir konuşma yaptı. Türkiye’nin enerjideki önceliklerini; arz güvenliğini sağlamak, ithalat bağımlılığını azaltmak, ekonomik büyümeyi desteklemek ve yüzyılın ortalarına doğru net sıfır emisyon hedefine ulaşmak olarak sıralayan Bakan Bayraktar, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkinin, güçlü ikili iş birliğinin tüm bölge için nasıl stratejik değer yaratabileceğinin dikkat çekici bir örneği olduğunu söyledi. Mimariyi Dönüştüren Projeler Bakan Bayraktar, “Ortak tarihimiz ve kardeşliğimiz üzerine kurulu olan ortaklığımız, Avrupa’nın enerji güvenliğine önemli katkılar sağlamıştır.” İfadelerini kullanırken Bakü–Tiflis–Ceyhan. Güney Kafkasya Boru Hattı, TANAP ve STAR Rafinerisi gibi amiral projelerin, bölgesel enerji mimarisini dönüştürdüğünü anlattı. Yapıcı Çabalar Doğu ile Batı arasında stratejik bir konuma sahip olan Türkiye’nin, güvenilir bir ortak, bir enerji merkezi ve bölgesel enerji projelerinde kilit olma rolüne devam edeceğini kaydeden Bakan Bayraktar, “Bu yıl COP31’e ev sahipliği yapacak ülke olarak Türkiye, küresel enerji ve iklim diyaloğuna yönelik yapıcı çabalarını sürdürmeye ve daha dayanıklı, daha sürdürülebilir bir enerji geleceğinin inşasına katkıda bulunmaya kararlıdır.” dedi. 33 Milyar Metreküplük Anlaşma Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güçlü enerji ilişkileri, Bakü Enerji Haftası’nda yeni bir aşamaya geçti. BOTAŞ ile birlikte SOCAR, TotalEnergies ve ADNOC şirketleri, Azerbaycan’dan 2029’dan başlamak üzere 15 yıl boyunca Türkiye’ye toplam 33 milyar metreküp doğal gaz sağlayacak bir anlaşmayı imzaladı. Merkez Ülke Vizyonu Anlaşmaya ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan yapılan sosyal medya açıklamasında şunlar kaydedildi: Bakü Enerji Forumu marjında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in katılımıyla millî şirketimiz BOTAŞ ile SOCAR, TotalEnergies ve ADNOC arasında 15 yıllık yeni bir doğal gaz tedarik anlaşması imza altına alındı. Söz konusu anlaşmayla, Absheron sahasındaki yeni üretim yatırımları kapsamında 2029 yılından itibaren ülkemize toplam 33 milyar metreküp doğal gaz arzı sağlanacak. Türkiye’nin enerjide merkez ülke olma vizyonunu destekleyen bu stratejik adım; ülkemizin, bölgemizin ve Avrupa’nın enerji arz güvenliğine önemli katkılar sunacaktır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.