Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dijital Anestezi

Kapsül Haber Ajansı - Dijital Anestezi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dijital Anestezi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor! Haber

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor!

Akran zorbalığının artık okul bahçesinden dijital dünyaya taşındığına dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, zorbalıkla mücadelenin yalnızca ceza üzerinden yürütülemeyeceğini belirterek, “Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir.” ifadelerini kullandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan İlköğretim ile Ortaöğretim Kurumlarında Akran Zorbalığının Araştırılması ve Alınabilecek Önlemlerin Belirlenmesi Alt Komisyonu’nun tutanak ve sunumlarından derlenen rapor, çocuklar arasındaki zorbalığın ulaştığı boyutları ortaya koydu. Komisyon tutanaklarının yanı sıra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sunumları ve TÜİK Türkiye Çocuk Araştırması verilerinin kullanıldığı çalışmada, hem geleneksel akran zorbalığı hem de giderek büyüyen siber zorbalık riski ele alındı. Her 100 çocuktan yaklaşık 14’ü zorbalığa maruz kalıyor Rapora göre 6-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 13,8’i akranları tarafından zorbalığa maruz kalıyor. En sık rastlanan zorbalık biçimi ise alay edilme. Çocukların yüzde 7,2’si kasıtlı biçimde sosyal gruplardan dışlanırken, fiziksel şiddete maruz kalanların oranı yaklaşık yüzde 4,4 olarak bildiriliyor. İşlevsel zorluk yaşayan çocuklarda tablo daha da ağırlaşıyor. Görme, duyma, yürüme, öğrenme, iletişim kurma veya öz bakım gibi alanlarda zorluk yaşayan çocukların zorbalığa uğrama oranı yaklaşık yüzde 27’ye yükseliyor. Prof. Dr. Tarhan: “Her çocuk çatışması zorbalık değildir” Akran zorbalığının çocuklar arasındaki sıradan anlaşmazlıklarla karıştırılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öncelikle zorbalığı doğru tanımlamak gerekiyor. Çocuklar ve ergenler zaman zaman tartışabilir, kavga edebilir, bir süre sonra da barışabilirler. Her tartışmayı, her ses yükseltmeyi veya çocuklar arasındaki her anlaşmazlığı akran zorbalığı olarak değerlendirmek doğru değildir. Bir davranışın zorbalık olarak tanımlanabilmesi için kasıtlı olması, tekrarlayıcı olması ve taraflar arasında bir güç dengesizliği bulunması gerekir. Planlı, sistematik ve karşı tarafı ezmeye, sindirmeye veya dışlamaya yönelik bir davranış varsa burada zorbalıktan söz ederiz.” dedi. Zorbalığın yalnızca fiziksel şiddetten ibaret olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Alay etme, lakap takma, hakaret, tehdit gibi sözel davranışların yanı sıra dedikodu çıkarma, gruba almama, kasıtlı olarak yalnız bırakma gibi ilişkisel zorbalık biçimleri de vardır.” diye konuştu. “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ demez” Zorbalığın fark edilmesinde aile ve öğretmenlerin çocuğun davranışlarındaki değişimi iyi gözlemlemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, çocuğun yaşadıklarını doğrudan anlatmayabileceğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ diye gelip söylemez. Özellikle eleştirilmekten, suçlanmaktan veya ‘Sen de karşılık verseydin’ denmesinden korkuyorsa yaşadıklarını içine atabilir. Daha önce severek okula giden bir çocuk okula gitmek istemiyorsa, sabahları karın veya baş ağrısı gibi yakınmalar geliştiriyorsa, ders başarısı düşüyorsa, içine kapanıyorsa, arkadaşlarından uzaklaşıyorsa, odasına kapanmaya başladıysa, uyku ve iştah düzeni değiştiyse bunun arka planına bakmak gerekir. Okul reddinin arkasından kimi zaman akran zorbalığı çıktığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Çocuğun sorgulanmak yerine dinlenmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “‘Niye konuşmuyorsun, sana ne oldu?’ diye herkesin içinde çocuğu sıkıştırmak yerine, birebir konuşup ‘Senin için yapabileceğim bir şey var mı, anlatmak ister misin?’ denilmelidir. Çocuğu konuşturmanın yolu konferans vermek değil, yatay ilişki kurmak ve onu gerçekten dinlemektir.” dedi. Farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelebiliyor Raporda işlevsel zorluk yaşayan çocuklarda zorbalık oranının yaklaşık yüzde 27’ye çıkmasını değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, farklılıkların okul ortamında kolaylıkla hedef haline getirilebildiğine dikkat çekti. “Özel yetenekli, sosyal iletişimde zorlanan veya takım ilişkilerine uyum sağlamakta güçlük çeken çocukların daha fazla zorbalığa maruz kalabildiğini görüyoruz.” diyen Prof. Dr. Tarhan, akademik zekâsı yüksek bir çocuğun dahi sosyal ipuçlarını okumakta zorlanabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Diğer çocuklarla aynı biçimde tepki vermeyince önce farklı görülür, ardından alay konusu olabilir ve süreç zorbalığa dönüşebilir. Akademik zekâ ile sosyal ve duygusal beceriler her zaman aynı ölçüde gelişmiyor. Bu nedenle çocuğu yalnızca ‘utangaç’, ‘uyumsuz’ veya ‘garip’ şeklinde etiketlemek yerine sosyal iletişim becerileri açısından değerlendirmek gerekir.” dedi. “Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim” Zorbalığın merkezinde çoğu zaman yanlış bir güç algısının bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Zorbalığın temelinde çoğu zaman güç üzerinden kurulan yanlış bir ilişki vardır: ‘Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim.’ Empati ve merhametin zayıfladığı ortamlarda farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelir. Bir başka önemli sorun da sessiz kalan öğrencilerin görünmez hale gelmesidir. Zorbalık yalnızca zorbanın ve mağdurun sorunu değildir; sınıfın tamamını ilgilendiren bir okul iklimi problemidir.” ifadesinde bulundu. Bu noktada öğretmene önemli sorumluluk düştüğünü söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sınıfın liderinin öğretmen olması gerektiğini belirterek, “İyi bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri tanır; geride kalanı, sessizleşeni, dışlananı fark eder. Fakat bunu çocuğu herkesin önünde teşhir ederek değil, birebir ve empatik iletişim kurarak yapar.” dedi. “Zorbalık yapan çocuğu da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalamayın” “Zorbalık yapan çocuk da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalanmamalıdır.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Her şiddet davranışı aynı zamanda bir mesajdır. Çocuğun hangi duygusal ihtiyacının karşılanmadığına, ailede nasıl bir iletişim gördüğüne, kendisini değersiz hissedip hissetmediğine bakmak gerekir.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, sevginin az, baskının ve eleştirinin fazla olduğu ailelerde çocuğun şiddeti problem çözme yöntemi olarak öğrenebildiğini belirterek, “Ailede sıcak bir ortamın olmaması hem fail olmaya hem de kurban olmaya zemin hazırlayabiliyor.” dedi. Siber zorbalıkta “güvenli alan” ortadan kalkıyor Raporun dikkat çeken başlıklarından biri de dijitalleşmeyle birlikte zorbalığın okul dışına taşınması oldu. Siber zorbalık raporda; dijital platformlar üzerinden tehdit, taciz, alay, iftira, siber şantaj ve mahremiyet ihlali yoluyla çocukların psikolojik ve sosyal olarak hedef alınması şeklinde tanımlanıyor. Prof. Dr. Tarhan ise sosyal medyanın zorbalığın “seyirci kitlesini” büyüttüğünü belirterek, “Eskiden birkaç kişinin gördüğü bir alay veya dışlama olayı sınırlı bir çevrede kalırken, bugün sosyal medyanın viral etkisiyle onlarca, yüzlerce hatta çok daha fazla kişiye ulaşabiliyor.” dedi. “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor” Siber zorbalığın yüz yüze zorbalığa göre en önemli farklarından birinin süreklilik olduğuna dikkat çeken Tarhan, şu ifadeleri kullandı: “Yüz yüze zorbalık çoğunlukla belirli bir fiziksel ortamda meydana gelir. Çocuk okuldan çıktığında belli ölçüde güvenli alanına dönebilir. Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor. Bu durum mağdurda ‘kaçabileceğim güvenli bir alan yok’ duygusunu oluşturabiliyor.” Dijital ortamda bir fotoğraf veya videonun tekrar tekrar paylaşılmasının travmatik etkiyi sürdürebildiğini kaydeden Tarhan, çocuklarda okul reddi, akademik başarı düşüşü, içe kapanma, depresif belirtiler ve yoğun kaygının görülebileceğini belirtti. Çocukların yüzde 80’i günde 3 saatten fazla ekranda Raporda çocukların yaklaşık yüzde 80’inin günde üç saatten fazla aktif olarak dijital ekran karşısında kaldığı bildiriliyor. Raporda aşırı ekran maruziyetinin odaklanma zafiyeti ve öğrenilen bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılmasında sorunlarla ilişkilendirildiği de ifade ediliyor. Kontrolsüz kullanımın gerçek ilişkilerin yerine sanal ilişkileri geçirebildiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Ben sosyal medyanın akran ilişkilerinde zaman zaman toksik etki yaptığını düşünüyorum. Gerçek akran ilişkisinde yüz yüze iletişim, fiziksel temas, mimikleri okuma, karşı tarafın sevincini ve üzüntüsünü gözlemleme vardır. Empati bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ekran ilişkisinde ise bunların önemli bir bölümü ortadan kalkıyor.” dedi. “Dijital anestezi” uyarısı Uzun süreli ve amaçsız ekran kullanımını “dijital anestezi” kavramıyla açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk ekranın karşısına geçtiğinde zaman ve öncelik algısını kaybedebiliyor. Çocuğa amaçlı kullanmayı, zaman yönetimini, dijital ortamda karşısındakinin de duyguları olan gerçek bir insan olduğunu öğretmek gerekir. Empatiyi öğretmek burada çok değerlidir; çünkü empatiyi öğrenen çocuk siber zorbalığa daha az yönelir.” ifadelerini kullandı. Dünyada sosyal medyaya yaş sınırı gündemde Raporda farklı ülkelerin çocukları dijital risklerden korumak amacıyla aldığı önlemlere de yer veriliyor. Çin’de 16 yaşından küçüklerin ebeveyn izni olmadan sosyal medya hesabı açmasına sınırlama getirildiği, Güney Kore’de 16 yaş altındaki çocuklara yönelik gece çevrimiçi oyun kısıtlamalarının uygulandığı, ABD’nin Florida eyaletinde küçük yaştaki çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin yasal düzenlemelerin bulunduğu aktarılıyor. Raporda ayrıca Avustralya, Yunanistan ve İrlanda’daki düzenleme tartışmaları ile Türkiye’de 13 yaş altının sosyal ağlara erişimine yönelik çalışma bilgileri de yer alıyor. “Hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalı” Küçük yaşlarda ekran kullanımının sınırlandırılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Ergenlik döneminde yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım çoğu zaman ters etki yapabilir. Çocuk, anne babanın bulunmadığı ortamda yine dijital dünyayla karşılaşacaktır. Eğer iç denetim geliştirmemişse yasak kalktığı anda kontrolsüz kullanıma yönelebilir. Bu nedenle hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalıdır.” dedi. “Burada dijital ebeveynlik gerekiyor.” diyen Tarhan, anne ve babanın hem sınır koyması hem de sınırın nedenini anlatması gerektiğini belirterek, çocuklara medya okuryazarlığı ve bilinçli dijital kullanım becerileri kazandırılması gerektiğini söyledi. Raporda dikkat çeken kavram; “Akran nezaketi” Raporda zorbalıkla mücadelede “akran nezaketi” ve “dijital nezaket” kavramları da öne çıkıyor. Milli Eğitim Bakanlığı ve sivil toplum iş birliğiyle “Zorbalıktan Uzak Programı”nın pilot uygulamalarının yürütüldüğü, 12-13 yaş grubunda akrandan akrana eğitim programlarının gerçekleştirildiği belirtiliyor. Uzmanların ilkokul üçüncü sınıftan itibaren dijital etik kuralların müfredata alınmasını istediği aktarılırken, BTK’nın da siber zorbalığı “siber nezakete”, akran zorbalığını ise “akran nezaketine” dönüştürmeyi amaçlayan çalışmalar yürüttüğü ifade ediliyor. “Negatifle mücadelenin yolu pozitifi artırmaktır” Prof. Dr. Nevzat Tarhan da zorbalığı yalnızca yasaklama ve cezalandırma yaklaşımıyla çözmenin mümkün olmadığını belirterek “akran nezaketi” kavramının önemine dikkat çekti. Tarhan, “Akran zorbalığıyla mücadelede yalnızca negatifi ortadan kaldırmaya çalışmak yeterli değildir. Negatifle mücadelenin en etkili yollarından biri pozitifi artırmaktır. Bu nedenle ‘akran zorbalığı’nın karşısına ‘akran nezaketi’ni koymak gerekir. Nezaketin içerisinde empati vardır; karşı tarafın hakkını, ihtiyacını ve duygusunu dikkate almak vardır. Yalnızca karşı tarafı anlamak değil, onu incitmeden problemi çözme becerisi vardır.” diye konuştu. “Teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir” Zorbalığı önlemede sosyal ve duygusal eğitimin ergenliğe bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Tarhan, “Bilgi yüklemekten önce çocuğun karakterine bir pusula kazandırılması önemlidir. Çünkü teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir.” ifadelerini kullandı. Empatinin doğuştan değişmez bir özellik değil, öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Değer eğitimini yalnızca haftada bir saatlik ders olarak düşünmemek gerekir. Değer içerikli eğitim olmalıdır. Matematikte, edebiyatta, tarihte, hatta fen derslerinde bile olaylar üzerinden adalet, dürüstlük, merhamet, iş birliği ve sorumluluk tartışılabilir. Böylece değerler teorik bir bilgi olmaktan çıkar, günlük hayatın parçası haline gelir.” dedi. “Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir” Zorbalık gerçekleştikten sonra yalnızca cezalandırmaya odaklanmanın yeterli olmadığını söyleyen Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı: “Zorbalık yapan çocuğun yaptığı davranışın sonucunu görmesi, mağdurun ne hissettiğini anlaması ve sorumluluk alması sağlanmalıdır. Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir. Bütün kötücül davranışların ortak noktalarından biri empati yoksunluğudur. Çocuğun vicdanını, merhametini ve empati kapasitesini geliştirirsek zorbalık ortaya çıktıktan sonra peşinden koşmak yerine daha ortaya çıkmadan önleyebiliriz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuk Diş Hekimliğinde Teknolojik Çözümler ‘Korkusuz’ Tedaviyi Mümkün Kılıyor!  Haber

Çocuk Diş Hekimliğinde Teknolojik Çözümler ‘Korkusuz’ Tedaviyi Mümkün Kılıyor! 

Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, özellikle çocuk diş tedavilerinde kullanılan yeni nesil dental yaklaşımların ağrı, iğne korkusu ve kaygı üzerindeki etkileri etkileri hakkında bilgi verdi. Çocuklukta yaşanan diş hekimi deneyimleri, yaşam boyu ağız ve diş sağlığını etkiliyor! Çocukluk çağında edinilen diş hekimi deneyimlerinin, bireyin yaşamı boyunca ağız ve diş sağlığına yönelik tutumunu şekillendiren en önemli unsurlardan biri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Birçok bireyde görülen diş hekimi korkusunun temelinde çoğunlukla ağrı algısı ve enjeksiyon kaygısı yer alır.” dedi. Özellikle erken yaşlarda yaşanan zorlayıcı tedavilerin, olumsuz klinik deneyimler ve iğneye bağlı korkuların, ilerleyen dönemlerde dental fobi gelişimine zemin hazırlayabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, bu nedenle güncel pedodontik yaklaşımların temel amacının; çocuk hastalara ağrısız, güvenli ve konforlu bir tedavi ortamı sunarak, yaşam boyu ağız ve diş sağlığı uygulamalarına uyumu artırmak olduğunu ifade etti. Yeni nesil dental yaklaşımlarla çocukların tedaviye uyumu kolaylaşıyor! Geleneksel diş tedavilerinde en önemli kaygı unsurunun, lokal anestezinin uygulanma şekli ve uygulama sırasında hissedilen basınç olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Klasik enjektör sistemlerinde özellikle alt çene bölgesinde yeterli anestezi sağlamak amacıyla daha karmaşık ve zor tekniklere ihtiyaç duyulabilir.” dedi. Bu durumun, yalnızca ilgili diş bölgesinin değil; dudak, yanak ve çevre yumuşak dokuların da uzun süre uyuşmasına neden olabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şunları söyledi: “Sonuç olarak çocuk hastalarda istemsiz dudak veya yanak ısırıkları, buna bağlı ödem, şişlik ve doku travmaları görülebilir. Ayrıca geleneksel yöntemlerde anestezik solüsyonun dokuya manuel basınçla verilmesi, işlem sırasında ağrı ve rahatsızlık hissinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu durum özellikle çocuk hastalarda tedaviye karşı direnç gelişmesine ve işlemlerin yarıda bırakılmasına neden olabilir. Gelişen teknoloji ile birlikte, pedodonti alanında da daha modern ve hasta dostu uygulamalar ön plana çıktı. Dijital anestezi sistemleri gibi yenilikçi yöntemler sayesinde enjeksiyon sırasında oluşan ağrı, iğne korkusu ve stres belirgin ölçüde azaltılabiliyor. Bu sayede çocukların tedaviye adaptasyonu kolaylaşırken, klinik süreç hem hasta hem de ebeveyn açısından daha kontrollü ve konforlu ilerliyor. Yeni nesil dental yaklaşımlar, çocukların diş hekimiyle olumlu bir bağ kurmasına olanak tanıyor ve bu da ilerleyen yaşlarda ağız ve diş sağlığını önemseyen bireylerin yetişmesine önemli katkı sağlıyor.” İlacın kontrollü verilmesi ağrıyı azaltıyor! Dijital anestezinin, lokal anestezik solüsyonun doku içerisine, bilgisayar kontrollü bir mikroişlemci aracılığıyla, önceden programlanmış sabit hız ve basınçta iletilmesini sağlayan modern bir anestezi yöntemi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bilgisayar destekli sistem, hastanın doku direncine göre anestezik maddenin miktarını otomatik olarak ayarlayarak ilacı yavaş ve kontrollü şekilde iletir.” dedi. Bu sayede işlem sırasında ağrı ve yanma hissinin büyük ölçüde ortadan kalktığını; çoğu hastada yalnızca hafif bir temas hissi oluştuğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Dijital anestezi cihazı genellikle kalem formunda, ergonomik ve ışıklı bir tasarıma sahiptir. Bu yapı, çocuk hastalarda korkuya neden olan klasik enjektörlü iğne görünümünü ortadan kaldırarak tedaviye psikolojik uyumu artırır. Özellikle dental fobi veya iğne korkusu bulunan çocuklar açısından daha güven verici bir uygulama sunar. Cihazın ucunda oldukça ince ve kısa bir iğne yer alır, bu da enjeksiyon hissinin minimum düzeyde algılanmasını sağlar. Ayrıca uygulama sırasında cihazdan yayılan hafif müzik, çocuğun dikkatini dağıtarak kaygı düzeyinin azalmasına katkı sağlar. Çocuk diş hekimi, çocuğu koltuğa aldığında, çocuğa ‘dişine sihirli bir kalemle dokunacağını’ veya ‘dişini uyutacağını’ anlatarak güven sağlar. Böylece klinik ortam daha sakin algılanır, tedaviye uyum artar ve ilerleyen dönemlerde diş hekimi korkusu gelişme riski belirgin şekilde azalır.” açıklamasını yaptı. Dijital anestezi, iğne korkusu olan çocuklarda tedavi konforunu artırıyor! Dijital anestezinin dolgu, kanal tedavisi, diş çekimi gibi lokal anestezi gerektiren pek çok dental işlemde uygulanabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bununla birlikte bazı hasta gruplarında özellikle belirgin avantaj sağlar. Önceden olumsuz deneyim yaşamış veya iğne korkusu bulunan çocuklarda güven duygusunun yeniden oluşturulmasında etkili olur. Kooperasyonun sınırlı olduğu özel gereksinimli bireylerde tedavi konforunu artırarak süreci kolaylaştırır. Dudak ve yanak ısırma riskinin yüksek olduğu çocuklarda, uyuşukluğun sınırlı tutulması açısından tercih edilir.” dedi. Dijital anestezinin ebeveynler ve çocuklar tarafından sıklıkla tercih edilmesinin başlıca nedenlerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Klasik metal enjektör görünümü bulunmadığından, çocuk uygulama sırasında iğne yapıldığını fark etmeyebilir. Anestezik solüsyonun dokuya iletimi bilgisayar denetiminde gerçekleştiği için basınç hissi, yanma ve rahatsızlık belirgin şekilde azalır. Dijital sistemler, yalnızca ilgili diş çevresinin uyuşturulmasını mümkün kılar. Böylece dudak, dil ve yanakta uzun süreli ve rahatsız edici hissizlik oluşma olasılığı düşer. Uyuşukluğun daha kontrollü olması sayesinde tedavi sonrasında dudak veya yanak ısırılmasına bağlı doku hasarı riski azalabilir. Anestezinin etki süresi genellikle kısa olduğundan, tedavi öncesi bekleme zamanı kısalır.” şeklinde konuştu. Dijital anestezi tek başına yeterli değil! Dijital anestezinin genel anesteziye alternatif olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Dijital anestezi, yalnızca lokal anestezi uygulamalarında kullanılan konfor artırıcı bir yöntemdir ve hastanın tedavi sürecine belirli düzeyde uyum göstermesini gerektirir. Genel anestezi ise; kooperasyonun sağlanamadığı, ileri düzey korku ve kaygı bulunan, dental ünitte oturmayı reddeden ya da özel gereksinimi olan bireylerde tercih edilen bir yaklaşımdır.” dedi. Dijital anestezinin, tedavi sürecini kolaylaştıran ileri bir teknoloji olduğunu yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şu uyarıyla sözlerini tamamladı: “Ancak tek başına yeterli değildir. Uygulamanın başarısı; hekimin klinik deneyimi, çocuğun bireysel özellikleri ve ailenin yaklaşımı ile birlikte değerlendirilmeli. Bu nedenle çocuğa ‘hiç acımayacak’ ya da ‘iğne yapılmayacak’ gibi kesin ifadeler yerine, ‘dişler uyuşturulacak’ veya ‘hafif bir gıdıklanma hissedebilirsin’ gibi daha gerçekçi ve güven verici açıklamalar yapılması önerilir.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.