Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Depresyon

Kapsül Haber Ajansı - Depresyon haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Depresyon haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir Haber

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir

Hayal kurmanın sağlıklı bir zihinsel süreç olduğunu ancak sorunun hayal dünyasının kişinin gerçek yaşamının yerini almaya başlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Sıradan hayal kurma genellikle kısa süreli ve işlevseldir. Ancak Maladaptive Daydreaming’de kişi saatlerini hayal dünyasında geçirebilir ve bu durum günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir” açıklamasında bulundu. Travmatik yaşantılar, yalnızlık, duygusal ihmal, stres, kaygı, depresyon ve gerçek yaşamda karşılanamayan psikolojik ihtiyaçların, yoğun hayal kurma davranışı açısından önemli risk faktörleri arasında yer aldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bazı kişiler için hayal kurma, duygusal zorluklarla baş etmeye yardımcı olan bir mekanizmaya dönüşebilir. Ancak bu davranış yoğunlaştığında kişinin ders, iş ve sosyal ilişkilerindeki performansında düşüş görülebilir; sosyal geri çekilme, yalnızlaşma ve zaman yönetimi sorunları ortaya çıkabilir” dedi. Farklı psikolojik rahatsızlıklarla karıştırılabilir Yoğun hayal kurma davranışının; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, obsesif kompulsif belirtiler, depresyon ve dissosiyatif belirtiler gibi farklı psikolojik durumlarla karıştırılabileceğine dikkat çeken Unutmaz, “Buradaki temel ayırt edici özellik, kişinin yoğun ve sürükleyici hayal dünyalarına dalmasıdır. Bu nedenle sürecin doğru değerlendirilmesi ve kişinin gerçek yaşamla bağını güçlendirecek adımlar atması önem taşır. Psikoterapi desteği almak, günlük bir rutin oluşturmak, farkındalık çalışmaları yapmak ve fiziksel aktiviteyi artırmak faydalı olabilir. Bununla birlikte hayal kurmayı tetikleyen durumların fark edilmesi ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesi de sürece katkı sağlar. Hayal kurma nedeniyle eğitim, iş, ilişkiler veya günlük yaşam belirgin biçimde etkilenmeye başladığında ve kişi bu durumu kontrol etmekte zorlandığını hissettiğinde, alışkanlığın ruhsal sağlık açısından riskli bir noktaya ulaştığı ve profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyulduğu söylenebilir” dedi. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, Maladaptive Daydreaming’in en sık görülen belirtilerini şöyle sıraladı: Saatler sürebilen yoğun ve sürükleyici hayaller kurma Hayal dünyasına girmeyi tetikleyen müzik, yürüyüş veya tekrarlayan hareketler gibi ritüeller geliştirme Gerçek hayata, işe veya derse odaklanmakta güçlük yaşama Hayal kurmayı kontrol etmekte veya durdurmakta zorlanma Günlük görevleri ve sorumlulukları erteleme Hayal dünyasının gerçek yaşamdan daha çekici ve tatmin edici gelmesi Hayal kurarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeme Sosyal ilişkilerden ve günlük etkinliklerden geri çekilmeHayal kurmanın kesintiye uğraması durumunda huzursuzluk yaşama Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ayna Karşısında Yapılan Olumlamalar Terapi Yerine Geçmiyor! Haber

Ayna Karşısında Yapılan Olumlamalar Terapi Yerine Geçmiyor!

Uygulamanın etkisinin kişinin psikolojik yapısına göre değişebileceğine dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özsaygısı düşük kişilerde ‘ben değerliyim’ gibi ifadeler ters etki yaratabilir. Çünkü kişi içsel olarak buna inanmadığında bilişsel çelişki oluşur ve rahatsızlık artabilir.” dedi. Yoğun depresyon, travma sonrası stres belirtileri ve beden algı bozukluğu yaşayan kişilerde ayna çalışmasının tetikleyici olabileceğini ifade eden Tunçel, bu yöntemin uzman desteği olmadan uygulanmasının her zaman doğru olmadığını vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, ayna çalışmasının psikolojik etkileri, faydaları ve riskleri hakkında açıklamalarda bulundu. Ayna çalışmasının etkisi kişiden kişiye değişebilir! Ayna çalışmasının popüler psikoloji ve kişisel gelişim alanında kullanılan bir pratik olduğunu dile getiren Tuğçe Tunçel, “Ancak klinik psikolojide standart, tek başına tedavi edici bir yöntem olarak yer almaz. Daha çok öz-şefkat, maruz bırakma (exposure) ve bilişsel yeniden yapılandırma süreçleriyle ilişkili yönleri üzerinden değerlendirilebilir.” dedi. Ayna çalışmasını, kişinin aynaya bakarak kendine olumlu ifadeler söylemesi, duygularını gözlemlemesi veya kendisiyle ilişki kurmaya çalışması olarak tanımlayan Tunçel, “Klinik açıdan bu pratik üç mekanizma üzerinden yorumlanabilir. Maruz bırakma (exposure) yani kişinin kendi bedeni ve yüzüyle doğrudan karşılaşması, öz-odaklanma (self-focused attention) yani dikkatin dış dünyadan iç benliğe yönelmesi, bilişsel yeniden çerçeveleme yani kendine dair otomatik olumsuz düşüncelerin fark edilmesi ve değiştirilmesi. Ancak tek başına ‘terapötik yöntem’ değildir; etkisi kişinin psikolojik yapısına göre değişir.” şeklinde konuştu. Özsaygısı düşük kişilerde 'ben değerliyim' gibi ifadeler ters etki yaratabilir! Bazı kişiler için ayna karşısının rahatsız edici olabileceğini aktaran Tuğçe Tunçel, “Çünkü beden algısı sorunları (body dissatisfaction), sosyal kaygı ve kendini yargılama eğilimi, depresif bilişler (kendine yönelik olumsuz şemalar), travma öyküsü (özellikle bedenle ilgili travmalar), yüksek öz-eleştiri ve utanç duygusu yaşayan kişilerde ayna, ‘kendilikle yüzleşme’yi artırdığı için kaçınma tepkisi doğurabilir.” dedi. Ayna karşısında yapılan olumlamaların (affirmasyonların) psikolojik etkileri hakkında bilimsel verilere değinen Tunçel, şunları söyledi: “Olumlamalarla ilgili araştırmalar karışıktır. Öz-şefkat düzeyi yüksek bireylerde olumlamalar stres azaltabilir ve motivasyonu artırabilir. Özsaygısı düşük kişilerde ‘ben değerliyim’ gibi ifadeler ters etki yaratabilir. Çünkü kişi içsel olarak buna inanmadığında bilişsel çelişki oluşur ve rahatsızlık artabilir. En etkili yaklaşımda araştırmalar ise ‘gerçekçi ve süreç odaklı olumlamaların’ daha etkili olduğunu gösterir; o da ‘zorlanıyorum ama kendime daha anlayışlı olmayı öğreniyorum’ şeklinde ifade edilebilir.” Ayna çalışması herkes için güvenli olmayabilir! Kişinin kendi yüzüne uzun süre bakmasının bazı duyguların ortaya çıkmasına neden olabileceğini kaydeden Tunçel, “Bu durum kişiye bağlı olarak değişir. Öz-farkındalık artışı, utanç veya huzursuzluk, merak ve kabullenme, eleştirel iç sesin güçlenmesi, bazı durumlarda dissosiyatif hisler (yabancılaşma) ve özellikle yüksek öz-eleştirel kişilerde duygusal yoğunluk artabilir.” dedi. Bazı durumlarda ayna çalışmasının uzman desteği olmadan uygulanması sakıncalı olabileceği uyarısında bulunan Tunçel, “Yoğun depresyon, beden algı bozukluğu, travma sonrası stres belirtileri, kendine zarar verme düşünceleri ve yoğun dissosiyasyon durumlarında tavsiye edilmez. Şiddetli sosyal kaygı gibi durumlarda dikkatli olunmalı. Bu durumlarda ayna çalışması, kişiyi rahatlatmak yerine tetikleyici olabilir.” ifadelerini kullandı. Klinik sorunları self-help tekniğiyle çözmeye çalışmak yanlış kullanımdır! Ayna çalışmasının tek başına ‘özsaygı inşa etme yöntemi’ olmadığına dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Derin bilişsel şemaları değiştirmez, travmayı çözmez, sistematik terapi yerine geçmez.” dedi. Tunçel ayrıca ayna çalışmasının yanlış kullanımına da örnek vererek, “Gerçekçi olmayan pozitif telkinlerle kendini zorlamak, duygusal kaçınmayı ‘pozitif düşünme’ ile bastırmak, klinik sorunları self-help tekniğiyle çözmeye çalışmak yanlış kullanımdır.” diye konuştu. Kendinize zorla iyi hissettirmeye çalışmayın; önce ne hissettiğinizi fark edin! Kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmak isteyen kişilere ayna çalışması konusunda önerilerde bulunan Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı: “Klinik açıdan daha dengeli bir yaklaşım için evvela nötr gözlemle başlamak gerekir; ‘Kendime bakabiliyorum ve şu an ne hissediyorum?’ sorusu sorulmalı. Sonrasında öz-şefkat dili kullanılmalı. Sert olumlamalar yerine gerçekçi cümleler seçilmeli. Çalışmaya kısa sürelerle başlanmalı, uzun süre maruz kalma zorlayıcı olabilir. Duyguyu bastırmak değil, tanımak önemli. Gerektiğinde ‘şu an rahatsızlık hissediyorum’ denilebilmeli. Bedenle ilişkiyi çeşitlendirmek es geçilmemeli. Sadece aynaya değil, hareket, nefes ve beden farkındalığına da odaklanılmalı. Gerekirse Bilişsel Davranışçı Terapi veya şema terapi desteği alınmalı.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

ABB’den Bağımlılıkla Mücadelede Örnek Model Haber

ABB’den Bağımlılıkla Mücadelede Örnek Model

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) bağımlılıkla mücadele kapsamında Temelli’de hayata geçirdiği “Özgür Köy Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi”, kapsamlı tedavi ve rehabilitasyon hizmetleriyle çalışmalarını sürdürüyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından atıl durumdaki alanın yenilenmesiyle hizmete açılan merkezde, bağımlılıkla mücadele eden bireylere hem tıbbi hem de sosyal destek sağlanıyor. HEM TEDAVİ HEM SOSYAL REHABİLİTASYON ABB ile Lokman Hekim Üniversitesi iş birliğiyle faaliyetine devam eden merkezde; madde kullanımı, depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi rahatsızlıkları bulunan bireyler için entegre servis hizmeti veriliyor. Ayrıca 18 yaş altı çocuklara yönelik ÇEMATEM servisi de merkez bünyesinde faaliyet gösteriyor. Toplam 39 yatak kapasitesine sahip merkezde kadın, erkek ve çocuk danışanlar için ayrı servisler bulunuyor. Özgür Köy’de danışanlar, uzman psikiyatristler eşliğinde yatılı tedavi görürken aynı zamanda sosyal ve kültürel faaliyetlere de katılıyor. Kütüphane, spor aktiviteleri, grup terapileri ve atölye çalışmalarıyla bireylerin yeniden sosyal hayata kazandırılması hedefleniyor. YILLIK ORTALAMA 450 HASTA Özgür Köy Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi Sorumlusu ve Lokman Hekim Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zehra Arıkan, merkezde yürütülen çalışmalara ilişkin şu bilgileri verdi: “Burada, 39 yatağımız, 4 tane de servisimiz var; kadın, erkek ve çocuk hastalarımız için. Yıllık ortalama 450 civarı hastamız oluyor. ‘Minnesota Modeli’ dediğimiz bir program uyguluyoruz. Daha çok grup terapileriyle giden bir program ve bağımlılıkta oldukça da iyi sonuç aldığımızı düşünüyoruz. Tabii ki bağımlılıkta en önemli şey bağımlı olmamak. Olduktan sonra, bir duyarlılık kazanıyorsunuz ve yaşam boyu devam ediyor.” Tedavi süreçlerinin kişiye özel planlandığını belirten Arıkan, danışanların ihtiyaçlarına göre terapi, ilaç desteği ve sosyal rehabilitasyon çalışmalarının birlikte yürütüldüğünü ifade etti. TÜRKİYE’YE ÖRNEK OLUYOR Yerel yönetim ve üniversite iş birliğiyle hayata geçirilen merkezin Türkiye’de örnek bir model olduğunu vurgulayan Arıkan, “Zaman zaman çevre illerden de geliyorlar, izliyorlar ya da ben gidip anlatıyorum oralarda nasıl yürüdüğünü, nasıl işlediğini. Böylelikle burayı, ‘Bir Türkiye modeli olur mu?’ diye düşünüyoruz gerçekten ve ben olacağına da inanıyorum. Çünkü bu model; hastaları etiketlemeyen, yargılamayan, ihtiyaçları olduğu an buraya gelmelerine yardımcı olan bir model” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor! Haber

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor!

Ruh sağlığının bedensel, zihinsel ve sosyal boyutlarıyla bütüncül bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır.” dedi. Psikolojik desteğin sadece kriz anlarında değil, kendini tanıma ve yaşamı güçlendirme sürecinde de önemli olduğuna dikkat çeken Taşkın, psikoloğa gitmenin bir ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci olduğunu vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 10 Mayıs Psikologlar Günü kapsamında psikologların ruh sağlığını koruma, iyileştirme ve güçlendirme sürecindeki rolünden bahsetti. Psikologlar yalnızca sorun çözmüyor! Sağlığın yalnızca bedensel iyilik hali değil zihinsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikologlar tam da bu bütünlüğün görünmeyen ama belirleyici kısmında çalışır.” dedi. Psikoloğun sağlık sistemi içindeki temel rolünü açıklayan Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır. Biz yalnızca ‘sorun çözmeyiz’ aynı zamanda kişinin içsel kaynaklarını fark etmesine ve daha işlevsel bir yaşam kurmasına eşlik ederiz.” diye konuştu. Ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırıyor! Ruh sağlığı alanının doğası gereği multidisipliner bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, “Psikiyatristler medikal değerlendirme ve gerektiğinde farmakolojik tedavi yürütürken, psikologlar psikoterapi ve psikolojik değerlendirme süreçlerini üstlenir. Gerektiğinde hekimler, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler gibi diğer profesyonellerle iş birliği yaparak kişiye bütüncül bir bakım sunulur. Bu ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırır.” dedi. Psikolojik değerlendirme sürecinin işleyişine değinen Taşkın, “Klinik görüşme, gözlem ve bilimsel geçerliliği olan testlerin birlikte kullanıldığı sistematik bir süreçtir. Amaç sadece tanı koymak değil; bireyin güçlü yönlerini, zorlanma alanlarını ve ihtiyaçlarını anlamaktır. Bu süreç kişiye özel bir yol haritası oluşturmanın temelidir.” açıklamasını yaptı. Psikoloğa gitmek ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci! Bilinenin aksine psikoloğa gitmek için ‘çok ciddi bir sorun’ olması gerekmediğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğa gitmek bir ‘son çare’ değil, bir farkındalık ve kendine yatırım sürecidir. İnsanlar yalnızca kriz anlarında değil kendilerini daha iyi tanımak, ilişkilerini güçlendirmek veya yaşam kalitelerini artırmak için de psikolojik destek alabilir.” dedi. Psikologlara dair toplumda hala yanlış inanışlar olduğunu kaydeden Taşkın, şunları söyledi: “En sık karşılaştığımız yanlış inanışlardan biri, psikoloğun ‘akıl okuduğu’ ya da ‘sadece nasihat verdiği’ düşüncesidir. Oysa psikologlar bilimsel yöntemlerle çalışır ve danışanın aktif katılımını esas alır. Bir diğer yanlış inanış da psikoloğa gitmenin ‘zayıflık’ göstergesi olduğudur. Gerçekte bu, kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesinin bir göstergesidir.” Psikolojik destek tedaviye uyumu arttırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor! Günümüzde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal sorunlar giderek yaygınlaştığına işaret eden Taşkın, “Bunun yanı sıra kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin psikolojik yükü de artıyor. Psikologlar bu noktada hem önleyici hem de iyileştirici rol üstlenerek sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor.” dedi. Psikolojik durumun, fiziksel iyileşme sürecini de doğrudan etkilediğini aktaran Taşkın, “Örneğin kaygı ve depresyon, tedaviye uyumu düşürebilir stres ise bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Psikolojik destek alan bireylerde tedaviye uyumun arttığını, yaşam kalitesinin yükseldiğini ve iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediğini görüyoruz.” şeklinde konuştu. Destek ihtiyacını fark etmek psikolojik dayanıklılığın ilk adımı! Psikoloğu, ‘bireyin iç dünyasını anlamlandırmasına yardımcı olarak ruhsal dengeyi kuran ve bu denge üzerinden genel sağlığı destekleyen profesyonel’ olarak tanımlayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir alan değil; yaşam kalitesinin temelidir. Destek almak bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı fark etmek güçsüzlük değil, psikolojik dayanıklılığın ilk adımıdır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yemeği Kesmek Depresyona Sürüklüyor! Haber

Yemeği Kesmek Depresyona Sürüklüyor!

Beslenme uzmanlarının ve hekimlerin yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini dile getiren Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dahiliyeciler için de diyetisyenler ve beslenme uzmanları için de aynı şey geçerli; sadece yemeği keserek hastanın depresyona girmesine sebep olmayalım. Biraz hastanın psikolojisini anlamak gerekiyor. İnsanın ruh sağlığı yerinde olmayınca diyetine sadık kalmıyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen "III. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi," "Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık" temasıyla NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda alanında uzman akademisyenleri ve klinisyenleri bir araya getirdi. Kongrenin açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Yeme bozukluğunda, aç olmadan yiyor kişi” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılışta yaptığı konuşmada, Türkiye’nin obezite sıralamasında dünyada ilk sıralarda yer almasının dikkat çekici olduğunu ifade ederek, obezitenin yalnızca yanlış beslenme alışkanlıklarıyla açıklanamayacağını, psikolojik etkenlerin de önemli rol oynadığını kaydetti. Yeme bozuklukları ile bağımlılık mekanizmalarının beyinde benzer süreçlerle ilişkili olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, beyindeki ödül sisteminin bu süreçte belirleyici rol oynadığını kaydederek, şunları söyledi: “Beyindeki ödül sistemi, ‘ödül yetmezliği sendromu’ diye geçiyor bağımlılığın aslında nörobiyolojik karşılığı, patofizyolojisi. Ödül yetmezliği sendromunda beyindeki dopamin yetersizliği oluyor. Özellikle yeme bozukluğunda da o ‘duygusal yeme’ dedikleri, ‘duygusal açlık’ dedikleri yeme bozukluğunda, aç olmadan yiyor kişi. Bir şeye üzülünce yiyor, neşelenince yiyor.” Duygusal yeme sadece fiziksel açlıkla ilgili değil Duygusal yemenin yalnızca fiziksel açlıkla ilgili olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, yıllar önce karşılaştığı bir hastanın yaşadıklarını örnek gösterdi. Depresyon sürecindeki hastanın yemek yemeye adeta bir yaşam anlamı yüklediğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Hatta unutmam, bir hasta vardı; depresyondaydı, bayağı bir kiloluydu. Bir ara dahiliyeciye gitmiş; ‘onu yeme, bunu yeme, şunu yeme’ demişler. Adam demiş ki; ‘Doktor Bey, benim bu kadar yemem senin için neden önemli? Ben yemeyeceksem niye yaşayayım ki?’ Düşünün, yemeye öyle bir anlam yüklemiş ki, yemek onun için bir yaşam sebebi.” diye konuştu. Yeme alışkanlıklarının bir anda terk edilmesi psikolojik etkilere neden oluyor Prof. Dr. Tarhan, uzun yıllar boyunca süren yeme alışkanlıklarının bir anda terk edilmesinin kişide ciddi psikolojik etkiler oluşturabileceğini belirterek, bunun bazı bireylerde “narsistik yaralanma”ya yol açabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Bir kimseye senelerce yaptığı bir alışkanlığı tıbbi nedenlerle terk etmesini söylemek, ödül davranışını terk etmek gibi oluyor ve bunu terk etmeyle ‘narsistik yaralanma’ yaşıyor. Yani sevgi yatırımı yemeğe yapmış, bedenine yapmış, duygusal yatırımını buna yapmış. Onu elinden aldığınızda birdenbire narsistik yaralanma yaşıyor ve depresyona giriyor. Böyle durumlar duygusal yeme bozukluğunun arka planındaki nedenler.” şeklinde konuştu. Beslenme uzmanları yalnızca yasaklayıcı yaklaşım benimsememeli Beslenme uzmanlarının ve hekimlerin yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Dahiliyeciler için de diyetisyenler ve beslenme uzmanları için de aynı şey geçerli; sadece yemeği keserek hastanın depresyona girmesine sebep olmayalım. Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama ona öyle bir şekilde yaklaşmalı ki; ‘kibrit kutusu kadar peynir’ gibi klasik örneklerin dışındaki daha ustaca yöntemlerle onu ikna etmek gerekiyor. Biraz hastanın psikolojisini anlamak gerekiyor. Önce insan, sonra hasta. İnsanın ruh sağlığı yerinde olmayınca diyetine sadık kalmıyor.” dedi. Kongrede yeme bozuklukları, beslenme alışkanlıkları ve davranış kalıplarının ele alınmasının önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, genç diyetisyen adaylarının duygusal yemenin bağımlılık boyutunu da dikkate almaları gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Beslenme konusu günümüzde çok daha kritik bir noktaya geldi” Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin de bilimsel etkinliklerin sürdürülebilir olmasının önemine dikkat çekerek, “Bugün üçüncüsünü yaptığımız kongremizde bir aradayız. Rakam sayısı arttıkça mutlu oluyorum çünkü bu tür kongrelerin sürekliliği hem kurum için hem ülkemiz için hem bilim için hem dünya için çok büyük katkıları olan yaklaşımlar.” diye konuştu. dedi. Prof. Dr. Ertekin, beslenme konusunun günümüzde çok daha kritik bir noktaya geldiğini ifade ederek, özellikle pandemi sonrasında insanların yaşam biçimlerinin değiştiğini, hareketsiz yaşamın ve işlenmiş gıda tüketiminin yaygınlaşmasının obezite oranlarını artırdığını söyledi. Dünya nüfusunun yüzde 30-35’i obez Dünya genelindeki obezite verilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Ertekin, “Dünya nüfusunu da çok kabaca 8.3 milyar gibi düşünürsek, bunun yüzde 30-35’inin fazla kilolu ve obez olduğu söyleniyor. 1 milyardan fazla obez insan var ve bu sayı gittikçe artıyor.” dedi. Çocukluk çağı obezitesindeki artışın da endişe verici boyutlara ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Ertekin, “Bizim mesleğe ilk başladığımız yıllarda gebelik diyabeti diyebildiğimiz bir kavram doğru dürüst yokken şimdi sayıları çok arttı. Ufak çocuklar en büyük sıkıntıyı çekenler. 5-19 yaş arasında son 2-3 yıl içinde 177 milyondan fazla çocuğun obez olduğunu görmeye başladık.” ifadesinde bulundu. Obeziteyle mücadelenin bilimsel çalışmalar ve topluma yönelik bilinçlendirme faaliyetleriyle mümkün olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Ertekin, beslenme alanındaki uzmanların önemli bir sorumluluk taşıdığını söyledi. Prof. Dr. Müge Arslan: “Kongre farklı disiplinlerden uzmanları bir araya getiriyor” Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, kongrenin bilimsel ve pratik boyutuna dikkat çekerek, “Bu yıl ‘Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık’ temasıyla düzenlediğimiz kongremiz yalnızca bilimsel verilerin paylaşımı değil, aynı zamanda bilimin pratiğe dönüşümüne de odaklanmaktadır. Kongremiz; diyabet, obezite, kardiyometabolik risk faktörleri, fonksiyonel besinler, nütrigenetik gibi önemli bilimsel verilerin paylaşımının yanı sıra aynı zamanda klinik uygulamaları ve çoklu çözüm önerilerini de içermektedir.” dedi. Kongrenin Türkiye’de bir ilke de ev sahipliği yaptığını ifade eden Prof. Dr. Arslan, “Ayrıca buradan büyük bir onur ve mutlulukla şunu da paylaşmak isterim; kongremiz Türkiye'de bir ilk olma özelliğine de sahiptir. Çünkü ‘Gelecekten Geleneğe Anadolu Mutfağı'na Sağlıklı Dönüşümler’ workshopu’yla ülkemizde ilk kez Anadolu mutfağını bilimsel donelerle ele alan kongre olma özelliğine de sahip. Bu nedenle ayrıca bu kongreyle sizlerle buluşmasına vesile olduğumuz için büyük bir mutluluk duyduğumu da dile getirmek isterim.” ifadesinde bulundu. Kongrenin farklı disiplinlerden uzmanları bir araya getireceğini belirten Prof. Dr. Arslan, “Bu kongrenin hem sahada aktif olarak çalışan hekim, hemşire, diyetisyen hem de aynı zamanda bilimsel arenada aktif olarak çalışan bilim insanı ve öğrencilerin bir araya geldiği, önemli iş birliklerinin oluştuğu ve aynı zamanda kuvvetli bilimsel bağlantıların oluştuğu kıymetli bir kongre olacağı kanısındayım.” diye konuştu. Kongre 2 gün sürüyor Kongrenin açılışının ardından Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan, Prof. Dr. Gül Kızıltan’ın Oturum Başkanlarında düzenlenen “Metabolik Riskten Çözüme: Obezite” konulu oturumda Prof. Dr. Bülent Yardımcı “Obezite ve Kronik İnflamasyon”, Dr. Öğr. Üyesi Z. Begüm Kalyoncu Atasoy “Obezitede Kişiselleştirilmiş Tedavi: Epigenetik Perspektifler”, Prof. Dr. Mahir Özmen “Obezite Metabolik Hastalık Varlığında; Neden, Kime, Hangi Cerrahi Müdahale?” ve Doç. Dr. Orçun Yalav “Obezite Tedavisinde Yeni Ufuklar. GLP-1 Analogları ve Metabolik Cerrahi” konusunu ele aldı. Oturum başkanlıklarını Prof. Dr. Mahir Özmen ve Prof. Dr. Müge Arslan’ın yaptığı “Kardiyometabolik Risk Yönetiminde Multidisipliner Yaklaşımlar” oturumunda da Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan “Kardiyometabolik Sağlığın Haritası: Risk Faktörleri ve Güncel Veriler”, Doç. Dr. Tuğçe AYTULU “Kardiyometabolik Riskleri Azaltmada Yaşam Tarzı Stratejileri” ve Uzm. Dr. Füsun Helvacı da “Kardiyometabolik Risk Yönetiminde Endotel Disfonksiyon” konusunda konuştu. Prof. Dr. Müge Arslan ve Doç. Dr. Orçun Yalav’ın Oturum Başkanları olduğu “Diyabette Beslenme Araştırmalarında Yeni Ufuklar” başlıklı oturumda da Prof. Dr. Gül Kızıltan “Makrobesin Dengesi ve Glisemik Kontrol: Karbonhidratın Gücü ve Alternatif Yaklaşımlar”, Dr. Öğr. Üyesi Tuğçe Özlü Karahan “Bitkisel Temelli Diyetler ve Diyabet: Prognoz ve Klinik Sonuçlar”, Dr. Öğr. Üyesi Vahibe Uluçay Kestane de “Diyabette Mitokondriyal Disfonksiyon: Beslenme Temelli Yaklaşımlar” konularını ele aldı. Alanında uzman konuşmacılar, güncel bilimsel verileri paylaşıyor Kongrenin ikinci gününde öne çıkan konular arasında, metabolik mikrobiyota ve sistemik inflamasyon ilişkisi, yağ, ağrı ve inflamasyon, inflamasyon, obezite ve antiaging gibi başlıklar yer aldı. Alanında uzman konuşmacılar, güncel bilimsel verileri paylaşarak, klinik uygulamalara ışık tuttular. Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan ve Prof. Dr. Gül Kızıltan’ın Oturum Başkanları olduğu oturumda Prof. Dr. Aytaç Atamer “Metabolilk Sağlıkta mikrobiyata ve Sistemik İnflamasyon İlişkisi”, Dr. Dyt. Dilek Doğan “Yağ, Ağrı ve İnflamasyon: Beslenme Perspektifinde Lipödemi Anlamak ve Yönetmek”, Dr. Öğr. Üyesi Fulya Çakıloğlu Barbaros “İnflamasyon, Obezite ve Antiaging” ve Doç. Dr. Nazlı Batar “Hücresel Yaşlanmayı Beslenme İle Yavaşlatmak: Longevity ve İnflamaging Üzerine” konularını ele aldı. Doç. Dr. Nazlı Batar ve Doç. Dr. Tuğçe Aytulu’nun Oturum Başkanları olduğu oturumda da vaka sunumları gerçekleştirildi. Dr. Dyt. Olcay Barış (Bariyatrik Cerrahi), Uzm. Dyt. Handan Doğan Kavuştu (GLP-1 Kullanımı) ve Dr. Dyt. Dilek Doğan (Lipödem) konularında deneyimlerini paylaştı. Kongre kapsamında ayrıca, "Gelecekten Geleceğe Anadolu Mutfağında Sağlıklı Dönüşümler" temalı bir workshop düzenlendi. Workshop'ta, Anadolu mutfağının geleneksel lezzetleri ile güncel bilimsel veriler bir araya getirilerek, sağlıklı beslenme konusunda pratik bilgiler sunuldu. Kongre, beslenme ve diyetetik alanındaki uzmanları, akademisyenleri ve öğrencileri bir araya getirdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor  Haber

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor 

Parkinson beynin derinlerinde sessizce başlayan ve zamanla yaşamın birçok alanını etkileyen kompleks bir nörolojik süreçtir. Parkinson hastalarının çoğu zaman yavaş hareket ettikleri, mimikleri azaldığı ya da konuşmaları değiştiği için yanlış anlaşılabildiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Dr. Tuğba Okluoğlu “Biraz sabır ve anlayış bazen en etkili destek olabilir. Parkinson hastalığı doğru yaklaşım, erken tanı ve kişiye özel tedavi ile birlikte yönetilebilen bir yolculuktur. Ve en güçlü tedavilerden biri de farkındalıktır” diyor. Uzm. Dr. Tuğba Okluoğlu parkinson hastalığı hakkında bilgi verdi. Parkinson sadece hareket hastalığı değildir Parkinson hastalığı, beynin hareketleri düzenleyen bölgelerinde dopamin üreten hücrelerin kaybı ile ortaya çıkar. Bu kayıp hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve titreme gibi belirtilere yol açar. Ancak çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Parkinson sadece bir hareket hastalığı değildir. Belirtileri nelerdir? Uyku bozuklukları, koku kaybı, kabızlık, depresyon ve bilişsel değişiklikler… Tüm bu belirtiler hastalığın aslında çok daha geniş bir etki alanına sahip olduğunu gösterir. Hatta bazı hastalarda bu bulgular, motor belirtilerden yıllar önce başlayabilir. Erken tanı hastalığın seyrini değiştirir Parkinson hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebilecek en önemli adımdır. Çünkü doğru zamanda başlanan tedavi, yalnızca belirtileri kontrol etmekle kalmaz. Hastanın günlük yaşamını, bağımsızlığını ve hatta sosyal ilişkilerini korumasına yardımcı olur. Tedavi sadece ilaçtan ibaret değil Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldıran bir tedavi henüz yok. Ama hastalığı yönetmek için güçlü ve giderek gelişen seçenekler var. İlaç tedavileri temel yaklaşımı oluştururken, ileri evrelerde uygulanan beyin pili (derin beyin stimülasyonu) önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte son yıllarda, özellikle gün içinde belirgin dalgalanmalar yaşayan hastalarda sürekli ilaç veren pompa tedavileri öne çıkıyor. İnce bağırsağa yerleştirilen sistemlerle uygulanan intestinal levodopa tedavisi veya deri altından sürekli ilaç verilmesini sağlayan cilt altı pompa sistemleri, hastaların gün içindeki “iyi ve kötü dönem” geçişlerini azaltarak daha stabil bir yaşam sunabiliyor. Tüm bu gelişmeler parkinson tedavisinin artık tek tip değil, kişiye özel ve dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası Bilimsel veriler, egzersizin parkinson hastalığında yalnızca kasları değil, doğrudan beyni etkilediğini ortaya koyuyor. Düzenli fiziksel aktivite; dengeyi, yürüyüşü ve koordinasyonu geliştirmenin ötesinde, beynin kendini yeniden organize etme kapasitesini artırıyor. Yani egzersiz, bu hastalıkta sadece öneri değil, tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anlayış en büyük destektir Sonuç olarak parkinson hastalığı, sadece titreme ile kısıtlı bir tablo değil; erken tanı, doğru tedavi ve yüksek farkındalıkla yürünmesi gereken uzun bir yolculuktur. Hastalara sunulacak en büyük ilaç, onların bu yavaşlayan dünyasına gösterilecek anlayış ve erken tanının sunduğu imkanlardır. Farkındalıkla atılan her adım parkinsonlu bir bireyin hayatında yeni bir hareket alanı açar. Farkındalık hastalar için en az ilaçlar kadar hayati bir destektir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor” Haber

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor”

Oysa bilimsel araştırmalar, öfkenin insanın çevresine uyum sağlamasında, engelleri aşmasında ve harekete geçmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Öfke, doğru yönetildiğinde yıkıcı değil, aksine motive edici ve işlevsel bir güç haline gelebiliyor. Araştırmalar, toplumun düşündüğünün aksine dünyanın giderek daha “öfkeli” değil, daha ziyade “kaygılı ve üzgün” hale geldiğini gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt, “113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan analizler, son yıllarda duygusal sıkıntının arttığını ancak öfke seviyelerinde anlamlı bir değişim olmadığını ortaya koyuyor. Asıl sorun öfkenin varlığı değil, nasıl ifade edildiği. Öfkenin insani ve evrensel nitelikte temel bir duygu olduğunu unutmamamız lazım. Öfke ifade edilmesi gereken, bastırılmaması gereken bir duygudur. Eğer öfke kontrol edilemezse ve kronik hale gelmeye başlarsa bireye ya da başka birisine zarar vermeye başlar. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde kontrol altına almak ise mümkün” diyerek öfke yönetimiyle ilgili önemli bilgiler veriyor… Öfke, psikoloji araştırmalarında mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme ve şaşkınlık ile birlikte altı temel duygu kategorisinden biri olarak kabul ediliyor. Buna rağmen popüler kültürde sürekli pozitif kalma baskısı öfkeyi “zararlı” bir duygu gibi konumlandırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Sanki her an pozitif kalınması, olumsuz hislerin bir kenara itilmesi ve öfkenin her zaman bastırılması gereken yıkıcı bir duygu olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Oysa öfke, bizim değişen çevresel koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olan, karşımıza çıkan engelleri aşmamıza yardımcı olan evrimsel değeri yüksek motive edici bir duygudur. Öfke, halk arasında sanki saldırganlıkla eş değermiş gibi algılanıyor. Öfke bir duygudur, saldırganlık ise bu duygunun kontrol edilmeden açığa çıkmış bir davranış formudur” diyor. Beyinde Öfke Nasıl Kontrol Ediliyor? Texas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Heather Lench ve ekibinin 2023 yılında yayımladığı kapsamlı çalışma, öfkenin performansı artıran motive edici bir duygu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle zorlayıcı görevlerde öfke, bireyi “eyleme hazırlık” durumuna sokuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Özellikle zorluk düzeyinin yüksek olduğu görevlerde öfke motive edici bir rol üstlenir; ancak bu durum bazen bireylerin etik kuralları ihlal etmesine ya da ahlaki normların dışına çıkmasına neden olabilir” diyor. Beyin, öfke karşısında otomatik ve kontrolsüz bir patlama yaratmıyor; aksine bir denge mekanizması kuruyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Beynimizdeki Amigdala bölgesi tehdit veya engel algılandığında duygusal tepkiyi ateşler. Ancak aynı anda ventromedial prefrontal korteks devreye girerek bu tepkiyi kontrol eder ve yönetir” diyor. Alkol ve madde kullanımının bu dengeyi bozduğunu belirten Prof. Dr. Murat Kurt, “Bu maddeler kontrol mekanizmasını devre dışı bırakır ve amigdalanın tek başına hareket etmesine neden olur” diyor. Öfke, Yıkıcı Bir Boyuta Ulaşmamalı Öfke genellikle bir hedefin engellenmesi, beklenen bir ödülün alınamaması, haksızlığa uğrama, tehdit edilme veya başkalarının planlarımızı etkilemesi sonucu ortaya çıkıyor. Bunun yanında uykusuzluk, sosyal dışlanma ve stres de öfkeyi tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bir olayı nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızla doğrudan ilişkilidir; bu nedenle oldukça öznel ve kişiye özgü bir duygudur” diyor. Öfke; üzüntü, korku veya depresyon gibi geri çekilmeye neden olan duyguların aksine bireyi harekete geçirir. Bir başka deyişle öfke bir “yaklaşma duygusudur.” Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bireyi pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir eyleme iter; sınırların korunmasına, adaletsizliğe karşı harekete geçilmesine yardımcı olur. Öfkenin kendisi aslında “kötü” bir duygu değildir. Esas olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir, bir başka deyişle öfkeyi dışarıya nasıl yansıttığımız ve öfkenin tetiklediği davranışların yıkıcı bir boyuta dönüşüp dönüşmemesi önemlidir. Böyle baktığımızda öfkenin bireyler açısından işlevsel bir değeri vardır. Bireyi motive eder, engellerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, sınırların korunmasına yardımcı olur, adaletsizliğe karşı bireyi harekete geçirir” şeklinde konuşuyor. Dünya Öfkeli Değil, Daha Ziyade Kaygılı Ve Üzgün Davranışsal bilimler ve psikoloji alanlarında önemli araştırmaları olan bilim insanları Dr. Michael Daly ve Dr. Lucia Macchia tarafından 113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan geniş çaplı analiz, 2009-2021 yılları arasında küresel duygusal sıkıntının %25’ten %31’e çıktığını gösteriyor. Ancak öfke seviyelerinde yalnızca %1.61’lik, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir değişim gözleniyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Aslında daha öfkeli bir dünyada değil, daha ziyade kaygılı ve üzgün bir dünyada yaşıyoruz. Araştırmalar duygusal sıkıntılardaki artışın özellikle düşük eğitim ve gelir seviyesine sahip gruplarda daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum ise ekonomik güvensizliğin ve toplumsal istikrarın bozulmasının biyolojimizi nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtıdır” diyor. Önemli Olan Öfkeyi Sağlıklı Bir Şekilde İfade Etmek Öfke evrensel ve insani bir duygudur; bastırılması değil, sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Kontrol edilemediğinde ise saldırganlığa dönüşebilir ve hem bireye hem çevresine zarar verebilir. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfkenin en yıkıcı formu saldırganlıktır. Esas olan, öfkeyi yıkıcı bir davranışa dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir” diyor. Saldırganlığın, bir başkasına bağırmaktan fiziksel olarak zarar vermeye kadar uzanan geniş yelpazedeki birçok davranışı kapsadığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Saldırganlık sadece başkalarına değil bizzat bireyin kendisine yönelik de olabilir. Öfkenin sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, hele bu durumun kronikleşmesi yani sürekli olarak öfkenin bastırılması bireyin kendisine zarar verir; psikosomatik hastalıklara ve depresyona yol açabilir. Esas olan öfkeyi, işlevsel olmayan yıkıcı bir saldırganlığa dönüştürmeden, sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir. Aile içerisinde ve toplumda bireylerin kendisini ifade etmelerine fırsat verildiğinde ve diğerlerinin de yaşam alanlarına saygının esas tutulduğu toplumlarda, öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilebilir. Bu durum, toplumun ve bireylerin gelişmesi için itici bir güç kaynağı bile olabilir” şeklinde konuşuyor. Öfke Kontrol Edilebilir Öfke kontrolü öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri aslında. Prof. Dr. Murat Kurt, “İlk adım, ‘şu an öfkeliyim’ diyebilmek. Eğer bunu kendinize ifade edebilirseniz öfkenin yıkıcı etkilerini kontrol edebilirsiniz. Böylelikle dikkatinizi o an öfkelendiğiniz şeyden başka bir şeye çekebilirsiniz. İkinci aşamada; öfkelendiğiniz ana eşlik eden ya da öfkelenmenize neden olan düşüncelerinizi sorgulayın; düşüncelerinizin, o anki inanışlarınızın abartılı olup olmadığını değerlendirin. Üçüncü aşamada, sizi öfkelendiren şeyleri, yani tetikleyicileri tanıyın. Eğer öfkelendiren şeyleri önceden bilirseniz, kendiniz için olası eylem senaryoları hazırlayabilirsiniz ve böylelikle hazırlıksız yakalanmamış olursunuz. Bir sonraki adım ve en önemlisi; tepkiyi yani dürtüyü kontrol etmek. Öfkelendiren şeye hemen o an tepki vermek mi gerekiyor? Birkaç saniye geç tepki vermek bile öfkenin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için yeterli bir zaman sağlayabilir. Bu zaman zarfında öfkeyi kontrol etmediğinde başına gelebilecek olası kötü senaryoları gözden geçirebilir, alternatif davranışlar geliştirebilir ve böylelikle dürtü kontrolü sağlayabilirsiniz” diyor. Profesyonel desteğin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke güçlü ama yönetilmesi zor bir duygudur. Bu nedenle öfke kontrolünde zorlanan bireyler psikolojik destek almaktan çekinmemelidir. Psikolojik destek ile birlikte saldırganlığa yol açabilecek hatalı inançlar ve düşünceler ile yıkıcı davranışlar kontrol altına alınabilir” şeklinde konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bipolar Bozukluk Son Yıllarda Artış Eğiliminde! Haber

Bipolar Bozukluk Son Yıllarda Artış Eğiliminde!

Hastalık genellikle anksiyete, madde kullanımı ve metabolik sorunlarla birlikte görüldüğünü ifade eden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Bipolar bozukluğun toplumda görülme sıklığında son yıllarda bir artma eğilimi söz konusu. Bu artışta, antidepresan ve stimülan (uyarıcı) ilaçların kullanımının büyük bir rolü olduğu düşünülüyor.” dedi. Hastalığın ortaya çıkmasında genetik yükün oldukça etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kesebir, bozukluğun döngüsel ritimlere karşı da hassas olduğunu aktardı. Prof. Dr. Kesebir ayrıca, tedavinin akut dönem ve koruyucu dönem olarak ikiye ayrıldığını, koruyucu tedavide psikoeğitimin çok önemli olduğunu vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sermin Kesebir, 30 Mart Dünya Bipolar Günü kapsamında bipolar bozukluğun belirtileri, eşlik eden rahatsızlıkları, döngüsel hassasiyetleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Bipolar bozukluk, depresyon ve mani dönemlerinden oluşuyor! Bipolar bozukluğun, yineleyen depresyon dönemleri ile bu durumun tam zıttı olan hipomani ve mani dönemlerinin birbirini izlediği iki uçlu bir tablo olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Depresyon sürecinde çökkün bir duygu durum, psikomotor aktivitede azalma; özsaygı, uyku, iştah ve cinsel istekte belirgin değişiklikler ile bilişsel işlevlerde gerileme görülür. Bu durumun bir adım ötesinde değersizlik ve yetersizlik hisleri, daha ileri aşamalarda ise suçluluk duygusu ve intihar düşünceleri tabloya eşlik edebilir.” dedi. Hipomanik veya manik dönemlerin depresyondan farkına değinen Prof. Dr. Kesebir, “Bu dönemler depresyonun tam zıttı özellikler taşır; özgüvende, enerjide ve psikomotor aktivitede ciddi bir artış yaşanır. Uyku ihtiyacının azalmasıyla birlikte seyreden bu ataklar, klasik bir bipolar bozukluk döngüsü içerisinde depresyon dönemlerini takip eder.” şeklinde konuştu. Bipolar bozukluk eş tanı açısından zengin bir hastalıktır! Bipolar bozukluğun toplumda görülme sıklığının yaklaşık yüzde 1 civarında olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Ancak son yıllarda bir artma eğilimi söz konusudur. Bu artışta, antidepresan ve stimülan (uyarıcı) ilaçların kullanımının büyük bir rolü olduğu düşünülmektedir.” dedi. Bu bozukluğa sıklıkla eşlik eden diğer rahatsızlıklardan bahseden Prof. Dr. Kesebir, şunları söyledi: “Bipolar bozukluk eş tanı açısından zengin bir hastalıktır; anksiyete (kaygı) bozuklukları, alkol ve madde kullanım bozuklukları sıklıkla beraber görülür. Son yıllarda daha sıklıkla gördüğümüz bir metabolik sendrom da eşlik ediyor. Başlangıçta ilaç yan etkisi gibi tanımlandıysa da bir eş tanı olarak ele alıyoruz. Glukoz metabolizması bozuklukları, kalp-damar-beyin hastalıkları ve kan yağlarında düzensizlik, ürik asit metabolizmasında düzensizlik ve bir takım kan parametrelerinde düzensizlikle karakterizedir.” Bipolar bozukluk döngüsel ritimlere karşı çok hassas! Hastalığın ortaya çıkmasında genetik yükün oldukça etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Aile öyküsünde genellikle başka bireylerde de bu tanıya rastlanır.” dedi. Bozukluğun ayrıca döngüsel ritimlere karşı çok hassas olduğuna da işaret eden Prof. Dr. Kesebir, “Kendi içinde depresyon ve mani dönemlerinin bir seyri olmakla birlikte mevsim geçişleri, uyku düzenindeki bozulmalar, kadınlarda adet döngüsü değişiklikleri, menarş yaşı, menopoz yaşı, döngüsel ritimlerle ilişkili bir ve hatta iklim/coğrafya değişiklikleri klinik tabloyu doğrudan etkileyebilir.” açıklamasını yaptı. Akut dönemde farklı tedavi yöntemleri uygulanabiliyor! Bipolar bozukluk tedavisinin ikiye ayrılabileceğini aktaran Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Akut dönem (hastalık dönemi) tedavisi ve koruyucu tedavi. Çünkü bipolar hastalarımız hastalık dönemleri dışında sağlıklı bireyler ve pek çoğumuzdan daha yaratıcılar; dolayısıyla iyi bir tedaviyle hayatı işlevsel olarak kotarabiliyorlar.” dedi. Akut dönem tedavisinin hastalık belirtilerinin tedavisi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Kesebir, bu dönemde farmakolojik ajanlar, psikoterapi ve gerekirse somatik tedaviler olduğu; transkranial manyetik uyarı ya da elektrokonvulsif tedavi gibi seçeneklerin uygulanabildiği bilgisini paylaştı. Koruyucu tedavide psikoeğitim olmazsa olmaz! Koruyucu tedavinin ise hastalık dönemlerinin yinelemesini önlemeye yönelik olduğunu ve ömür boyu sürdüğünü vurgulayan Prof. Dr. Sermin Kesebir, “Farmakolojik tedavide bugün halihazırda dünya çapında altın standart ilacımız lityumdur. Bir diğer koruyucu tedavide kullandığımız ilaç grubu ise antiepileptikler, antikonvülzanlar yani epilepsi ilaçlarıdır; bunlar da lityum kadar tarihsel bir geçmişe sahiptir.” dedi. Koruyucu tedavide psikoterapileri ‘olmazsa olmaz’ diye nitelendiren Prof. Dr. Kesebir, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu psikoterapilerin de başında aslında psikoeğitim geliyor. Psikoeğitim; hastaya hastalığı tanıtmak, hasta yakınlarına o akut hastalık döneminin geldiğini anlamamızı sağlayan ön belirtileri bildirmek ve bu belirtiler görüldüğü zaman ilk olarak ne yapacaklarını öğretmektir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikolojik Dayanıklılık için Öz Şefkat Şart! Haber

Psikolojik Dayanıklılık için Öz Şefkat Şart!

Bu noktada, ‘öz şefkat’ kavramının devreye girdiğini kaydeden Klinik Psikolog İpek Erol, “Öz şefkat, bireyin zorlandığı anlarda kendisine karşı yargılayıcı değil; anlayışlı, kapsayıcı ve destekleyici bir tutum geliştirebilmesidir.” dedi. Öz şefkatin doğuştan gelmediğini, geliştirilebilir bir beceri olduğunu vurgulayan Erol, öz şefkat düzeyi yüksek kişilerin stresle daha etkili baş ettiğini ve psikolojik dayanıklılıklarının daha güçlü olduğunu aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, öz şefkatin ne olduğu, bireyin psikolojik sağlığı ve dayanıklılığı üzerindeki etkileri ile nasıl geliştirilebileceği hakkında bilgi verdi. Öz şefkat, zor anlarda kendimize anlayışlı ve destekleyici olmaktır! Modern yaşamın bireylerden güçlü, üretken, başarılı ve dayanıklı olmalarını beklediğini aktaran Klinik Psikolog İpek Erol, “Fakat bu beklentiler artarken, insanların kendilerine karşı daha anlayışlı olmaları gerektiği gerçeği çoğu zaman göz ardı ediliyor.” dedi. Tam da bu noktada, son yıllarda psikoloji literatüründe giderek daha fazla yer bulan ‘öz şefkat’ kavramının devreye girdiğini dile getiren Erol, “Öz şefkat, bireyin zorlandığı anlarda kendisine karşı yargılayıcı değil; anlayışlı, kapsayıcı ve destekleyici bir tutum geliştirebilmesidir. Hata yaptığında kendini sertçe eleştirmek yerine, yaşanan deneyimi insan olmanın doğal bir parçası olarak görebilmeyi içerir. Bu yaklaşım, özellikle Kristin Neff’in çalışmalarıyla psikoloji alanında kavramsallaşmış ve bilimsel olarak ölçülebilir hale gelmiştir.” şeklinde konuştu. Psikolojik sağlamlık açısından daha sürdürülebilir bir iç dayanak… “Araştırmalar, öz şefkat düzeyi yüksek bireylerin depresyon ve anksiyete belirtilerini daha az yaşadığını; stresle daha etkili baş edebildiğini ve psikolojik dayanıklılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor.” diyen Klinik Psikolog İpek Erol, öz şefkatin, bireyi hayattan ve sorumluluklardan geri çeken bir rahatlık halinden ziyade zorlayıcı deneyimlerle daha sağlıklı bir iç ilişki kurabilme kapasitesi olduğunu kaydetti. Toplumda sıkça karıştırılan özsaygı ve öz şefkat kavramlarına değinen Erol, şunları söyledi: “Özsaygı, bireyin kendini değerli hissetmesinden temel alır ancak çoğu zaman başarı, performans ve başkalarıyla kıyaslama üzerinden şekillenir. Kişi kendini değerli ve başarılı hissettiğinde artar, olası bir başarısızlıkta ise daha kırılgan hale gelir. Öz şefkat ise koşulsuzdur. Kişi başarısız olduğunda da hata yaptığında da kendisiyle bağını koparmaz. Özsaygı ‘iyiyim çünkü başardım’ derken; öz şefkat ‘zorlanıyorum ama yine de değerliyim’ diyebilmeyi mümkün kılar. Bu yönüyle öz şefkat, psikolojik sağlamlık açısından daha sürdürülebilir bir iç dayanak sunar.” Öz şefkat geliştirilebilir bir beceri! Öz şefkatin doğuştan gelen bir özellik olmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog İpek Erol, “Öz şefkat geliştirilebilir bir beceridir.” dedi. Günlük yaşamda bunun ilk adımının, kişinin kendi iç sesiyle temas etmesi olduğunu kaydeden Erol, “Zor bir anda kendimize söylediğimiz cümleleri fark etmek önemli bir başlangıçtır. Aynı durumu yaşayan bir yakınımıza söylemeyeceğimiz sözleri kendimize söylüyorsak, burada şefkat yerine eleştiri devrededir. Kişinin kendisine şefkat geliştirmesi için; duyguları bastırmadan fark etmesi, hata anlarında ‘yalnız değilim’ düşüncesini hatırlaması, kendine karşı kullandığı dili yumuşatması ve bedensel regülasyonu destekleyen nefes ve farkındalık egzersizlerinden yararlanması etkili adımlardır.” açıklamasını yaptı. Kişinin kendine karşı yumuşak olması zayıflık gibi algılanıyor! Psikolojik değerlendirme araçları ve terapötik süreçlerin, bireyin öz şefkat düzeyini fark etmesine ve güçlendirmesine yardımcı olabileceğine işaret eden Klinik Psikolog İpek Erol, “Pek çok kişi için öz şefkat, düşündüğünden daha zor bir deneyimdir. Bunun temel nedenlerinden biri, ‘kendine karşı yumuşak olmanın zayıflık olduğu’ inancıdır. Özellikle eleştirel ebeveyn tutumlarıyla büyüyen bireylerde, sert iç ses bir motivasyon kaynağı gibi algılanabilir.” dedi. Ayrıca travmatik yaşam deneyimleri, negatif düşünce kalıpları ve mükemmeliyetçiliğin, öz şefkatin önündeki önemli engeller olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog İpek Erol, sözlerini şöyle tamamladı: “Terapötik süreçte sıkça görülen bir durum şudur; kişi kendine şefkat göstermeye başladığında önce rahatsızlık hisseder. Bu durum yanlış bir şey yapıldığını değil, alışılmamış ama iyileştirici bir alana girildiğini gösterir. Öz şefkat, erken yaşlarda öğrenilebilen ve yaşam boyu koruyucu etkisi olan bir beceridir. Çocuklar için en güçlü öğretici, yetişkinlerin kendi hatalarına nasıl yaklaştıklarıdır. Ebeveynin ‘ben de hata yaptım ama bunu telafi edebilirim’ diyebilmesi, çocuğa güçlü bir iç mesaj verir. Gençlerle çalışırken ise öz şefkat, özellikle sosyal karşılaştırma ve yetersizlik duygularına karşı önemli bir denge unsurudur. Ergenlere, zorlanan bir arkadaşlarına nasıl yaklaştıklarını fark ettirmek ve aynı dili kendilerine yöneltmelerini sağlamak etkili bir yöntemdir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.