Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dünya Sağlık Örgütü

Kapsül Haber Ajansı - Dünya Sağlık Örgütü haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dünya Sağlık Örgütü haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu Haber

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu

Sağlıklı yaşam anlayışının gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yerleşmesiyle; dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve kaliteli uyku kadar, günlük sıvı tüketimini merkeze alan sağlıklı hidrasyon kavramı da sıkça gündeme gelmeye başladı. Bu küresel trend; yeterli su tüketimi ile beraber günlük su ihtiyacının, doğal minerallerini koruyan ve doğal yollarla elde edilen fonksiyonel içeceklerle karşılanmasını destekliyor. Güncel araştırmalar, suya günlük yaşamın her anında kolayca ulaşılabilmesinin, yeterli su tüketim alışkanlığı kazanılmasında önemli unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor. “Güvenli içme suyuna kolay erişebilmek sağlıklı hidrasyonu destekliyor” Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel içme suyu kalitesi yaklaşımı da su güvenliğini yalnızca tüketim anıyla sınırlamıyor, kaynaktan tüketiciye kadar uzanan süreçte risklerin yönetilmesini, sağlık temelli hedefleri ve gözetimi birlikte ele alıyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı, güvenli içme suyunun sürekliliğinin sağlanmasında tüm tedarik zincirinin kritik rol oynadığına dikkat çekerek “Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde tüketicilerin ihtiyaç duydukları suya güvenilir ve hijyenik koşullarda, kolayca ulaşabilmesi büyük önem taşıyor. Ambalajlı sular, kaynağından tüketiciye ulaşana kadar üretim, dolum, ambalajlama, depolama ve denetim süreçlerinden geçerek günlük yaşamın farklı alanlarında kaliteli ve güvenilir bir hidrasyon seçeneği sunuyor” dedi. Farklı ambalaj seçenekleri her ortamda tüketimi pratikleştiriyor Gün içerisinde su tüketimi evde, iş yerinde, okulda, spor yaparken, seyahat ederken veya açık havada geçirilen zamanlarda farklı ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle suyun günlük yaşamda kolayca ulaşılabilir olması önem taşıyor. Sağlıklı hidrasyon konusunda yayımlanan güncel araştırmalar, su tüketiminin artırılmasında sağlıklı suya erişim, doğru alışkanlıklar, toplumsal bilinçlenme, fiyat, kolaylık ve tüketim ortamı gibi faktörlerin de etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle içme suyunun günlük yaşamda görünür, erişilebilir ve pratik bir seçenek olması, yeterli sıvı tüketiminin desteklenmesine doğrudan katkı sağlıyor. Ambalajlı sular da farklı ambalaj seçenekleri sayesinde evden iş yerine, seyahatten açık hava aktivitelerine kadar pek çok farklı kullanım alanında tüketicilerin erişimini sağlıklı suya erişimini kolaylaştırıyor. Ambalajlı sular çok sıkı denetim süreçleriyle tüketiciye ulaşıyor SUDER, sağlıklı hidrasyon yaklaşımının önemli unsurlarından biri olan kaliteli ve güvenilir suya ulaşabilmesi için çalışıyor. Türkiye’de ambalajlı suların şişelenmesi, ambalajlanması, etiketlenmesi ve piyasaya arzı Sağlık Bakanlığı’nın ilgili mevzuat çerçevesinde titizlikle gerçekleştiriliyor. Su türlerine göre farklı teknik ve kalite kriterleri uygulanırken, ambalajlı sular su kaynaklarından başlayarak, üretim tesislerine ve raflara kadar uzanan içildiği ana kadarki tüm süreçlerde Sağlık Bakanlığı’nın çok sıkı denetimlerine tabi tutuluyor. Mikrobiyolojik kontrolleri ve hijyen gerekliliklerini üretimin her aşamasında en üst düzeyde tutan ambalajlı su sektörü, kalite ve güvenliği gözeten uygulamalarla suyu en uygun koşullarda tüketiciye ulaştırılmasını sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Suyu Kaynatmak Her Türlü Kirliliğe Karşı Yeterli Değil! Haber

Suyu Kaynatmak Her Türlü Kirliliğe Karşı Yeterli Değil!

Kirlenmiş suyun kolera, tifo, hepatit A ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarına yol açabileceğini ifade eden Sur, “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir.” dedi. Suyun kaynatılmasının her durumda yeterli olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sur, özellikle kimyasal kirlenmeye karşı vatandaşları uyardı. Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Sağlık Bakanlığı Danışmanı Prof. Dr. Haydar Sur, sel ve yoğun yağışların ardından şebeke suyunun güvenliği konusunda vatandaşların dikkat etmesi gereken noktaları değerlendirdi. Sel suları içme suyu şebekesine nasıl karışıyor? Şiddetli yağışların içme suyu kaynaklarında hem mikrobiyolojik hem de kimyasal kirlenmeye neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Haydar Sur, sel sularının taşıdığı atıkların önemli bir tehdit oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Sur, “Sel suları; kanalizasyon atıklarını, hayvan dışkılarını, tarımsal atıkları, çöpleri ve çeşitli kimyasal maddeleri içerebilir. Bu suların içme suyu kaynaklarına ulaşması, arıtma sistemlerine zarar vermesi veya dağıtım şebekesine sızması suyun kalitesini bozabilir.” dedi. Su şebekesindeki fiziksel hasarların da kirlenme riskini artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Sur, “İnsan ve hayvan dışkılarıyla bakteriler, virüsler ve parazitler suya karışabilir. Borularda çatlaklar oluşması veya su basıncının düşmesi, çevredeki kirli suyun şebekeye girmesine yol açabilir. Suyun bulanıklığının artması, dezenfeksiyon işleminin etkinliğini azaltabilir. Ayrıca yakıtlar, pestisitler, sanayi atıkları ve diğer kimyasallar da su kaynaklarına karışabilir.” Kirli su kolera, tifo ve hepatit A'ya yol açabilir! Kirlenmiş suyun tüketilmesinin ciddi enfeksiyon hastalıklarına neden olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Sur, özellikle dışkı kaynaklı mikroorganizmaların suya karışmasının önemli bir risk oluşturduğunu belirtti. Prof. Dr. Sur, “Kirlenmiş suyun tüketilmesi veya bu suyla hazırlanan yiyeceklerin yenmesi sonucunda bakteriyel enfeksiyonlardan kolera, tifo, şigelloz ve bazı E. coli enfeksiyonları; viral enfeksiyonlardan hepatit A, norovirüs ve rotavirüs enfeksiyonları; paraziter enfeksiyonlardan ise giardiyaz ve kriptosporidiyoz görülebilir.” diye konuştu. Bu hastalıkların farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Sur, “Bu hastalıklar ishal, kusma, karın ağrısı, ateş ve sıvı kaybına neden olabilir. Hepatit A gibi bazı enfeksiyonlarda ise sarılık, halsizlik ve bulantı gibi belirtiler ön plana çıkabilir.” ifadelerini kullandı. “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir” Vatandaşların suyun güvenliğini değerlendirirken en sık düştüğü yanılgılardan birinin görünümüne güvenmek olduğunu belirten Prof. Dr. Haydar Sur, “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir. Renk, koku ve tat değişiklikleri kirlenmeye işaret edebilir; ancak bunların bulunmaması mikrobiyolojik güvenliğin kanıtı değildir.” dedi. Kirleticilerin çoğunun gözle fark edilemeyeceğini ifade eden Prof. Dr. Sur, “Bazı bakteriler, virüsler ve parazitler gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Benzer şekilde, bazı kimyasal kirleticiler de suyun duyusal özelliklerini değiştirmeden bulunabilir.” değerlendirmesinde bulundu. “Suyu kaynatmak her türlü kirliliğe karşı yeterli değildir” Sel sonrasında şebeke suyunun güvenliğinden şüphelenildiğinde vatandaşların suyu kaynatarak kullanma yoluna gidebildiğini belirten Prof. Dr. Sur, bunun yalnızca belirli koşullarda etkili olduğuna dikkat çekti. “Mikrobiyolojik kirlenme söz konusuysa, doğru şekilde kaynatma hastalık yapıcı mikroorganizmaların büyük bölümünü etkisiz hâle getirir. Ancak her türlü su kirliliğine karşı yeterli değildir.” diyen Prof. Dr. Sur, kimyasal kirlenmenin farklı değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Sur, şu uyarılarda bulundu: “Yakıt, pestisit, ağır metal veya sanayi kaynaklı kimyasallar kaynatmayla güvenli hâle gelmez. Bazı maddeler su buharlaştıkça daha yoğun bile hâle gelebilir. Bazı toksinler sıradan kaynatma işlemiyle ortadan kaldırılmaz. Kanalizasyon kaynaklı kirlenme yalnızca kimyasal değil, mikrobiyolojik de olabilir. Kaynatma mikroorganizmaları etkisizleştirebilse de suyun kimyasal açıdan güvenli olduğunu garanti etmez.” Yakıt, kimyasal atık veya başka toksik maddelerle kirlenme ihtimali bulunan suların kaynatılarak içilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, bu tür durumlarda güvenli alternatif su kaynaklarının kullanılmasının önemine işaret etti. “Suyu kaynatarak kullanın” ve “Suyu içmeyin” uyarıları aynı anlama gelmiyor! Şebeke suyunun kirlendiğinden şüphelenildiğinde öncelikle belediyenin, su ve kanalizasyon idaresinin ve sağlık yetkililerinin duyurularının takip edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sur, vatandaşlara yapılan uyarıların niteliğinin büyük önem taşıdığını söyledi. Prof. Dr. Sur, “‘Suyu kaynatarak kullanın’, ‘suyu içmeyin’ ve ‘suyu hiçbir amaçla kullanmayın’ uyarıları aynı anlama gelmez. Mikrobiyolojik riskte kaynatma yeterli olabilirken kimyasal kirlenmede veya suyla temasın da tehlikeli olduğu durumlarda kaynatma çözüm değildir.” dedi. Yetkililerin suyun güvenli olmadığını bildirmesi durumunda belirtilen kısıtlamalara mutlaka uyulması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sur, güvenli olduğu doğrulanmış ambalajlı suyun veya yetkili kurumların sağladığı güvenli suyun kullanılmasını önerdi. Prof. Dr. Sur, “Şüpheli su içilmemeli; çay, kahve, çorba ve bebek maması hazırlamakta kullanılmamalıdır. Diş fırçalama, yiyecek yıkama ve buz yapma işlemlerinde güvenli su tercih edilmelidir. Buzdolabının su ve buz dağıtıcıları da şebekeye bağlı olduğundan, uyarı süresince kullanılmamalıdır. Şüpheli suyla temas eden ve ağıza götürülen emzik, biberon ve benzeri malzemeler güvenli yöntemlerle temizlenmelidir.” diye konuştu. Kirli suyla yıkanan sebze ve meyveler de enfeksiyon kaynağı olabilir! Kirlenmiş şebeke suyunun yalnızca içildiğinde değil, yemek hazırlığında kullanıldığında da sağlık riski oluşturabileceğini ifade eden Prof. Dr. Haydar Sur, “Kirlenmiş su yalnızca doğrudan içildiğinde değil, yiyeceklerin hazırlanması, mutfak gereçlerinin temizlenmesi ve buz yapılması sırasında da enfeksiyonlara neden olabilir. Özellikle pişirilmeden tüketilen gıdalar daha fazla dikkat gerektirir.” dedi. Şebeke suyunun güvenli olmadığı durumlarda sebze ve meyvelerin bu suyla yıkanmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, şöyle devam etti: “Salata, taze yeşillik, çiğ sebze ve meyveler, kirli suyla temas ettiğinde hastalık etkenlerini taşıyabilir. Yıkanmış olması, kirli suyla temas etmiş bir ürünü her zaman güvenli hâle getirmez. Çorba, sos, içecek, bebek maması ve pişirme öncesinde su eklenen yiyeceklerde güvenli su kullanılmalıdır. Pişirme bazı mikroorganizmaları etkisizleştirse de kimyasal kirlenmeyi ortadan kaldırmaz.” Buz ve mutfak gereçlerinin de risk taşıyabileceğine değinen Prof. Dr. Sur, “Güvenli olmayan suyla hazırlanmış buz kullanılmamalıdır. Buzun donması suyu güvenli hâle getirmez.” uyarısında bulundu. Bulaşıkların temizliğinde güvenli su ve uygun dezenfeksiyon yöntemlerinin kullanılması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sur, özellikle bebeklerin beslenmesinde kullanılan biberon ve emziklerin güvenli suyla temizlenmesi ve uygun biçimde dezenfekte edilmesinin önemini vurguladı. Hastalık belirtileri günler, hatta haftalar sonra ortaya çıkabilir! Kirli su kaynaklı enfeksiyonların belirtilerinin hemen ortaya çıkmayabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Haydar Sur, vatandaşların özellikle sel ve su taşkınlarını takip eden dönemde sağlık durumlarını gözlemlemeleri gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Sur, “Belirtilerin ortaya çıkma süresi, alınan mikroorganizmanın türüne, maruz kalınan miktara ve kişinin bağışıklık durumuna göre değişir. Bazı hastalıklar saatler içinde, bazıları ise günler veya haftalar sonra belirti verebilir.” dedi. Enfeksiyonların ishal, kusma, ateş ve karın ağrısıyla başlayabileceğini ifade eden Sur, bazı belirtilerin acil tıbbi değerlendirme gerektirdiğini söyledi. Prof. Dr. Sur, “Dışkıda kan görülmesi, şiddetli veya giderek artan karın ağrısı, yüksek veya devam eden ateş, sık tekrarlayan kusma nedeniyle sıvı alınamaması durumlarında tıbbi değerlendirme geciktirilmemelidir. İdrar miktarında belirgin azalma, ağız kuruluğu, baş dönmesi veya bayılma gibi susuzluk belirtileri de önemsenmelidir.” diye konuştu. Özellikle bilinç bulanıklığı, aşırı uyku hâli ve belirgin genel durum bozukluğuna dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, “Kanlı ishal, belirgin bilinç değişikliği, bayılma veya ağır sıvı kaybı belirtileri acil değerlendirme gerektirir.” ifadelerini kullandı. Şebeke suyu yeniden kullanılmadan önce bilimsel analizler yapılmalı! Sel ve şiddetli yağışların ardından su şebekesinin güvenliğinin yalnızca gözleme dayalı olarak değerlendirilemeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Haydar Sur, suyun yeniden kullanılabilmesi için kapsamlı kontroller yapılması gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Sur, “Şebeke suyunun yeniden güvenli kabul edilmesi, yalnızca suyun akmaya başlamasına veya berrak görünmesine bağlı değildir. Su kaynağından arıtma tesisine, dağıtım şebekesinden tüketicinin musluğuna kadar bütün sistemin değerlendirilmesi gerekir.” dedi. Dünya Sağlık Örgütü'nün su güvenliğinin risk temelli yönetim ve bağımsız denetimle sağlanmasını önerdiğini hatırlatan Prof. Dr. Sur, su kaynağı ve altyapının incelenmesi, mikrobiyolojik, fiziksel ve kimyasal analizlerin yapılması, arıtma ve dezenfeksiyon işlemlerinin doğrulanması ve şebekenin farklı noktalarından numuneler alınması gerektiğini kaydetti. Bu süreçte halkın zamanında ve doğru bilgilendirilmesinin de önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sur, “Su güvenliğini yetkili kurumların kontrolleri belirler. Sel sonrasında suyun yeniden kullanılabilir olduğu, yalnızca görünüşüne veya tadına bakılarak ilan edilemez.” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu Haber

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu

Kalebaşı; doğal mineralleri korunan, mevzuata uygun koşullarda üretilen ve ambalajlanan suların, gündelik hayatta en güvenilir hidrasyon seçeneği olduğunu vurguladı. Sağlıklı yaşam anlayışının gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yerleşmesiyle; dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve kaliteli uyku kadar, günlük sıvı tüketimini merkeze alan sağlıklı hidrasyon kavramı da sıkça gündeme gelmeye başladı. Bu küresel trend; yeterli su tüketimi ile beraber günlük su ihtiyacının, doğal minerallerini koruyan ve doğal yollarla elde edilen fonksiyonel içeceklerle karşılanmasını destekliyor. Güncel araştırmalar, suya günlük yaşamın her anında kolayca ulaşılabilmesinin, yeterli su tüketim alışkanlığı kazanılmasında önemli unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor. “Güvenli içme suyuna kolay erişebilmek sağlıklı hidrasyonu destekliyor” Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel içme suyu kalitesi yaklaşımı da su güvenliğini yalnızca tüketim anıyla sınırlamıyor, kaynaktan tüketiciye kadar uzanan süreçte risklerin yönetilmesini, sağlık temelli hedefleri ve gözetimi birlikte ele alıyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı, güvenli içme suyunun sürekliliğinin sağlanmasında tüm tedarik zincirinin kritik rol oynadığına dikkat çekerek “Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde tüketicilerin ihtiyaç duydukları suya güvenilir ve hijyenik koşullarda, kolayca ulaşabilmesi büyük önem taşıyor. Ambalajlı sular, kaynağından tüketiciye ulaşana kadar üretim, dolum, ambalajlama, depolama ve denetim süreçlerinden geçerek günlük yaşamın farklı alanlarında kaliteli ve güvenilir bir hidrasyon seçeneği sunuyor” dedi. Farklı ambalaj seçenekleri her ortamda tüketimi pratikleştiriyor Gün içerisinde su tüketimi evde, iş yerinde, okulda, spor yaparken, seyahat ederken veya açık havada geçirilen zamanlarda farklı ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle suyun günlük yaşamda kolayca ulaşılabilir olması önem taşıyor. Sağlıklı hidrasyon konusunda yayımlanan güncel araştırmalar, su tüketiminin artırılmasında sağlıklı suya erişim, doğru alışkanlıklar, toplumsal bilinçlenme, fiyat, kolaylık ve tüketim ortamı gibi faktörlerin de etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle içme suyunun günlük yaşamda görünür, erişilebilir ve pratik bir seçenek olması, yeterli sıvı tüketiminin desteklenmesine doğrudan katkı sağlıyor. Ambalajlı sular da farklı ambalaj seçenekleri sayesinde evden iş yerine, seyahatten açık hava aktivitelerine kadar pek çok farklı kullanım alanında tüketicilerin erişimini sağlıklı suya erişimini kolaylaştırıyor. Ambalajlı sular çok sıkı denetim süreçleriyle tüketiciye ulaşıyor SUDER, sağlıklı hidrasyon yaklaşımının önemli unsurlarından biri olan kaliteli ve güvenilir suya ulaşabilmesi için çalışıyor. Türkiye’de ambalajlı suların şişelenmesi, ambalajlanması, etiketlenmesi ve piyasaya arzı Sağlık Bakanlığı’nın ilgili mevzuat çerçevesinde titizlikle gerçekleştiriliyor. Su türlerine göre farklı teknik ve kalite kriterleri uygulanırken, ambalajlı sular su kaynaklarından başlayarak, üretim tesislerine ve raflara kadar uzanan içildiği ana kadarki tüm süreçlerde Sağlık Bakanlığı’nın çok sıkı denetimlerine tabi tutuluyor. Mikrobiyolojik kontrolleri ve hijyen gerekliliklerini üretimin her aşamasında en üst düzeyde tutan ambalajlı su sektörü, kalite ve güvenliği gözeten uygulamalarla suyu en uygun koşullarda tüketiciye ulaştırılmasını sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Göz Sağlığını Korumanın 10 Yolu   Haber

Göz Sağlığını Korumanın 10 Yolu

Dünya Görme Günü, önlenebilir körlük ve görme kusurlarına dikkat çekmek amacıyla tüm dünyada her yıl Ekim ayının ikinci Perşembe günü kutlanıyor. Bu yıl 08 Ekim 2026 tarihinde kutlanan Dünya Görme Günü, göz sağlığı konusunda farkındalık yaratmak için önemli bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 1 milyar kişinin önlenebilir veya henüz tedavi edilmemiş bir görme bozukluğundan etkilendiğini hatırlatan Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kıvanç Güngör şunları söyledi: “Göz sağlığı, genel sağlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Gözlerimizi ihmal etmeden korumamız gerekiyor. Dünya Görme Günü’nde biz Türk hekimleri de toplumda göz sağlığı bilincini artırmak için çalışmalar yürütüyoruz.” Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Körlüğü Önleme Ajansı iş birliğiyle düzenlenen etkinlikler ve farkındalık çalışmaları kapsamında, göz hekimleri ve uzmanlar her bireyin göz sağlığını koruması için bilinçlendirme faaliyetleri yürütüyor. Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye’de en sık görülen göz hastalıklarının başında katarakt, glokom, makula dejeneresansı (sarı nokta hastalığı), diyabete bağlı göz sorunları ve çocuklarda göz tembelliği, şaşılık ve miyopi geldiğini vurguladı. Bu hastalıkların büyük bölümü, düzenli kontroller ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabiliyor. Prof. Dr. Kıvanç Güngör, “Düzenli göz muayeneleri, görme kayıplarını önlemede en güçlü silahımızdır” diyerek erken teşhisin önemine dikkat çekti. Gözlerimizi korumanın 10 yolu Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kıvanç Güngör, herkesin göz sağlığını korumak için aşağıdaki on kuralı uygulaması ve çevresindekileri bilgilendirmesi gerektiğini vurguladı: 1. Gözlerinizi sevin, göz sağlığınıza önem verin Doktorunuzun önerileri doğrultusunda belirli aralıklarla göz muayenelerinizi yaptırın. Görme yetinizde bir problem olmasa bile, belirli aralıklarla göz kontrolleri yaptırmanız, şikayetleriniz gelişmeden önce hastalığın erken aşamada tespit edilmesi ve önlenmesinde yardımcı olacaktır. Ayrıca göz muayenesi ile sadece göz hastalıkları değil sistemik ve nörolojik hastalıkların tanısı da konabilmektedir. 2. Sağlıklı ve dengeli beslenin. Sağlıklı beslenmek göz sağlığı için de önem taşımaktadır. Göz sağlığını destekleyen vitamin ve mineralleri içeren besinler (A, B, C, D ve E vitaminleri, çinko, omega-3 yağ asitleri) tüketin. 3. Sigara kullanmayın. Sigara kullanımı katarakt ve yaşa bağlı makula dejenerasyonu riskini artırdığı için sigaradan uzak durun. 4. Gözlerinizi UV Işınlarından Koruyun. Dış mekanlarda güneş gözlüğü kullanarak zararlı ultraviyole ışınlardan korunun, çıplak gözle güneşe direk bakmaktan kaçının. 5. Gözlerinizde kaşınma veya tahriş olduğunda temizliğe dikkat edin. Ellerinizi yıkamadan gözlerinize dokunmayın ve göz hijyenine özen gösterin, makyaj malzemelerinizi başkaları ile paylaşmayın. 6. Ekran karşısında 20/20/20 kuralını uygulayın: Ekrana uzun süre bakmak göz kuruluğu, göz yorgunluğu ve baş ağrısına sebep olur. Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunce gözlerinizi kapatarak gözyaşı dağılımını sağlayın ve 20 saniye boyunca, 6 metre uzaktaki bir noktaya bakarak gözlerinizi dinlendirin. Ayrıca çocuklarda uzun süreli özellikle yakından tablet, telefon kullanımı miyopi gelişmesi ve artması riskini beraberinde getirmektedir. 7. Koruyucu gözlük veya ekipman kullanın: Odun kesme, kaynak gibi tehlikeli işler; sporlar veya kimyasal işler yaparken uygun göz koruyucu ekipman kullanın. 8. Diyabet ve Hipertansiyon gibi hastalıkları kontrol altında tutun. Toplumda sık görülen diyabet ve hipertansiyon gibi sistemik hastalıklar, göz sağlığınızı doğrudan etkileyerek körlüğe kadar gidebilir bu nedenle sistemik hastalıklarda göz kontrolü büyük önem taşımaktadır. 9. Çocuklarda göz sağlığına dikkat edin. Görme duyusunun geliştiği, öğrenildiği çocukluk döneminde düzenli göz muayenelerini ihmal etmeyin. Ailede olan göz problemlerinin kalıtım ile geçebileceğini unutmayın. Çocuklarınızın, günde en az iki saat dış ortamda vakit geçirmesini teşvik edin. Bu miyopi riskini azaltır. 10. Uzun süreli göz makyajından ve eski kozmetik ürünlerden kaçının. Göz makyaj malzemelerinizi zamanında değiştirin, son kullanma tarihlerine dikkat edin ve fırçalarınızı düzenli olarak temizleyin. Bu yaklaşım göz enfeksiyonlarını ve alerjik reaksiyonları önlemeye yardımcı olur. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

35 Yaşından Sonra Yürüyüşe Başlayacaklar Dikkat! Haber

35 Yaşından Sonra Yürüyüşe Başlayacaklar Dikkat!

Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinlere haftada 150-300 dakika orta şiddette fiziksel aktivite öneriyor. Ancak özellikle 35 yaşından sonra ve uzun süredir hareketsiz olanlarda, yürüyüşün süresi kadar, temposu ve hangi koşullarda yapıldığı da önem taşıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, yürüyüşte doğru tempoyu anlamanın en kolay yollarından birinin ‘konuşma testi’ olduğunu belirterek, “Orta tempolu bir yürüyüşte konuşabilir, ancak uzun cümleleri rahatça söylemekte zorlanırsınız. Konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız temponuz fazla yüksek olabilir” diyor. Prof. Dr. Murat Turfan, 4 Ekim Dünya Yürüyüş Günü kapsamında yaptığı açıklamada, kalp sağlığı için yürüyüşte dikkat edilmesi gereken 6 temel kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. Yürüyüşe başlamadan önce kendi risklerinizi öğrenin Prof. Dr. Murat Turfan, “35 yaşından sonra değişen şey yürüyüşün kuralları değil, kişinin kendi risklerini daha iyi tanımasının önemidir” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Uzun süredir egzersiz yapmıyorsanız, sigara kullanıyorsanız, hipertansiyon, diyabet veya kolesterol yüksekliğiniz varsa ya da ailenizde erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunuyorsa yürüyüş programına başlamadan önce sağlık durumunuzun değerlendirilmesi önemlidir. Gerekli görülen kişilerde hekim muayenesi ve ek testlerle egzersizin güvenli sınırları belirlenebilir. Bilinen kalp-damar hastalığı bulunan kişilerin ise yürüyüşün süresi ve şiddeti konusunda mutlaka hekimlerinin önerisine göre hareket etmeleri gerekir. İlk ve son 5-10 dakikayı hafife almayın Yürüyüşe başlar başlamaz yüksek tempoya çıkmak kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki yükü aniden artırabilir. Bu nedenle ilk 5-10 dakikayı daha rahat bir tempoda geçirerek vücudun ısınmasını sağlamak, ardından yürüyüş hızını kademeli olarak yükseltmek faydalıdır. Yürüyüşü bitirirken de birden durmak yerine son birkaç dakikada tempoyu yavaşlatmak gerekir. Isınma ve soğuma bölümleri özellikle yüksek tempoda yürüyenler ve kalp-damar hastalığı bulunanlar için daha önemlidir. Temponuzu ‘konuşma testi’ ile ayarlayın Prof. Dr. Murat Turfan, “Yürüyüş sırasında nabzınızı sürekli takip etmek zorunda değilsiniz. Bunun için oldukça basit bir yöntem var; konuşma testi. Orta şiddette bir yürüyüş sırasında konuşabilirsiniz, ancak uzun cümleleri rahatlıkla söylemekte zorlanmaya başlarsınız. Buna karşılık konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız tempo sizin için fazla yüksek olabilir. Elbette bu sınır kişiden kişiye değişir. Düzenli egzersiz yapan bir kişinin ‘orta şiddeti’, uzun süredir hareketsiz bir kişinin temposundan oldukça farklı olabilir. Bir günde çok değil, haftaya yayarak yürüyün Kalp sağlığı için haftada bir gün birkaç saat yürümek yerine, hareketi haftanın geneline yaymak daha doğru bir yaklaşım. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite hedefleyin. Örneğin, haftanın 5 günü 30’ar dakikalık tempolu yürüyüş iyi bir başlangıç olabilir. Üstelik bu süreyi tek seferde tamamlamanız gerekmiyor; gün içinde yapacağınız 10-15 dakikalık yürüyüşleri bir araya getirerek de toplam süreye ulaşabilirsiniz. Burada önemli olan kusursuz bir program değil, hareketsiz geçen günlerin sayısını azaltmak ve sürdürülebilir bir düzen oluşturmak. Yemek saatine ve hava koşullarına dikkat edin Özellikle ağır bir öğünün hemen ardından tempolu yürüyüş yapmak hazımsızlık, şişkinlik ve rahatsızlık hissine yol açabilir. Büyük öğünlerden sonra bir süre beklemek ve yürüyüşe daha hafif tempoda başlamak daha uygun olacaktır. Sıcak ve nemli havalarda vücudun ısı düzenlemesi zorlaşırken, çok soğuk havalarda damarların büzüşmesi ve tansiyonun yükselmesi gibi etkiler görülebilir. Kalp hastalığı olan kişilerin özellikle aşırı sıcak veya soğuk havalarda egzersiz koşullarına daha fazla dikkat etmesi gerekir. Bu belirtilerde yürüyüşe devam etmeyin! Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, yürüyüş sırasında bazı belirtilerin hafife alınmaması gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Yürüyüş sırasında göğüste baskı veya sıkışma; kola, sırta ya da çeneye yayılan ağrı, alışılmadık nefes darlığı; belirgin çarpıntı; baş dönmesi; soğuk terleme veya bayılacak gibi olma hissi gelişirse yürümeye devam edilmemelidir. Belirtiler kısa sürede geçse bile tekrarlıyorsa hekim değerlendirmesi gerekir. Belirgin ya da devam eden göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı veya bayılma gibi durumlarda ise acil tıbbi yardım alınmalıdır. Unutmayın, yürüyüşün amacı sınırlarınızı zorlamak değil, sağlığınızı güvenli ve düzenli hareketle desteklemektir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Takeda Türkiye, Hasta Güvenliğinde Bütüncül Bakımın Önemine Dikkat Çekiyor Haber

Takeda Türkiye, Hasta Güvenliğinde Bütüncül Bakımın Önemine Dikkat Çekiyor

Sağlık hizmetlerinde önlenebilir zararların azaltılması ve hasta güvenliği kültürünün güçlendirilmesi amacıyla her yıl 17 Eylül’de kutlanan Dünya Hasta Güvenliği Günü, güvenli bakımın sağlık sistemlerinin temel unsurlarından biri olduğuna dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, dünya genelinde her 10 hastadan 1'i sağlık hizmeti sırasında önlenebilir zararlarla karşılaşmakta; güvensiz bakım her yıl 3 milyondan fazla ölüme yol açmaktadır. Ayrıca; birinci basamak ve ayakta sağlık hizmetlerinde her 10 hastanın 4'ü zarar görmektedir ve bu zararların yaklaşık %80'i (%23,6-%85 aralığında) önlenebilir durumdadır.[1] Bu veriler ışığında DSÖ 2026 yılı için belirlediği “Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar İçin Güvenli Bakım” teması ve “Yaşam Boyu Güvenli Bakım” mesajı ise kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin yalnızca tedavi sırasında değil, yaşamlarının her aşamasında güvenli ve hasta odaklı sağlık hizmetlerine erişiminin önemini vurguluyor. Güvenli Bakım, Tüm Hasta Yolculuğunu Kapsıyor Bulaşıcı olmayan hastalıkların yönetimi; tanı, tedavi ve uzun dönemli takip boyunca farklı uzmanlık alanlarından sağlık profesyonellerinin ve çeşitli bakım ortamlarının koordinasyonunu gerektirebiliyor. Bu nedenle hasta güvenliği yalnızca sağlık kuruluşlarında gerçekleştirilen uygulamalarla sınırlı kalmıyor. Doğru tanıya zamanında erişim, tedavinin uygun şekilde yönetilmesi, ilaçların güvenli kullanımı, olası risklerin izlenmesi, takip süreçlerinin kesintisiz sürdürülmesi ve hastaların kendi sağlıklarıyla ilgili süreçlere aktif olarak katılması, güvenli bakımın önemli bileşenleri arasında yer alıyor. Takeda Türkiye, hasta güvenliğini tüm bakım yolculuğunun ayrılmaz unsuru olarak ele alıyor Hayatları iyileştirmek ve gelecek nesiller için daha sağlıklı bir dünya inşa etmek için çalışan Takeda Türkiye, gerçekleştirdiği faaliyetlerin merkezine hasta güvenliğini koyuyor. Takeda Türkiye; faaliyet gösterdiği hematoloji, immünoloji, gastroenteroloji, onkoloji ve nadir hastalıklar alanlarında hasta güvenliğini tüm bakım yolculuğunun temeli olarak ele alıyor. Şirket, hastaların ihtiyaç duydukları tedavilere erişiminin yanı sıra, bu tedavilerin güvenli, sürdürülebilir ve hasta odaklı bir bakım yaklaşımı içinde yönetilmesini temel bir öncelik olarak benimsiyor. Tedavi yolculuğunda doğru tanıya zamanında ulaşılması, tedavi süreçlerinin etkin şekilde yönetilmesi, olası risklerin yakından takip edilmesi ve bakımın farklı aşamaları arasında sürekliliğin korunması hasta güvenliğinin temel unsurlarını oluşturuyor. Takeda Türkiye, hasta güvenliğini yalnızca tedavinin uygulandığı anla sınırlı bir yaklaşım olarak değil; tanıdan tedaviye, takipten hastanın kendi sağlık yönetimine kadar uzanan bütüncül bir bakım anlayışının parçası olarak konumlandırıyor. Daha Güçlü Bir Hasta Güvenliği Kültürü İçin Ortak Sorumluluk Hasta güvenliğinin güçlendirilmesinde, hastaların kendi sağlık yolculuklarının aktif bir paydaşı olması da önemli bir rol oynuyor. Hastaların doğru bilgiye erişebilmesi, tedavi ve takip süreçlerini anlayabilmesi ve sağlıklarıyla ilgili karar süreçlerine katılım sağlayabilmesi daha güvenli bakımın desteklenmesine katkı sunuyor. Sağlık hizmetleri sırasında meydana gelen zararların yarısından fazlası önlenebilir nitelik taşırken, hastaların bakım süreçlerine aktif katılımı bu zararların yükünü %15'e kadar azaltabiliyor. Takeda Türkiye, hasta güvenliğini sağlık sisteminin tüm paydaşlarının ortak sorumluluğu olarak değerlendiriyor. Bu doğrultuda hasta toplulukları, sağlık profesyonelleri, sağlık otoriteleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte daha güçlü ve sürdürülebilir bir hasta güvenliği kültürünün geliştirilmesini destekliyor. 17 Eylül Dünya Hasta Güvenliği Günü, bulaşıcı olmayan hastalıklarla yaşayan bireyler için güvenli bakımın yalnızca belirli bir tedavi anında değil, yaşam boyu devam eden sağlık yolculuğunun her aşamasında öncelik olması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir Haber

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir

3–9 Eylül Halk Sağlığı Haftası kapsamında açıklamalarda bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’ndan Dr. Funda Yıldız, halk sağlığında hastalıkların ortaya çıkmasını önlemeye yönelik koruyucu yaklaşımın önemine dikkat çekti. Koruyucu sağlık uygulamalarının toplum sağlığı üzerindeki etkisi küresel verilerde çarpıcı biçimde görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) öncülüğünde gerçekleştirilen kapsamlı bir çalışmaya göre, aşılama programları son 50 yılda dünya genelinde en az 154 milyon kişinin hayatını kurtardı. Aşılamanın küresel bebek ölümlerindeki azalmanın yüzde 40’ına katkıda bulunduğu hesaplandı. Hastalıkların ortaya çıkmasına yol açan önlenebilir risklerin azaltılması da halk sağlığının önemli çalışma alanlarından biri. DSÖ ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın (IARC) 2026 yılında yayımladığı, 185 ülke ve 36 kanser türünü kapsayan küresel analize göre, incelenen yeni kanser vakalarının yüzde 37’si, yaklaşık 7,1 milyon vaka, önlenebilir nitelikte. Tütün kullanımı, enfeksiyonlar ve alkol tüketimi önlenebilir kanser nedenleri arasında ilk sıralarda yer alırken; yüksek vücut kitle indeksi, fiziksel hareketsizlik ve hava kirliliği de risk faktörleri arasında bulunuyor. Bunun yanı sıra, güvenli su, sanitasyon ve hijyen de hastalıkların önlenmesinde kritik önem taşıyor. DSÖ’ye göre güvenli olmayan su, sanitasyon ve hijyen koşulları dünya genelinde her yıl en az 1,4 milyon önlenebilir ölümle ilişkili. Hastalıklara yönelik koruyucu sağlık önlemlerinin önemine değinen Yıldız, “Halk sağlığının asıl gücü, yalnızca geniş çalışma alanından değil, hastalığı ortaya çıktıktan sonra ele almak yerine mümkün olduğunca ortaya çıkmadan önlemeyi hedeflemesinden gelir. Bu yönüyle halk sağlığı, ‘Nasıl tedavi ederiz?’ sorusundan önce ‘Nasıl koruruz, nasıl önleriz ve nasıl daha sağlıklı bir yaşamı mümkün kılarız?’ sorularını sorar” dedi. ‘Halk sağlığı yaşamın her alanındadır’ Aşılama, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, temiz su ve hijyen gibi birbirinden farklı alanların halk sağlığının kapsamına girdiğini belirten Yıldız, halk sağlığının bireyi yaşamın belirli bir döneminde değil, doğum öncesinden yaşlılığa uzanan yaşam yolculuğunun tamamında ele aldığını söyledi. Yıldız, “Halk sağlığı, anne ve çocuk sağlığından adolesan, erişkin, kadın, erkek ve yaşlı sağlığına; bağışıklamadan bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların kontrolüne; erken tanı ve tarama programlarından sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteye; ruh ve aile sağlığından çevre, iş ve okul sağlığına; evde sağlık ve bakım hizmetlerinden dezavantajlı grupların sağlık gereksinimlerine ve sağlıkta eşitsizliklerin azaltılmasına kadar çok geniş bir alanda bireyin ve toplumun sağlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi’nin Programı Açıklandı Haber

9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi’nin Programı Açıklandı

“Güvenli Gıdaya Erişim: Herkesin Hakkı, Herkesin Sorumluluğu” sloganıyla düzenlenen Kongre’de 12 farklı ülkeden konuşmacı yer alacak. Kongre, iki gün boyunca ele alınacak güncel konular, bilimsel çalışmalar ve farklı bakış açılarıyla gıda güvenliğinin nabzını tutacak. Gıda güvenliği alanında ulusal ve uluslararası düzeyde her geçen yıl daha yoğun ilgi gören 9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi’nin programı açıklandı. İki gün boyunca 12 oturumda 45 sözlü sunumun yer alacağı programda ayrıca üç interaktif panel gerçekleştirilecek. Kongre’nin her iki günü de alanında dünya çapında tanınan otoritelerin açılış konferanslarıyla başlayacak. Prof. Charles Spence yeme biliminin duyusal boyutlarını ele alacak Kongre’nin ilk gününün açılış konferansını, dünyaca ünlü deneysel psikolog Prof. Charles Spence gerçekleştirecek. Gastronomi ile psikolojiyi buluşturan alanda uzun yıllardır çalışan ve bu konuda çok sayıda yayını bulunan ve önemli araştırmaları yürüten Prof. Spence, “Gastrofizik: Yeme Bilimi” başlıklı son derece ilgi çekici konferansında, çok duyulu tat alma deneyiminin tüketici algısı üzerindeki etkilerini ele alacak. Prof. Spence; tüketilen gıdanın kendisinin yanı sıra ambalajın rengi, gıdanın sunumu ve arka planda çalan müzik gibi unsurların tat alma deneyimini nasıl etkilediğini aktaracak. “Sesli baharat” olarak da tanımlanan müziğin yanı sıra gıdanın dışındaki farklı duyusal unsurların tüketici algısı üzerindeki etkilerini irdeleyecek. Prof. Spence ayrıca algı üzerinde yaratılan bu etkinin, tüketicileri gezegenimiz için daha sürdürülebilir bir beslenme düzenine yönlendirmek amacıyla nasıl kullanılabileceği ve tüketicilerin gıda güvenliği ile kalitesine ilişkin algılarında oluşturabileceği muhtemel değişiklikler konusunda önemli bilgiler paylaşacak. Prof. Francesco Branca gıda güvenliğinde bireysel ve toplumsal önlemleri ele alacak Kongre’nin ikinci günü ise Prof. Francesco Branca’nın açılış konferansıyla başlayacak. 2008–2024 yılları arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Cenevre Merkez Ofisi’nde Beslenme ve Gıda Güvenliği Bölümü Başkanı olarak görev yapan ve halen Cenevre Üniversitesi Küresel Sağlık Enstitüsü’nde davetli profesör olarak yazısı kaldırıldı çalışmalarını sürdüren Prof. Branca, “Gıdalarımızı Güvenli Hale Getirmek: Çiftlikten Sofraya Gıdalarımızı Güvenli Hale Getirmek İçin Bireysel ve Toplumsal Önlemler” başlıklı bir konferans verecek. Dünya Sağlık Örgütü’ndeki uzun yıllara dayanan çalışmaları boyunca sağlıklı beslenme ve gıda güvenliği alanında bilim temelli önerilerin ve küresel politikaların geliştirilmesine katkıda bulunan Prof. Branca; ülkelere politika ve teknik destek sağlanmasından Birleşmiş Milletler kuruluşları, sivil toplum ve gıda sektörüyle yürütülen iş birliklerine kadar geniş bir alanda çalışmalar gerçekleştirdi. Prof. Branca, bilimsel birikimini küresel sağlık politikaları alanındaki deneyimiyle bir araya getirerek, gıda güvenliğinin çiftlikten sofraya uzanan süreçte ortak bir sorumluluk olduğuna dikkat çekecek. Bireylerden üreticilere, kamu otoritelerinden özel sektöre kadar tüm kesimlerin rollerini değerlendirirken, güvenli gıdaya erişimin gıda sistemleri, kamu politikaları ve toplumsal sorumluluk çerçevesinde ele alınmasının önemini küresel deneyimleri ışığında aktaracak. 12 ülkeden konuşmacı İstanbul’da buluşacak Her geçen yıl gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde daha yoğun ilgi gören Kongre’de bu yıl Türkiye’den konuşmacıların yanı sıra 12 farklı ülkeden uzman isimler yer alacak. “Güvenli Gıdaya Erişim: Herkesin Hakkı, Herkesin Sorumluluğu” sloganıyla düzenlenen Kongre’nin öne çıkan özelliklerinden biri de akademik araştırmaların yanı sıra sektörden iyi uygulama örnekleri ve yeniliklerin program kapsamında paylaşılması olacak. Kongre; akademi, kamu ve özel sektör temsilcileri, genç araştırmacılar, öğrenciler ve tüketici temsilcilerini aynı platformda bir araya getiren yapısını bu yıl daha da genişleterek sürdürmeyi hedefliyor. Yapay zekâdan iklim değişikliğine gıda güvenliğinin güncel gündemi ele alınacak İki gün sürecek Kongre programı, gıda güvenliği alanında gıdanın var oluşundan bu yana gündemde olan temel risk alanlarını kapsayan sunumların yanı sıra günümüzün yeni ve güncel konularını da içerecek. Yeni riskler ve trendler, yapay zekâ uygulamaları ve dijitalizasyon, doğal koruma yöntemleri, ileri analiz teknolojileri, iklim değişikliği ve gıda güvenliği ile döngüsel ekonomi gibi başlıklar alanlarında uzmanlaşmış bilim insanları ve sektör temsilcileri tarafından ele alınacak. Gıda güvenliği alanındaki farklı tarafların bir araya gelmesini hedefleyen 9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi, katılımcı çeşitliliği ve yoğunluğu arttıkça yaratacağı ortak faydanın da büyüyeceği anlayışıyla, konuya ilgi duyan tüm kesimleri Kongre’ye katılmaya davet ediyor. 9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi, 5–6 Kasım 2026 tarihlerinde İstanbul Grand Cevahir Hotel & Convention Center’da gerçekleştirilecek. Kongre için erken kayıt dönemi 14 Ağustos 2026 tarihinde sona erecek. 9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresine katılmak için kayıt ve ayrıntılı bilgiye http://www.gidaguvenligikongresi.org ulaşılabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ebelik Mesleği Dönüşüyor Haber

Ebelik Mesleği Dönüşüyor

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, yeni yönetmeliklerle güçlenen ebelik mesleğinin dönüşümünü değerlendirdi. "Ebelik, bilimsel temellere dayanan profesyonel bir sağlık alanına dönüştü" Ebeliğin insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir meslek olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, "Ebelik, insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir meslektir. Yüzyıllardır ebeler, doğum yapan kadınların yanında yer almış, onlara destek olmuş ve en zor anlarında güven veren kişiler olmuştur. Günümüzde ise ebelik, sadece doğum yaptıran bir meslek olmaktan çıkmış; bilimsel verilere dayanan, profesyonel bir sağlık alanına dönüşmüştür." dedi. Eskiden usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ebeliğin bugün üniversitelerde lisans düzeyinde eğitim verilen akademik bir meslek haline geldiğini vurgulayan Doç. Dr. Yıldırım, şöyle devam etti: "Artık ebeler; gebelik öncesinden başlayarak doğum ve doğum sonrası döneme kadar annenin hem fiziksel hem de psikolojik sağlığını takip eden, normal doğumu yönetebilen ve yenidoğan bakımında aktif rol alan sağlık profesyonelleridir. Aynı zamanda aile planlaması, üreme sağlığı ve toplum sağlığı gibi alanlarda da hizmet vermektedirler." Yeni yönetmelikle ebelerin yetki ve sorumlulukları güçlendi Modern sağlık sisteminde ebelerin yalnızca doğum sürecinde değil, koruyucu sağlık hizmetlerinde de önemli görevler üstlendiğini ifade eden Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, "Günümüzde ebeler hem koruyucu hem de tedavi edici sağlık hizmetlerinde görev almaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte uzaktan takip, mobil uygulamalar ve tele-sağlık gibi yöntemlerle daha fazla kişiye ulaşabilmektedirler. Ayrıca bazı alanlarda bağımsız olarak hizmet sunabilmeleri de mümkün hale gelmiştir." diye konuştu. Türkiye’de ebelik eğitiminin 1996 yılından itibaren lisans düzeyine çıkarıldığını ardından yüksek lisans ve doktora programlarıyla akademik olarak güçlendirildiğini kaydeden Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, “Sağlık Bakanlığı’nın 3 Aralık 2024 tarihinde yayımlanan yeni Ebelik Yönetmeliği, ebelerin yetki ve sorumluluklarını netleştirerek serbest meslek icrası gibi bağımsız çalışma haklarını güçlendirmiştir. Normal Doğum Eylem Planı'nın bir parçası olarak, her gebenin kendi özel ebesine sahip olması ve doğum sürecinde birebir ebe desteği alması sağlanmıştır.” şeklinde konuştu. Yönetmeliğin yalnızca doğum sürecini değil, kadın sağlığının birçok alanını kapsadığını vurgulayan Doç. Dr. Yıldırım, şunları söyledi: "Yönetmelik, ebelerin sadece doğum anıyla sınırlı kalmayıp; üreme sağlığı, cinsel sağlık, aile planlaması danışmanlığı ve toplum sağlığı liderliği gibi alanlarda daha etkin ve yetkili olmalarını sağlamıştır. Ebelerin doğum ve sezaryen yönetimini güncel klinik rehberlere göre sağlaması teşvik edilerek, tıbbi müdahale gerektirmeyen fizyolojik süreçlerdeki karar verici otoriteleri pekiştirilmiştir." "Ebelerin güçlenmesi sezaryen oranlarının düşmesine katkı sağlar" Ebelik hizmetlerinin güçlü olduğu sağlık sistemlerinde anne ve bebek sağlığı göstergelerinin daha olumlu olduğunu belirten Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, "Ebelik hizmetlerinin yeterince güçlü olmadığı sağlık sistemlerinde koruyucu sağlık hizmetlerinin zayıflaması, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının azalması ve doğum sürecinin doğal akışının bozulması gibi sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Türkiye'de sezaryen oranlarının yüzde 61,2 gibi yüksek bir seviyede olması da bu durumun önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir." dedi. Dünya Sağlık Örgütü verilerinin de ebelerin önemini ortaya koyduğunu ifade eden Doç. Dr. Yıldırım, şöyle konuştu: "Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, ebelerin aktif olduğu sistemlerde hem sezaryen oranları hem de anne ve bebek ölümleri daha düşüktür. Ebeler, özellikle düşük riskli gebeliklerde normal doğumu destekleyerek gereksiz cerrahi müdahalelerin önüne geçebilmektedir.” Anne adayına doğum boyunca sunulan birebir desteğin önemine değinen Doç. Dr. Yıldırım, "Anne adayını sürece hazırlayan, doğum boyunca birebir destek sunan ebeler, doğumun doğal akışına uygun ilerlemesini sağlayarak komplikasyon risklerini azaltmaktadırlar. Sağlık Bakanlığınca yayımlanan 'Ebelere Yönelik Doğum Eylem Yönetimi Klinik Rehberi' de doğumun fizyolojik bir süreç olarak yönetilmesinde ebelerin kilit rolünü vurgulamaktadır." diye konuştu. Doğum sonrası ruh sağlığının korunmasında kritik görev üstleniyorlar Doğum sonrasının yalnızca fiziksel değil, psikolojik açıdan da hassas bir dönem olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, "Doğum sonrası dönem, anneler için hem fiziksel hem de duygusal açıdan hassas bir süreçtir. Bu dönemde ebeler, düzenli takip ve destek sağlayarak annenin kendini yalnız hissetmesini önleyip yapılan izlem ziyaretleri sayesinde ruhsal değişimleri erken fark edebilmektedir. Ebeler, takipler sırasında çeşitli değerlendirme yöntemleri kullanarak doğum sonrası depresyon riski taşıyan anneleri erken dönemde belirleyebilmekte, gerekli durumlarda uzman desteğine yönlendirme yapıp erken müdahale ile annenin ruh sağlığının korunmasında önemli bir rol oynamaktadırlar." ifadelerini kullandı. Dijitalleşme ebelik hizmetlerini de dönüştürüyor Sağlıkta dijital dönüşümün ebelik hizmetlerini daha erişilebilir hale getirdiğini ifade eden Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, "Sağlık alanındaki dijital gelişmeler, ebelik hizmetlerini de dönüştürmüştür. Artık bakım hizmetleri sadece hastanelerle sınırlı kalmamakta, dijital platformlar üzerinden de sürdürülebilmektedir." şeklinde konuştu. "Annelik Yolculuğu" uygulaması ve dijital ebe danışmanlık sistemlerinin annelere önemli kolaylık sağladığını belirten Doç. Dr. Yıldırım, "T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından geliştirilen 'Annelik Yolculuğu' mobil uygulaması, e-Nabız entegrasyonu sayesinde annelerin aşı takvimini ve bebek gelişimini kolayca takip etmesine imkân tanımaktadır. Bunun yanı sıra 'Ebebul' gibi platformlar üzerinden aileler uzman ebelere görüntülü görüşmelerle ulaşabilmekte ve ihtiyaç duydukları desteği hızlı bir şekilde alabilmektedir. Uzaktan takip sistemleri sayesinde ebeler, annelerin tansiyon ve nabız gibi temel sağlık verilerini dijital ortamda izleyebilmektedir. Bu sayede olası riskler erken fark edilerek zamanında müdahale edilebilmektedir." dedi. "Güçlü ebelik, sağlıklı toplum demektir" Ebelik hizmetlerinin güçlendirilmesinin yalnızca doğum süreçlerini değil, toplum sağlığını da doğrudan etkilediğini vurgulayan Doç. Dr. Ayça Demir Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı: "Ebelerin sağlık sisteminde daha aktif ve güçlü bir şekilde yer alması hem sezaryen oranlarının azaltılmasına hem de anne ve bebek sağlığının korunmasına önemli katkı sağlar. Ebelik hizmetlerinin güçlendirilmesi, daha sağlıklı bir toplum için atılacak en önemli adımlardan biridir." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.