Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Diyabet

Kapsül Haber Ajansı - Diyabet haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Diyabet haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sessiz ve Sinsi Tehlike: Diyabetik Ayak Haber

Sessiz ve Sinsi Tehlike: Diyabetik Ayak

"Diyabet Sadece Şeker Yüksekliği Değildir” Diyabetin yalnızca kan şekeri yüksekliğiyle sınırlı bir hastalık olmadığını belirten Op. Dr. Bangin Bekir Candan, uzun süre kontrol altına alınamayan diyabetin damarları ve sinirleri etkilediğini söyledi. Bu durumun özellikle ayaklarda ciddi problemlere yol açtığını ifade eden Candan, diyabetik ayağın bu sürecin en ağır sonuçlarından biri olduğunu dile getirdi. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin diyabetik ayak nedeniyle uzuv kaybı yaşadığını hatırlatan Candan, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her 30 saniyede bir kişinin diyabete bağlı komplikasyonlar nedeniyle ayağını kaybettiğini belirtti. Candan, Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 10 bin kişinin diyabete bağlı nedenlerle uzuv kaybı yaşadığını söyledi. “Diyabetik Ayak Nasıl Oluşuyor?” Diyabetik ayak yaralarının oluşumunda iki temel mekanizmanın rol oynadığını söyleyen Op. Dr. Candan, bunlardan birinin sinir hasarı yani nöropati olduğunu ifade etti. Ayakta his kaybı geliştiğinde hastanın ağrıyı, sıcaklığı ya da basıncı algılayamadığını belirten Candan, ayakkabı içindeki yabancı cisimlerin fark edilmediğini ve uzun süre aynı noktaya basılmasıyla yaraların oluştuğunu söyledi. İkinci önemli nedenin damar tıkanıklığı olduğunu vurgulayan Candan, damar daralması nedeniyle dokulara yeterli oksijen gitmediğini, bu nedenle yaraların geç iyileştiğini ve enfeksiyon riskinin arttığını dile getirdi. “Basit Kontroller Hayat Kurtarıyor” Diyabetik ayağın önlenmesinde farkındalığın çok önemli olduğunu vurgulayan Op. Dr. Bangin Bekir Candan, hastaların her gün ayaklarını kontrol etmeleri gerektiğini söyledi. Ayak tabanı ve parmak aralarının mutlaka incelenmesi gerektiğini belirten Candan, iki ayak arasında sıcaklık farkı hissedilmesinin ya da dokunma hissinde azalma fark edilmesinin erken uyarı işareti olabileceğini ifade etti. “Günlük Ayak Bakımı İhmal Edilmemeli” Ayak bakımının diyabet hastaları için hayati önem taşıdığını belirten Candan, ayakların ılık suyla yıkanması ve iyice kurulanması gerektiğini söyledi. Cilt kuruluğunu önlemek için uygun ayak kremlerinin kullanılmasının önemine dikkat çeken Candan, tırnakların düz kesilmesi, nasırların bilinçsizce kazınmaması gerektiğini vurguladı. Pamuksu çorapların tercih edilmesi, ayakların kuru tutulması ve ortopedik özellikte ayakkabıların kullanılması gerektiğini söyleyen Candan, ayakkabının giymeden önce mutlaka içinin kontrol edilmesi gerektiğini de hatırlattı. Candan ayrıca en ufak bir kızarıklık ya da yara fark edildiğinde ise vakit kaybetmeden doktora başvurulması gerektiğini ifade etti. “Teknoloji Diyabetik Ayakta Umut Oluyor” Teknolojik gelişmelerin diyabetik ayakla mücadelede önemli bir rol oynadığını söyleyen Op. Dr. Bangin Bekir Candan, akıllı tabanlıkların basınç ve sıcaklık değişimlerini takip ederek ülser riskini erken dönemde haber verebildiğini belirtti. Dr. Candan, ısı sensörlü çoraplar ve 3D yazıcılarla kişiye özel üretilen tabanlıkların da ayak sağlığının korunmasına katkı sunduğunu ifade etti. “Diyabetik Ayak Kader Değil” Diyabetik ayağın önlenebilir bir sağlık sorunu olduğunu vurgulayan Op. Dr. Bangin Bekir Candan, “Bu tablo kader değil. Doğru bilgilendirme, düzenli takip ve küçük önlemlerle diyabete bağlı uzuv kayıplarının büyük bir kısmını engellemek mümkün. Küçük bir ihmal, büyük kayıplara yol açabilir” açıklamalarında bulundu.

Sertleşme Sorunu Yaşayan Erkekler İçin Yüz Güldüren Tedavi Haber

Sertleşme Sorunu Yaşayan Erkekler İçin Yüz Güldüren Tedavi

Günümüzde tıpta bu soruna yönelik etkili ve güvenilir çözümler bulunuyor. Penil protez de bu çözümler arasında, doğru hastalarda yüz güldürücü sonuçlar veren önemli bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Urohealth Klinik Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Zor, penil protez tedavisinin yüz güldürücü sonuçlara sahip tedavilerden biri olduğunu belirtirken buna rağmen bu konuda sorun yaşayan hastaların algısından dolayı çok az bir kısmının bu tedaviyi tercih ettiğini belirtiyor. Sertleşme sorunu yaşayan ve diğer tedavi yöntemlerinden fayda görmeyen erkeklerde kullanılan kalıcı bir tedavi seçeneği olan penil protez (mutluluk çubuğu), temel olarak, penis içine yerleştirilen ve cinsel ilişki için gerekli sertliği sağlayan medikal bir cihaz olarak tanımlanıyor. Hastanın isteğiyle kontrol edilebilen ve dışarıdan fark edilmeyen bir çözüm olan penil protez, genellikle ilaç tedavileri, enjeksiyonlar ya da şok tedavisi gibi yöntemlerden sonuç alınamayan durumlarda tercih ediliyor. Özellikle ileri derecede sertleşme sorunu, diyabet, damar hastalıkları, omurilik yaralanmaları veya prostat kanseri ameliyatı sonrası gelişen sertleşme problemlerinde etkili bir seçenek olan penil protez, geçici değil kalıcı bir çözüm sunuyor. Doğru hastada ve doğru şekilde uygulandığında, penil protez tedavisi hem cinsel yaşam hem de kişinin özgüveni üzerinde son derece olumlu sonuçlar sağlıyor. Son aşamada başvurulan bir yöntem Penil protezin erektil disfonksiyon tedavisi için son aşamada başvurulan bir yöntem olduğunu söyleyen Urohealth Klinik Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Zor, bunun nedenini "önce ilaç tedavileri, vakum cihazları gibi daha az invaziv seçeneklerin denenmesi" olarak açıklıyor. Bu yüzden sertleşme sorunu yaşayan erkeklerin tümünde protez uygulanmadığını, yalnızca diğer tedavilerden yanıt alamayan hastalarda düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Zor, "Mevcut veriler gösteriyor ki erektil disfonksiyon tanısı alan erkekler içinde penil protez ameliyatı yapılanların oranı görece düşük. Bazı çalışmalar, tıbbi tedavilere cevap vermeyen erektil disfonksiyonlu erkeklerin yaklaşık yüzde 2-4'ünün penil protez (mutluluk çubuğu) taktırdığını bildiriyor. Bu da ciddi erektil disfonksiyonu olan her 100 hastadan yalnızca birkaçının protez ameliyatı olduğu anlamına geliyor. Daha geniş perspektiften bakıldığında, örneğin bir çalışmada, erektil disfonksiyon tanısı alan 1,7 milyon erkekten önemli bir kısmının protez tedavisine uygun olabileceği tahmin ediliyor ancak bu tedaviye başvuranların oranı çok daha düşük" dedi. Bunun nedenini penil protezin cerrahi bir işlem olmasına, diğer tedavilerin önce denenmesine, hastaların algısı ve tedavi tercihlerine, sağlık sistemlerindeki erişim farklılıklarına bağlayan Prof. Dr. Zor, penil protezin günümüzde seçkin bir hasta grubunda uygulanan ama etkisi ve memnuniyet oranları yüksek bir tedavi seçeneği olduğunu vurguluyor. Tedavi edilemeyen veya diğer yöntemlerden fayda görmeyen hastalar için önemli bir çözüm olduğunu ifade ediyor. Vücut içinde gizli bir şekilde çalışıyor Penisin içine yerleştirilen ve sertleşme ihtiyacını mekanik olarak sağlayan bir sistem olan penil protez, cinsel ilişki için gerekli sertliği kişinin isteğiyle ve kontrollü şekilde oluşturabiliyor. Üstelik dışarıdan bakıldığında fark edilmiyor ve vücut içinde gizli bir şekilde çalışıyor. Penil protez (mutluluk çubuğu), her sertleşme sorunu yaşayan hasta için ilk seçenek olmayabiliyor. Bu tedavinin daha çok, diğer yöntemlerden fayda görmeyen ve kalıcı bir çözüm arayan hastalar için uygun olduğunu söyleyen Prof. Dr. Zor, "Özellikle ağızdan alınan ilaçlar, enjeksiyon tedavileri ya da vakum yöntemleriyle yeterli sonuç alınamayan hastalarda penil protez gündeme geliyor. Diyabet, kalp-damar hastalıkları, sinir hasarı ya da omurilik yaralanması gibi nedenlerle sertleşme sorunu yaşayan hastalar, penil protez için uygun adaylar arasında yer alıyor. Ayrıca prostat kanseri nedeniyle ameliyat olmuş ve sonrasında sertleşme sorunu gelişen erkeklerde de penil protez başarılı bir seçenek olabiliyor" şeklinde konuştu. Tedavi sonuçları yüz güldürüyor Penil protezin, sertleşme sorunu için kalıcı bir çözüm olduğunu sertleşme mekanizmasını doğrudan yerine koyduğunu belirten Prof. Dr. Zor, bu tedavi yönteminin başarı oranları hakkında da şunları söylüyor: "Başarı oranlarına baktığımızda, penil protez (mutluluk çubuğu) tedavisinin en yüz güldürücü sonuçlara sahip tedavilerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Doğru hasta seçimi yapıldığında hem hasta hem de partner memnuniyeti oldukça yüksek. Günlük pratiğimizde hastaların büyük bir kısmı, ameliyat sonrası cinsel yaşamlarında belirgin bir rahatlama ve özgüven artışı yaşadıklarını ifade ediyor. Bununla birlikte protez takıldıktan sonra, doğal sertleşme mekanizması geri gelmiyor. Bu nedenle karar mutlaka iyi değerlendirilmeli."

C Vitamininin Fazlası Böbrek Taşı Riskini Artırıyor Haber

C Vitamininin Fazlası Böbrek Taşı Riskini Artırıyor

Böbreklerin gün boyu vücudun ihtiyacına göre çalıştığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, “Böbrekler bu kanı süzer, vücut için gerekli büyük proteinleri ayırır ve süzüntü adı verilen bir sıvı oluşturur. Gün içinde yaklaşık 180 litre oluşan bu süzüntünün büyük bölümü geri alınır, atık maddeler ve sıvı fazlası ise günde yaklaşık 1,5–2 litre idrar olarak vücuttan atılır. Ancak farkında olunmadan kullanılan bazı ilaçlar ve besin destekleri bu işleyişi olumsuz etkileyebilir. Örneğin aşırı C vitamini böbrek taşı riskini, aşırı D vitamini ise dehidratasyon ve böbrek taşı riskini artırabilir” dedi. Ülkemizde yaklaşık 9 milyon kronik böbrek hastası bulunduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, “İlaçlar ve besin destekleri de dahil olmak üzere kana karışan her madde böbreklerden geçer ve bazıları burada hasara yol açabilir. Özellikle kronik böbrek hastalığı olan ya da diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve obezite gibi risk faktörlerine sahip kişilerin çok daha dikkatli olması önemli. Bazı ağrı kesiciler ve antibiyotikler başta olmak üzere çeşitli ilaçların kullanımı sonrasında idrar renginde değişiklik, vücutta şişlik ve idrar miktarında azalma görülmesi böbrek hasarını düşündürebilir” dedi. Sıvı alımı yetersizse protein tozları böbreklere zarar verebilir Besin takviyelerinin içeriği, kullanım dozu ve sürelerinin net olmaması ayrıca birbirleriyle ya da diğer ilaçlarla olan etkileşimlerinin bilinmemesinin sağlık problemleri doğurabileceğine dikkat çeken Atasoyu, “Bu ürünler çoğu zaman reçetesiz satılır ve sağlık uzmanına danışılmadan kullanılır. Oysa özellikle böbrek fonksiyon bozukluğu olan ya da farklı nedenlerle risk altındaki kişilerde besin takviyeleri dikkatle kullanılmalı. Örneğin sağlıklı bireylerde B ve C vitaminlerinin fazlası böbreklerden atılırken, kronik böbrek hastalarında bu maddeler vücutta birikebilir ve böbrek taşı ya da sıvı kaybı gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca protein tozu ve kreatin gibi sporcu destekleri, böbrekleri tek başına tehdit etmese de yeterli su içilmediğinde, aşırı egzersiz yapıldığında ya da böbrekleri etkileyen ilaçlarla birlikte kullanıldığında tehlikeli durumlara yol açabilir” şeklinde konuştu. Türkiye’de tuz tüketimi önerilenin üç katı Diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı ve obezitesi olanlar, uzun süreli ilaç kullanmak zorunda kalanlar, yeterince su içmeyenler, ailesinde böbrek hastalığı bulunanlar ve ileri yaştaki kişilerde böbrek hastalığına yatkınlığın daha yüksek olduğunu dile getiren Atasoyu, “Kişinin kan tahlillerinin normal olması böbreklerin her zaman tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle idrar tahlili ve ultrason ile birlikte değerlendirme yapılması gerekir. Bu durum, birçok kişinin böbrek hastalığının farkında olmadan yaşamını sürdürmesine de yol açabiliyor. Ülkemizde böbrek hastalığı riskini artıran en önemli etkenlerden biri ise aşırı tuz tüketimi. Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini önerirken, ülkemizde bu miktar 16–18 gram civarında. Tuz tüketimini azaltmak böbrek sağlığını korumada etkili bir adım” dedi.

Kan Sulandırıcı Kullanımında Bu Hatalar Tehlike Saçıyor! Haber

Kan Sulandırıcı Kullanımında Bu Hatalar Tehlike Saçıyor!

Bu nedenle genetik yatkınlığı ve aile öyküsü olanların yanı sıra, sağlıksız yaşam alışkanlıklarına sahip kişilerin de kardiyolojik muayenelerini düzenli yaptırmaları, toplumda sık yapılan bazı hatalara düşmemeleri kritik önem taşıyor. Toplumda en sık yapılan hatalardan birini de kan sulandırıcı ilaç kullanımı oluşturuyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal, “Halk arasında kan sulandırıcı olarak bilinen, asetilsalisilik asit içeren ilaçların kullanımına yönelik ne yazık ki toplumsal farkındalığın son derece yetersiz olduğunu görüyoruz. 50 yaşın üzerindeki herkesin kan sulandırıcı kullanması gerektiği düşüncesi yanlış olduğu gibi, gereksiz kan sulandırıcı kullanımı önemli tehlikelere de yol açabilmektedir” uyarısında bulunuyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal kan sulandırıcı konusunda en çok yöneltilen 6 soruyu cevapladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. SORU: 50 yaş üzerindeki herkes kan sulandırıcı içmeli mi? CEVAP: ‘Belli bir yaştan sonra herkes kan sulandırıcı kullanmalıdır’ düşüncesi yanlıştır. Kan sulandırıcı kullanımının gerekliliği kişiden kişiye değişmektedir. Buna doktorunuz karar verebilir. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Kan sulandırıcı kullanımını, hastanın mevcut hastalıklarına, yaşına, cinsiyetine, yaşam alışkanlıklarına, yaşam tarzına ve risk faktörlerine göre değerlendirmeler yaparak veriyoruz. Ek ileri tetkikler ile karar vermek daha da kolaylaşabilir. Özellikle orta ve yüksek kardiyak riske sahip bireylerde boyun doppler ultrasonu (şah damarı ultrasonu) ve Koroner BT Anjiografi (sanal anjiografi) tetkikleri yaptırıyoruz. Bu tetkiklerde olası bir plak varlığında kan sulandırıcıları öneriyoruz” diyor. SORU: Kan sulandırıcıların faydaları nelerdir? CEVAP: Kan sulandırıcı kullanımı kalp krizlerine, beyine pıhtı atma olaylarına karşı kişileri korumaktadır. Gereksiz kullanımlarında kanama riskleri oluşturmaktadır ancak yüksek kardiyovasküler hastalık riskine sahip bireylerde ise yararı; zararına oranla çok daha fazla olacağından dolayı, bu bireylerin kan sulandırıcı kullanmaları daha doğru bir karar olacaktır. SORU: Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcı kullanımının zararları nelerdir? CEVAP: Doç. Dr. Emrah Erdal “Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcının zararı, kanama riski daha fazla olacaktır. Kar-zarar dengesini belirlemek çok önemlidir. Çünkü gereksiz kan sulandırıcı kullanan bireylerde mide kanaması, beyin kanaması gibi riskler daha da artmış olmaktadır. Bu nedenle kesinlikle kafanıza göre kan sulandırıcı ilaçları kullanmayın, bu kararı mutlaka doktorunuza bırakın” diyor. SORU: Kalp hastalığı olmayan ama risk faktörü olan bireylerde bugün hangi koruyucu yaklaşımlar öneriliyor? CEVAP: Sağlıklı yaşam kuralları herkes için çok önemlidir. Zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol vb.) bırakılması, fazla kiloların diyet ve egzersizle verilmesi, tansiyon ve şeker (diyabet) hastası iseniz değerlerinizin normal sınırlarda tutulması çok önemlidir. Ayrıca yüksek riskli bireylerde Koroner BT Anjiografi, Karotis Doppler ultrasonu gibi ek testlerin yapılması da çok faydalı olacaktır. SORU: Kan sulandırıcı ilaçların besinlerle ya da diğer ilaçlarla etkileşimi oluyor mu? CEVAP: Bazı kan sulandırıcı ilaçlarda beslenme çok önemlidir çünkü ilaç, etkisini yeşil sebze, meyveler artırabilmekte veya azaltabilmektedir. Ama bazı kan sulandırıcı ilaçlarda ise bu ayrıntı çok önemli değildir, bunun yerine bu bireyler günlük yaşamda ağrı kesici ilaç kullanımına karşı dikkatli olmalılardır çünkü çok sayıda ağrı kesici kullanımı; bu tür kan sulandırıcılarla etkileşime girerek mide kanaması riskini belirgin olarak artırmaktadır. Bu nedenle kan sulandırıcı kullanımı gibi önemli bir konuda kesinlikle kafanıza göre hareket etmeyin, tedavi sürecinde mutlaka doktorunuzun önerilerine sıkı sıkıya uymaya özen gösterin. SORU: Kan sulandırıcı kullanımı konusunda toplumda en sık yapılan yanlış nedir? CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Doktora sormadan kan sulandırıcı kullananları çok sık görüyoruz ne yazık ki. Eş, dost, arkadaş çevresi ve sosyal medyadan, internetten edinilen görüşlerle, doktora sormadan kan sulandırıcı kullanmak hayati riskler doğurabileceğinden bu kararı mutlaka doktora bırakmak gerekir. Üstelik ‘kalp yaşı’ dediğimiz bir skorlama sistemi de var ki; cinsiyet, yaş, şeker ve tansiyon hastalığı varlığı, tansiyon durumunuz, kolesterol seviyeleriniz kardiyovasküler hastalık riskini belirlemede çok önemli faktörlerdir” diyor.

Yoğun Tatlı İsteği Diyabetin Habercisi Olabilir Haber

Yoğun Tatlı İsteği Diyabetin Habercisi Olabilir

Pek çok kişinin tatlı krizi şikâyetiyle doktora başvurarak tanı aldığı biliniyor. Diyabetin giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun 2025 Diyabet Atlası’na göre Türkiye, Avrupa kıtasındaki en yüksek diyabet oranına sahip ülke. Avrupa’da her 10 yetişkinden biri diyabetliyken, Türkiye’de bu sayı neredeyse 6 yetişkinden birine kadar yükselmiş durumda. Son yıllarda yaşanan %170’lik artış ise bu durumu daha da çarpıcı hâle getiriyor” dedi. Beynin yakıtı şeker Diyabete giden yolda önemli bir basamak olan insülin direnci veya pre-diyabet gibi hücrelerin glikozu yeterince kullanamadığı durumlarda beynin ‘enerji açığı var’ şeklinde algı yaparak tatlı isteğini artırdığını dile getiren Eren, “Beyin glikozu birincil enerji kaynağı olarak kullanır. İnsülin direnci olan bireylerde glikoz hücre içine girmediği için kanda yüksek görünmesine rağmen beyin bunu enerji eksikliği gibi yorumlar. Bilimsel veriler, bu durumun ödül mekanizmasını artırarak kişide karbonhidrat ve tatlı tüketme davranışını güçlendirdiğini ortaya koyuyor” şeklinde konuştu. Paketleri ürünlerin etiketi dikkatle incelenmeli Etiket okuryazarlığının özellikle kan şekeri kontrolü ve sağlıklı beslenme açısından kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Eren, “Paketli ürünlerin ön yüzünde yer alan ‘şeker ilavesiz’ ya da ‘diyabetik’ gibi ifadeler her zaman sağlıklı bir içeriğe işaret etmeyebilir. İçerik listesi ve besin değerleri tablosu dikkatle incelenmediğinde gizli şekerler ve yüksek karbonhidratlar fark edilmez. Bu nedenle market alışverişlerinde doğru ürün seçimi günlük beslenme alışkanlıkları üzerinde belirleyici rol oynar” dedi. Diyabet hastalarına özel tatlandırıcılar da sınırsız tüketilemez Diyabetik ürünlerin kontrollü tüketildiğinde güvenli kabul edildiğini ancak bu tüketimin “sınırsız” olamayacağını dile getiren Eren, “Poliol grubu tatlandırıcılar (sorbitol, maltitol vb.) bazı bireylerde gaz, şişkinlik ve ishal yapabilir. Yapay tatlandırıcıların ise bağırsak mikrobiyotasını etkileyebileceğine dair güncel çalışmalar mevcut. Bu sebeple Dünya Sağlık Örgütü ve FDA, bu tatlandırıcıların günlük tavsiye edilen dozlarda alınması gerektiğinin önemini vurguluyor. En güvenli yaklaşım, doğal ve dengeli bir beslenme planı içinde sınırlı miktarda tatlı tüketimidir” dedi.

Kocaeli'nde 2025'te 7 Bin Vatandaşa İlk Yardım Eğitimi Haber

Kocaeli'nde 2025'te 7 Bin Vatandaşa İlk Yardım Eğitimi

Eğitimler, alanında uzman eğitmenler tarafından hem teorik hem de uygulamalı olarak gerçekleştirildi. Yıl içinde belirli aralıklarla düzenlenen halk sağlığı eğitimleriyle 6 bin 840 vatandaş; genel ilk yardım, beslenme ve diyabet gibi konularda bilgilendirildi. BESLENME VE DİYABET BİLGİLENDİRMESİ Yıl genelinde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından genel ilk yardım ve sertifikalı temel ilk yardım kapsamında toplam 805 kişiye 2 gün süren ilk yardım eğitimi ile birlikte hayati öneme sahip otomatik kalp şok cihazı (OED) eğitimi verildi. Eğitimler, alanında uzman eğitmenler tarafından hem teorik hem de uygulamalı olarak gerçekleştirildi. Ayrıca yıl içinde belirli aralıklarla düzenlenen halk sağlığı eğitimleriyle 6 bin 840 vatandaş, genel ilk yardım, beslenme ve diyabet gibi konularda bilgilendirildi. SERTİFİKALI İLK YARDIMCI EĞİTİMLERİ TAMAMLANDI Sağlık ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Sağlık İşleri Şube Müdürlüğü’ne bağlı hemşireler tarafından verilen sertifikalı eğitimlerde; “Temel Yaşam Desteği”, “Tam Tıkanmalar” (Solunumum tamamen durması-Heimlich manevrası), “Yaralanmalar”, “Hayvan Isırmaları”, “Kırık-Çıkık-Burkulma”, “Sıcak Çarpması”, “Kanamalar”, “İlk Yardım”, “Kalp Krizinde İlk Yardım”, “Zehirlenmeler ve “Taşıma Teknikleri” gibi konular uygulamalı olarak anlatıldı. Eğitimin sonunda İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yapılan sınavda başarılı olan katılımcılara 3 yıl geçerliliği olan “İlk Yardımcı Sertifikası” ve “İlk Yardımcı Kimlik Kartı” verildi. HALK SAĞLIĞINA YÖNELİK UYGULAMALI EĞİTİMLER Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sadece kurum personeline değil, vatandaşlara yönelik ilk yardım bilincini artırmaya yönelik eğitimler de düzenledi. Sağlık İşleri Şube Müdürlüğü toplu taşıma çalışanları başta olmak üzere birçok mahalle ve kuruma sertifikasız halk sağlığı eğitimleri verdi. Bu eğitimler “eğitim hemşireleri” tarafından teorik ve uygulamalı olarak gerçekleştirildi. AMAÇ, SAĞLIK EKİPLERİ GELENE KADAR DOĞRU MÜDAHALE Büyükşehir Belediyesi, ilk yardım eğitimleriyle herhangi bir kaza ya da yaşamı tehdit eden durumda sağlık görevlileri olay yerine ulaşana kadar, tıbbi araç gereç olmadan doğru ilk müdahalenin yapılabilmesini ve hayati risklerin en aza indirilmesini hedefledi.

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak! Haber

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak!

Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sevim Işık, genetik testler, yapay zekâ ve kişiye özel tıp uygulamalarının erken tanı, önleyici sağlık ve tedavi süreçlerindeki dönüşümü hakkında bilgi verdi. Genetik profil, hastalık yatkınlığı, metabolizma ve ilaç yanıtını ortaya koyuyor! Gen haritası veya genetik profilin, bir kişinin DNA’sında bulunan genetik çeşitliliğin, mutasyonların ve biyolojik özelliklerin kapsamlı bir analizi olduğunu aktaran Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik profil belirlemede kullanılan en kritik genetik yöntemler, WES (Whole Exome Sequencing – Tüm Ekzom Dizileme) ve WGS’dir (Whole Genome Sequencing – Tüm Genom Dizileme). WES, hastalıkların büyük bölümünden sorumlu mutasyonları barındıran protein kodlayan bölgeleri incelerken; WGS çok daha geniş, tüm genomu (anne-babamızdan aldığımız kalıtsal bilginin tamamı) detaylarıyla tarar.” dedi. WES ve WGS analizlerinin genellikle kan, tükürük veya yanak içi sürüntü örneklerinden elde edilen DNA ile yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Işık, “Genetik profil analizi, bireyin hastalıklara yatkınlığını, metabolizma özelliklerini, ilaçlara verdiği cevabı ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik riskleri ortaya koyabilir. Genetik profil, yalnızca kalıtsal hastalıkların değil, çevresel faktörlerle etkileşime giren kompleks hastalıkların da nasıl gelişebileceğine dair önemli ipuçları sunar. Bu nedenle gen haritası, erken tanı, kişiye özel tedavi planları ve önleyici sağlık stratejileri oluşturmak açısından kritik bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu. Yapay zekâ, genetik verilerle kişisel sağlık asistanına dönüşüyor! Günümüzde genetik profilin öneminin giderek arttığını kaydeden Prof. Dr. Sevim Işık, “Hastalık riskleri yıllar öncesinden tespit edilebiliyor, tedavi planları bireysel genetik yapıya göre kişiselleştiriliyor ve ilaç duyarlılığı belirlenerek yan etkiler azaltılabiliyor.” dedi. Yapay zekânın, özellikle büyük genetik veri setlerini analiz etmede insan kapasitesinin çok ötesine geçen bir imkân sunduğuna işaret eden Prof. Dr. Işık, “Günümüzde kullanılan gelişmiş algoritmalar, genetik mutasyonları tarayarak hastalık risk puanlarını hesaplayabiliyor. Örneğin diyabet, Alzheimer, Parkinson, kolon ve meme kanseri, bipolar bozukluk ve kalp damar hastalıkları için genetik risk skorları hesaplayarak gelecekteki riskleri tespit edebiliyor. Hangi hastaların belirli ilaçlara direnç geliştireceğini öngörebiliyor ve kanser genomik analizlerinde tümörün gelecekte nasıl davranacağına dair modeller üretebiliyor. Yakın gelecekte ise yapay zekâ, kişinin genetik haritasını temel alan bir ‘kişisel sağlık asistanı’ gibi çalışarak hem hastalıkların erken teşhisinde hem de tedavilerin kişiye göre şekillendirilmesinde kritik bir rol üstlenecek.” açıklamasını yaptı. Genetik bilim, artık sağlığı uzun vadede korumada da yol gösterici! Yapay zekanın kişiye özel önleyici sağlık planları oluşturması yaklaşımının günümüzde büyük ölçüde mümkün hâle geldiğini dile getiren Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik test sonuçları artık sadece bir rapordan ibaret olmaktan çıkmış durumda. Talasemi ve kistik fibrozis gibi kalıtsal hastalıkların taşıyıcılığı saptanarak aile planlamasında önemli bir öngörü elde edilebiliyor.” dedi. Diğer yandan, yapay zekanın beslenme düzeninden uyku alışkanlıklarına, stres yönetiminden egzersiz programına kadar kişiye özel önleyici sağlık planlarının temelini oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Genetik veriler, beslenme, spor ve uyku alışkanlıklarına yönelik yaşam tarzı önerilerinin daha bilimsel temellere dayanmasını ve etkili biçimde uygulanmasını sağlıyor. Türkiye’nin ve dünyanın öncülerinden NPİSTANBUL Hastanesi başta olmak üzere bazı merkezlerde genetik veriye dayalı kapsamlı izlem modelleri kullanılıyor. Yapılan genetik testler, yalnızca hastalıkların erken tanısı ve risk belirlenmesine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda kişiye özel tedavi stratejilerinin belirlenmesine de olanak tanıyor. Özellikle nöropsikiyatrik hastalıklarda, farmakogenetik testler aracılığıyla ilaçlara duyarlılık ve direnç ölçümleri yapılabiliyor; bu sayede antidepresan, antipsikotik veya diğer psikiyatrik ilaçların seçiminde hastaya özel kararlar alınabiliyor. Ayrıca, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar ve Şizofreni ve Bipolar gibi nöropsikiyatrik hastalıklar için genetik yatkınlık analizleri gerçekleştiriliyor ve bu veriler doğrultusunda erken takip programları oluşturuluyor. Eğer ailevi bir yatkınlık söz konusuysa, düzenli MR veya EEG çekimleri, kan testleri ya da nöropsikiyatrik değerlendirmeler planlanarak hastalık daha ortaya çıkmadan ortaya çıkma riski hesaplanabiliyor. Yine gerçekleştirilen farmakogenomik testler, nöropsikiyatrik ilaçlara karşı duyarlılığı ve direnci belirleyerek, antidepresan ve antipsikotik seçimlerini kişiye uygun hâle getiriyor. Bu testler yan etkileri azaltarak, tedavi süreçlerini hızlandırıyor. Genetik veriler ayrıca metabolizma hızı, yağ depolama eğilimi, vitamin-mineral eksiklikleri ve egzersiz yanıtı gibi unsurları ortaya çıkardığından, bireye özel beslenme ve yaşam tarzı planları oluşturulmasına yardımcı oluyor. Tüm bu uygulamalar, genetik biliminin artık yalnızca hastalık tanısı için değil, sağlığı uzun vadede korumak için de güçlü bir yol gösterici olduğunu ortaya koyuyor.” Genetik testler, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek! Genetik testlerin yaygınlığı ve maliyetinin dünyada büyük farklılıklar gösterdiğine değinen Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün Türkiye’de bu testlere üniversite hastanelerinden özel genetik tanı merkezlerine, nöropsikiyatri odaklı kuruluşlardan uluslararası akredite laboratuvarlara kadar pek çok noktada ulaşmak mümkün.” dedi. Türkiye genelinde Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlı toplam 88 adet Genetik Tanı Merkezi bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Işık, “Devlet hastanelerinde bazı testler yapılabilse de sonuç alma süreleri uzun ve erişim sınırlı olmakta. Dünya genelinde ise durum biraz daha farklı. ABD ve Avrupa’da genetik testler birçok ülkede sigorta kapsamına giriyor ve WGS, nadir genetik hastalıkların tanısında giderek ‘ilk basamak’ test olarak tercih ediliyor. Bu testler erken tanı ve doğru tedavi planlamasında büyük avantaj sağlıyor. Türkiye’de genetik testlerin daha erişilebilir hâle gelmesi için devlet desteğinin artırılması, laboratuvar altyapısının yaygınlaştırılması ve özel sektör‑üniversite iş birliklerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bu adımlar hayata geçtiğinde, genetik testler sadece araştırma veya özel hastalar için değil, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek. Türkiye’nin bu alanda hem teknolojik hem de finansal adımlar atması, milyonlarca insanın sağlığı için yeni bir dönemin kapılarını aralayabilir. Diğer yandan, toplum genelinde genetik test farkındalığı da hâlen istenen düzeyde değil. Uzmanlar, önümüzdeki 10 yıl içinde tarama amaçlı genetik testlerin aile hekimliği sistemine kadar entegre edilebileceğini ve bireysel sağlık izleminin standart bir parçası hâline geleceğini öngörüyor.” değerlendirmesinde bulundu. Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta yeni bir çağ başlıyor! “Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta adeta yeni bir çağın eşiğinde bulunuyoruz.” diyen Prof. Dr. Sevim Işık, özellikle nörodejeneratif hastalıklarda büyük bir dönüşüm beklendiğini kaydetti. Alzheimer ve Parkinson için geliştirilen poligenik risk skorları, beyin omurilik sıvısı protein profilleri ve ileri yapay zekâ modelleri bir araya getirildiğinde, hastalığın klinik belirtileri ortaya çıkmadan 10–20 yıl önce riskli bireylerin belirlenebileceğinin öngörüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Işık, “Psikiyatri alanında da benzer bir ilerleme var. Bipolar bozukluk ve şizofreni için kullanılan genetik duyarlılık testleri şimdiden pek çok ipucu veriyor ve gelecekte çok daha kapsamlı hale gelerek kişiye özel tedavi yollarını mümkün kılacak. Onkoloji alanında ise meme, kolon, prostat ve akciğer kanseri dahil birçok tümör tipi, genetik mutasyon analizleri sayesinde daha erken evrede saptanabilecek bir noktaya doğru ilerliyor. Kalp-damar hastalıklarında poligenik risk skorlarının yaygınlaşmasıyla, bireylerin gelecekteki kalp krizi ya da inme riskleri çok daha hassas bir şekilde hesaplanabilecek. Ayrıca romatoid artrit, lupus ve çölyak gibi otoimmün hastalıkların da genetik belirteçler sayesinde daha erken tanınması ve önleyici tedavi stratejilerinin geliştirilmesi bekleniyor.” ifadelerini kullandı. Genetik testler hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından önemli bir noktada! Özellikle kompleks ve ilerleyici hastalıklarda erken tanının kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sevim Işık, “Örneğin Alzheimer hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan ve hastalık ilerledikçe tedavisi neredeyse imkânsız hale gelen bir hastalık. Klinik semptomlar ortaya çıktıktan sonra tedavi seçenekleri sınırlı kalır, mevcut ilaçlar yalnızca semptomları hafifletebilir.” dedi. Ancak yapılan genetik risk analizleri sayesinde Alzheimer riskinin yıllar öncesinden tespit edilebildiğini belirten Prof. Dr. Işık, “Erken teşhis, hem ilerleyişi yavaşlatma hem de yaşam kalitesini koruma açısından kritik öneme sahip. Ayrıca erken müdahale, bakım maliyetlerini ciddi ölçüde azaltıyor; araştırmalar, riskin önceden belirlenmesiyle ilerleyen dönemlerde oluşacak bakım maliyetlerinin yüzde 30–50 oranında azalabileceğini gösteriyor. Böylece hastaların bağımsız yaşam süresi uzuyor, aile üzerindeki yük hafifliyor ve toplum genelinde sağlık kaynaklarının etkin kullanımı sağlanıyor. Bu örnek, genetik testlerin hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, genetik biliminin gelecek yıllarda hem tanı hem de kişiye özel tedavi açısından sağlık hizmetlerinde devrim yaratacağının güçlü bir işareti olarak görülüyor.” ifadelerini kullandı. Genom bilgisi kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri! Genetik testlerin maliyetinin on binlerce doları bulduğu, sonuçların aylarca beklendiği dönemlerin artık geride kaldığına dikkat çeken Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün analiz süreleri günlere, hatta bazı merkezlerde saatlere kadar kısaldı. Yeni nesil dizileme teknolojileriyle, son beş yılda genetik testlerin maliyeti yaklaşık yüzde 80 oranında düşmüş durumda.” dedi. Genom bilgisinin kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri haline geldiğinin altını çizen Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle tamamladı: Herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradanlaşacak… “Yakın gelecekte herkesin kendi gen haritasını öğrenmesi günlük yaşamın doğal bir parçası olabilir. Genom dizileme maliyetinin birkaç yıl içinde 50 dolar seviyesine düşmesi bekleniyor. Evde kullanılabilen kitler, yapay zekâ tabanlı sağlık uygulamaları ve genetik danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaşması ile 2030’lardan sonra herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradan hale gelebilir. Ancak bu kadar geniş erişimin etik, gizlilik ve veri güvenliği açısından dikkatle yönetilmesi gerektiği de unutulmamalı. Genetik bilginin yanlış ellerde kullanılması, sigorta, istihdam veya kişisel mahremiyet açısından dezavantajlara yol açabilir.”

Yılbaşı Sofrası için Beslenme Tüyoları Haber

Yılbaşı Sofrası için Beslenme Tüyoları

Yılbaşı sofraları için önerilerde bulunan Central Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Deregözü, o gece için, "Yılbaşı gecesinde porsiyon kontrolünü koruyarak, ne yediğimizin ve içtiğimizin farkında olarak tüketmeliyiz. Sebze ağırlıklı başlangıçlar tercih etmeli, ağır sos ve kızartma besinlerden uzak durmalıyız. İçecek tercihi olarak alkol tüketilecekse miktarı sınırlandırmak ve yanında mutlaka su içmek, gazlı ve şekerli içecekler yerine su veya maden suyu tercih etmek gece boyunca dengeyi korumaya yardımcı ol acaktır" dedi. Sayın Aykut Yatikçi; YILBAŞI YEMEĞİ SAĞLIĞINIZI BOZMASIN Yılı unutulmazkılacak yılbaşı sofraları için yapılan hazırlıklar devam ederken, yineakıllarda aynı soru var: O gece neler yemeliyim; nelerden kaçınmalıyım? Yılbaşısofraları için önerilerde bulunan Central Hospital Beslenme ve Diyet UzmanıDerya Deregözü, o gece için, "Yılbaşı gecesinde porsiyon kontrolün ü koruyarak,ne yediğimizin ve içtiğimizin farkında olarak tüketmeliyiz. Sebze ağırlıklıbaşlangıçlar tercih etmeli, ağır sos ve kızartma besinlerden uzak durmalıyız.İçecek tercihi olarak alkol tüketilecekse miktarı sınırlandırmak ve yanındamutlaka su içmek, gazlı ve şekerli içecekler yerine su veya maden suyu tercihetmek gece boyunca dengeyi korumaya yardımcı olacaktır" dedi. Yeni bir yıla yeni umutlarla,heyecanlarla ve hayallerle başlamanın en keyifli yeri şüphesiz aile veyaarkadaşlarla planlan an geleneksel yılbaşı sofralarıdır. İştah açıcı aynızamanda bol kalorili yemekler ve zengin atıştırmalık çeşitleriyle hem mideyi hemgözü dolduran yılbaşı sofraları kontrolsüz kalori alımına ve miderahatsızlıklarına neden olabilir. Yılbaşı gecesi için sağlıklı beslenmenintemel prensipleri arasında ilk olarak gün içerisinde öğün atlamadan, dengelibeslenmek bulunuyor. Akşam yemeğine aşırı aç bir şekilde ve 'çok acıktım'düşüncesi ile oturulmamasının yerinde olacağını vurgulayan Central HospitalBeslenme ve Diyet Uzmanı Derya Deregözü, "Porsiyon kontrolünü koruyarak, neyediğimizin ve içtiğimizin farkında olarak tüketmeliyiz. Sebze ağırlıklıbaşlangıçlar tercih etmeli, ağır sos ve kızartma besinlerden uzak durmalıyız.İçecek tercihi olarak alkol tüketilecekse miktarı sınırlandırmak ve yanındamutlaka su içmek, gazlı ve şekerli içecekler yerine su veya maden suyu tercihetmek de gece boyunca deng eyi korumaya yardımcı olacaktır" diyor. Ertesi gün açkalmayın! Yılbaşı gecesinde genellikle 3–4 çeşityemek servis edildiği için dengeli bir menü planlaması önem taşıyor. Beslenmeve Diyet Uzmanı Deregözü, ana öğünlerde protein ağırlıklı seçeneklerin yeralmasını, vegan bireyler için ise kurubaklagil bazlı alternatiflerinsunulmasını öneriyor. Et, tavuk ve hindi gibi protein kaynaklarının kızartmayerine fırında pişirilmesi, yağlı soslardan kaçınılmas ı gerektiğini vurguluyor.Öğünlerde posa desteği sağlayan sebzelerin mutlaka yer alması; salata veyasebze haşlama ile birlikte yoğurt ya da hafif yoğurtlu mezelerden oluşandengeli bir tabak sunulması gerektiğini belirtiyor. Yılbaşı akşamına dair en yaygın inanış "gecegeç saatte yemek kilo aldırır" düşüncesidir oysaki kilo artışının ana sebebigeç saatte yemek değil toplam enerji alımının fazlalığından kaynaklanıyor. Bunedenle "Ertesi gün sağlıklı ve dengeli beslenmeye devam etmelisiniz. Kalorisizve şok detoks programları uygulamanıza gerek bulunmadan sebze ağırlıklı hafifve dengeli bir beslenme modeli yeterli olacaktır. Bir gün çok kaçırıldıysaertesi gün aç kalınmal ı yaklaşımı metabolizma dengesini bozabilir ve yemeataklarını artırabilir" diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Deregözü, bunun yerinenormal beslenme düzenine geri dönmenin en sağlıklı yaklaşım olduğunun altınıçiziyor. Kronikrahatsızlıkları olanlar aşırı tüketimden kaçınmalı! Yılbaşı sofralarına ait en çok sorulansoruların başında diyabet, hipertansiyon, böbrek veya kalp-damar hastalığıolanların o gece neler yemelerine dair... Bu hastalıklardan mustarip has talaryılbaşı gecesi, mümkün olduğunca kendi beslenme düzenlerine sadık kalmalı veani, aşırı tüketimden kaçınmalıdır. Diyabet hastalarının insülin kontrolünümutlaka yapması ve basit şeker içeren tatlılar, beyaz unlu ürünler ve şekerliiçeceklerden uzak durması gerektiğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Deregözü,"Kızartmalar, işlenmiş etler ve yüksek sodyum içeren besinler yerine ızgara,fırın veya haşlama yöntemleriyle hazırlanmış, sebze ve protein dengesisağlanmış öğünler tercih edilmelidir. Porsiyon kontrolü, alkol tüketimininsınırlandırılması veya tamamen kaçınılması ve yeterli su alımı, kan şekeri,tansiyon ve sıvı dengesinin korunması açısından özellikle önemlidir" diyor. Özellikle böbrek hastalarının muz,portakal, avokado, patates, domates gibi potasyum, sodyum ve fosfor içeriğiyüksek gıdalardan uzak durmasının yerinde olacağını ifade eden Beslenme veDiyet Uzmanı Deregözü, sözlerini şöyle tamamlıyor: "Yüksek protein tüketimindenkaçınılmalıdır. Salam, sucuk, hazır çorbalar, paketli atıştırmalıklar gibituzlu ve işlenmiş ürünler, gazlı içecekler, sakatatlar, işlenmiş peynirler veaşırı süt ürünleri tüketmek potasyum ve fosfor yükünü artırabilir." Rezene, anason,papatya tercih edin Peki, yılbaşı sonrası şişkinliğiazaltmak için neler tüketilmesi gerekiyor? Buna yönelik olarak genellikle posa,su ve doğal prebiyotik içeriği yüksek besinlerin tercih edilebileceğini; yoğurtve kefir gibi fermente ürünlerin bağırsak florasını destekleyeceğini ve kabak,enginar, pırasa ve yeşil yapraklı sebzelerin yüksek su içeriği nedeniylesindirimi ve ödem atımını kolaylaştıracağını kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Deregözü,rezene, anason, papatya ve nane-limon gibi bitki çaylarının gaz ve şişkinliğinazalmasına yardımcı olurken, yeterli su tüketiminin de ödemin atılmasınıdestekleyebileceğini söylüyor.

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir!  Haber

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir! 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan yağlar iyi kolesterol (HDL) ve kötü kolesterol (LDL) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolde yüksek olması istenilen tek değerin iyi kolesterol (HDL) olduğunu hatırlatarak, “İyi kolesterolde ideal olan, değerin 50-55’in üzerinde olmasıdır. Kötü kolesterol (LDL) ise kanda ihtiyaç duyulandan daha fazla olursa, atar damar duvarlarında birikerek; kalbe giden kan akışını engelleyen koroner arter hastalığı, kollara ve bacaklara giden kan akışının bozulmasıyla ortaya çıkan periferik damar hastalığı ve beyne giden kan akımını bozan karotid arter hastalığına yol açabilmektedir. Bu hastalıklar da kalp krizi ve felç ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, kötü kolesterolün kandaki seviyesi 130'un altında olmalı ve 190'ın üzerine çıkmasına kesinlikle izin verilmemelidir” uyarısında bulunuyor. Erken tanı için 20 yaşından itibaren… Kötü kolesterol (LDL) çoğu zaman hiçbir belirti vermeden damarlarda birikebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu nedenle kolesterol seviyelerinin düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin hayati önem taşıdığına vurgu yapıyor. Kolesterolde yaş ve cinsiyet, takip sıklığının önemli etkenlerini oluşturuyor. Erken tanı için kolesterole erkeklerde 20-44 yaş arasında 5 yılda bir, 45-60 arasında yılda bir veya 2 yılda bir, 65 yaş sonrasında her yıl bakılması öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz dönemine kadar 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damar sağlığını koruyucu etkisi kaybolduğundan yılda bir bakılması tavsiye ediliyor. Yaş ve cinsiyetin dışında diğer risk faktörlerinin de takip sıklığını belirlemede önem taşıdığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, “Ailede kalp, inme veya felç gibi damar hastalığı öyküsü ya da diyabet gibi damar sağlığını tehdit eden bir başka hastalık varsa, hasta obeziteli bir bireyse veya sigara içiyorsa, hekim daha sıkı takip isteyebilmektedir” diye konuşuyor. Beslenme alışkanlıkları ve egzersiz önemli! Kolesterol değerlerinizi bilmek kalp hastalığı riskinizi anlamanıza yardımcı olsa da bu rakamlar tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla hekimler, kolesterol dışında genel sağlık durumunuzu da değerlendirerek risk analizi yapıyorlar. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün tedavisinde, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra ilaç tedavisine de başvurulabildiğini belirterek, “Vücutta oluşan kötü kolesterol miktarını azaltmak için hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi ve yakılan kolesterol miktarını artırmak için daha fazla egzersiz yapılması gerekmektedir. İhtiyaç halinde önerilen ilaçlar da karaciğerde üretilen kolesterol miktarını azaltmaktadır. Bu ilaçlar çok etkili ve kalp-damar hastalıklarının taşıdıkları risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenlidir” bilgisini veriyor.

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.