Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Damar Hastalıkları

Kapsül Haber Ajansı - Damar Hastalıkları haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Damar Hastalıkları haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Beslenmede Mucize Besin ve Trendlere Karşı Uyarı Haber

Beslenmede Mucize Besin ve Trendlere Karşı Uyarı

Kalp, kanı vücuda pompalayarak organ ve dokuların ihtiyaç duyduğu oksijen ve besin ögelerinin taşınmasını sağlıyor ve yaşamın devamlılığında hayati bir rol üstleniyor. Kalp sağlığının korunmasında genetik faktörlerin yanı sıra yaşam tarzı alışkanlıkları da önemli rol oynuyor. Bu tercihlerin başında da beslenme alışkanlıkları geliyor. Ancak sosyal medya ve popüler trendler doğrultusunda sık sık gündeme getirilen mucizevi besinler ya da farklı beslenme önerileri; kulaktan dolma bilgiyle doğru bilgiyi birbirinden ayırmayı zorlaştırıyor. İşte bu noktada bilimsel bilgi, hangi besinin ne miktarda ve hangi beslenme düzeninin parçası olarak tüketilmesi gerektiğini anlamak açısından yol gösterici rol üstleniyor. Kalp Sağlığıyla İlgili En Yaygın 5 Yanlış İnanış ve Bilimsel Gerçekler Sosyal medyada bir bilginin sıkça paylaşılmasının, o bilginin bilimsel olarak doğru olduğu anlamına gelmediğini vurgulayan Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, sağlık ve beslenme konusunda güvenilir kaynaklara ve bilimsel araştırmalara dayanan bilgilerin rehber alınmasının önemine dikkat çekiyor. Beslenme ve gıdada doğru bilgiyi toplumla buluşturma misyonuyla çalışmalarını sürdüren Vakıf, kalp sağlığı konusunda yaygın olarak doğru kabul edilen 5 yanlış inanışı ve bunlara ilişkin bilimsel gerçekleri paylaşıyor. 1-Zeytinyağı ne kadar çok tüketilirse o kadar iyidir. (YANLIŞ) Zeytinyağı, içerdiği tekli doymamış yağ asitleri ve antioksidan bileşenler nedeniyle dengeli ve sağlıklı bir beslenme düzeninin önemli bir parçasıdır. Ancak sağlıklı bir besin olması, sınırsız miktarda tüketilebileceği anlamına gelmez. Gereğinden fazla tüketilmesi günlük enerji alımının artmasına neden olabilir. Önemli olan zeytinyağını dengeli bir beslenme düzeni içinde, uygun miktarlarda tüketmektir. 2-Kolesterol içeren her gıda zararlıdır. (YANLIŞ) Uzun yıllar boyunca yumurta gibi kolesterol içeren besinlerin kalp sağlığı açısından olumsuz etkileri olduğu düşünülmüştür. Ancak güncel bilimsel çalışmalar, kan kolesterol düzeyleri üzerinde besinlerle alınan kolesterolün yanı sıra, özellikle doymuş ve trans yağ tüketimi başta olmak üzere beslenme düzeninin bütününün etkili olduğunu gösteriyor. Yumurta gibi kaliteli protein ve elzem besin ögeleri içeren gıdalar, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin parçası olabilir. Bu nedenle yalnızca besinlerin içerdiği kolesterole değil, beslenme düzeninin bütününe odaklanmak önem taşıyor. 3-Kalp hastalığı yalnızca ileri yaşlarda görülür. (YANLIŞ) Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan sağlık sorunları değildir. Ateroskleroz olarak adlandırılan, damar duvarlarında plak birikimiyle ilerleyen süreç genç yaşlarda başlayabilir ve yıllar içinde gelişebilir. Bu nedenle sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam alışkanlıklarının erken yaşlardan itibaren benimsenmesi önem taşır. 4- Zayıf olmak kalp ve damar hastalıklarına karşı koruma sağlar. (YANLIŞ) Vücut ağırlığının sağlıklı aralıkta olması kalp ve damar sağlığı açısından önemlidir ancak tek başına koruyucu değildir. Kişi zayıf görünebilir ancak karın bölgesindeki iç organların çevresinde yağlanma görülebilir; kolesterol, kan şekeri veya tansiyon gibi kardiyovasküler risk göstergeleri yüksek olabilir. Bu nedenle kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca vücut ağırlığına değil; beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları, genetik faktörler ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri de dikkate alınmalıdır. 5-Takviyeler sağlıklı beslenmenin yerini tutar. (YANLIŞ) Vitamin, mineral veya omega-3 gibi besin takviyeleri, sağlıklı ve dengeli bir beslenmenin yerini tutmaz. Takviye kullanımı, kişinin gereksinimleri ve sağlık durumu doğrultusunda hekim veya diyetisyen önerisiyle planlanmalıdır. Sebze, meyve, tam tahıllar ve kurubaklagiller; lif, vitamin, mineral ve çeşitli biyoaktif bileşenleri bir arada içerir. Bu nedenle kalp ve damar sağlığını desteklemek için öncelik, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin sürdürülmesi olmalıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor Haber

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor

Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, “Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer enzimi yüksekliği olan bazı hastalarda enginar, silymarin yani deve dikeni ve kolin içeren preparatlardan da yararlanılabiliyor” dedi. Karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinin içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkıyor. Basit yağlanmada hücrelerde izole yağ birikimi görülürken, metabolik yağlı karaciğer hastalığında yağ birikimine hücreler arası inflamasyon ve buna bağlı hücre hasarı da eşlik edebiliyor. Tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi yağlı karaciğer hastalığının da yıllarca çok fazla belirti vermeden ilerleyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Yıllar içinde karaciğer hücrelerinde meydana gelen hasar ve bunun sonucunda oluşan fibrozis yani tamir dokusu, karaciğerde küçülme ve sertleşmeye neden olabiliyor. Bu süreç portal hipertansiyon ve siroza kadar ilerleyebiliyor. Siroz oluştuktan sonra da nedeni ne olursa olsun karaciğer kanseri gelişme riski artıyor” dedi. Her 10 diyabetliden 9’unda görülüyor Hareketsiz yaşam, masa başı çalışma ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla obezite, diyabet ve insülin direncinin toplumda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Polat, “Kilo fazlası olan veya obezite sınırına giren kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında karaciğer yağlanması görülüyor. Özellikle MASH olarak adlandırılan metabolik yağlı karaciğer hastalığı; obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun bir bileşeni. Bu tablo aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da risk oluşturuyor” açıklamasında bulundu. Tedavinin vazgeçilmez ikilisi hareket ve beslenme düzeni İleri siroz gelişmemiş hastalarda karaciğer yağlanmasının yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini vurgulayan Polat, “Tedavinin olmazsa olmaz koşulları yaşam tarzı değişikliği, doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Yağlanmanın kökeninde insülin direnci bulunuyor. İnsülin direncini azaltabilmek için insülini en çok kullanan dokulardan olan çizgili kasları çalıştırmak gerekiyor. Vücudumuzdaki çizgili kasların önemli bir bölümü bacaklarımızda bulunduğu için düzenli yürüyüş veya bisiklete binmek önemli” dedi. Polat, karaciğer enzimi yüksekliği bulunan bazı hastalarda insülin direncinin azaltılması amacıyla ilaçlardan da yararlanılabildiğini ifade etti. Fazla meyve tüketimi karaciğerde yağlanmaya yol açabiliyor Karaciğer yağlanmasında yalnızca yağlı yiyeceklerin suçlu olmadığının altını çizen Polat, “Doğrudan yağlı beslenmesek bile fazla tüketilen şekerli gıdalar karaciğerde yağa dönüşebiliyor. Meyve bile fazla miktarda tüketildiğinde içeriğindeki fruktoz nedeniyle karaciğer yağlanmasına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle özellikle fazla miktarda hamur işi ve çok yağlı yemeklerden kaçınmak, daha çok Akdeniz tipi beslenmeyi tercih etmek önemli” dedi. Karaciğer yağlanmasının yalnızca fazla kilolu kişilerde görülmediğine de dikkat çeken Polat, “Obez kişilerde karaciğer yağlanması yüzde 70’in üzerinde görülürken, hastaların yaklaşık yüzde 10’unda obezite ve metabolik sendrom olmadan da yağlanma ortaya çıkabiliyor. Bu kişiler araştırıldığında karaciğer yağlanmasına neden olabilen çeşitli mutasyonlar saptanabiliyor” dedi. Basit tetkiklerle takip edilebiliyor Karaciğer yağlanmasının tanı ve takibinde basit yöntemlerden yararlanılabildiğini paylaşan Polat, “Karaciğer fonksiyon testleri, ultrasonografi ve insülin direnci ölçümlerinden yararlanıyoruz. Karaciğer enzimleri yüksek seyreden ve riskli grupta bulunan hastalarda ise FibroScan adı verilen cihazla karaciğerde hasar olup olmadığını ve yağlanmanın derecesini değerlendirebiliyoruz” diye konuştu. Karaciğer vücudun temizlik merkezi Karaciğer sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatan Polat, “Karaciğer yedi gün 24 saat durmaksızın çalışan bir organ. Vücudumuzun adeta temizlik merkezi ve fabrikası. Gastrointestinal sistemden gelen besinleri ve metabolitleri alıyor, işliyor, detoksifiye ediyor ve vücuda yararlı hale getirerek kan dolaşımına veriyor. Bu nedenle beslenme düzeni, kilo kontrolü ve düzenli egzersiz yaşamımızın bir rutini haline gelmeli” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir Haber

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, menopoz geçişinde baş ağrılarının kadının hormonal durumu ve eşlik eden menopoz belirtileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Perimenopozda Migren Atakları Neden Değişebilir? Menopoz, adetlerin bir anda sona erdiği tek bir dönemden ibaret değildir. Menopozdan önceki perimenopoz sürecinde yumurtalıkların hormon üretiminde ve adet düzeninde önemli değişiklikler meydana gelebilir. Östrojen düzeylerindeki dalgalanmalar, hormonlara duyarlı migreni bulunan bazı kadınlarda atakların daha sık ortaya çıkması veya mevcut baş ağrısı düzeninin değişmesi ile ilişkili olabilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Perimenopoz döneminde hormon düzeyleri düzenli bir şekilde azalmaz; belirgin dalgalanmalar görülebilir. Bu nedenle özellikle adet döngüsüyle ilişkili migren öyküsü bulunan kadınlar bu dönemde baş ağrılarında değişiklik fark edebilir. Ancak baş ağrısındaki her değişikliği yalnızca hormonlara bağlamamak gerekir” diyor. Baş ağrılarının değişmesinde hormonal dalgalanmaların yanı sıra menopoz döneminde sık karşılaşılan sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku düzensizlikleri, stres, öğün atlama ve yetersiz sıvı tüketimi gibi faktörler de rol oynayabilir. Menopoz Başladı, Baş Ağrısı da Başladıysa Dikkat Daha önce migreni bulunan bir kadında perimenopoz sırasında atakların değişmesi ile hayatında ilk kez ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrısı aynı şekilde değerlendirilmemelidir. Özellikle 50 yaşından sonra yeni başlayan baş ağrısı, daha önce var olan ağrının karakterinin belirgin biçimde değişmesi veya giderek şiddetlenmesi durumunda altta yatan farklı nedenlerin değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz dönemindeki bir kadında yeni başlayan baş ağrısına ‘hormonlardandır’ diyerek yaklaşmak doğru değildir. Baş ağrısının özellikleri, kişinin yaşı, tıbbi öyküsü ve eşlik eden belirtiler birlikte ele alınmalıdır. Gerektiğinde nörolojik değerlendirme de sürecin bir parçası olmalıdır. Aniden başlayan ve çok şiddetli seyreden baş ağrısına görme veya konuşma bozukluğu, yüzde ya da kol ve bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, denge kaybı, bilinç değişikliği gibi nörolojik belirtilerin eşlik etmesi ise acil tıbbi değerlendirme gerektirebilir. Migrenin Auralı Olup Olmadığı Tedavi Planında Önem Taşıyor Migren değerlendirilirken baş ağrısının yanı sıra aura varlığı da önem taşıyor. Aura; bazı kişilerde baş ağrısından önce veya baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkabilen ışık çakmaları, görme alanında değişiklikler, uyuşma veya konuşmayla ilgili geçici nörolojik belirtilerle kendini gösterebilir. Auralı ve aurasız migren ayrımı özellikle hormonal tedaviler değerlendirilirken kişinin genel sağlık durumu ve damar hastalıkları açısından taşıdığı diğer risk faktörleri ile birlikte dikkate alınmalıdır. Op. Dr. Soypaçacı, “Migren öyküsü bulunan kadınlarda hormon tedavisi kararı yalnızca baş ağrısının varlığına bakılarak verilmez. Aura öyküsü, yaş, sigara kullanımı, tansiyon, kilo, kişisel ve ailesel pıhtılaşma öyküsü ile diğer sağlık sorunları birlikte değerlendirilmelidir” diyor. Hormon Tedavisi Migren Tedavisi Değildir Menopozal hormon tedavisi, migreni tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tedavi değildir. Ancak sıcak basması, gece terlemesi ve uyku sorunları gibi menopoz belirtileri için hormon tedavisinin gündeme geldiği kadınlarda mevcut migren öyküsünün de tedavi planlamasında dikkate alınması gerekir. Migreni bulunan kadınlarda hormon düzeylerinde daha az dalgalanmaya yol açan tedavi seçenekleri hekim tarafından değerlendirilebilir. Hangi hormonun, hangi yolla ve hangi dozda kullanılacağı ise her kadın için aynı değildir. Rahmi bulunan kadınlarda sistemik östrojen tedavisi planlandığında endometriumun korunması amacıyla uygun progestojen kullanımı da tedavinin önemli bir parçasıdır. Menopoz tedavisinde standart bir reçeteden söz etmek mümkün değildir. Amaç yalnızca bir semptomu ortadan kaldırmak değil; kadının yaşı, menopoz belirtileri, rahim ve meme sağlığı, kardiyovasküler riskleri, migren öyküsü ve kişisel tıbbi geçmişini birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir. Baş Ağrısı Günlüğü Değerlendirmeyi Kolaylaştırabilir Perimenopoz döneminde baş ağrılarının ne zaman ortaya çıktığının takip edilmesi, hormonal değişimlerle veya günlük yaşam alışkanlıklarıyla olası ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Ağrının başladığı gün ve saat, süresi, adet döngüsüyle ilişkisi, aura bulunup bulunmadığı, sıcak basması veya gece terlemesinin eşlik edip etmediği, uyku düzeni ve kullanılan ilaçların kaydedildiği bir baş ağrısı günlüğü, hekim değerlendirmesinde yararlı bilgiler sağlayabilir. Düzenli uyku, yeterli sıvı tüketimi, öğün düzeninin korunması, kişinin fark ettiği migren tetikleyicilerinden mümkün olduğunca kaçınması ve uygun fiziksel aktivitenin günlük yaşama dahil edilmesi de genel sağlık açısından önem taşır. Kadın Doğum ve Nöroloji Birlikte Değerlendirebilir Menopoz döneminde baş ağrısı hem hormonal değişimlerle hem de nörolojik nedenlerle ilişkili olabileceğinden bazı kadınlarda kadın hastalıkları ve doğum ile nöroloji uzmanlarının birlikte değerlendirmesi gerekebilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Menopoz geçişinde kadının vücudunda birçok değişiklik aynı dönemde ortaya çıkabiliyor. Baş ağrısı da bunlardan biri olabilir; ancak özellikle yeni başlayan veya alışılmışın dışında seyreden ağrıları menopozun doğal bir sonucu olarak kabul etmemek gerekir. Öncelikle ağrının nedeninin değerlendirilmesi, ardından menopoz belirtileri için uygulanabilecek yaklaşımın kişinin sağlık durumuna göre planlanması önemlidir” diyerek sözlerini tamamlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sertleşme Sorunu Yaşayan Erkekler İçin Yüz Güldüren Tedavi Haber

Sertleşme Sorunu Yaşayan Erkekler İçin Yüz Güldüren Tedavi

Günümüzde tıpta bu soruna yönelik etkili ve güvenilir çözümler bulunuyor. Penil protez de bu çözümler arasında, doğru hastalarda yüz güldürücü sonuçlar veren önemli bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Urohealth Klinik Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Zor, penil protez tedavisinin yüz güldürücü sonuçlara sahip tedavilerden biri olduğunu belirtirken buna rağmen bu konuda sorun yaşayan hastaların algısından dolayı çok az bir kısmının bu tedaviyi tercih ettiğini belirtiyor. Sertleşme sorunu yaşayan ve diğer tedavi yöntemlerinden fayda görmeyen erkeklerde kullanılan kalıcı bir tedavi seçeneği olan penil protez (mutluluk çubuğu), temel olarak, penis içine yerleştirilen ve cinsel ilişki için gerekli sertliği sağlayan medikal bir cihaz olarak tanımlanıyor. Hastanın isteğiyle kontrol edilebilen ve dışarıdan fark edilmeyen bir çözüm olan penil protez, genellikle ilaç tedavileri, enjeksiyonlar ya da şok tedavisi gibi yöntemlerden sonuç alınamayan durumlarda tercih ediliyor. Özellikle ileri derecede sertleşme sorunu, diyabet, damar hastalıkları, omurilik yaralanmaları veya prostat kanseri ameliyatı sonrası gelişen sertleşme problemlerinde etkili bir seçenek olan penil protez, geçici değil kalıcı bir çözüm sunuyor. Doğru hastada ve doğru şekilde uygulandığında, penil protez tedavisi hem cinsel yaşam hem de kişinin özgüveni üzerinde son derece olumlu sonuçlar sağlıyor. Son aşamada başvurulan bir yöntem Penil protezin erektil disfonksiyon tedavisi için son aşamada başvurulan bir yöntem olduğunu söyleyen Urohealth Klinik Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Zor, bunun nedenini "önce ilaç tedavileri, vakum cihazları gibi daha az invaziv seçeneklerin denenmesi" olarak açıklıyor. Bu yüzden sertleşme sorunu yaşayan erkeklerin tümünde protez uygulanmadığını, yalnızca diğer tedavilerden yanıt alamayan hastalarda düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Zor, "Mevcut veriler gösteriyor ki erektil disfonksiyon tanısı alan erkekler içinde penil protez ameliyatı yapılanların oranı görece düşük. Bazı çalışmalar, tıbbi tedavilere cevap vermeyen erektil disfonksiyonlu erkeklerin yaklaşık yüzde 2-4'ünün penil protez (mutluluk çubuğu) taktırdığını bildiriyor. Bu da ciddi erektil disfonksiyonu olan her 100 hastadan yalnızca birkaçının protez ameliyatı olduğu anlamına geliyor. Daha geniş perspektiften bakıldığında, örneğin bir çalışmada, erektil disfonksiyon tanısı alan 1,7 milyon erkekten önemli bir kısmının protez tedavisine uygun olabileceği tahmin ediliyor ancak bu tedaviye başvuranların oranı çok daha düşük" dedi. Bunun nedenini penil protezin cerrahi bir işlem olmasına, diğer tedavilerin önce denenmesine, hastaların algısı ve tedavi tercihlerine, sağlık sistemlerindeki erişim farklılıklarına bağlayan Prof. Dr. Zor, penil protezin günümüzde seçkin bir hasta grubunda uygulanan ama etkisi ve memnuniyet oranları yüksek bir tedavi seçeneği olduğunu vurguluyor. Tedavi edilemeyen veya diğer yöntemlerden fayda görmeyen hastalar için önemli bir çözüm olduğunu ifade ediyor. Vücut içinde gizli bir şekilde çalışıyor Penisin içine yerleştirilen ve sertleşme ihtiyacını mekanik olarak sağlayan bir sistem olan penil protez, cinsel ilişki için gerekli sertliği kişinin isteğiyle ve kontrollü şekilde oluşturabiliyor. Üstelik dışarıdan bakıldığında fark edilmiyor ve vücut içinde gizli bir şekilde çalışıyor. Penil protez (mutluluk çubuğu), her sertleşme sorunu yaşayan hasta için ilk seçenek olmayabiliyor. Bu tedavinin daha çok, diğer yöntemlerden fayda görmeyen ve kalıcı bir çözüm arayan hastalar için uygun olduğunu söyleyen Prof. Dr. Zor, "Özellikle ağızdan alınan ilaçlar, enjeksiyon tedavileri ya da vakum yöntemleriyle yeterli sonuç alınamayan hastalarda penil protez gündeme geliyor. Diyabet, kalp-damar hastalıkları, sinir hasarı ya da omurilik yaralanması gibi nedenlerle sertleşme sorunu yaşayan hastalar, penil protez için uygun adaylar arasında yer alıyor. Ayrıca prostat kanseri nedeniyle ameliyat olmuş ve sonrasında sertleşme sorunu gelişen erkeklerde de penil protez başarılı bir seçenek olabiliyor" şeklinde konuştu. Tedavi sonuçları yüz güldürüyor Penil protezin, sertleşme sorunu için kalıcı bir çözüm olduğunu sertleşme mekanizmasını doğrudan yerine koyduğunu belirten Prof. Dr. Zor, bu tedavi yönteminin başarı oranları hakkında da şunları söylüyor: "Başarı oranlarına baktığımızda, penil protez (mutluluk çubuğu) tedavisinin en yüz güldürücü sonuçlara sahip tedavilerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Doğru hasta seçimi yapıldığında hem hasta hem de partner memnuniyeti oldukça yüksek. Günlük pratiğimizde hastaların büyük bir kısmı, ameliyat sonrası cinsel yaşamlarında belirgin bir rahatlama ve özgüven artışı yaşadıklarını ifade ediyor. Bununla birlikte protez takıldıktan sonra, doğal sertleşme mekanizması geri gelmiyor. Bu nedenle karar mutlaka iyi değerlendirilmeli."

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir!  Haber

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir! 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan yağlar iyi kolesterol (HDL) ve kötü kolesterol (LDL) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolde yüksek olması istenilen tek değerin iyi kolesterol (HDL) olduğunu hatırlatarak, “İyi kolesterolde ideal olan, değerin 50-55’in üzerinde olmasıdır. Kötü kolesterol (LDL) ise kanda ihtiyaç duyulandan daha fazla olursa, atar damar duvarlarında birikerek; kalbe giden kan akışını engelleyen koroner arter hastalığı, kollara ve bacaklara giden kan akışının bozulmasıyla ortaya çıkan periferik damar hastalığı ve beyne giden kan akımını bozan karotid arter hastalığına yol açabilmektedir. Bu hastalıklar da kalp krizi ve felç ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, kötü kolesterolün kandaki seviyesi 130'un altında olmalı ve 190'ın üzerine çıkmasına kesinlikle izin verilmemelidir” uyarısında bulunuyor. Erken tanı için 20 yaşından itibaren… Kötü kolesterol (LDL) çoğu zaman hiçbir belirti vermeden damarlarda birikebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu nedenle kolesterol seviyelerinin düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin hayati önem taşıdığına vurgu yapıyor. Kolesterolde yaş ve cinsiyet, takip sıklığının önemli etkenlerini oluşturuyor. Erken tanı için kolesterole erkeklerde 20-44 yaş arasında 5 yılda bir, 45-60 arasında yılda bir veya 2 yılda bir, 65 yaş sonrasında her yıl bakılması öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz dönemine kadar 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damar sağlığını koruyucu etkisi kaybolduğundan yılda bir bakılması tavsiye ediliyor. Yaş ve cinsiyetin dışında diğer risk faktörlerinin de takip sıklığını belirlemede önem taşıdığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, “Ailede kalp, inme veya felç gibi damar hastalığı öyküsü ya da diyabet gibi damar sağlığını tehdit eden bir başka hastalık varsa, hasta obeziteli bir bireyse veya sigara içiyorsa, hekim daha sıkı takip isteyebilmektedir” diye konuşuyor. Beslenme alışkanlıkları ve egzersiz önemli! Kolesterol değerlerinizi bilmek kalp hastalığı riskinizi anlamanıza yardımcı olsa da bu rakamlar tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla hekimler, kolesterol dışında genel sağlık durumunuzu da değerlendirerek risk analizi yapıyorlar. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün tedavisinde, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra ilaç tedavisine de başvurulabildiğini belirterek, “Vücutta oluşan kötü kolesterol miktarını azaltmak için hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi ve yakılan kolesterol miktarını artırmak için daha fazla egzersiz yapılması gerekmektedir. İhtiyaç halinde önerilen ilaçlar da karaciğerde üretilen kolesterol miktarını azaltmaktadır. Bu ilaçlar çok etkili ve kalp-damar hastalıklarının taşıdıkları risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenlidir” bilgisini veriyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.