Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Empati

Kapsül Haber Ajansı - Empati haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Empati haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yapay Zekâ Çocuklarımızın Ruh Sağlığını Zehirliyor mu? Haber

Yapay Zekâ Çocuklarımızın Ruh Sağlığını Zehirliyor mu?

Araştırmacılar, yapay zekânın psikolog veya yakın arkadaş yerine kullanılmasının tehlikelerine dikkat çekerek aileleri uyardı. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan da daha önce yaptığı açıklamada, “Yapay zekayı terapist gibi görürseniz o zaman risk başlar. Çünkü yapay zekadan terapist olmaz.” sözleriyle bu teknolojilerin profesyonel ruh sağlığı desteğinin yerine kullanılmasının sakıncalarına dikkat çekmişti. ChatGPT ve benzeri yapay zekâ uygulamalarının günlük yaşamda giderek daha fazla kullanılması, özellikle çocukların ve ergenlerin ruh sağlığı üzerindeki olası etkilerine ilişkin endişeleri artırıyor. Gençlerin yalnızlıklarını, korkularını, ailevi sorunlarını ve psikolojik sıkıntılarını yapay zekâ sohbet robotlarıyla paylaşması, yeni bir tehlikeyi gündeme getiriyor: Yapay zekâ, bir gencin ciddi psikolojik kriz yaşadığını her zaman anlayamayabiliyor. 1 Ağustos 2026’da npj Digital Medicine Dergisinde yayımlanan bilimsel inceleme ile 7 Ekim 2026’da ABD merkezli Common Sense Media tarafından açıklanan araştırma, yapay zekânın gençler için oluşturabileceği risklere farklı açılardan dikkat çekti. İki ayrı çalışma da özellikle intihar düşüncelerinin fark edilmesi, psikolojik krizlere verilen yanıtlar ve gençlerin gerçek insanlardan yardım alması konusunda önemli güvenlik sorunları bulunduğunu ortaya koydu. Bir saat boyunca intihardan söz edildi, ebeveynlere uyarı gitmedi! Common Sense Media bünyesindeki Gençlik Yapay Zekâ Güvenliği Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen araştırmada, ChatGPT’nin 13-17 yaş grubuna yönelik güvenlik özellikleri 4 binden fazla test komutuyla incelendi. Araştırmacılar, çocuk ve ergen psikiyatristlerinin de katkısıyla oluşturdukları senaryolarda, genç kullanıcıları temsil eden hesaplar üzerinden intihar düşünceleri, kendine zarar verme ve yeme bozuklukları gibi ciddi sorunları gündeme getirdi. En dikkat çekici sonuç ise ebeveyn bildirim sisteminde ortaya çıktı. Yeni açılan ve ebeveyn hesaplarına bağlanan test profillerinde bazıları bir saate ulaşan riskli konuşmalara rağmen ebeveynlere herhangi bir güvenlik bildirimi gönderilmedi. Üstelik araştırmaya göre ChatGPT, psikolojik krizlerde profesyonel yardım veya kriz destek kaynaklarına yönlendirme yapılması gereken durumların dörtte birinden fazlasında beklenen yönlendirmeyi sağlayamadı. Araştırmacılar bu sonuçlar üzerine ChatGPT’nin gençlere yönelik güvenlik düzeyini kendi değerlendirmelerinde “Kabul Edilemez Risk” kategorisine yerleştirdi. Nature’daki bilimsel inceleme: İntihar riski gözden kaçabiliyor! Common Sense Media’nın bulgularıyla benzer endişeleri gündeme getiren bir başka bilimsel yayın ise npj Digital Medicine Dergisinde yayımlandı. Crisis Text Line kuruluşundan Kelly L. Zuromski ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı incelemede, yapay zekâ sohbet robotlarının gençlerde intihar riskini belirleme ve bu risklere yanıt verme becerileriyle ilgili mevcut araştırmalar değerlendirildi. Bilim insanlarına göre yapay zekâ sistemleri, açıkça ifade edilen intihar düşüncelerini tanımada daha başarılı olabiliyor. Ancak gençlerin psikolojik sıkıntılarını dolaylı, belirsiz veya zaman içinde giderek belirginleşen mesajlarla anlatması durumunda sistemlerin performansı önemli ölçüde düşebiliyor. Ergenlerin ruhsal sorunlarını her zaman açıkça ifade etmemesi, bu eksiklikleri daha da önemli hale getiriyor. Araştırmacılar, yapay zekânın farklı konuşmalara yayılan umutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik belirtilerini doğru ilişkilendirememesinin profesyonel yardıma ulaşmayı geciktirebileceği konusunda uyardı. Yapay zekâyı psikolog yerine koymak neden tehlikeli? Bilim insanlarının dikkat çektiği en önemli tehlikelerden biri, gençlerin yapay zekâ sohbet robotlarını psikolojik destek veya terapi yerine kullanması. Yapay zekânın anlayışlı, sabırlı ve destekleyici yanıtlar vermesi, özellikle yalnızlık yaşayan veya duygusal sorunlarla mücadele eden gençlerde gerçek bir insanla konuşuyormuş hissi oluşturabiliyor. Ancak yapay zekânın empatik görünmesi, psikolojik sorunları doğru değerlendirebildiği ya da profesyonel destek sağlayabildiği anlamına gelmiyor. Common Sense Media’nın testlerinde de ChatGPT’nin bazı durumlarda kendisine gerçek bir arkadaş gibi yaklaşan gençlere, kişisel duyguları ve tercihleri varmış izlenimi veren yanıtlar üretebildiği görüldü. Bu durum, gençlerin yapay zekâ ile aşırı duygusal bağ kurması ve gerçek sosyal ilişkilerden uzaklaşması ihtimaline ilişkin endişeleri artırıyor. Özellikle psikolojik açıdan hassas bir dönemde bulunan gençlerin yapay zekâyı tek destek kaynağı olarak görmesi, ihtiyaç duydukları yardımı ailelerinden veya ruh sağlığı uzmanlarından almakta gecikmelerine yol açabilecek bir risk olarak değerlendiriliyor. Güvenlik filtreleri her zaman yeterli koruma sağlamıyor! Common Sense Media’nın araştırmasında, yapay zekânın gençlere yönelik bazı koruma mekanizmalarının beklenen şekilde çalışmadığı da belirlendi. Testlerde yaş tahmini sisteminin bazı yetişkin hesaplarını, kullanıcı kendisini 13 yaşında tanıtsa bile gençlere yönelik koruma deneyimine geçirmediği görüldü. Eğitim amacıyla geliştirilen çalışma modu kolaylıkla aşılabiliyor! Bununla birlikte, açık cinsel içerikli rol yapma taleplerinin reddedilmesi gibi bazı koruma özelliklerinin başarılı çalıştığı belirtildi. OpenAI ise araştırmanın yöntemine itiraz ederek ebeveyn kontrolleri tam olarak etkinleşmeden yapılan bazı testlerin gerçeği yansıtmayabileceğini savundu. Şirket, gençlerin güvenliğine yönelik koruma sistemlerini geliştirmeyi sürdürdüğünü açıkladı. Uzmanlardan 18 yaş uyarısı! Common Sense Media, araştırma sonuçları doğrultusunda güvenlik eksiklikleri giderilene ve bağımsız testlerle doğrulanana kadar ChatGPT kullanımının 18 yaş ve üzeri kişilerle sınırlandırılması çağrısında bulundu. npj Digital Medicine Dergisindeki bilimsel inceleme ise gençlerin gerçek yaşamda yapay zekâ ile kurdukları etkileşimlerin intihar riski üzerindeki etkilerinin henüz yeterince bilinmediğini vurguladı. Araştırmacılar, gençlere özgü güvenlik testlerinin geliştirilmesi ve risk altındaki kullanıcıların güvenilir yetişkinlerle, kriz destek hizmetleriyle ve ruh sağlığı uzmanlarıyla bağlantı kurmasının güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. İki çalışmanın birlikte gündeme getirdiği en önemli tehlike, yapay zekânın bir gencin ruhsal krizini fark edememesi veya yeterli profesyonel yardıma yönlendirememesi. Uzmanların dikkat çektiği bu riskler, ebeveynlerin çocuklarının yapay zekâ kullanımını takip etmesinin ve psikolojik sorunlarda insan desteğinin öncelikli olmasının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Yapay zekânın intihara doğrudan neden olduğunu gösteren kesin bir sonuca ulaşılmış değil. Ancak mevcut araştırmalar, gençlerin ruhsal krizlerinin yönetiminde yapay zekâya tek başına güvenmenin ciddi sakıncalar taşıyabileceğine işaret ediyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan uyarmıştı! “Yapay zekâyı terapist gibi görürseniz risk başlar!” Yapay zekânın çocuklar ve gençlerin ruh sağlığı üzerindeki risklerine dikkat çeken araştırmalar, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın daha önce yaptığı önemli uyarıları da yeniden gündeme getirdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Ağustos 2025’te katıldığı canlı yayında, özellikle yalnızlık yaşayan, duygusal açıdan hassas ve psikolojik sorunlarla mücadele eden bireylerin yapay zekâya aşırı bağlanmasının tehlikelerine dikkat çekmişti. Tarhan, “Ancak yapay zekayı terapist gibi görürseniz o zaman risk başlar. Çünkü yapay zekadan terapist olmaz.” sözleriyle teknolojinin psikolojik destek yerine kullanılmasının sakıncalarını vurgulamıştı. Arkadaş ve sırdaş olarak görmek duygusal bağımlılık riskini artırıyor Yapay zekânın gerçek bir insan gibi empati kuramadığını ve kişinin ruhsal durumunu bir uzman gibi değerlendiremediğini belirten Tarhan, özellikle gençlerin yapay zekâyı arkadaş veya sırdaş olarak görmelerinin ise duygusal bağımlılık riskini artırabileceğine dikkat çekmişti. “Yapay zekâ intihar riskini doğru değerlendiremeyebilir!” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aynı açıklamasında yapay zekânın karşısındaki kişinin gerçek niyetini anlayamamasının ciddi sonuçlar doğurabileceğini de ifade etmişti. Özellikle yaşamak istemediğini dile getiren bir kullanıcının sözlerinin yapay zekâ tarafından doğru yorumlanamaması halinde sakıncalı yanıtlar üretilebileceği uyarısında bulunan Tarhan, kontrolün tamamen teknolojiye bırakılmaması gerektiğini vurgulamıştı. Tarhan’ın bu değerlendirmeleri, npj Digital Medicine dergisinde yayımlanan bilimsel incelemenin gençlerin dolaylı intihar riski belirtilerinin gözden kaçabilmesine ilişkin bulgularıyla benzer kaygılara işaret ediyor. “Yapay zekâ terapist olamaz ama terapistin işini kolaylaştırabilir!” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kasım 2025’te Bursa Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği konuşmada da yapay zekânın bilinçli bir varlık olmadığını ve profesyonel ruh sağlığı hizmetlerinin yerini alamayacağını ifade etmişti. Yapay zekânın bir uzman tarafından yardımcı araç olarak kullanılabileceğini, ancak bağımsız bir terapist gibi değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Tarhan, özellikle ergenlik öncesi dönemdeki çocukların aşırı yapay zekâ kullanımına karşı korunması gerektiğini belirtmişti. Anne babalara kritik uyarı: Çocukları yapay zekâ ile yalnız bırakmayın! Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 28 Eylül 2026’da yayımlanan bir başka açıklamasında çocukların ve gençlerin karar verme becerileriyle ilişkili beyin bölgelerinin gelişimini henüz tamamlamadığına dikkat çekerek dijital dünyada ebeveyn rehberliğinin önemini vurguladı. Tarhan’a göre çocukların dijital teknolojileri bilinçli kullanmayı öğrenmesi, ailelerin bu süreçte yol gösterici olması ve özellikle riskli içeriklere maruz kalmanın önlenmesi büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Tarhan’ın bu değerlendirmeleri, npj Digital Medicine dergisinde yayımlanan bilimsel incelemenin gençlerin dolaylı intihar riski belirtilerinin gözden kaçabilmesine ilişkin bulgularıyla benzer kaygılara işaret ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuklukta Hayvana Şiddet Göz Ardı Edilmemeli! Haber

Çocuklukta Hayvana Şiddet Göz Ardı Edilmemeli!

Tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddetinin özellikle çocuk ve ergenlerde önemli bir uyarı işareti olabileceğine dikkat çeken Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Özellikle çocuk ve ergenlerde hayvana zarar verme davranışı ‘çocukluk yaramazlığı’ olarak küçümsenmemeli. Bu davranış bazen çocuğun yaşadığı travma, şiddete tanıklık etme, şiddetin normalleştirildiği bir çevrede büyüme veya duygu ve davranışlarını düzenlemekte zorlanmasıyla ilişkili olabilir.” dedi. Hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında ilişki bulunduğunu dile getiren Doğantekin, çocukların hayvanlarla kurduğu sağlıklı ilişkilerin empati, sorumluluk ve bakım verme becerilerini destekleyebileceğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Seren Doğantekin, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü kapsamında hayvana yönelik şiddetin psikolojik ve sosyal açıdan hangi etkenlerle ilişkili olabileceği, insanlara yönelik şiddetle bağlantısı ve çocuklarda hayvanlara karşı sağlıklı bir yaklaşımın empati ve sorumluluk gelişimine katkısı hakkında açıklamalarda bulundu. Hayvana yönelik şiddet, güç ve kontrol kurmanın bir aracı olarak da kullanılabiliyor! Hayvana yönelik şiddeti tek bir psikolojik nedene bağlamanın doğru olmadığını ifade eden Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Araştırmalar; düşük empati, öfke kontrolünde güçlük, dürtüsellik, saldırgan davranış örüntüleri, şiddete maruz kalma veya şiddete tanıklık etme gibi pek çok etkenin rol oynayabileceğini gösteriyor.” dedi. Özellikle kişinin karşısındaki canlının acısını fark etme ve onun açısından değerlendirebilme kapasitesinin düşük olmasının, şiddet davranışının ortaya çıkmasını kolaylaştırabildiğini aktaran Doğantekin, “Bazı durumlarda şiddet, yalnızca öfkenin dışavurumu değildir; güç ve kontrol kurmanın bir aracı olarak da kullanılabilir. Özellikle aile veya partner şiddetinin bulunduğu ortamlarda hayvana zarar verme ya da zarar vermekle tehdit etmenin, diğer kişiyi korkutmak ve kontrol etmek amacıyla kullanılabildiğini gösteren çalışmalar bulunur.” şeklinde konuştu. Tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddeti önemli bir uyarı işareti olabilir! Hayvana şiddeti yalnızca hayvana zarar veren tekil bir davranış olarak değerlendirmenin de eksik kalabileceğine işaret eden Doğantekin, “Özellikle tekrarlayan ve kasıtlı şiddet davranışları; kişinin öfke kontrolü, empati, dürtü kontrolü ve kişilerarası ilişkileri açısından değerlendirilmesi gereken önemli bir işaret olabilir.” dedi. Özellikle çocuk ve ergenlerde hayvana zarar verme davranışının ‘çocukluk yaramazlığı’ olarak küçümsenmemesi gerektiğini vurgulayan Doğantekin, “Bu davranış bazen çocuğun yaşadığı travma, şiddete tanıklık etme, şiddetin normalleştirildiği bir çevrede büyüme veya duygu ve davranışlarını düzenlemekte zorlanmasıyla ilişkili olabilir. Bu nedenle tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddeti, çocuğun içinde bulunduğu çevrenin ve ruhsal durumunun değerlendirilmesini gerektiren bir uyarı işareti olarak ele alınmalı.” uyarısında bulundu. Hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında ilişki bulunuyor! Hayvana şiddet uygulayan kişilerin daha sonra insanlara yönelik şiddet uygulama olasılığının yüksek olduğunun bilindiğini hatırlatan Seren Doğantekin, şunları söyledi: “Bilimsel literatürde hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında dikkate değer bir ilişki bulunur. Çocukluk dönemindeki hayvan şiddetini inceleyen araştırmalar, bu davranış ile insanlara yönelik şiddet arasında anlamlı ilişkiler bildirmiştir. Daha geniş bir literatür taramasında incelenen 96 çalışmanın 94’ünde hayvan istismarı ile insanlara yönelik şiddet arasında bir tür ilişki bildirilmiştir; özellikle aile içi şiddet bağlamında iki şiddet türünün birlikte görülmesine ilişkin önemli bulgular vardır. Ancak bu bulguları ‘hayvana zarar veren herkes ileride insana zarar verir’ şeklinde yorumlamak doğru değildir. Burada söz konusu olan kesin bir neden-sonuç ilişkisi değil, risk faktörlerinin ve şiddet örüntülerinin birbiriyle kesişebilmesidir.” Hayvan sevgisinin temelinde, başka bir canlının yaşamına ve sınırlarına saygı duymak var! Çocukların hayvanlarla kurdukları sağlıklı ilişkinin yalnızca ‘hayvan sevgisi’ açısından değil; empati, sorumluluk alma, bakım verme ve başka bir canlının ihtiyaçlarını fark edebilme becerilerinin gelişmesi açısından değerli olduğuna dikkat çeken Doğantekin, “Çocukların evcil hayvanlarla kurduğu bağ üzerine yapılan araştırmalarda güçlü ve olumlu bağların empati, yaşam kalitesi ve bazı olumlu baş etme becerileriyle ilişkili olduğu görülür.” dedi. Ebeveynin hayvanlardan korkması durumunda ise çocuğa ‘hayvanlardan korkmamalısın’ mesajını vermekten çok, hayvana saygılı ve güvenli yaklaşmayı öğretmenin önemli olduğunun altını çizen Doğantekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuğun mutlaka bir hayvana dokunması, onu sevmesi ya da evde hayvan beslemesi gerekmez. Sokaktaki bir hayvana zarar vermemek, ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak, uygun koşullarda su veya mama bırakmak ve hayvanların da korku, stres ve acı yaşayabilen canlılar olduğunu anlatmak dahi çocuğun merhamet ve sorumluluk anlayışını destekleyebilir. Burada ebeveynin model olması da oldukça önemlidir. Çocuklar yetişkinlerin yalnızca söylediklerini değil, davranışlarını da gözlemleyerek öğrenirler. Bu nedenle ebeveyn hayvandan korksa bile onu aşağılayan, tehdit eden ya da şiddeti normalleştiren ifadeler kullanmak yerine, ‘ben biraz korkuyorum ama ona zarar vermiyoruz, mesafemizi koruyoruz’ şeklinde bir tutum sergileyebilir. Böylece çocuk hem kendi sınırlarını korumayı hem de kendisinden daha savunmasız bir canlının sınırlarına saygı göstermeyi öğrenir. Hayvan sevgisinin temelinde de aslında yalnızca sevmek değil; başka bir canlının yaşamına, sınırlarına ve acısına saygı duyabilmek vardır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek: “Aile İçi Krizler Artık Sessiz ve Görünmeyen Şekilde Yaşanıyor” Haber

Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek: “Aile İçi Krizler Artık Sessiz ve Görünmeyen Şekilde Yaşanıyor”

İstanbul Rumeli Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek, günümüzde aile içi iletişimin ekonomik ve toplumsal koşulların etkisiyle derin fakat çoğu zaman fark edilmeyen krizler yaşadığını belirtti. Şimşek, açık çatışmaların yerini “sessiz kopuşlara” bıraktığını vurgulayarak, aile bireylerinin artan stres altında iletişim kurmakta zorlandığına dikkat çekti. “Ekonomik kaygılar aile içi sabrı azaltıyor” Prof. Dr. Şimşek, artan yaşam maliyetleri, iş hayatındaki belirsizlikler ve toplumsal stres faktörlerinin aile içi ilişkileri doğrudan etkilediğini ifade etti. “Ekonomik ve toplumsal stres, bireylerin ruhsal yükünü artırıyor. Maddi kaygılar ve gelecek belirsizliği, aile içinde sabırsızlık ve tahammülsüzlüğü tetikleyebiliyor. Bu durum eşler arası ilişkilerde olduğu kadar ebeveyn-çocuk iletişiminde de kopukluklara yol açabiliyor,” dedi. Stres altında sürdürülen iletişimin empati düzeyini azalttığını belirten Şimşek, yanlış anlaşılmaların ve duygusal gerilimin bu süreçte daha sık yaşandığını kaydetti. “Sorunlar konuşulmadıkça derinleşiyor” Aile içi iletişim problemlerinin her zaman açık tartışmalarla ortaya çıkmadığını belirten Prof. Dr. Şimşek, görünmeyen krizlerin en büyük risk olduğuna dikkat çekti. “İfade edilmeyen duygular ve ertelenen ihtiyaçlar zamanla sessiz çatışmalara dönüşebiliyor. İletişimden kaçınma davranışı, aile bireyleri arasında duygusal uzaklaşmayı beraberinde getiriyor. Suçlayıcı ve genelleyici dil ise savunmacı tutumları artırarak karşılıklı anlaşılamama hissini pekiştiriyor,” ifadelerini kullandı. “Açık ve yargısız iletişim şart” Aile içi iletişimin sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi için karşılıklı anlayışın güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Şimşek, çözüm yollarına ilişkin şu önerilerde bulundu: “Duygu ve düşünceler yargılayıcı olmayan bir dil ile ifade edilmeli. Aile bireyleri birbirlerini gerçekten dinlemeli ve empati kurmalı. Ortak zamanların artırılması, sorunların uygun zaman ve ortamda ele alınması iletişimi güçlendirir. Gerektiğinde profesyonel destek almak ise ilişkilerin korunması ve yeniden yapılandırılması açısından önemli bir adımdır.” Prof. Dr. Şimşek, aile içi iletişimin güçlendirilmesinin yalnızca bireysel huzur açısından değil, toplumsal sağlığın korunması açısından da kritik öneme sahip olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek Haber

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek

“Sağlıklı Yaşlan, Alzheimer’dan Korunmaya Bugün Başla” sloganıyla düzenlenecek etkinlikte; toplum sağlığını doğrudan ilgilendiren risk faktörleri, erken tanının önemi, hasta ve yakınlarının karşılaştığı zorluklar ele alınırken; nöroloji alanındaki tedavi yaklaşımları ve yenilikçi çözümler paylaşılacak. Ziyaretçiler, Alzheimer hastalarının günlük yaşamda deneyimledikleri algısal değişimleri bizzat fark etmelerini sağlayacak Sanovel’in alanda kurduğu stantta VR gözlük deneyimi ile hastalık hakkında bilgi sahibi olabilecekler. Sağlık alanındaki öncü çalışmalarıyla bilinen Sanovel, “Aklımda” kampanyasıyla etkinlikteki yerini alarak Alzheimer hastalığına dikkat çekecek ve ziyaretçilere VR (sanal gerçeklik) teknolojisiyle hastaların yaşadığı zorlukları deneyimleyebilecekleri özel empati alanları sunacak. Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla etkisi artan Alzheimer hastalığına karşı toplumsal bilinci yükseltmeyi amaçlayan etkinlik; hasta yakınlarını, uzmanları ve vatandaşları bir araya getirerek hem risk faktörlerine yönelik taramalar ve korunma önlemleri hakkında bilgilendirmeler yapacak hem de erken tanı ile hasta deneyimini anlamanın önemine dikkat çekecek. Etkinlik boyunca park alanında müzik dinletisi, flamenko gösterisi, halk oyunları gösterileri, fiziksel ve zihinsel aktivite çalışmaları, tavla turnuvası ve kuşaklar arası bağları güçlendiren torun köşesi gibi pek çok çeşitli aktivite ziyaretçilerle buluşacak. Ziyaretçiler Alzheimer’ı VR Deneyim Alanı ile Yaşayacak Etkinlik alanında Sanovel “Aklımda” kampanyası konseptiyle stand ve kiosk alanları kurulacak; Aynı zamanda VR (Sanal Gerçeklik) deneyim alanı ile ziyaretçilere farkındalık deneyimi yaşatılacak. Ziyaretçiler, bu teknoloji sayesinde Alzheimer hastalarının günlük yaşamda karşılaştıkları zorlukları bizzat sanal gerçeklik gözlüğü vasıtasıyla deneyimleyerek hastalarla empati kurma fırsatı bulacaklar. “Merkezi Sinir Sistemi Alanındaki Deneyimimizle Hasta ve Hasta Yakınlarının Yanındayız” Toplum sağlığını iyileştirmeyi temel misyon edindiklerini belirten Sanovel Stratejik İş Birimi Müdürü Aydın Alsema, şirketin Alzheimer ve nöroloji alanındaki çalışmaları hakkında şu değerlendirmelerde bulundu: “Sanovel olarak 43 yıllık köklü geçmişimiz, geniş ürün portföyümüz, yenilikçi bakış açımız ile Türk ilaç sektörüne yön vermeye devam ediyoruz. Merkezi Sinir Sistemi (MSS) alanında toplam pazarda ikinci sırada yer alan bir marka olarak, sadece tedavi edici çözümlerimizle değil, toplumsal farkındalık yaratan projelerimizle de öne çıkıyoruz. Alzheimer gibi hayatın en hassas dönemlerinde etkisini gösteren hastalıklarda en güvenilir paydaş olmayı ve bu alanda yenilikçi çözümleri takip ederek tıp dünyasına kazandırmayı sürdüreceğiz.. ‘Aklımda’ kampanyamızla, bu anlamlı günde ziyaretçilerimizin zihninde iz bırakmak ve toplumsal duyarlılığı en üst seviyeye taşımak için buradayız.” “Erken Tanı ve Toplumsal Destek Hayati Önem Taşıyor” Etkinliğin bilimsel ve toplumsal boyutuna dikkat çeken Etlik Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği Uzmanı ve Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şube Başkanı Doç. Dr. Özlem Bizpınar ise şunları söyledi: “Alzheimer, yalnızca bireyi değil, tüm aileyi ve çevreyi derinden etkileyen ve tedavi edilmediğinde ilerleyen nörolojik bir rahatsızlıktır. Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şubesi olarak amacımız, bu hastalıktan muzdarip bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek, hasta yakınlarının yükünü hafifletmek ve toplumda 'sağlıklı yaşlanma' ile erken tanı bilincini yerleştirmektir. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Sanovel’in değerli destekleriyle hayata geçirdiğimiz bu etkinlik, teorik bilgileri pratiğe dökerek toplumun her kesiminde empati duygusunu uyandırmak adına büyük bir adımdır. Unutmayalım ki Alzheimer ile mücadele, ancak toplumsal dayanışma ve farkındalıkla mümkündür.” Kritik Eşik: Erken Tanı ve Tedavi Devamlılığı Hafıza kayıplarının yaşlılığın olağan bir süreci olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Özlem Bizpınar, erken tanının ve tedavi devamlılığının önemine dikkat çekerek, “Erken evrede konulan teşhis, hastanın bağımsızlık süresini uzatmakta ve yaşam kalitesini korumaktadır. Hekim kontrolünde başlatılan tedavilerin aksatılmadan sürdürülmesi ise hastalığın ilerleme hızını yavaşlatmada kritik bir eşiktir. Öte yandan Alzheimer, yalnızca hastayı değil, bakım sürecini üstlenen hasta yakınlarını da fiziksel ve psikolojik olarak derinden etkilemektedir. Bu nedenle hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi ve desteklenmesi de sürecin en temel bileşenidir” diye konuştu. 19 Eylül’de Doğal Yaşam ve Atatürk Çocukları Parkı’nda saat 16:00'da ücretsiz olarak kapılarını açacak olan etkinlik, gün boyunca tüm halkın katılımına açık olacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Royal Canin’den 10. Yıla Özel Deneyim Evi Haber

Royal Canin’den 10. Yıla Özel Deneyim Evi

Royal Canin, Türkiye’deki 10. yılını geçmiş on yılda yarattığı değeri anlatmanın ötesine taşıyarak, bilimsel uzmanlığını ziyaretçilerin doğrudan deneyimleyebileceği özel bir projeyle kutluyor. 10-16 Eylül tarihleri arasında Cihangir’de kapılarını açacak Royal Canin 10. Yıl Deneyim Evi, kedi ve köpeklerin yaşamları boyunca değişen sağlık ve beslenme ihtiyaçlarını bilimsel gerçekler, interaktif enstalasyonlar ve farklı deneyim alanları üzerinden ziyaretçilerle buluşturacak. Royal Canin’in bilim temelli beslenme yaklaşımını merkeze alan Deneyim Evi, hayvan sahiplerinin günlük yaşamda gözlemleyebildiklerinin ötesinde, kedi ve köpeklerin yaşamlarının farklı evrelerinde vücutlarında neler yaşandığını anlamalarına imkân sunuyor. Deneyim, Royal Canin’in 58 yıllık küresel uzmanlığının ve Türkiye’deki 10 yıllık yolculuğunun ardındaki amacı anlatan Manifesto Odası ile başlıyor. Ziyaretçiler ardından yavruluktan yetişkinliğe ve ileri yaşlara uzanan bir yaşam yolculuğuna çıkıyor. Her bölüm, kedi ve köpeklerin farklı yaşam evrelerinde değişen sağlık ve beslenme ihtiyaçlarını bilimsel bilgiyi deneyimle bir araya getirerek görünür kılıyor. Yavruluktan ileri yaşlara uzanan bir sağlık yolculuğu Deneyim Evi’nin yavruluk dönemine ayrılan bölümünde büyüme, bağışıklık sistemi, kemik ve beyin gelişimi ile beslenme ihtiyaçları ele alınıyor. Ziyaretçiler, bir yavrunun ilk aylarında dışarıdan görülmeyen gelişim süreçlerini bilimsel bilgiler ve görsel enstalasyonlar aracılığıyla keşfediyor. Yetişkinlik bölümünde ise doğru bakım kararlarının gelecekteki sağlık üzerindeki etkisi öne çıkıyor. Sindirim sistemi sağlığından düzenli veteriner hekim kontrollerine, kısırlaştırmadan farklı ırkların kendilerine özgü beslenme ihtiyaçlarına kadar birçok konu interaktif deneyimlerle aktarılıyor. İleri yaş bölümünde ziyaretçileri bu kez empati odaklı bir deneyim karşılıyor. Yaş alan kedi ve köpeklerde zaman içinde görülebilecek eklem, kalp, böbrek ve ağız sağlığı değişimleri, interaktif enstalasyonlarla görünür hale getiriliyor. Böylece ziyaretçiler, kedi ve köpeklerin ileri yaş döneminde karşılaşabileceği zorlukları daha yakından anlayabiliyor; doğru beslenme çözümlerinin sağlıklı yaşlanmadaki rolü hakkında bilgi edinebiliyor. Ayrıca Deneyim Evi boyunca ziyaretçiler, beslenme çözümleri ve doğru mama kullanımı konusunda Royal Canin’in beslenme danışmanı veteriner hekimlerinden birebir tavsiye alabiliyor. “Bilimsel bilgiyi herkes için anlaşılır ve deneyimlenebilir hale getirmek istedik” Kedi ve köpeklerin yaşamlarının farklı evrelerine odaklanan bu yolculuğun temelinde, Royal Canin’in bilimsel bilgisini hayvan sahiplerinin günlük yaşamlarında karşılık bulabilecek bir deneyime dönüştürme yaklaşımı yer alıyor. Royal Canin Türkiye Ülke Müdürü Erol Şimşek, Deneyim Evi’nin çıkış noktasını şöyle anlattı: “Türkiye’deki 10. yılımızda, bilimsel uzmanlığımızı yalnızca anlatmak değil, herkes için daha anlaşılır ve deneyimlenebilir hale getirmek istedik. Deneyim Evi ile hayvan sahiplerinin kedi ve köpeklerin yaşamlarının farklı evrelerinde değişen ihtiyaçlarını daha yakından tanımalarını, gördüklerinin ötesindeki sağlık gerçeklerini keşfetmelerini amaçlıyoruz. Çünkü doğru bilgi ve doğru bakım kararlarının, onların daha sağlıklı bir yaşam sürmesinde önemli bir rol oynadığına inanıyoruz.” Bilgiden deneyime, deneyimden topluluğa Deneyim Evi, bilimsel bilgiyi aktarmanın ötesinde ziyaretçileri Royal Canin’in “HAYVANLAR İÇİN DAHA İYİ BİR DÜNYA” amacı etrafında bir araya getiren bir buluşma alanı olarak da kurgulandı. Ziyaretçiler öğrendikleri bilgileri interaktif bir sınav ile test ederken; topluluk buluşmaları, paylaşım alanları ve farklı etkinliklerle deneyimin aktif bir parçası olabilecek. Yolculuğun son bölümünde ise Royal Canin veteriner hekimlerinin beslenme danışmanlığı sunduğu özel bir alan yer alıyor. Kedi ve köpek beslenmesine ilişkin doğru bilinen yanlışların da ele alınacağı bu bölümde ziyaretçiler, merak ettikleri konularda uzmanlardan bilgi alma fırsatı bulacak. Royal Canin, 10. Yıl Deneyim Evi ile Türkiye’de geride bıraktığı 10 yıllık uzmanlığı yalnızca anlatmak yerine deneyimlenebilir hale getirmeyi; kedi ve köpek sağlığında bilimin rolünü daha anlaşılır kılmayı ve hayvan sahiplerinin gördüklerinin ötesindeki sağlık gerçeklerini keşfetmelerini sağlamayı amaçlıyor. 10-16 Eylül tarihleri arasında Cihangir’de ziyaretçilerini ağırlayacak Royal Canin 10. Yıl Deneyim Evi; kedi ve köpek sahiplerini, hayvanseverleri ve kedi-köpek sağlığına ilgi duyan herkesi bu özel deneyimin bir parçası olmaya davet ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor! Haber

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor!

Akran zorbalığının artık okul bahçesinden dijital dünyaya taşındığına dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, zorbalıkla mücadelenin yalnızca ceza üzerinden yürütülemeyeceğini belirterek, “Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir.” ifadelerini kullandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan İlköğretim ile Ortaöğretim Kurumlarında Akran Zorbalığının Araştırılması ve Alınabilecek Önlemlerin Belirlenmesi Alt Komisyonu’nun tutanak ve sunumlarından derlenen rapor, çocuklar arasındaki zorbalığın ulaştığı boyutları ortaya koydu. Komisyon tutanaklarının yanı sıra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sunumları ve TÜİK Türkiye Çocuk Araştırması verilerinin kullanıldığı çalışmada, hem geleneksel akran zorbalığı hem de giderek büyüyen siber zorbalık riski ele alındı. Her 100 çocuktan yaklaşık 14’ü zorbalığa maruz kalıyor Rapora göre 6-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 13,8’i akranları tarafından zorbalığa maruz kalıyor. En sık rastlanan zorbalık biçimi ise alay edilme. Çocukların yüzde 7,2’si kasıtlı biçimde sosyal gruplardan dışlanırken, fiziksel şiddete maruz kalanların oranı yaklaşık yüzde 4,4 olarak bildiriliyor. İşlevsel zorluk yaşayan çocuklarda tablo daha da ağırlaşıyor. Görme, duyma, yürüme, öğrenme, iletişim kurma veya öz bakım gibi alanlarda zorluk yaşayan çocukların zorbalığa uğrama oranı yaklaşık yüzde 27’ye yükseliyor. Prof. Dr. Tarhan: “Her çocuk çatışması zorbalık değildir” Akran zorbalığının çocuklar arasındaki sıradan anlaşmazlıklarla karıştırılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öncelikle zorbalığı doğru tanımlamak gerekiyor. Çocuklar ve ergenler zaman zaman tartışabilir, kavga edebilir, bir süre sonra da barışabilirler. Her tartışmayı, her ses yükseltmeyi veya çocuklar arasındaki her anlaşmazlığı akran zorbalığı olarak değerlendirmek doğru değildir. Bir davranışın zorbalık olarak tanımlanabilmesi için kasıtlı olması, tekrarlayıcı olması ve taraflar arasında bir güç dengesizliği bulunması gerekir. Planlı, sistematik ve karşı tarafı ezmeye, sindirmeye veya dışlamaya yönelik bir davranış varsa burada zorbalıktan söz ederiz.” dedi. Zorbalığın yalnızca fiziksel şiddetten ibaret olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Alay etme, lakap takma, hakaret, tehdit gibi sözel davranışların yanı sıra dedikodu çıkarma, gruba almama, kasıtlı olarak yalnız bırakma gibi ilişkisel zorbalık biçimleri de vardır.” diye konuştu. “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ demez” Zorbalığın fark edilmesinde aile ve öğretmenlerin çocuğun davranışlarındaki değişimi iyi gözlemlemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, çocuğun yaşadıklarını doğrudan anlatmayabileceğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ diye gelip söylemez. Özellikle eleştirilmekten, suçlanmaktan veya ‘Sen de karşılık verseydin’ denmesinden korkuyorsa yaşadıklarını içine atabilir. Daha önce severek okula giden bir çocuk okula gitmek istemiyorsa, sabahları karın veya baş ağrısı gibi yakınmalar geliştiriyorsa, ders başarısı düşüyorsa, içine kapanıyorsa, arkadaşlarından uzaklaşıyorsa, odasına kapanmaya başladıysa, uyku ve iştah düzeni değiştiyse bunun arka planına bakmak gerekir. Okul reddinin arkasından kimi zaman akran zorbalığı çıktığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Çocuğun sorgulanmak yerine dinlenmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “‘Niye konuşmuyorsun, sana ne oldu?’ diye herkesin içinde çocuğu sıkıştırmak yerine, birebir konuşup ‘Senin için yapabileceğim bir şey var mı, anlatmak ister misin?’ denilmelidir. Çocuğu konuşturmanın yolu konferans vermek değil, yatay ilişki kurmak ve onu gerçekten dinlemektir.” dedi. Farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelebiliyor Raporda işlevsel zorluk yaşayan çocuklarda zorbalık oranının yaklaşık yüzde 27’ye çıkmasını değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, farklılıkların okul ortamında kolaylıkla hedef haline getirilebildiğine dikkat çekti. “Özel yetenekli, sosyal iletişimde zorlanan veya takım ilişkilerine uyum sağlamakta güçlük çeken çocukların daha fazla zorbalığa maruz kalabildiğini görüyoruz.” diyen Prof. Dr. Tarhan, akademik zekâsı yüksek bir çocuğun dahi sosyal ipuçlarını okumakta zorlanabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Diğer çocuklarla aynı biçimde tepki vermeyince önce farklı görülür, ardından alay konusu olabilir ve süreç zorbalığa dönüşebilir. Akademik zekâ ile sosyal ve duygusal beceriler her zaman aynı ölçüde gelişmiyor. Bu nedenle çocuğu yalnızca ‘utangaç’, ‘uyumsuz’ veya ‘garip’ şeklinde etiketlemek yerine sosyal iletişim becerileri açısından değerlendirmek gerekir.” dedi. “Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim” Zorbalığın merkezinde çoğu zaman yanlış bir güç algısının bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Zorbalığın temelinde çoğu zaman güç üzerinden kurulan yanlış bir ilişki vardır: ‘Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim.’ Empati ve merhametin zayıfladığı ortamlarda farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelir. Bir başka önemli sorun da sessiz kalan öğrencilerin görünmez hale gelmesidir. Zorbalık yalnızca zorbanın ve mağdurun sorunu değildir; sınıfın tamamını ilgilendiren bir okul iklimi problemidir.” ifadesinde bulundu. Bu noktada öğretmene önemli sorumluluk düştüğünü söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sınıfın liderinin öğretmen olması gerektiğini belirterek, “İyi bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri tanır; geride kalanı, sessizleşeni, dışlananı fark eder. Fakat bunu çocuğu herkesin önünde teşhir ederek değil, birebir ve empatik iletişim kurarak yapar.” dedi. “Zorbalık yapan çocuğu da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalamayın” “Zorbalık yapan çocuk da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalanmamalıdır.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Her şiddet davranışı aynı zamanda bir mesajdır. Çocuğun hangi duygusal ihtiyacının karşılanmadığına, ailede nasıl bir iletişim gördüğüne, kendisini değersiz hissedip hissetmediğine bakmak gerekir.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, sevginin az, baskının ve eleştirinin fazla olduğu ailelerde çocuğun şiddeti problem çözme yöntemi olarak öğrenebildiğini belirterek, “Ailede sıcak bir ortamın olmaması hem fail olmaya hem de kurban olmaya zemin hazırlayabiliyor.” dedi. Siber zorbalıkta “güvenli alan” ortadan kalkıyor Raporun dikkat çeken başlıklarından biri de dijitalleşmeyle birlikte zorbalığın okul dışına taşınması oldu. Siber zorbalık raporda; dijital platformlar üzerinden tehdit, taciz, alay, iftira, siber şantaj ve mahremiyet ihlali yoluyla çocukların psikolojik ve sosyal olarak hedef alınması şeklinde tanımlanıyor. Prof. Dr. Tarhan ise sosyal medyanın zorbalığın “seyirci kitlesini” büyüttüğünü belirterek, “Eskiden birkaç kişinin gördüğü bir alay veya dışlama olayı sınırlı bir çevrede kalırken, bugün sosyal medyanın viral etkisiyle onlarca, yüzlerce hatta çok daha fazla kişiye ulaşabiliyor.” dedi. “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor” Siber zorbalığın yüz yüze zorbalığa göre en önemli farklarından birinin süreklilik olduğuna dikkat çeken Tarhan, şu ifadeleri kullandı: “Yüz yüze zorbalık çoğunlukla belirli bir fiziksel ortamda meydana gelir. Çocuk okuldan çıktığında belli ölçüde güvenli alanına dönebilir. Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor. Bu durum mağdurda ‘kaçabileceğim güvenli bir alan yok’ duygusunu oluşturabiliyor.” Dijital ortamda bir fotoğraf veya videonun tekrar tekrar paylaşılmasının travmatik etkiyi sürdürebildiğini kaydeden Tarhan, çocuklarda okul reddi, akademik başarı düşüşü, içe kapanma, depresif belirtiler ve yoğun kaygının görülebileceğini belirtti. Çocukların yüzde 80’i günde 3 saatten fazla ekranda Raporda çocukların yaklaşık yüzde 80’inin günde üç saatten fazla aktif olarak dijital ekran karşısında kaldığı bildiriliyor. Raporda aşırı ekran maruziyetinin odaklanma zafiyeti ve öğrenilen bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılmasında sorunlarla ilişkilendirildiği de ifade ediliyor. Kontrolsüz kullanımın gerçek ilişkilerin yerine sanal ilişkileri geçirebildiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Ben sosyal medyanın akran ilişkilerinde zaman zaman toksik etki yaptığını düşünüyorum. Gerçek akran ilişkisinde yüz yüze iletişim, fiziksel temas, mimikleri okuma, karşı tarafın sevincini ve üzüntüsünü gözlemleme vardır. Empati bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ekran ilişkisinde ise bunların önemli bir bölümü ortadan kalkıyor.” dedi. “Dijital anestezi” uyarısı Uzun süreli ve amaçsız ekran kullanımını “dijital anestezi” kavramıyla açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk ekranın karşısına geçtiğinde zaman ve öncelik algısını kaybedebiliyor. Çocuğa amaçlı kullanmayı, zaman yönetimini, dijital ortamda karşısındakinin de duyguları olan gerçek bir insan olduğunu öğretmek gerekir. Empatiyi öğretmek burada çok değerlidir; çünkü empatiyi öğrenen çocuk siber zorbalığa daha az yönelir.” ifadelerini kullandı. Dünyada sosyal medyaya yaş sınırı gündemde Raporda farklı ülkelerin çocukları dijital risklerden korumak amacıyla aldığı önlemlere de yer veriliyor. Çin’de 16 yaşından küçüklerin ebeveyn izni olmadan sosyal medya hesabı açmasına sınırlama getirildiği, Güney Kore’de 16 yaş altındaki çocuklara yönelik gece çevrimiçi oyun kısıtlamalarının uygulandığı, ABD’nin Florida eyaletinde küçük yaştaki çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin yasal düzenlemelerin bulunduğu aktarılıyor. Raporda ayrıca Avustralya, Yunanistan ve İrlanda’daki düzenleme tartışmaları ile Türkiye’de 13 yaş altının sosyal ağlara erişimine yönelik çalışma bilgileri de yer alıyor. “Hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalı” Küçük yaşlarda ekran kullanımının sınırlandırılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Ergenlik döneminde yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım çoğu zaman ters etki yapabilir. Çocuk, anne babanın bulunmadığı ortamda yine dijital dünyayla karşılaşacaktır. Eğer iç denetim geliştirmemişse yasak kalktığı anda kontrolsüz kullanıma yönelebilir. Bu nedenle hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalıdır.” dedi. “Burada dijital ebeveynlik gerekiyor.” diyen Tarhan, anne ve babanın hem sınır koyması hem de sınırın nedenini anlatması gerektiğini belirterek, çocuklara medya okuryazarlığı ve bilinçli dijital kullanım becerileri kazandırılması gerektiğini söyledi. Raporda dikkat çeken kavram; “Akran nezaketi” Raporda zorbalıkla mücadelede “akran nezaketi” ve “dijital nezaket” kavramları da öne çıkıyor. Milli Eğitim Bakanlığı ve sivil toplum iş birliğiyle “Zorbalıktan Uzak Programı”nın pilot uygulamalarının yürütüldüğü, 12-13 yaş grubunda akrandan akrana eğitim programlarının gerçekleştirildiği belirtiliyor. Uzmanların ilkokul üçüncü sınıftan itibaren dijital etik kuralların müfredata alınmasını istediği aktarılırken, BTK’nın da siber zorbalığı “siber nezakete”, akran zorbalığını ise “akran nezaketine” dönüştürmeyi amaçlayan çalışmalar yürüttüğü ifade ediliyor. “Negatifle mücadelenin yolu pozitifi artırmaktır” Prof. Dr. Nevzat Tarhan da zorbalığı yalnızca yasaklama ve cezalandırma yaklaşımıyla çözmenin mümkün olmadığını belirterek “akran nezaketi” kavramının önemine dikkat çekti. Tarhan, “Akran zorbalığıyla mücadelede yalnızca negatifi ortadan kaldırmaya çalışmak yeterli değildir. Negatifle mücadelenin en etkili yollarından biri pozitifi artırmaktır. Bu nedenle ‘akran zorbalığı’nın karşısına ‘akran nezaketi’ni koymak gerekir. Nezaketin içerisinde empati vardır; karşı tarafın hakkını, ihtiyacını ve duygusunu dikkate almak vardır. Yalnızca karşı tarafı anlamak değil, onu incitmeden problemi çözme becerisi vardır.” diye konuştu. “Teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir” Zorbalığı önlemede sosyal ve duygusal eğitimin ergenliğe bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Tarhan, “Bilgi yüklemekten önce çocuğun karakterine bir pusula kazandırılması önemlidir. Çünkü teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir.” ifadelerini kullandı. Empatinin doğuştan değişmez bir özellik değil, öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Değer eğitimini yalnızca haftada bir saatlik ders olarak düşünmemek gerekir. Değer içerikli eğitim olmalıdır. Matematikte, edebiyatta, tarihte, hatta fen derslerinde bile olaylar üzerinden adalet, dürüstlük, merhamet, iş birliği ve sorumluluk tartışılabilir. Böylece değerler teorik bir bilgi olmaktan çıkar, günlük hayatın parçası haline gelir.” dedi. “Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir” Zorbalık gerçekleştikten sonra yalnızca cezalandırmaya odaklanmanın yeterli olmadığını söyleyen Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı: “Zorbalık yapan çocuğun yaptığı davranışın sonucunu görmesi, mağdurun ne hissettiğini anlaması ve sorumluluk alması sağlanmalıdır. Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir. Bütün kötücül davranışların ortak noktalarından biri empati yoksunluğudur. Çocuğun vicdanını, merhametini ve empati kapasitesini geliştirirsek zorbalık ortaya çıktıktan sonra peşinden koşmak yerine daha ortaya çıkmadan önleyebiliriz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Emojiler İletişimi Kolaylaştırıyor Ama Yetmiyor Haber

Emojiler İletişimi Kolaylaştırıyor Ama Yetmiyor

Emojilerin, dijital dünyada en hızlı geri bildirim biçimlerinden biri olmakla beraber, bir paylaşımın kalp ya da alkış emojisi almasının kişiye sosyal olarak görüldüğü ve onaylandığı hissini verebildiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, “Bu kısa süreli olumlu deneyim zaman zaman insanların paylaşımlarını daha fazla geri bildirim alma motivasyonuyla şekillendirmelerine neden olabiliyor. Bu nedenle emojiler, tıpkı beğeniler ve yorumlar gibi sosyal onay mekanizmasının bir parçası olarak işlev görebiliyor.” dedi. Aynı emojinin farklı kişiler tarafından farklı anlamlarda yorumlanabilirken, mesajın tonunu da tamamen değiştirebildiğini aktaran Kılıç, emojilerin iletişimi desteklediğini ancak duyguların yalnızca emojilerle aktarılmasının sağlıklı bir iletişim için yeterli olmadığını vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, günümüz dijital iletişiminde emojilerin yeri ve duygusal iletişime etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçları emojilerle bir ölçüde tamamlanabilir! Emojilerin, dijital iletişimde duygusal ifadeyi ve sözel olmayan iletişimi destekleyen araçlar olarak düşünülebileceğini ifade eden Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, “Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçlarını tamamlayarak mesajların duygusal tonunu daha anlaşılır hale getirebilir.” dedi. Ancak bu durumun, emojilerin duyguları her zaman eksiksiz ve doğru şekilde yansıtabileceği anlamına gelmediğine işaret eden Kılıç, “İnsan duyguları çoğu zaman karmaşık, çelişkili ve çok katmanlıdır. Kırgınlık, özlem, hayal kırıklığı, umut ve sevgi aynı anda hissedilebilir. Emojiler bu karmaşık deneyimleri sembollerle ifade etmeyi kolaylaştırsa da tam olarak yansıtamayabilirler.” şeklinde konuştu. Küçük bir emoji, mesajı daha sıcak ve samimi gösterebilir! Tek başına emoji kullanımına bakarak kişilik değerlendirmesi yapmanın doğru olmadığına değinen Kılıç, “Ancak bazı araştırmalar, emoji kullanım sıklığı ile bazı kişilik özellikleri arasında ilişki olabileceğini gösteriyor.” dedi. Bazı kişilerin yakınlık kurmak için daha fazla emoji kullanmayı tercih ettiğini aktaran Kılıç, şunları söyledi: “Bazı kişiler de daha sade bir iletişimi tercih edebiliyor. Yaş, kültür, iletişim alışkanlıkları ve bulunulan sosyal ortam da emoji kullanımını etkileyen önemli faktörlerdir. İnsan beyni iletişimde yalnızca sözcükleri değil, duygusal tonu da anlamaya çalışır. Dijital ortamda mimik ve ses tonu bulunmadığı için bu boşluğu bir noktaya kadar emojilerle doldurmaya çalışabiliyoruz. Bu bağlamda emojiler mesajın duygusal tonunu belirginleştirebilir. Bu nedenle aynı cümle emoji olmadan daha mesafeli veya sert algılanabilirken, küçük bir emoji daha sıcak ve samimi bir izlenim yaratabilir.” Emojiler, cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir! Emojilerin bazen söylenmek istenen duyguyu yumuşatırken, bazen de örtük mesaj vermek için kullanılabildiğini ifade eden Kılıç, “Özellikle ironi içeren ifadelerde kullanılan bir emoji, yazılan cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir.” dedi. Bu nedenle pasif-agresif iletişimi oluşturan unsurun emoji değil, emojinin hangi amaçla kullanıldığı olduğunu dile getiren Kılıç, “Beynimiz sosyal ipuçlarına oldukça duyarlıdır. Araştırmalar, insanların emojileri yalnızca bir sembol olarak değil, yüz ifadelerine benzer şekilde işleyebildiğini gösteriyor. Özellikle gülen ya da üzgün yüz emojileri, gerçek yüz ifadelerini değerlendirirken aktifleşen bazı beyin bölgelerini harekete geçirebiliyor. Başka bir deyişle piksellerden oluşan bir sembolün duygusal anlamlar taşıyabileceğini gösteriyor. Bu durum emojilerin neden iletişim üzerinde bu kadar güçlü bir etkiye sahip olduğunu açıklıyor.” açıklamasını yaptı. Aynı emoji, farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir! Emojilerin, dijital dünyada en hızlı geri bildirim biçimlerinden biri olmakla beraber, bir paylaşımın kalp ya da alkış emojisi almasının kişiye sosyal olarak görüldüğü ve onaylandığı hissini verebildiğine dikkat çeken Göktuğ Kılıç, “Bu kısa süreli olumlu deneyim zaman zaman insanların paylaşımlarını daha fazla geri bildirim alma motivasyonuyla şekillendirmelerine neden olabiliyor. Bu nedenle emojiler, tıpkı beğeniler ve yorumlar gibi sosyal onay mekanizmasının bir parçası olarak işlev görebiliyor.” dedi. Emojilerin bazı durumlarda yanlış anlaşılmaları azaltırken, bazı durumlarda da artırabileceğini kaydeden Kılıç, “Bunun temel nedeni, aynı emojinin farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilmesidir. Kuşaklar arası kullanım farklılıkları da bu durumu etkileyebilir. Bir kişinin samimi bulduğu bir emoji, başka biri tarafından mesafeli veya alaycı olarak algılanabilir. Bu nedenle iletişimde yalnızca emojiye değil, ilişkinin geçmişine, bağlama ve kullanılan ifadelere birlikte bakmak daha sağlıklı bir sonuç verir.” diye konuştu. Emojiler iletişimi kolaylaştırabilir, ancak duyguların tüm nüanslarını yansıtamaz! Emojilerin, karmaşık duyguları kısa ve hızlı şekilde ifade etmeyi sağlayan bir tür duygu kısayolu olarak değerlendirilebileceğini aktaran Kılıç, “Bu özellikleri sayesinde iletişimi kolaylaştırırlar. Öte yandan duyguların yalnızca semboller aracılığıyla ifade edilmesi, zaman zaman duygular üzerine düşünme ve onları sözcüklere dökme becerisini sınırlandırabilir.” dedi. Duyguların sadeleşmesi ve yüzeyselleşmesinin, empati kaybı oluşturması riskini de değerlendiren Kılıç, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu konuda kesin bir yargıya varmak için yeterli bilimsel veri bulunmuyor. Emojiler bazı durumlarda duygusal ifadeyi zenginleştirerek empati yapılmasına yardımcı olurken, yalnızca sembollere dayalı iletişim karmaşık duyguların yeterince ifade edilememesine yol açabilir. Empati, yalnızca karşımızdaki kişinin ne hissettiğini anlamak değil, aynı zamanda o duygunun nüanslarını kavrayabilmektir. Bu yönüyle emojiler, duygusal nüansların bir kısmını aktarmaya yardımcı olabilir; ancak insan deneyiminin tüm karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalabilirler. Dolayısıyla risk, emojilerin varlığından çok, duyguların yalnızca emojiler aracılığıyla aktarılmaya çalışılmasında ortaya çıkar.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor!  Haber

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor! 

İnsan beyninin kimliğine yönelik eleştirileri fiziksel tehdit kadar güçlü algılayabildiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur.” dedi. Davranışa odaklanan bir yaklaşımın ise bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Kalaz, sağlıklı eleştirinin empati, saygı ve çözüm odaklı bir iletişim anlayışıyla yapılmasının önemini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sena Kalaz, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. Eleştiride hedef kişilik değil, davranış olmalı! Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen en önemli iletişim araçlarından biri olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Ancak bunun için odağın kişinin karakterine değil, gözlemlenebilir davranışlarına yönelmesi gerekir.” dedi. Davranışa odaklanan eleştirinin, kişinin yaptığı belirli bir eylemi, o eylemin sonuçlarını ve değiştirilebilir yönlerini ele alırken, kişiliğe yönelik eleştirinin bireyin kimliğini hedef aldığına işaret eden Kalaz, “Örneğin, ‘sen dikkatsiz bir insansın’ demek yerine ‘bu raporda bazı ayrıntılar gözden kaçmış, bunları birlikte gözden geçirebiliriz’ demek hem aynı sorunu ifade eder hem de kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olmaz.” şeklinde konuştu. İnsan beyni, kimliğine yönelik tehditleri fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabilir! Psikolojik açıdan kişiliğe yönelik eleştirilerin daha yıkıcı olduğuna dikkat çeken Sena Kalaz, “Çünkü kişilik, bireyin benlik algısının ve öz değerinin temel bileşenlerinden biridir.” dedi. İnsan beyninin kimliğine yönelik tehditleri, fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabileceğini aktaran Kalaz, şöyle devam etti: “Bu nedenle kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler savunmacılığı artırır, utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur. Buna karşılık davranış odaklı geri bildirim, değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir durumu işaret ettiği için bireyde ‘ben kötü bir insanım’ yerine ‘bu davranışımı farklı yapabilirim’ düşüncesini destekler. Bu nedenle davranış odaklı geri bildirimler psikoloji literatüründe daha yapıcı kabul edilir; çünkü suçlayıcı değil geliştirici bir yaklaşım sunar, öğrenmeyi teşvik eder ve öz yeterlilik duygusunu korur.” İnsanlar çoğu zaman tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi etiketleme eğilimi gösterir! İnsanlar eleştiri yaparken sıklıkla kişiliğe yönelme eğilimi gösterdiklerini kaydeden Kalaz, “Bunun en önemli nedenlerinden biri, öfke ve hayal kırıklığı gibi yoğun duygular yaşandığında beynin olayları genelleyerek değerlendirme eğilimidir. Tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi ‘sorumsuz’, ‘bencil’, ‘tembel’ ya da ‘saygısız’ olarak etiketlemek daha kolay gelir.” dedi. Ayrıca çocukluk döneminde aile içinde ya da okul ortamında maruz kalınan iletişim biçimlerinin de bu alışkanlığı pekiştirdiğini dile getiren Kalaz, “Sürekli kişiliği eleştirilerek büyüyen bireyler, yetişkinlikte farkında olmadan aynı dili kullanabilirler. Bunun yanında iletişim becerilerinin yetersiz olması, davranış ile kişilik arasındaki ayrımın bilinmemesi ve temel yükleme hatası olarak adlandırılan bilişsel eğilim de kişilik odaklı eleştirileri artırır; insanlar başkalarının hatalarını çoğu zaman karakter özellikleriyle açıklarken, kendi hatalarını koşullara bağlama eğilimindedir.” açıklamasını yaptı. Kişiliği değil, davranışı eleştirmek değişim motivasyonunu artırır! Davranışa odaklanan bir yaklaşımın, bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Çünkü insanlar değiştirebilecekleri alanlara ilişkin geri bildirim aldıklarında daha fazla sorumluluk üstlenir, çözüm üretmeye yönelir ve gelişim için çaba göstermeye istekli olurlar.” dedi. Kişiliği hedef alınan bireyin ise çoğunlukla umutsuzluk hissettiğini belirten Kalaz, “‘Ben zaten böyle biriyim’ düşüncesi değişim isteğini azaltabilir. Davranış odaklı geri bildirim ise gelişim zihniyetini destekler ve bireyin yaptığı davranışın kimliğiyle eş anlamlı olmadığını hissettirir. Bu durum özellikle çocukların eğitiminde, çift ilişkilerinde, ebeveyn tutumlarında ve iş yaşamında daha sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.” diye konuştu. Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür! Sağlıklı bir eleştiri kültürünün toplumda gelişebilmesi için öncelikle aile içinde çocuklara yargılayıcı değil açıklayıcı bir iletişim modeli sunulması gerektiğine vurgu yapan Kalaz, sözlerini şöyle tamamladı: “Okullarda duygusal farkındalık ve etkili iletişim becerileri öğretilmeli, iş yaşamında ise geri bildirim kültürü yalnızca hata odaklı değil, güçlü yönleri de görünür kılan dengeli bir anlayışla uygulanmalı. Eleştirinin doğru zamanlama ile yapılması, somut örneklere dayanması, çözüm önerisi içermesi, empatiyle sunulması ve kişinin onurunu zedelemeyecek bir dil kullanılması da bu kültürün temel unsurlarıdır. Doğruları ifade etmek yalnızca dürüst olmak değil, aynı zamanda bunu karşımızdaki kişinin gelişimine katkı sağlayacak, saygılı ve yapıcı bir iletişim diliyle yapabilmek anlamına da gelir. Çünkü insanlar en çok yargılandıklarında değil, anlaşıldıklarını hissettiklerinde değişime açık hale gelirler ve gerçek anlamda etkili eleştiri de tam olarak bu zeminde mümkün olur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

ChatGPT Diyet Yazabilir Ama Diyetisyenin Yerini Alamaz! Haber

ChatGPT Diyet Yazabilir Ama Diyetisyenin Yerini Alamaz!

6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında yapay zekânın beslenme alanındaki etkilerini değerlendiren Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Arş. Gör. Ekin Çevik, kişiselleştirilmiş beslenmenin yükselişte olduğunu belirterek, yapay zekânın güçlü bir yardımcı olacağını ancak beslenmede insan faktörü, empati ve klinik deneyimin yerini alamayacağını vurguladı. ChatGPT, Gemini ve benzeri yapay zekâ araçlarının beslenme alanındaki kullanımına değinen Ekin Çevik, “Yapay zeka araçları beslenme okuryazarlığını artırmak, pratik tarif fikirleri almak için keyiflidir ama sağlığınızı emanet edip harfiyen uygulanacak bir diyet merci değildir.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Arş. Gör. Ekin Çevik, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında yapay zekânın beslenme alanındaki etkilerini değerlendirdi. Tek tip diyet anlayışı yerini kişiselleştirilmiş beslenmeye bıraktı Beslenme ve diyetetik alanında son yılların en önemli değişiminin kişiselleştirilmiş beslenme yaklaşımı olduğunu belirten Beslenme Uzm. Çevik, “Son yıllarda beslenme bilimindeki en büyük kırılma noktası, 'herkese tek tip diyet' anlayışından uzaklaşılması oldu. Bugün artık ‘kişiselleştirilmiş beslenme’ ve ‘sağlıklı yaş alma (longevity)’ dönemindeyiz. Araştırmalar artık aynı besinin farklı insanlarda çok farklı metabolik yanıtlar oluşturabildiğini net biçimde ortaya koyuyor. Buna bağlı olarak mikrobiyota araştırmaları patlama yaşadı; bağırsak bakterilerinin yalnızca sindirimle değil, ruh hali, bağışıklık ve kilo yönetimiyle de doğrudan bağlantılı olduğu anlaşıldı. Yalnızca ağırlık kaybını hedefleyen geçici hedef yaklaşımları yerine, geleceğe de dokunan, yaş alırken kronik hastalıklardan uzak, dinç ve kaliteli bir yaşam sürmek üzerine şekillenen koruyucu beslenme modelleri önem kazandı. Bunun yanı sıra dünyamızın ve nesillerimizin sağlığını ve refahını konu edinen çevresel sürdürülebilirlik artık beslenme rehberlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.” dedi. Yapay zekâ beslenme bilimine yeni bir boyut kazandırdı Yapay zekânın sağlık ve beslenme alanında farklı uygulamalarla kullanılmaya başlandığını dile getiren Çevik, “Yapay zekânın beslenme bilimine girişi birkaç farklı kanaldan oldu. Fotoğraftan besin analizi yapabilen uygulamalar, akıllı saatler aracılığıyla toplanan aktivite ve uyku verilerinin diyetle ilişkilendirilmesi, hastane sistemlerinde risk altındaki hastaların erken tespiti... Akademik dünyada ise büyük veri setlerinden kalıplar çıkarma konusunda devrim sayılabilecek çalışmalar yapılıyor. Artık binlerce kişinin genetik, mikrobiyota ve beslenme verisi bir arada değerlendirilerek bireysel öneriler üretmek mümkün hale geliyor.” diye konuştu. Yapay zekâ liste hazırlayabilir ama insanı tam olarak anlayamaz Yapay zekâ destekli uygulamaların kişiye özel diyet listeleri oluşturabildiğini ancak bunun belirli sınırları olduğunu vurgulayan Çevik, şöyle devam etti: “Bu uygulamalar matematiksel olarak harika listeler çıkarabiliyor; boy, kilo, yaş ve hedef girildiğinde saniyeler içinde bir kalori ve makro hesabı yapabiliyor. Ancak burada kritik bir ayrım var: Gerçek anlamda ‘kişiye özel’ olmak, sadece rakamlardan ibaret değildir. Yapay zeka sizin o günkü stres seviyenizi, duygusal yeme krizinizi, çocukluktan gelen damak tadınızı ya da o yemeği yapacak vaktinizin olup olmadığını tam olarak anlamlandıramaz. Dolayısıyla teknik olarak bir liste oluşturabilir ama bu liste ruhsuz ve sürdürülebilirliği düşük bir liste olur. Bu yüzden, teknoloji ‘veriye dayalı’ kısmı çok iyi yapıyor; ‘insana dayalı’ kısmı için diyetisyeniniz hala vazgeçilmez.” Diyetisyenin yerini almayacak, gücünü artıracak Yapay zekânın diyetisyenlerin yerini alıp alamayacağını da değerlendiren Ekin Çevik, “’Yapay zekâyı kullanan diyetisyen, kullanmayanın yerini alır’ gibi düşünmek daha gerçekçi. Beslenme, sadece tabağa ne koyduğumuzla ilgili değil; tamamen psikoloji, motivasyon, şefkat ve insan ilişkisiyle ilgilidir. Bir danışanın ‘Bugün çok mutsuzdum ve diyeti bozdum’ dediğinde duymak istediği şey bir algoritmanın soğuk uyarısı değil, diyetisyeninin onu anlayan, yargılamayan empati dolu sesidir. Öte yandan bir hastanın anoreksiya gibi bir yeme bozukluğuyla mücadelesi, kronik bir hastalık yönetimi ya da anne sütü dönemindeki beslenme danışmanlığı; bunlar empati, klinik deneyim ve etik sorumluluk gerektiren süreçler. Yapay zekâ bu alanlarda yardımcı olabilir, ancak sorumluluğu üstlenemez. İşin bir diğer kritik boyutu da şu: bir bireyin yapay zekadan doğru ve güvenli bir beslenme önerisi alabilmesi için bile, ona neyi nasıl soracağını bilmesi, yani doğru komutları (prompt) kurgulayabilmesi gerekir. Bunun yolu da belirli bir beslenme okuryazarlığı ve temel bilgi düzeyine sahip olmaktan geçer. Toplumda bu doğru beslenme bilincini ve eğitimini inşa edebilecek tek meslek grubu ise diyetisyenlerdir. Yani yapay zekayı doğru yönlendirmek için bile yine bir diyetisyenin rehberliğine ve eğitimine ihtiyaç vardır.” dedi. Popülist içerikler biyokimyasal gerçeklikle çelişiyor… Sosyal medyada hızla yayılan beslenme önerilerine karşı da uyarılarda bulunan Ekin Çevik, “Sosyal medyada 'beslenme uzmanı' olarak öne çıkan isimlerin önemli bir bölümünün beslenme alanında herhangi bir eğitimi bulunmuyor. Viral olan içerik genellikle bilimsel değil, ilgi çekici olan. ‘Tek bir besin kanseri iyi eder’ ya da ‘3 günde 5 kilo verdim’ gibi iddialar ve popülist içerikler biyokimyasal gerçeklikle çelişmekte. Dolayısı ile güvenilir beslenme bilgisi için Türkiye Diyetisyenler Derneği, Sağlık Bakanlığı kaynaklı içerikler veya diyetisyen unvanlı profesyonellerin paylaşımları tercih edilmeli.” şeklinde konuştu. Geleceğin diyetisyeni veri okuryazarı olacak Beslenme alanında dijital dönüşümün hızlanacağını belirten Ekin Çevik, “Geleceğin diyetisyenlerinin temel bilim eğitiminin yanında veri okuryazarlığına sahip olması gerekecek. Yapay zekâ araçlarının ne söylediğini anlamak kadar ne zaman yanılabileceğini bilmek de kritik. Telebeslenme danışmanlığı, dijital takip araçlarının yorumlanması ve sosyal medya iletişimi de müfredatlara girmesi gereken alanlar. Ama bunların hepsi teknik beceri; üstüne insan anlayışı, etik farkındalık ve bilimsel eleştirel düşünce mutlaka eklenmeli. Teknolojiden korkmayan, aksine teknolojiyi arkasına rüzgâr olarak alan diyetisyenler geleceğe yön verecek.” ifadesinde bulundu. ChatGPT ve benzeri araçlar bilgi verebilir ama tedavi sunamaz ChatGPT, Gemini ve benzeri yapay zekâ araçlarının beslenme alanındaki kullanımına da değinen Beslenme Uzm. Ekin Çevik, “Bu araçlar, internetteki milyarlarca veriyi tarayarak size genel bir ortalama sunar. Dolayısı ile genel beslenme bilgisini aktarmak, diyet kavramlarını açıklamak ve farkındalık oluşturmak için oldukça kullanışlıdır. Ancak bunlar tıbbi müdahale değildir. Kronik bir hastalığınız (örneğin diyabet, böbrek yetmezliği, tansiyon) varsa veya hamileyseniz, bu araçların üreteceği genel geçer bir diyet listesi sağlığınızı ciddi şekilde tehlikeye atabilir. Yapay zeka araçları beslenme okuryazarlığını artırmak, pratik tarif fikirleri almak için keyiflidir ama sağlığınızı emanet edip harfiyen uygulanacak bir diyet merci değildir.” diye konuştu. Gelecekte herkesin bir dijital beslenme asistanı olabilir Gelecekte dijital beslenme asistanlarının günlük yaşamın bir parçası haline gelebileceğini belirten Ekin Çevik, “Teknoloji şu an yüksek gelirli ülkelerde ve refah düzeyi yüksek nüfuslarda yoğunlaşıyor. Oysa beslenme problemleri en çok ekonomik eşitsizliğin olduğu yerlerde görülüyor. İdeal senaryo şu: dijital araçlar diyetisyene ulaşamayan insanlara temel beslenme rehberliği sağlarken, karmaşık vakalar için nitelikli uzman desteği de herkes için erişilebilir olsun. Teknoloji tek başına bu denklemi çözemez; sağlık politikaları ve eğitim yatırımları da eşit ölçüde önemli.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.