Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dopamin

Kapsül Haber Ajansı - Dopamin haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dopamin haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor! Haber

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntı, yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. Kaşıma davranışı tekrarlandıkça otomatikleşiyor! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” Utanç ve suçluluk, kaşıntıyı yeniden tetikleyebiliyor! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. Stres ve kaşıntı birbirini besleyen bir kısır döngü oluşturuyor! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapi, kaşıntı–kaşıma döngüsünü kırmaya yardımcı oluyor! Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi. Alışkanlık tersine çevirme terapisinin ise kaşıma davranışının yerine cilde zarar vermeyen bir alternatif koymayı öğrettiğini belirten Aydın, “Yapılan meta-analizler bu yaklaşımın egzama şiddetini ve kaşıma sıklığını anlamlı ölçüde azalttığını göstermiştir. Farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) ve kabul ve kararlılık terapisi (ACT) gibi yaklaşımlar da kişinin kaşıntı hissiyle daha esnek biçimde baş etmesine yardımcı olur. Son yıllarda EMDR temelli dürtü protokolleri de (EMD-U) umut verici sonuçlar vermektedir.” diye konuştu. Kaşımayı tamamen yasaklamak yerine, döngüyü yönetmek hedeflenmeli! Kaşıma dürtüsünü kontrol etmek için günlük hayatta uygulanabilecek birkaç basit ama etkili yöntem olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı: “Öncelikle kişinin kaşıma dürtüsünü fark etmesi ve o anda ne yaptığını gözlemlemesi gerekir. ‘Şu an kaşımak istiyorum, ama 10 saniye bekleyeceğim’ gibi küçük bir erteleme denemesi bile dürtünün yoğunluğunu azaltabilir. Cilde soğuk uygulamak, kaşıntılı bölgeye nemlendirici sürmek, elleri meşgul edecek bir nesne tutmak ya da derin nefes egzersizleri yapmak gibi davranışsal alternatifler kullanılabilir. Ayrıca kaşıma dürtüsünün hangi saatlerde ve hangi duygusal durumlarda arttığını kaydetmek, kişinin kendi tetikleyicilerini tanımasına yardımcı olur. Tüm bu yöntemler, kaşımayı tamamen yasaklamak yerine onu daha az zarar verici hâle getirmeyi hedefler; çünkü amaç mükemmeliyet değil, döngüyü yönetilebilir kılmaktır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, KTÜ’de Kâinat ve Yapay Zekâyı Konuştu Haber

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, KTÜ’de Kâinat ve Yapay Zekâyı Konuştu

Beynin sırrını Bayesçi model üzerinden açıklayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, beynin dış dünyayı pasif bir şekilde kaydetmediğini, sürekli tahminler üreten, bu tahminleri beş duyudan gelen yeni kanıtlarla anbean güncelleyen ve geçmiş deneyimlerle harmanlayan dinamik bir sistem olarak ifade etti. Konuşmasında yapay zekâ sistemlerinin belirli amaçlar doğrultusunda çalıştığını da vurgulayan Tarhan, evrenin bir amacı olduğu görüşünü dile getirerek, “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz.” Şeklinde konuştu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 1–2 Ekim 2026 tarihlerinde Trabzon’da düzenlenen 10. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi’ne davetli konuşmacı olarak katıldı. İlginin yoğun olduğu kongreye, Trabzon Valisi Tahir Şahin, Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, KTÜ Rektörü Prof. Dr. Hamdullah Çuvalcı’nın yanı sıra çok sayıda isim katıldı. KTÜ Osman Turan Salonu’nda “Kâinat: Ölçü, Denge ve Anlam” temasıyla gerçekleştirilen kongrenin açılış panelinde konuşan Prof. Dr. Tarhan, “Kâinat ve Yapay Zekânın Farklılıkları ve Benzerlikleri” başlıklı sunum yaptı. Tarhan, konuşmasında beynin çalışma biçimini, yapay sinir ağlarını, duyguların düzenlenmesini ve insanın anlam arayışını ele aldı. “Karşı bilimsel tez bekliyorduk” 2024 yılında yayımladıkları Yaratılış Manifestosu’na değinen Prof. Dr. Tarhan, özellikle fizik, matematik ve biyoloji alanlarında çalışan bilim insanlarından eleştiri ve karşı tez beklediklerini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Bilimsel eleştiri bekliyorduk. ‘Şurası şöyle değil, böyle olmalı.’ Karşı bilimsel tez bekliyorduk. Hiç gelmedi.” ifadelerini kullandı. Gençlerin sorularına bilimsel yaklaşım vurgusu Gençlerin inanç ve yaratılışa ilişkin sorularının önemsenmesi gerektiğini belirten Tarhan, bu soruların yanıtlanmasında bilimsel yaklaşımın önemine dikkat çekti. Dinî referansları kabul etmeyen kişilerin sorularına yalnızca bu referanslarla karşılık vermenin yeterli olmayacağını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu zamanda bilimsel sağlamlıkla gidersek ikna ederiz.” dedi. “Devamlı kazan tüket, kazan tüket” Konuşmasında haz ile mutluluk arasındaki farklara ilişkin bir video da izleten Prof. Dr. Tarhan, ardından tüketim kültürü ve yaşam felsefesi üzerine değerlendirmelerde bulundu. Kapitalist sistemin haz odaklı bir yaşamı teşvik ettiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Kapitalist sistem, beyni dopamin salgılatmaya yönelik bir sistem. Haz odaklı bir sistem. Hedonizmi yaşam felsefesi olarak sunuyor bize. Devamlı kazan tüket, kazan tüket. Beş gün kazan, iki gün eğlen, böyle bir sistem.” diye konuştu. “Anlam mutluluğunu hedeflememiz gerekiyor” Mutluluk arayışını haz ve anlam ekseninde değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, Aristoteles’in mutluluk anlayışına atıfta bulundu. İnsanın yaşam felsefesini oluştururken anlam arayışına yer vermesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Bu anlam mutluluğunu hedeflememiz gerekiyor.” dedi. Beynin karmaşık yapısını ve farklı bölgelerinin birbiriyle ilişkisini anlatan Prof. Dr. Tarhan, beynin “fabrikalar bütünü gibi” çalıştığını söyledi. Bu yapı üzerinden insanın varoluşuna ve yaşamını nasıl düzenlemesi gerektiğine ilişkin görüşlerini paylaşan Prof. Dr. Tarhan, “Bir cihazın en iyi nasıl çalışabileceğini en iyi bilecek konumdaki kişi kimdir? O cihazı üretendir.” ifadesinde bulundu. “Bu ince ayarı kim yaptı, nasıl yapıldı?” Evrenin başlangıcına ilişkin ince ayar tartışmalarını değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fiziksel süreçlerdeki hassas dengeler üzerinden yaratılışa ilişkin görüşlerini paylaştı. “Peki, bu ince ayarı kim yaptı, nasıl yapıldı?” sorusunu yönelten Prof. Dr. Tarhan, bu konunun felsefi ve metafizik boyutlarıyla da ele alınması gerektiğini sözlerine ekledi. Prof. Dr. Tarhan, “Metafizik sıçrama” olarak adlandırdığı yaklaşımı, evrenin varoluşunu açıklamak için yaratıcıyı araştırma ve akıl yürütme çabası olarak tanımladı. Bilgi, matematik ve tasarım üzerinden yaratılış yorumu Dijital evren modeli üzerinden değerlendirmelerini sürdüren Tarhan, insanın çıplak gözle algılayabildiği alanın elektromanyetik spektrumun sınırlı bir bölümünü oluşturduğuna dikkat çekti. Evrenin oluşumuna ilişkin kendi yaklaşımını bilgi, matematik, tasarım, enerji, madde ve canlılık sıralamasıyla anlattı. Prof. Dr. Tarhan, “Önce bilgi var, ikinci aşamada matematik var, üçüncü aşamada tasarım var, geometri. Dördüncü aşamada enerji, fizik; beşinci aşama kimya, madde; altıncı aşama biyoloji, canlı.” ifadelerini kullandı. Yapay zekânın matematiği ile evrenin matematiğini karşılaştırdı Konuşmasında yapay zekâ ile evrenin matematiksel işleyişi arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ele alan Prof. Dr. Tarhan; algoritmalar, veriler ve parametrelerle fiziksel yasalar, madde, enerji, uzay ve zaman kavramlarını karşılaştırdı. Sunumundaki karşılaştırmayı ChatGPT’ye yönelttiği sorular üzerinden hazırladığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bunu ben yapay zekâdan aldım, bu soruları sorup. ChatGPT’den aldım, bunu söyleyeyim.” dedi. Yapay zekâda öğrenmenin veriye göre parametrelerin değişmesiyle gerçekleştiğini, doğadaki süreçlerin ise fizik yasaları çerçevesinde ele alındığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, başlangıç koşulları, belirsizlik ve simetri başlıkları üzerinde durdu. “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz” Yapay zekâ sistemlerinin belirli amaçlar doğrultusunda çalıştığını belirten Prof. Dr. Tarhan, optimizasyon kavramı üzerinden evrendeki amaç tartışmasına geçti. “Yapay zekâ amaçsız çalışmıyor, amaç var. Ama kâinatta amaç ne?” sorusunu yönelten Prof. Dr. Tarhan, evrenin de bir amacı olduğu görüşünü dile getirdi. Bu görüşünü yaratılış inancıyla ilişkilendiren Prof. Dr. Tarhan, “Yapay zekâyı insansız düşünemediğimiz gibi, evreni de dış zekâsız düşünemeyiz.” dedi. Beyin, tahminlerini yeni kanıtlarla güncelliyor Beynin çalışma biçimini Bayesçi beyin modeli üzerinden anlatan Tarhan, bu modelde beynin dış dünyayı yalnızca kaydeden pasif bir yapı olarak ele alınmadığını belirtti. Prof. Dr. Tarhan, modeli, “Beynin dünyayı pasifçe kaydetmek yerine sürekli olarak tahmin yapan ve bu tahminleri yeni duyusal kanıtlarla, beş duyuyla gelen kanıtlarla güncelleyen bir sistem.” sözleriyle açıkladı. “Bu yeni kanıt, birinin girmesi hipoteziyle daha uyumluysa beyin önceki tahmini güncelliyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, beynin bu süreçte önceki deneyimleriyle yeni bilgileri birlikte değerlendirdiğini ifade etti. Bayesçi çıkarımda önceki beklentilerin yeni verilerle güncellenmesi üzerinde duran Prof. Dr. Tarhan, bu süreci inanç konusundaki yaklaşımıyla da ilişkilendirdi. “Kendini gerçekleştirmesi değil, kendini aşması” Maslow’un ihtiyaçlar yaklaşımına da değinen Tarhan, kendini gerçekleştirme kavramının yanı sıra “kendini aşma” ve “aşkınlık” ihtiyacının üzerinde durdu. Doğayla ve estetikle ilgili deneyimler, dinî inanç, başkalarına yardım etme ve bilimsel arayış gibi alanları bu çerçevede sıralayan Prof. Dr. Tarhan, “Psikososyal ihtiyaç, aşkınlık ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacından daha üstün bir ihtiyaç.” dedi. Başkalarına yardım etmenin ve manevi ihtiyaçların anlam arayışındaki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “İnsanın kendini gerçekleştirmesi değil, kendini aşması, anlam arayışında çok daha önemli hâle geldi.” ifadelerini kullandı. Süperdeterminizm ile Levh-i Mahfuz arasında benzetme Süperdeterminizm kavramına da değinen Prof. Dr. Tarhan, bu kavram ile dinî bir kavram olan Levh-i Mahfuz arasında benzetme yaptı. Evrenin bilgisinin yaratılıştan önce var olduğu yönündeki inancını aktaran Prof. Dr. Tarhan, “Eğer süper determinizm varsa önce her şey var, bunun Kur'an-ı Kerim'deki karşılığı Levh-i Mahfuz, ana kitap. Ana kitap demek, Allah kâinat bilgisini yaratmış önce; ondan sonra matematik, tasarım, fizik, hepsini yaratmış.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!” Haber

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!”

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sosyal medya lincine karşı ruh sağlığı konusunu değerlendirdi. Eleştiri ve linçi birbirine karıştırmamak gerek Sosyal medya lincinin eleştiriden tamamen farklı bir psikolojik zemine oturduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Eleştiri, bir cerrahın neşteri gibidir; amacı düzeltmektir. Linç ise balyozla vurmak gibidir, yok etmeyi hedefler. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.” dedi. Linç psikolojisinin temelinde bireyin kendini ahlaki olarak üstün hissetme ihtiyacının yattığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişi lince katıldığında ‘Ben ondan daha iyiyim’ duygusuyla geçici bir psikolojik tatmin yaşar. Bu sırada karşı tarafın haklı olup olmadığını sorgulamaz.” diye konuştu. Dijitalleşme vicdanın önüne duvar ördü Dijital ortamların, bireyin davranışlarını sorgulamasını zorlaştırdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin ahlaki duyarlılığı zayıflattığını söyledi ve “İnsanın içinde bir ‘iç bekçi’, yani vicdan vardır. Dijitalleşme bu iç bekçinin önüne adeta bir duvar ördü. Eskiden insanlar bir eyleme geçmeden önce durup düşünürdü, şimdi tek tuşla saldırabiliyorlar.” ifadelerini kullandı. Bu durumun hiç beklenmedik kişilerin bile linç kültürüne dahil olmasına yol açtığını belirten Prof. Dr. Tarhan, sosyal medyada ortaya çıkan bu yapıyı “dijital cellatlık” ve “dijital engizisyon” kavramlarıyla tanımladı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişiyi itibarsızlaştırmak, linç edenin egosunu besliyor. Güçlü ya da kıskanılan birinin küçük bir hatası üzerinden itibarsızlaştırılması, linççiye büyük bir haz veriyor.” dedi. Beyinde ‘karanlık tutkal’ etkisi oluşuyor Linç davranışının nöropsikolojik boyutuna da değinen Prof. Dr. Tarhan, bu süreçte beyinde hazla ilişkili kimyasalların salgılandığını belirtti. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beyin bu durumlarda, karanlık tutkal salgılıyor. Böyle durumlarda bir kötülük, öfke duygusu oluyor. Öfke o kişiye haz veriyor ve beyin dopamin salgılıyor. Linç bir grup halinde yapıldığı için bağlanma hormonu olan oksitosin de devreye giriyor. Dopamin ve oksitosin birlikte salgılandığında ortaya ‘karanlık tutkal’ dediğimiz etki çıkıyor. Kişi bu kötücül davranıştan yoğun bir haz alır.” diye konuştu. Linç edenlerin egosu zayıf Linç davranışının arkasında genellikle duygusal boşluk ve düşük özgüven olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Özgüveni sağlam, duygusal olarak doyumlu kişiler linç etmeden önce analiz eder. Linç edenler ise analiz yapmaz; çünkü egoları zayıftır.” değerlendirmesinde bulundu. Bu noktada “bando etkisi” ya da “sürü psikolojisi” ne dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir grup linçe başladığında, insanlar ne olduğunu anlamadan bu kalabalığa katılabiliyor. Özellikle organize trol grupları bu etkiyi çok iyi kullanıyor. İlk başta 50–100 kişiyle başlıyor, ardından kalabalık hızla büyüyor.” dedi. Dijital okuryazarlık ruh sağlığının anahtarı Bireylerin kendilerini koruyabilmesi için dijital okuryazarlığın şart olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Dijital okuryazar olan kişi dijitali doğru okur, doğru analiz eder ve doğru karar verir. Dijital okuryazar olmayan ise yanlış okur ve yanlış karar verir.” ifadelerini kullandı. Dijital dünyanın bir araç olarak kullanılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünyaya teslim olmamak gerekiyor. Direksiyon sizdeyse sorun yok. Dijitalleşme nükleer enerji gibidir; doğru kullanılırsa güç verir, yanlış kullanılırsa patlatır.” diye konuştu. Dijital dünya mayın tarlası gibi Özellikle çocuklar ve gençler için dijital dünyanın ciddi riskler barındırdığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünya şu an mayın tarlasında yürümek gibidir. Karşı çıkmak yerine bunu yönetmek gerekir. Anne babalar özellikle 10 yaş öncesinde çocukların zamanını planlamayı öğretmeli.” şeklinde konuştu. Hukuki yaptırımlar ve şeffaf algoritmalar şart Hukuki düzenlemelerin caydırıcı olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, sosyal medya algoritmalarının şeffaflaştırılmasının önemine dikkat çekti ve “Şeffaf algoritmalar olmazsa linç ve dijital olumsuz kültür kaçınılmaz olur. Devletler ve küresel hukuk bu konuda sorumluluk almalı.” dedi. Avrupa’da uygulanan “unutulma hakkı” na da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Bir insan geçmişte hata yapmış olabilir. Ancak bu hatanın yıllar sonra hâlâ karşısına çıkması, işine, evliliğine, hayatına engel olabiliyor. Dijital dünyada hiçbir şey silinmiyor ve bu özellikle gençler için büyük bir risk.” ifadelerini kullandı. Lincin etkisi özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı Sosyal medya lincinin psikiyatrik sonuçlarının son derece ciddi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Literatüre girmiş vakalar var. Bu kişilerde post-travmatik stres bozukluğu çok sık görülüyor. Yedi–sekiz yıl süren depresyon vakaları mevcut. Travma sonrası stres bozukluğu kişinin yaşam kalitesini bozuyor, bağımlılıklara zemin hazırlıyor, kişiyi hasta ediyor, yaşam yeti yitimine yol açabiliyor ve çalışamaz hâle getirebiliyor.” dedi. Linç etkisinin özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, böyle bir durumla karşılaşan kişilerin profesyonel destek almasının hayati olduğunu belirtti ve “Bir kişi lince maruz kaldığında doğru bir iletişim danışmanlığı alması gerekir. Eğer kamuoyunda tanınan bir kişiyse medya danışmanlığıyla sürecin yönetilmesi çok önemlidir.” Diye konuştu. Hızlı tepki yerine sağduyulu analiz şart Linç sürecinde aceleci tepkilerin durumu daha da ağırlaştırabileceğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, şu değerlendirmede bulundu: “Bu tür durumlarda kişi önce şuna bakmalı: Bu olayda ben yüzde kaç hatalıyım, karşı taraf yüzde kaç hatalı? Benim niyetim neydi, karşı taraf bunu nasıl anladı? Eğer hatası varsa özür dilemekten kaçınmamalı. İnsan hata yapabilir. Özür dilemek bir erdemdir. Çoğu zaman toplum, özür dileyen bir kişiye yönelik linci onaylamaz.” Hatalı olunmayan durumlarda ise kişinin yaptığı davranışı gerekçeleriyle açıklaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Doğru olanı sakin bir dille anlatmak gerekir. Bu, lincin etkisini azaltır.” dedi. Linç bir engeldir, öğrenme fırsatına dönüştürülebilir Linç deneyiminin bireyin hayat yolculuğunda ciddi bir engel olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, bu engelin doğru yaklaşımla öğrenme sürecine dönüştürülebileceğini söyledi ve “İnsan bir hedefe giderken engelle karşılaşabilir. A planı yoksa B planı olur. Böyle anlarda ‘Bu olay bana ne öğretti?’ diye sormak gerekir. Aynı hatayı tekrar etmemek için ders çıkarmak önemlidir.” diye konuştu. Prof. Dr. Tarhan, dijital dünyadaki kırılganlığa dikkat çekerek, şu ifadeleri kullandı: “Bir insana parmakla gösterilen olmak musibet olarak yeterlidir. Ancak doğrular uğruna ‘linç edileceğim’ korkusuyla susmamak gerekir. Dürüstlük çok değerlidir ama dürüstlüğü zamanında ve akıllıca kullanmak da gerekir. ‘Dürüstüm’ diyerek her şeyi her zaman, zamansız söylemek kişiyi lince açık hâle getirir. İyi niyet yetmez, dürüst olmak yetmez, akıllıca hareket etmek gerekir.” Dijital linç ahlaki çözülmeyi hızlandırıyor Toplumda artan linç refleksinin bir “ahlaklı olma yarışı” na dönüşüp dönüşmediği sorusunu da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin küresel ölçekte bir sosyal ve ahlaki çözülmeyi hızlandırdığını söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Bu süreç küresel bir sosyal çürümeyi beraberinde getiriyor. Ancak sosyolojik olarak bu durum sinüzoidaldir. Kötülük artar, kötü sonuçları görünür hâle gelir ve bunun ardından iyiler harekete geçer. Bir süre sonra iyilik artar, kötülük azalır. Toplumlar böyle dengelenir.” dedi. Çocuklar ve gençler mutlaka korunmalı Dijitalleşmenin henüz kuralları ve kültürü tam oluşmamış bir alan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, özellikle çocuklar ve gençler için ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti ve “Çocukların ve gençlerin beyninde karar verme merkezi olan ön bölge henüz tam olgunlaşmamıştır. Bu nedenle anne-baba rehberliği şarttır. Ekran maruziyeti mutlaka ebeveyn gözetiminde olmalıdır.” diye konuştu. Ruh sağlığı bozuk bireyler, madde kullananlar ve psikiyatrik hastaların da risk grubu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, hukuki düzenlemelerin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Bu özgürlük değil, zarar verme Dijital linç ve saldırgan davranışların özgürlükle açıklanamayacağını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın başkasına zarar verme özgürlüğü yoktur. Kendine zarar verme özgürlüğü de yoktur. Dijitalleşmenin mutlaka regülasyonlara ihtiyacı var. Şeffaf algoritmalar bunların başında geliyor.” dedi. Dijitalleşmeyi bir tehdit olarak görmediğini de vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Eğer doğru yönde kullanılırsa dijitalleşme bir tehdit değil, büyük bir fırsat olabilir. Zamanla bu alanın hukuki ve etik çerçevesinin olgunlaşacağını düşünüyorum.” diye sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sabahları Yorgun Kalkmanın Şaşırtıcı Nedeni: “Sahte Dinlenme” Haber

Sabahları Yorgun Kalkmanın Şaşırtıcı Nedeni: “Sahte Dinlenme”

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kişiselleştirilmiş ve Fonksiyonel Tıp Kliniğinde görevli, Yaşam Tarzı Tıbbı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hande Namal Türkyılmaz, “Yaşam Tarzı Tıbbı yaklaşımında ‘Sahte Dinlenme (Just Rest)’ olarak tanımlanan bu durum, tıpkı besleyici olmayan ‘abur cubur’ yiyeceklerin hücreleri yeterince beslememesi gibi” diyor ve ekliyor: “Ekran karşısında geçirilen saatler kişiye zaman zaman ‘hiçbir şey yapmıyorum’ hissi verse de zihinsel ve biyolojik açıdan beyin, sürekli yeni uyaranlarla karşılaşmaya devam ediyor. Sosyal medya akışı, kısa videolar ve aralıksız dizi izleme alışkanlıkları; beynin sürekli yeni bilgi işlemesine, sık dopamin uyarılarına ve mavi ışığa maruziyete yol açıyor. Bu süreç, vücudun stres anlarında devreye giren sempatik sinir sisteminin aktif kalmasını ve ‘savaş ya da kaç’ tepkisinin devam etmesini beraberinde getiriyor.” “Dinlenmek, sadece bedeni hareketsiz bırakmak değil” Ekran kaydırmak veya aralıksız bir şeyler izlemek fiziksel olarak pasif bir eylem olabilir. Ancak zihinsel ve biyolojik olarak tam bir fırtınadır. Beynimiz saniyeler içinde değişen yüzlerce yeni uyaranla karşılaşır, bitmek bilmeyen küçük dopamin patlamaları yaşar ve mavi ışığın bombardımanına tutulur. Bu durum, sinir sistemimizi sürekli sempatik modda, yani "savaş veya kaç" alarmında tutar. Gerçek dinlenme pasif değil, aktiftir. Sinir sistemine bilinçli bir "güvendeyiz" sinyali göndermeyi gerektirir. Bilimsel çalışmalar da, kaliteli dinlenmenin yalnızca fiziksel aktivitenin durdurulması anlamına gelmediğini ortaya koyuyor. Sinir sisteminin “dinlen ve sindir” olarak tanımlanan parasempatik moda geçebilmesi için güven hissi oluşturan ve yoğun uyaranlardan uzaklaşmayı sağlayan aktivitelere ihtiyaç var. Bu nedenle gerçek dinlenme; yalnızca koltuğa uzanmak veya ekrana bakmak yerine, sinir sisteminin gevşemesini destekleyen bir yaşam biçimi yaklaşımı olarak değerlendiriliyor. Dr. Öğr. Üyesi Hande Namal Türkyılmaz, özellikle ekran karşısında geçirilen uzun saatlerin bedeni hareketsiz bırakmasına rağmen sinir sisteminin yeterince toparlanmasını engelleyebileceğine dikkat çekiyor: “Dinlenmek yalnızca bedeni hareketsiz bırakmak değil, sinir sistemine de toparlanma fırsatı vermek. Gerçek dinlenme; stresin azalmasına, zihinsel berraklığın artmasına, uyku kalitesinin iyileşmesine ve yaşam kalitesinin yükselmesine katkı sağlayabilir.” Peki Hücresel Çapta Gerçek Bir Dinlenme Nasıl Olur? Dr. Öğr. Üyesi Hande Namal Türkyılmaz, sürdürülebilir bir yaşam için yalnızca çalışma ve beslenme alışkanlıklarının değil, dinlenme alışkanlıklarının da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Dr. Öğr. Üyesi Namal Türkyılmaz, “Bugün ne izlesem?” sorusu yerine “Bugün sinir sistemini gerçekten nasıl dinlendirebilirim?” sorusunun sorulmasının hem ruhsal hem de fiziksel sağlık açısından önemli kazanımlar sağlayabileceğine dikkat çekiyor ve gerçek bir dinlenme için 3 öneride bulunuyor: Duyusal Detoks (Sensörleri Kapatın): Doğada ya da sadece açık havada yürümek, zihnin çıldırmış dopamin arayışını keser ve stres hormonu kortizolü hızla düşürür. Ekranın değil, gökyüzünün kontrastına bakmak sirkadiyen ritmi şifalandırır. Üretin ve Yavaşlayın: Toprakla uğraşmak, mutfakta sakince yeni bir tarif denemek, el işleri ile uğraşmak, hiçbir sonuca odaklanmadan sadece süreci yaşamak. Eller çalışırken, zihin parasempatik moda geçer. Bilinçli Durgunluğu Deneyimleyin: Sadece durun. Bir şey dinlemeden, izlemeden, tüketmeden öylece camdan dışarı bakın. Beynimizin anıları ve bilgileri işlemek, adeta kendi "çöpünü çıkarmak" için bu sessizliğe ihtiyacı olduğunu unutmayın. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor!  Haber

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor! 

Bazı araştırmaların, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar veren pestisitlerin Parkinson gelişiminde rol oynayabileceğini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, “Ayrıca tekrarlayan kafa travmaları, özellikle boks gibi sporlar, hastalığın daha erken ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.” dedi. Beslenme ve destekleyici unsurlar arasında yer alan baklanın tek başına tedavi edici olmadığına işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, ilaç tedavisinin çok daha etkili olduğunu ifade etti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Parkinson hastalığında çevresel faktörlerin, yaşam tarzının ve biyolojik mekanizmaların etkisi hakkında bilgi verdi. Parkinson vakalarındaki artış yaşlanma hızını da aşıyor! Parkinson hastalığının, Alzheimer tipi bunamaya göre daha erken yaşlarda ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Genellikle 50-55 yaşlarında başlıyor. Uzun yıllardır özellikle köylerde yaşayanlarda, tarımla uğraşanlarda ve kuyu suyu kullananlarda Parkinson hastalığının daha sık görüldüğü biliniyor.” dedi. Parkinson hastalığının yalnızca yaşlı nüfusun artmasına paralel olarak yükselmediğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Artış hızı yaşlanma oranının da üzerine çıkıyor. Bu durum, yaş dışında başka çevresel faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürüyor. California'da yapılan araştırmalarda, yaklaşık 21 farklı tarım ilacının Parkinson hastalığına da etki eden, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar verdiği gösterildi. Bu hücrelerin pestisitlere karşı oldukça hassas olduğu ve söz konusu kimyasalların laboratuvar ortamında hücre ölümüne yol açtığı uzun zamandır biliniyor.” açıklamasını yaptı. Tarım ilaçları ‘Parkinson epidemisi’ne mi neden oluyor? Araştırmaların, bazı tarım ilaçlarının Parkinson hastalığının ortaya çıkmasında rol oynayan beyin bölgeleri üzerinde seçici ve toksik etkiler oluşturduğunu ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu nedenle konu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorun olarak değerlendiriliyor ve bazı uzmanlar tarafından ‘Parkinson epidemisi’ olarak tanımlanıyor. Tarım ilaçlarının kontrollü ve bilinçli kullanımı büyük önem taşıyor.” dedi. Domates ve benzeri bazı sebze-meyvelerin, üzerlerine uygulanan pestisitleri bünyelerine çekebildikleri için ‘kirli ürünler’ arasında gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Türkiye'de domatesin yaygın tüketildiği düşünüldüğünde, tarım ilaçlarının denetlenmesi daha da önemli hâle geliyor. Sağlık ve Tarım Bakanlıklarının iş birliğiyle pestisit kullanımının uzman denetiminde, ölçülü ve kontrollü şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Ürünlerin yıkanması önemli olmakla birlikte, pestisitlerin tamamının bu yolla uzaklaştırılamadığı biliniyor. Özellikle ‘Paraquat’ adlı tarım ilacının yalnızca ürünlere değil, toprağa da nüfuz ederek uzun yıllar kalabildiği belirtiliyor. Geçmişte kuyu suyu kullanan kişilerde Parkinson hastalığının daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin de, pestisitlerin yer altı sularına karışması olabileceği düşünülüyor. Bu nedenle koruyucu önlemlerin zamanında alınması gerektiği ifade ediliyor.” Bir Parkinson ilacına eşdeğer etki için 5 kilo bakla gerekiyor! Baklanın içerisinde, Parkinson hastalığında eksikliği görülen dopaminle ilişkili bazı maddeler bulunduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak Parkinson tedavisinde 1960'lardan beri kullanılan ve beyinde dopamine dönüşen L-Dopa etken maddeli ilaç çok daha etkili bir seçenek olarak kabul ediliyor.” dedi. 125 miligramlık bir L-Dopa kapsülünün içerdiği etken maddeyi almak için yaklaşık 5 kilogram taze bakla tüketmek gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu nedenle yalnızca bakla yiyerek Parkinson tedavisini sağlamak gerçekçi görünmüyor. Bununla birlikte, bakladan elde edilen bazı ekstreler hafif Parkinson belirtileri olan kişilerde veya huzursuz bacak sendromunda destekleyici amaçla kullanılabiliyor. Yine de ilaç tedavisi daha pratik ve etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu. Tekrarlayan kafa darbeleri Parkinson riskini artırabiliyor! Boksta baş bölgesine alınan tekrarlayıcı darbelerin, beyinde ‘mikrotravma’ olarak adlandırılan hasarlara yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin, kafatasının içinde sabit durmaz; beyin omurilik sıvısı içerisinde hareket edebilir durumdadır. Her darbede beyin kafatasının iç yüzeyine çarpar ve zaman içinde tekrarlayan bu travmalar birikici etki oluşturur. Bu nedenle tekrarlayan kafa travmalarının Parkinson hastalığının ve bazı bunama türlerinin daha erken ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor. Efsanevi boksör Muhammed Ali, bu durumun en bilinen örneklerinden biri olarak gösteriliyor.” diye konuştu. Parkinson titremesi hareketle azalır, istirahatte belirginleşir! İnsan vücudunda normal koşullarda da çok hafif düzeyde fizyolojik titremeler bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak klinikte en sık karşılaşılan iki titreme türü esansiyel tremor ve Parkinson titremesidir.” dedi. Prof. Dr. Sultan Tarlacı sözlerini şöyle tamamladı: “Esansiyel tremor genellikle ailesel özellik gösterir. Çoğu zaman 20-25 yaşlarında hafif bir titreme ile başlar ve yaş ilerledikçe belirginleşir. Özellikle bir nesneye uzanırken veya nesneyi kullanırken artış gösterir. Parkinson titremesi ise genellikle istirahat hâlinde ortaya çıkar. ‘Para sayar’ tarzda olarak tanımlanan bu titreme, kişi bir nesneye uzandığında veya hareket etmeye başladığında çoğu zaman azalır ya da kaybolur. Bu nedenle Parkinson titremesi, kural olarak bir ‘istirahat titremesi’ olarak kabul edilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor  Haber

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor 

Parkinson beynin derinlerinde sessizce başlayan ve zamanla yaşamın birçok alanını etkileyen kompleks bir nörolojik süreçtir. Parkinson hastalarının çoğu zaman yavaş hareket ettikleri, mimikleri azaldığı ya da konuşmaları değiştiği için yanlış anlaşılabildiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Dr. Tuğba Okluoğlu “Biraz sabır ve anlayış bazen en etkili destek olabilir. Parkinson hastalığı doğru yaklaşım, erken tanı ve kişiye özel tedavi ile birlikte yönetilebilen bir yolculuktur. Ve en güçlü tedavilerden biri de farkındalıktır” diyor. Uzm. Dr. Tuğba Okluoğlu parkinson hastalığı hakkında bilgi verdi. Parkinson sadece hareket hastalığı değildir Parkinson hastalığı, beynin hareketleri düzenleyen bölgelerinde dopamin üreten hücrelerin kaybı ile ortaya çıkar. Bu kayıp hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve titreme gibi belirtilere yol açar. Ancak çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Parkinson sadece bir hareket hastalığı değildir. Belirtileri nelerdir? Uyku bozuklukları, koku kaybı, kabızlık, depresyon ve bilişsel değişiklikler… Tüm bu belirtiler hastalığın aslında çok daha geniş bir etki alanına sahip olduğunu gösterir. Hatta bazı hastalarda bu bulgular, motor belirtilerden yıllar önce başlayabilir. Erken tanı hastalığın seyrini değiştirir Parkinson hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebilecek en önemli adımdır. Çünkü doğru zamanda başlanan tedavi, yalnızca belirtileri kontrol etmekle kalmaz. Hastanın günlük yaşamını, bağımsızlığını ve hatta sosyal ilişkilerini korumasına yardımcı olur. Tedavi sadece ilaçtan ibaret değil Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldıran bir tedavi henüz yok. Ama hastalığı yönetmek için güçlü ve giderek gelişen seçenekler var. İlaç tedavileri temel yaklaşımı oluştururken, ileri evrelerde uygulanan beyin pili (derin beyin stimülasyonu) önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte son yıllarda, özellikle gün içinde belirgin dalgalanmalar yaşayan hastalarda sürekli ilaç veren pompa tedavileri öne çıkıyor. İnce bağırsağa yerleştirilen sistemlerle uygulanan intestinal levodopa tedavisi veya deri altından sürekli ilaç verilmesini sağlayan cilt altı pompa sistemleri, hastaların gün içindeki “iyi ve kötü dönem” geçişlerini azaltarak daha stabil bir yaşam sunabiliyor. Tüm bu gelişmeler parkinson tedavisinin artık tek tip değil, kişiye özel ve dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası Bilimsel veriler, egzersizin parkinson hastalığında yalnızca kasları değil, doğrudan beyni etkilediğini ortaya koyuyor. Düzenli fiziksel aktivite; dengeyi, yürüyüşü ve koordinasyonu geliştirmenin ötesinde, beynin kendini yeniden organize etme kapasitesini artırıyor. Yani egzersiz, bu hastalıkta sadece öneri değil, tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anlayış en büyük destektir Sonuç olarak parkinson hastalığı, sadece titreme ile kısıtlı bir tablo değil; erken tanı, doğru tedavi ve yüksek farkındalıkla yürünmesi gereken uzun bir yolculuktur. Hastalara sunulacak en büyük ilaç, onların bu yavaşlayan dünyasına gösterilecek anlayış ve erken tanının sunduğu imkanlardır. Farkındalıkla atılan her adım parkinsonlu bir bireyin hayatında yeni bir hareket alanı açar. Farkındalık hastalar için en az ilaçlar kadar hayati bir destektir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti! Haber

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti!

Enerji düşüklüğü, aşırı uyuma ve ‘kurşun ağırlığı’ hissinin günlük yaşamı zorlaştırabileceğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteği kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabilir. Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır.” dedi. Kadınlarda daha sık görülen bu tablonun, ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, ailesinde depresyon veya anksiyete öyküsü olanlarda riskin arttığını ve çevresel streslerin tabloyu etkilediğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin ayrıca erken müdahalenin kronikleşme riskini azalttığı uyarısını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, atipik depresyonun belirtileri, risk faktörleri, günlük yaşama etkileri ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Atipik depresyon, duygudurumun olaylara tepkisel olmasıyla ayırt ediliyor! Atipik depresyonun, depresyonun belirli özgün belirtilerle seyreden bir alt tipi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin “Klasik (majör) depresyondan en önemli farkı, duygudurumun çevresel olaylara tepkisel olmasıdır.” dedi. Kişinin iç dünyasında yoğun bir çökkünlük yaşarken, dışarıdan zaman zaman enerjik ve iyi görünebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Olumlu bir gelişme karşısında kısa süreli bir iyilik hali oluşabilir; ancak bu düzelme kalıcı değildir ve yeniden depresif duygu durumuna dönülür. Bu tabloda sıklıkla aşırı uyuma, iştah artışı, kilo alma, kollar ve bacaklarda ‘kurşun ağırlığı’ olarak tarif edilen ağırlaşma hissi ve kişilerarası ilişkilerde reddedilmeye belirgin duyarlılık görülür.” açıklamasını yaptı. Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir! ‘Atipik’ kelimesinin ‘tipik olmayan’ anlamına geldiğini ancak ismine rağmen nadir bir tablo olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir.” dedi. Halk arasında ‘kurşun ağırlığı’ ya da ‘kurşun paralizi’ olarak ifade edilen bu belirtinin, kişinin kollarında ve bacaklarında gerçek bir fiziksel ağırlık varmış gibi hissetmesi olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, şunları söyledi: “Bu durum yoğun yorgunluk ve harekete geçmede zorlanma yaratır. Hem biyolojik hem psikolojik boyutu vardır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerindeki değişiklikler ile stres hormonu dengesizlikleri biyolojik zemini oluştururken; motivasyon kaybı, umutsuzluk ve isteksizlik de hareketi zorlaştıran psikolojik faktörlerdir. Bu belirti kişinin iradesizliği ya da ‘numara yapması’ olarak değerlendirilmemelidir.” Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma, günlük yaşamı zorlaştırıyor! Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma eğiliminin, işe ya da sorumluluklara başlamayı ve sürdürmeyi zorlaştırdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Zamanla erteleme, kaçınma ve sosyal geri çekilme artabilir.” dedi. Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteğinin kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabileceğine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır. Küçük bir eleştiri ya da ilgisizlik işareti yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir. Gün içinde duygusal iniş çıkışlar yaşanması da ilişkileri zorlaştırabilir.” şeklinde konuştu. Atipik depresyon kadınlarda daha sık görülüyor! Atipik depresyonun genellikle ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi. Ergenlerde tablonun çabuk sinirlenme, aileye karşı öfke, alınganlık ve anlaşılmadığını düşünme gibi belirtilerle daha belirgin hale gelebileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, reddedilmeye duyarlılığın bu yaş grubunda daha dramatik yaşanabileceğini ifade etti. Atipik depresyonun ortaya çıkışı birçok nedene bağlı! Atipik depresyonun ortaya çıkışının tek bir nedene bağlı olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, şöyle devam etti: “Ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da anksiyete bozukluğu bulunan kişilerde risk artar. Beyin kimyasındaki değişiklikler ve stres hormonu dengesizlikleri etkili olabilir. Erken dönem ebeveyn ilişkileri, baş etme biçimleri ve güncel stres faktörleri tabloyu şekillendirebilir.” Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşım ilaç, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri! Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Ancak belirtilerin yapısı nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.” dedi. Aşırı uyuma ve enerji düşüklüğünün ön planda olduğu durumlarda daha aktive edici özellikte antidepresanlar tercih edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Psikoterapide ise duygudurumun çevresel olaylara bağlı değişkenliği, ilişkilerde kırılganlık ve reddedilme duyarlılığı üzerinde özellikle durulur. Başvurular çoğunlukla, ilişki sorunları ve terk edilme korkusu, eleştiriye aşırı hassasiyet, özsaygı ve değersizlik duyguları, motivasyon eksikliği ve erteleme ile duygusal yeme davranışları şeklinde olur.” ifadelerini kullandı. Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır! Atipik depresyon tedavi edilmediğinde yıllarca sürebilen, dalgalı ancak kalıcı bir seyir gösterebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır.” dedi. Hangi belirtiler ciddiye alınması gerektiği hakkında bilgi paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Küçük olaylara karşı aşırı duygusal yıkım, günde 10–12 saatten fazla uyuma ve yataktan çıkmakta zorlanma, belirgin iştah artışı ve kilo değişimi, reddedilmeye aşırı hassasiyet, iki haftadan uzun süren çökkünlük, işlevsellikte belirgin düşüş, sürekli değersizlik, umutsuzluk ya da yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri günlük yaşamı ve ilişkileri belirgin biçimde etkiliyorsa bir psikiyatri uzmanına başvurmak önemlidir. Erken destek, iyileşme sürecini kolaylaştırır ve uzun vadeli riskleri azaltır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada 600 Milyondan Fazla, Türkiye’de ise Yaklaşık 10 Milyon Kedi İnsanlarla Birlikte Yaşıyor Haber

Dünyada 600 Milyondan Fazla, Türkiye’de ise Yaklaşık 10 Milyon Kedi İnsanlarla Birlikte Yaşıyor

Dünyada 600 milyondan fazla, Türkiye’de ise yaklaşık 10 milyon kedi insanlarla birlikte yaşıyor. Bu veriler, kedilerin yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini ortaya koyuyor. Son yıllarda yaşanan kedi sahipliğindeki artış eğilimi ile birlikte, modern yaşam dinamiklerine de uyum sağlayabilen kediler, yalnızca yaşamlarımızı, yaşam alanlarımızı birleştirdiğimiz canlılar değil; aynı zamanda duygusal, psikolojik ve sosyal iyilik halinin de önemli bir parçası haline geliyor. Bilimsel araştırmalar, kedilerin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini net biçimde ortaya koyuyor. Kedilerle etkileşim, beynin dopamin ve serotonin salgılamasını tetikleyerek stres seviyesini düşürüyor, mutluluk ve sakinlik hissini artırıyor. Uzun süreli araştırmalar, kedi sahiplerinin kalp krizi ve kardiyovasküler hastalıklardan kaynaklı ölüm risklerinin, hiç kedi sahibi olmayan bireylere kıyasla anlamlı derecede daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda kedilerin, kan basıncını düşürdüğü, stresi azalttığı ve bağışıklık sistemini destekleyen hormonların salgılanmasına katkı sağladığı bilimsel olarak doğrulanıyor. Öte yandan kedi sahipliği, kaygı ve depresyonla mücadelede önemli bir rol oynuyor. Araştırmalar, hayvan sahiplerinin daha yüksek benlik saygısına, olumlu öz-imaja ve daha düşük yalnızlık düzeyine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle gençlerde ve yaşlı bireylerde, kedilerle kurulan bağın bir "amaç duygusu" kazandırdığı; sosyal izolasyonu azalttığı ve ruh sağlığını iyileştirdiği gözlemleniyor. İnsan-Hayvan Bağı Araştırma Enstitüsü (HABRI) tarafından yapılan bir ankete göre, aile hekimlerinin yüzde 87’si hayvanların hastalarının ruh hâline olumlu katkı sağladığını belirtiyor. Ancak bu güçlü bağın sürdürülebilirliği, sorumlu hayvan sahipliği anlayışıyla mümkün. Sorumlu sahiplik; doğru beslenme, düzenli veteriner hekim kontrolleri, fiziksel ve sosyal ihtiyaçların karşılanması, güvenli yaşam alanları oluşturulması ve yaşam boyu bakım sorumluluğunu kapsayan bütüncül bir yaklaşımı ifade ediyor. Bu yaklaşım, hayvan refahını yalnızca bireysel duyarlılık değil; bilimsel, etik ve sistematik bir süreç yönetimi olarak ele almayı gerektiriyor. Royal Canin’den “Sorumlu Hayvan Sahipliği” vurgusu Royal Canin Avrasya Bölgesi Kurumsal İlişkiler Direktörü Tuba Güven Saraçoğlu konu ile ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Royal Canin olarak hayvan sağlığını, yaşam boyu süren bütünsel bir süreç olarak ele alıyoruz. Bilimsel araştırmalar, veteriner hekim iş birlikleri ve önleyici sağlık yaklaşımıyla geliştirdiğimiz beslenme çözümlerimiz, kedilerin yalnızca bugününü değil, tüm yaşam döngüsünü korumayı hedefliyor. Sorumlu hayvan sahipliği; bilinç, bilgi ve sürdürülebilir bakım anlayışıyla mümkündür. Dünya Kediler Günü vesilesiyle bu bilinci birlikte büyütmenin önemine inanıyoruz. Yarım asrı aşan bir süredir sahip olduğumuz tüm bilgi birikimi ve deneyimimizi, onları daha iyi anlayabilmek ve onlara daha iyi bir dünya sunabilmek için çeşitli kanallar aracılığıyla tüm paydaşlarımıza açıyoruz. Her bir kedi eşsiz ve buna paralel her birinin farklı beslenme ve bakım ihtiyaçları bulunuyor. Bu ihtiyaçları anlayıp ona göre çözümler üretmek kurulan bu bağın ve yaratılan değerin daha da büyümesine katkı sağlayacaktır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu” Yapıldı Haber

2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu” Yapıldı

Üsküdar Üniversitesi tarafından merhum Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan anısına "İsraftan Verimliliğe" temasıyla düzenlenen “2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu,” NP Sağlık Yerleşkesi (Ümraniye) İbni Sina Oditoryumu’nda gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve İskenderun Teknik Üniversitesi gibi önemli paydaşların desteklediği sempozyum, Rektör Danışmanı Prof. Dr. Mehmet Zelka, İskenderun Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Duruel ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın açılış konuşmalarıyla başladı. Prof. Dr. Tarhan: “Kaynak yönetimindeki en büyük belirleyici akıl değil, duygulardır.” Sempozyum Onursal Başkanı, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, israf ve verimlilik meselesinin yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve kültürel boyutlarıyla ele alınması gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Tarhan, “İnsan Homo Economicus değil, Homo Psychologicus’tur. Kaynak yönetimindeki en büyük belirleyici akıl değil, duygulardır.” dedi. Sempozyumun bu yılki ana temasının verimlilik olarak belirlenmesinin bilinçli bir tercih olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, kuşaklar arası farklara dikkat çekerek, “Geçmiş kuşaklar yokluk içinde olgunlaşıyordu. Bugünün kuşakları ise varlık içinde olgunlaşmak zorunda. Bu çok daha zordur. Çünkü varlık, insanda algı körlüğü oluşturuyor. Her şeyin kolay elde edildiği, her şeyin garanti olduğu duygusu kaynak yönetimini zayıflatıyor. Bu durum özellikle gelecek nesiller için ciddi bir tehlikedir.” diye konuştu. Ekonomi ile psikoloji arasındaki ilişki var Ekonomi ile psikoloji arasındaki ilişkinin bilimsel olarak 2000’li yıllarda net biçimde ortaya konduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, bir psikoloğun Nobel İktisat Ödülü almasının bu dönüşümün simgesi olduğunu belirterek, “Davranış İktisadı böyle doğdu. İnsan yalnızca rasyonel bir varlık değildir. İnsan karar verirken takdir edilme arzusu, beğenilme ihtiyacı ve duygusal boşluklarıyla hareket eder” ifadelerini kullandı. İnsan davranışlarında israfa yol açan pek çok örnek bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişi ihtiyacından değil, alkış almak için yatırım yapabiliyor. Boş bir çerçeveye yüz bin dolar veriliyor. On binlerce dolarlık saatler, çantalar sosyal medyada sergileniyor. Üstelik bunu yaparken yoksulluğa karşı bir rahatsızlık hissi de oluşmuyor. Utanma duygusu kaybolmuş durumda. Bunların tamamı psikolojik faktörlerdir” diye konuştu. Verimliliğin temelinde anlam ve amaç var Toplumların “yüksek güvenli” ve “düşük güvenli” olarak ikiye ayrıldığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Yüksek güvenli toplumlarda güç kişilerde değil, kurallardadır. İstişare vardır, öngörülebilirlik vardır. Böyle toplumlarda orta ve uzun vadeli kaynak yönetimi sağlıklı yapılabilir” dedi. Verimliliğin temelinde anlam ve amaç olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Verimliliğin yakıtı anlamdır. Anlamı olmayan bir insan kaynağı verimli kullanamaz. İstekle ihtiyaç arasındaki farkı ayırt edemeyen kişi israf eder” değerlendirmesinde bulundu. Haz mutluluğu satın alınabilir ama geçici… Haz ve anlam kavramlarını nörobilim üzerinden açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Dopamin haz hormonudur, serotonin ise anlam hormonudur. Haz mutluluğu satın alınabilir ama geçicidir. Anlam mutluluğu ise emek ister yatırım ister ve kalıcıdır. Aristoteles bunu 2500 yıl önce söylemişti; bugün nörobilim bunu doğruluyor” dedi. Haz odaklı yaşamın duyguları regüle edememeye yol açtığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Canı istediği için alışveriş yapan, öfkesini tüketimle telafi eden, bugünü düşünerek harcayan kişi kaynak yönetemez. Oysa beynin ön bölgesindeki karar mekanizması ‘Bu bir ihtiyaç mı?’ sorusunu sordurur. Bunu yapabilen insan anlam peşindedir” ifadelerini kullandı. “Bir çocuk 10 yaşına kadar bütçe yönetimini öğrenirse, zamanını ve ilişkilerini de daha iyi yönetir” Kaynak yönetiminin yalnızca finansal alanla sınırlı olmadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Hayatın kendisi bir çeşit kaynak yönetimidir. Psikolojik sermaye, sosyal sermaye, zaman ve ilişkiler de kaynaklardır” dedi. Bu bağlamda çocuklara erken yaşta bütçe yönetimi öğretilmesinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir çocuk 10 yaşına kadar bütçe yönetimini öğrenirse, zamanını ve ilişkilerini de daha iyi yönetir” şeklinde konuştu. “Görünür olmanın kutsallaştırıldığı bir çağdayız” Dijitalleşme ve sosyal medyanın tüketimi küresel ölçekte teşvik ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Görünür olmanın kutsallaştırıldığı bir çağdayız. Beğeni kültürü, kozmetik ve estetik sektörlerini aşırı biçimde büyüttü. İhtiyaç olmadığı halde harcamalar artıyor. Bu sistem bir süre sonra tembel toplumlar üretir. Roma’nın çöküşü de böyle olmuştur” dedi. Konuşmasının sonunda sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu konuya sahip çıktığı için Prof. Dr. Mehmet Zelka hocamıza, katkı sunan tüm akademisyenlere teşekkür ediyorum. İnşallah bu sempozyumu önümüzdeki yıllarda da aynı kararlılıkla sürdürürüz” ifadeleriyle sözlerini tamamladı. Prof. Dr. Duruel: “Bugün israf; kaynakların adaletsiz, bilinçsiz ve sürdürülemez biçimde kullanılmasıdır” İskenderun Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Duruel, açılışta yaptığı konuşmada “Böylesine anlamlı, çok katmanlı ve geleceğe dair güçlü bir farkındalık zemini oluşturan bu sempozyumda bulunmaktan büyük bir onur duyuyorum” ifadelerini kullandı. Modern dünyada israfın yalnızca fazla harcama anlamına gelmediğine dikkat çeken Prof. Dr. Duruel, “Bugün israf; kaynakların adaletsiz, bilinçsiz ve sürdürülemez biçimde kullanılmasıdır. Bu durum yalnızca ekonomik yapıları değil, insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi de doğrudan etkilemektedir” dedi. Artan tüketim mutluluk üretmiyor Prof. Dr. Duruel, tüketim ekonomisinin yalnızca maddi kaynakları değil, insan ilişkilerini ve ruhsal dengeyi de tükettiğini vurgulayarak, “Psikoloji, sosyoloji ve iktisadın kesişim noktasındaki araştırmalar, artan tüketimin mutluluk üretmediğini; aksine tatminsizlik, yalnızlık ve stres gibi sorunları derinleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tablo, israfın aynı zamanda insani bir mesele olduğunu göstermektedir” şeklinde konuştu. İsrafın güçlü bir ideolojik arka planı bulunduğuna işaret eden Prof. Dr. Duruel, mevcut küresel sistemde tüketimin bir ihtiyaçtan çok yaşam tarzı ve değer ölçüsüne dönüştüğünü belirtti. Prof. Dr. Duruel, “Bireyin varlığı sahip oldukları üzerinden tanımlanmaya başlanmıştır. Bu anlayış ekonomik eşitsizlikleri derinleştirirken, ahlaki ve kültürel bir aşınmayı da beraberinde getirmektedir” ifadesinde bulundu. Kapitalist sistemin sürekliliği için tüketimi zorunlu kıldığını ifade eden Prof. Dr. Duruel, “Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve OECD raporları dünyada her yıl üretilen gıdanın yaklaşık üçte birinin israf edildiğini ortaya koyuyor. Buna karşın yüz milyonlarca insan temel gıdaya ve temiz suya erişimde ciddi sorunlar yaşıyor. Yüksek gelirli ülkelerde kişi başına düşen tüketim, gezegenin ekolojik sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmış durumda. Bu tablo bize sorunun kaynak yetersizliği değil, kaynakların yönetimi ve paylaşımındaki adaletsizlik olduğunu açıkça göstermektedir.” dedi. Bu yılki sempozyum odağını “verimliliği inşa etmek” sorusuna yöneltti Geçtiğimiz yıl düzenlenen birinci sempozyumun güçlü bir zihinsel altyapı oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Duruel, bu yılki sempozyumun ise odağını “israfı tanımlamak” yerine “verimliliği inşa etmek” sorusuna yönelttiğini ifade ederek, “Bu yaklaşım yalnızca teknik bir dönüşümü değil; zihniyet, değer ve yönetim anlayışında köklü bir değişimi de beraberinde getirmektedir” dedi. Program kapsamında ele alınan üretimde israf, yalın üretim sistemleri, kamu ekonomisinde verimlilik ve pazarlamada sadeleşme başlıklarının önemine değinen Prof. Dr. Duruel, Japonya, Almanya ve İskandinav ülkelerinin uygulamalarını örnek göstererek, “Verimlilik ancak bilimsel yaklaşım, etik değerler ve uzun vadeli bir bakış açısıyla mümkün olabilir” değerlendirmesinde bulundu. Sempozyumun, merhum Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’ın anısına ithaf edilmesinin ayrıca anlamlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Duruel, “Kıymetli hocamız akademik hayatı boyunca bilginin yalnızca üretilen değil, hikmetle buluşturulması gereken bir değer olduğunu bizlere hatırlatmıştır.” diye konuştu. İskenderun Teknik Üniversitesi olarak üniversitelerin yalnızca bilgi üreten değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk üstlenen kurumlar olduğuna inandıklarını belirten Prof. Dr. Duruel, “Kaynağı korumak geleceği gözetmektir. Bugünü yönetirken yarını hesaba katmaktır. Bu anlayış hem evrensel etik ilkelerle hem de kadim değer dünyamızla uyumludur” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Zelka: “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor” Rektör Danışmanı Prof. Dr. Mehmet Zelka, sempozyumun ilk kez geçen yıl, üniversitenin Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın fikir ve destekleriyle hayata geçirildiğini hatırlattı. İsrafın yalnızca maddi kaynaklarla sınırlı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Zelka, “İsrafın kalbi, aklı, ömrü ve hatta nefesi kapsayan bir boyutu vardır. Bu nedenle konuya sadece iktisadi açıdan bakmak yetersiz kalır.” dedi. “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor. Türkiye’de ise bu rakam 8,7 milyon tonu aşıyor.” diyen Prof. Dr. Zelka, israfın gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde benzer oranlarda yaşandığını, gelişmiş ülkelerde israf oranının yüzde 56, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 44 seviyesinde olduğunu kaydetti. Doğal kaynakların hızla tükendiğine de değinen Prof. Dr. Zelka, “İnsanlık 2025 yılına ait doğal kaynakları yılın ilk yedi ayında tüketmiş durumda. Kalan süreçte ise gelecek nesillerden borç alıyoruz” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Zelka, bu durumun ekonomik dengeleri bozduğunu, enflasyon, sosyal adaletsizlik ve ahlaki aşınma gibi sorunları beraberinde getirdiğini söyledi. İsrafla mücadele yalnızca hükümet politikalarıyla sınırlı kalmamalı İsrafla mücadelenin yalnızca hükümet politikalarıyla sınırlı kalamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Zelka, bireysel sorumluluğun da büyük önem taşıdığını belirtti. İngiltere’de Leeds Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya atıfta bulunan Prof. Dr. Zelka, “İngiltere’de de Atık ve Kaynakları Eylem Programı diye bir program hazırlanmış. Neden? İngiltere’de 30 milyona yakın açlık çeken kimse var. 9.5 milyon ton gıda israfı var. Bu 9.5 milyon tonun sadece 8.5 milyon tonu olumlu şekilde kullanılırsa, israftan kurtarılması halinde açlık diye bir şey kalmayacaktır.” diye konuştu. Prof. Dr. Zelka, dünyada israf edilen kaynakların yalnızca yüzde 25’inin verimli kullanılması halinde açlık sorununun büyük ölçüde ortadan kalkabileceğini ifade ederek, her gün binlerce insanın açlıktan hayatını kaybettiğine dikkat çekti. Uzlaştırma (Helalleşme) Endeksi önerisi Ekonomi, çevre bilimleri, sosyoloji, kamu yönetimi ve mühendislik gibi birçok farklı disiplinden uzmanı bir araya getiren etkinlikte, israfın bireysel, kurumsal ve toplumsal boyutları kapsamlı olarak ele alındı. Programda, tasarruf kültürünün yaygınlaştırılmasına yönelik çözüm odaklı yaklaşımlar sunuldu ve alanında yetkin birçok akademisyen sunum yaptı. Sempozyumda, İskenderun Teknik Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümü Öğr. Gör. Durmuş Baysal tarafından hazırlanan çalışma, borçlu ve alacaklı arasındaki güven bunalımını, toplumun köklerinde yer alan "helalleşme kültürü" üzerinden çözmeyi teklif eden Uzlaştırma (Helalleşme) Endeksi konusunda bir sunum da gerçekleştirdi. ÜÜ TV’den canlı yayınlanan sempozyum kapsamında iki ayrı oturum gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümünden Prof. Dr. Sırrı Akbaba oturum başkanlığında gerçekleştirilen ilk oturumda; Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) Kurucusu “Prof.Dr. Aziz Akgül “İsraf Bir İnsanlık Suçudur”, Bartın Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Said Ceyhan, “Bartın Üniversitesi Sürdürülebilir Enerji Verimliliği Projesi Uygulaması ve Etkileri”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Doç. Dr. Özgun Burak Kaymakçı, “Üretimin Karmaşıklığı ve Tüketimin Dolaysızlığı Arasındaki Çelişki: Niçin Tüketiyoruz?” İskenderun Teknik Ünv. Ekonomi ve Finans ABD Öğr. Gör. Durmuş Baysal, Prof. Dr. Nazif Çalış ve Prof. Dr. Mehmet Duruel ise çalışmaları olan “Finansal Anlaşmazlıkların Çözümünde Uzlaştırma Endeksi”ni sundu. Öğleden sonraki oturum ise Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümünden Prof. Dr. İsmail Barış’ın oturum başkanlığında gerçekleşti. Düzce Üniversitesi-İşletme Fakültesi Prof. Dr. Abdulvahap Baydaş, “Pazarlamada Yeni Bir Yaklaşım: Gönüllü Sade Hayat”, İstanbul Üniversitesi-İktisat Fakültesi Prof. Dr. Mehmet Saraç “İslam İktisadı Perspektifinden Tasarruf Eğilimi: Temel İlkeler ve Ekonomik Sonuçları”, İstanbul Üniversitesi- İktisat Fakültesi Prof. Dr. Naci Tolga Saruç, “Davranışsal Maliye ve Tasarruf Eğilimleri”, Kocaeli üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Emin YardımcI ve Prof. Dr. İsmail Barış, “Osmanlı Esnaf Loncalarının İsrafı Önlemede Rolü”, Yalova Üniversitesi- İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Prof. Dr. Hacı Yunus Taş, İstanbul Medeniyet Üniversitesi- Yüksek Lisans Öğrencisi Nurefşan Taş “Modern Tüketim Tuzağında Tasarruf Bilinci: Üniversite Örneğinde Bir Araştırma”, Yalova Üniversitesi-İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Prof. Dr. Selami Özcan “Üretimde İsraf Kaynakları ve Tam Zamanında Üretim (JIT)” başlıklı sunum yaptı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.