Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dil Becerileri

Kapsül Haber Ajansı - Dil Becerileri haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dil Becerileri haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir! Haber

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir!

Konuşma seslerindeki her güçlüğün okuma yazma problemi anlamına gelmediğini ifade eden Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır. Çocuk ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” dedi. Dil bozukluklarının zekâyla doğrudan ilişkili olmadığına dikkat çeken Dündar, akranlarından belirgin şekilde farklı konuşan çocuklarda terapi için çok beklenmemesi gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, çocuklarda dil ve konuşma becerilerindeki farklılıkların okuma-yazma, akademik başarı, sosyal iletişim ve kaygı üzerindeki olası etkileri ile hangi durumlarda dil ve konuşma terapisine başvurulması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu. Konuşma sesindeki her güçlük okuma yazma sorununa yol açmıyor! Çocuklarda konuşma seslerindeki güçlüklerin okuma yazma problemlerine neden olup olmayacağı konusunda ailelerin endişe duyduğunu ifade eden Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır.” dedi. Çocuğun sadece sesi üretemiyor olabileceğini aktaran Dündar, “Ancak bu sesin farkında olabilir. Sadece ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Normalde işitsel olarak ‘kapı’ ile ‘tapı’yı ayırt ediyordur. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” şeklinde konuştu. Dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yok! Ancak farkındalıkların da gelişim esnasında artikülasyon becerileri gibi geriden gelmiş olmasının okuma yazma güçlüğüne sebep olabilme riski taşıdığına işaret eden Dündar, “Bu ayrımı yapmak önemlidir. Şunu bilmek gerekir; dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yoktur.” dedi. Çocukların bunu yapamamasının herhangi bir bilişsel kapasite problemi olmadığını vurgulayan Dündar, “Çocuğun sadece o alanda desteklenmesi gerekir. Aileler çok kaygılanabiliyor, ancak stres yapmamalılar. Artikülasyon bozuklukları her düzeyde çok sistematik bir şekilde çözülebilen sorunlardır.” ifadelerini kullandı. Konuşmanın anlaşılmaması çocukta kaygıya ve sosyal geri çekilmeye yol açabilir! Çocuğun konuşmasında anlaşılırlık problemi olması durumunun da aileler tarafından endişeyle karşılandığını kaydeden Dündar, “Aileler bu konuda iki şeyi soruyor; birincisi, akademik becerileri nasıl etkileyecek? İkincisi, hem arkadaşlarıyla hem öğretmeniyle iletişimini ve etkileşimini nasıl etkileyecek?” dedi. Bu noktada dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi veren Dündar, şunları söyledi: “Okuma yazma becerileriyle çok ilişkili olup olmadığına bakılmalı. Bunun haricinde çocuk; ‘Ben anlaşılmıyorum, tekrar tekrar soruluyor. Bu bende kaygı yaratıyor. Bu sebeple de arkadaşlarımla çok etkileşim kurmak istemiyorum. Daha sessiz, daha geride kalıyorum. Sınıfta soruyu bilsem de anlaşılmayacağımı düşündüğüm için parmak kaldırmak istemiyorum’ diye düşünebilir. Her çocuk böyle bir durum yaşayacak diyemeyiz. Ancak gözlemlediğinizde böyle bir durum sezerseniz bu, çözmemiz gereken bir bozukluktur.” Kekemelik yaşayan çocuğa konuşma şekline değil, söylediklerine odaklanarak yaklaşılmalı! Okul hayatında ya da başka ortamlardaki heyecan ve stresin var olan sorunları tetikleyebileceğini dile getiren Hazel Ezgi Dündar, “Özellikle kekemelik bu tür durumlarda ortaya çıkabilir. Burada şunu unutmamak gerekir; herhangi bir heyecan ya da stres sıfırdan kekemelik oluşturmaz. Bu zaten doğuştan yatkın olunan bir durumdur.” dedi. Sorunun artması, kaygı geçtiği halde konuşmanın düzelmemesi ya da kasılmalar, zorlanmalar veya tekrarlı davranışlar gibi fiziksel belirtiler görülmeye başlanması durumunda müdahale edilmesi gereken bir problem hâline gelmiş olabileceğine dikkat çeken Dündar, “Ufak bir kaygıdan dolayı biraz artış olduğunda çocuğun nasıl söylediğine değil, ne söylediğine dikkat etmek gerekir. Bunu çocuğa hissettirmek çok önemlidir. Ne kadar takılırsa takılsın ya da nasıl takılırsa takılsın sonuna kadar dinleneceğini, bir problem olmadığını hissettirmek gerekir. Göz temasını kesmeden sonuna kadar dinleyerek, konuşma şekliyle ilgili değil konuşma içeriğiyle ilgili gerekli geri bildirimleri vermek çocuğun kendini daha güvenli bir alanda hissetmesini sağlar. ‘Bir nefes al, biraz yavaşla, daha rahat söyle’ demek sanki ona zaman kazandırıyormuş gibi görünse de yavaşlatmaz, tam tersine hızlandırır. ‘Hemen nefes almalıyım, hemen söylemeliyim, yapmalıyım’ hissi yaratarak daha büyük bir zaman baskısına ve var olan stresin artmasına yol açar; bundan kaçınılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Çocuğun konuşması akranlarından belirgin şekilde farklıysa terapi için beklememek gerekiyor! Dil ve konuşma terapisine ne zaman başlanması gerektiğinin tek bir reçetesi olmadığına değinen Dündar, “Harf hataları varsa, bunlar gelişim sürecinde yavaş yavaş düzelmiyorsa, artık akademik bozukluklara sebep olabilecek bir duruma geldiyse, çocuk bununla ilgili sosyal kaygılar yaşamaya başladıysa, çeşitli çekingenlikler ve kaçınmalar ortaya çıktıysa başvurulabilir. Dil becerileri yeterli değilse; yani akranlarından çok daha farklı bir şekilde konuşuyorsa, cümle kurmasına rağmen cümle niteliği 2-3 yaş küçük arkadaş gruplarına daha uygunsa ya da anlaşılırlığı daha küçük çocuklar gibiyse başvurulmalıdır.” dedi. Yaklaşık 4,5-5 yaşında çocuğun konuşmasının anlaşılırlık ve nitelik olarak bir yetişkin konuşmasına benzemeye başladığını hatırlatan Dündar, şöyle devam etti: “Okul çağı çocuğunda hâlâ bunlar görülmüyorsa, bunlara bağlı kaygılar ve endişeler varsa, zorbalık ihtimalinden endişe ediliyorsa çok beklememekte fayda var. Farklı metotlar ve düzeyler bulunur. Terapist bazen bunun normal bir süreç olduğunu söyleyecek, bazen aileye ve öğretmene öneriler vererek ilerleyecek, bazen birkaç ayda bir takip edecek, bazen de sıklığı çocuğa göre belirlenen bir terapi sürecine başlayacaktır.” Dil ve konuşma becerileri sadece konuşmaktan ibaret değil! Kelimeleri olan, cümle kurabilen ama buna rağmen akranlarından farklı olan durumlar da olduğunu ifade eden Dündar, “Akranlarına hafta sonu ne yaptığı sorulduğunda bütün bir günü, duygusunu ve detayları sıralı olarak anlatabilirken; bazı çocuklar sadece ‘hafta sonu parka gittik’ diyebilir. Detaylandıramama, sıralandıramama ve duygularını ifade edememe durumlarında dil becerileri kelime bilmenin ya da anlaşılır söylemenin ötesinde geriden geliyor olabilir.” dedi. Dil terapisinin yalnızca hiç konuşulmadığı zaman ihtiyaç duyulan bir alan olmadığını aktaran Dündar, “Okul çağıyla beraber evde ya da okulda verilen yönergeleri çocuğun anladığı düşünülse de yerine getiremediği durumlar gözlemlenebilir. Bu bir dikkat problemi olabileceği gibi dille ilişkili bilişsel becerilerden biri olan işitsel bellek ile de ilgili olabilir. İşitsel bellek; birden fazla birim bilgiyi alma, işleme, hafızada tutma ve üzerine işlem yapabilme becerisidir. Çocuğa ‘Matematik kitabını aç, 54. sayfanın sonundaki soruyu çöz’ dendiğinde sadece kitabı açıp devamını hatırlamayabilir. Ya da ‘Cevap kırmızı mı, pembe mi, yeşil mi, sarı mı?’ dendiğinde yönergelerin tamamı işlenemediği için hep son söylenen ya da ilk söylenen hatırlanabilir. Bu durum dinlemek istememekten ya da dikkat probleminden kaynaklanmayabilir; dille ilgili bilişsel becerilerin henüz akran düzeyine erişmemesinden ileri gelebilir. Dil ve konuşma becerileri sadece ağız çevresiyle sınırlı değildir, beyinde pek çok bileşeni vardır ve oralardan desteklenebilir.” diye konuştu. Kitap okumaktan kaçınmanın nedeni dil güçlüğü olabilir! Çocuğun kitap okumayı sevmemesinin de pek çok nedene bağlı olabileceğini belirten Hazel Ezgi Dündar, “Kitap okumanın keyfine henüz varılmamış veya ilgi alanı bulunamamış olabileceği gibi dil güçlüğü de söz konusu olabilir. Bir yabancı dili kelime düzeyinde bilip cümle kurarak günlük hayat sürdürülebilse de bir metin okurken devreye giren kurallar ve ekler nedeniyle yorulup sıkılma ve okumayı bırakma durumu ortaya çıkabilir. Bazı çocuklar bunu Türkçe içinde yaşarlar. Bildiği yapıların dışındaki detayların içinde kaybolabilirler; bu da onların çok daha efor sarf ederek okumasına neden olur. Okumaya devam etmek istememeleri veya dikkatlerinin dağılması normaldir. Bu beceriler desteklendiğinde metni anlamak ve keyif almak daha kolay hâle gelecektir.” dedi. Ekranın kendisinden çok, çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı! Ekranın çok kullanılmasının da merak edilen bir başka konu olduğuna işaret eden Dündar, sözlerini şöyle tamamladı: “Ekranın çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı. Tüm gelişim alanlarında olduğu gibi dil ve konuşma gelişiminde de çevresel uyaranlar ve sosyal etkileşim çok kıymetlidir. Çocuk ekran karşısındayken etkileşimden, temas kurmaktan, uyaran almaktan ya da uykusundan geri kalıyorsa bu durum gelişimin farklı alanlarında aksamaya yol açar. Zararlı bir şey vermekten ziyade yararlı bir şey hayatından çıktığı için gelişim olumsuz etkilenebilir. Ekran yerine sosyal etkileşim ve iletişim konulması tercih edilse de günümüz teknolojisinde maruz kalma durumunda neyden kaybedildiğine bakılarak bir dengeleme yapılabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük! Haber

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük!

Solaklığın, genetik ve gelişimsel süreçlerin etkisiyle ortaya çıkan doğal bir özellik olduğunu aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Solaklık bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin dağılımının farklılık gösterebilse de yalnızca el tercihine bakarak bilişsel performans hakkında değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını vurgulayan Alp, çocuklarda baskın el tercihini değiştirmeye çalışmanın ise motor becerileri ve yazı yazma sürecini olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Solak olmak daha zeki veya yaratıcı olmak anlamına gelmiyor! ‘Solakların sağ beyni daha aktif çalıştığı için daha yaratıcı veya zeki olurlar’ algısının toplumda oldukça yaygın bir inanış olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak günümüzde elde edilen bilimsel veriler, zekâ ya da özgün düşünme becerisinin yalnızca hangi elin kullanıldığıyla açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin yarım küreler arasındaki dağılımının sağ elini kullanan kişilere göre daha farklı olabileceğini aktaran Alp, “Yine de bu durum tek başına bilişsel üstünlük anlamına gelmez. İnsan beyni, karmaşık zihinsel süreçleri her iki yarım kürenin koordineli çalışmasıyla yürütür. Dolayısıyla bir kişinin yeteneklerini veya zihinsel performansını yalnızca el tercihine bakarak değerlendirmek doğru değildir.” şeklinde konuştu. Solaklık bir hastalık değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası! Solaklık hem genetik hem de gelişimsel süreçlerin birlikte etkili olduğu doğal bir özellik olduğuna işaret eden Alp, “Tek başına solaklıktan sorumlu bir gen bulunmamakla birlikte, birçok genin küçük etkileri ve anne karnındaki beyin gelişimi el tercihinin şekillenmesinde rol oynar.” dedi. Çocuklarda baskın el tercihinin erken yaşlarda ortaya çıkmaya başladığını ve zaman içinde belirginleştiğini kaydeden Alp, bu nedenle solaklığın bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Solak olmak, bilişsel becerilerin daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor! Solak bireylerin beyin yapısının, dil, motor beceriler ve mekânsal algı gibi nörolojik işlevler açısından sağ elini kullananlara göre farklılık gösterip göstermediğine değinen Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şunları söyledi: “Bazı farklılıklar görülebilir ancak bunlar her solak birey için geçerli değildir. Sağ elini kullanan kişilerin büyük çoğunluğunda dil işlevleri beynin sol yarım küresinde baskın olarak temsil edilir. Solak bireylerde ise dil işlevlerinin sağ yarım kürede veya her iki yarım küreye daha dengeli dağılması biraz daha sık görülebilir. Bunun yanında motor kontrol açısından da bazı farklılıklar bulunabilir. Ancak hafıza, dikkat, dil becerileri veya mekânsal algı gibi alanlarda yalnızca el tercihine bakarak kişinin performansı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Solak bireyler de kendi içinde oldukça heterojen bir gruptur.” Çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek hedeflenmeli! Çocuğun yazı yazarken, resim yaparken veya ince motor beceri gerektiren günlük etkinliklerde baskın olarak kullandığı eli zorla değiştirmeye çalışmanın önerilmediğine dikkat çeken Alp, “Çünkü bu durum bazı çocuklarda motor becerilerin gelişimini olumsuz etkileyebilir, yazı yazmayı güçleştirebilir ve performans kaygısına yol açabilir.” dedi. Bununla birlikte günlük yaşamda her iki elin de işlevsel olarak kullanılabilmesinin önemli bir beceri olduğunu dile getiren Alp, “Eğitim sürecinde amaç çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek ve ihtiyaç duyduğu durumlarda her iki elini de etkili şekilde kullanabilmesini sağlamaktır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.