Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Ergenlik

Kapsül Haber Ajansı - Ergenlik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Ergenlik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yapay Zekâ Çocuklarımızın Ruh Sağlığını Zehirliyor mu? Haber

Yapay Zekâ Çocuklarımızın Ruh Sağlığını Zehirliyor mu?

Araştırmacılar, yapay zekânın psikolog veya yakın arkadaş yerine kullanılmasının tehlikelerine dikkat çekerek aileleri uyardı. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan da daha önce yaptığı açıklamada, “Yapay zekayı terapist gibi görürseniz o zaman risk başlar. Çünkü yapay zekadan terapist olmaz.” sözleriyle bu teknolojilerin profesyonel ruh sağlığı desteğinin yerine kullanılmasının sakıncalarına dikkat çekmişti. ChatGPT ve benzeri yapay zekâ uygulamalarının günlük yaşamda giderek daha fazla kullanılması, özellikle çocukların ve ergenlerin ruh sağlığı üzerindeki olası etkilerine ilişkin endişeleri artırıyor. Gençlerin yalnızlıklarını, korkularını, ailevi sorunlarını ve psikolojik sıkıntılarını yapay zekâ sohbet robotlarıyla paylaşması, yeni bir tehlikeyi gündeme getiriyor: Yapay zekâ, bir gencin ciddi psikolojik kriz yaşadığını her zaman anlayamayabiliyor. 1 Ağustos 2026’da npj Digital Medicine Dergisinde yayımlanan bilimsel inceleme ile 7 Ekim 2026’da ABD merkezli Common Sense Media tarafından açıklanan araştırma, yapay zekânın gençler için oluşturabileceği risklere farklı açılardan dikkat çekti. İki ayrı çalışma da özellikle intihar düşüncelerinin fark edilmesi, psikolojik krizlere verilen yanıtlar ve gençlerin gerçek insanlardan yardım alması konusunda önemli güvenlik sorunları bulunduğunu ortaya koydu. Bir saat boyunca intihardan söz edildi, ebeveynlere uyarı gitmedi! Common Sense Media bünyesindeki Gençlik Yapay Zekâ Güvenliği Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen araştırmada, ChatGPT’nin 13-17 yaş grubuna yönelik güvenlik özellikleri 4 binden fazla test komutuyla incelendi. Araştırmacılar, çocuk ve ergen psikiyatristlerinin de katkısıyla oluşturdukları senaryolarda, genç kullanıcıları temsil eden hesaplar üzerinden intihar düşünceleri, kendine zarar verme ve yeme bozuklukları gibi ciddi sorunları gündeme getirdi. En dikkat çekici sonuç ise ebeveyn bildirim sisteminde ortaya çıktı. Yeni açılan ve ebeveyn hesaplarına bağlanan test profillerinde bazıları bir saate ulaşan riskli konuşmalara rağmen ebeveynlere herhangi bir güvenlik bildirimi gönderilmedi. Üstelik araştırmaya göre ChatGPT, psikolojik krizlerde profesyonel yardım veya kriz destek kaynaklarına yönlendirme yapılması gereken durumların dörtte birinden fazlasında beklenen yönlendirmeyi sağlayamadı. Araştırmacılar bu sonuçlar üzerine ChatGPT’nin gençlere yönelik güvenlik düzeyini kendi değerlendirmelerinde “Kabul Edilemez Risk” kategorisine yerleştirdi. Nature’daki bilimsel inceleme: İntihar riski gözden kaçabiliyor! Common Sense Media’nın bulgularıyla benzer endişeleri gündeme getiren bir başka bilimsel yayın ise npj Digital Medicine Dergisinde yayımlandı. Crisis Text Line kuruluşundan Kelly L. Zuromski ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı incelemede, yapay zekâ sohbet robotlarının gençlerde intihar riskini belirleme ve bu risklere yanıt verme becerileriyle ilgili mevcut araştırmalar değerlendirildi. Bilim insanlarına göre yapay zekâ sistemleri, açıkça ifade edilen intihar düşüncelerini tanımada daha başarılı olabiliyor. Ancak gençlerin psikolojik sıkıntılarını dolaylı, belirsiz veya zaman içinde giderek belirginleşen mesajlarla anlatması durumunda sistemlerin performansı önemli ölçüde düşebiliyor. Ergenlerin ruhsal sorunlarını her zaman açıkça ifade etmemesi, bu eksiklikleri daha da önemli hale getiriyor. Araştırmacılar, yapay zekânın farklı konuşmalara yayılan umutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik belirtilerini doğru ilişkilendirememesinin profesyonel yardıma ulaşmayı geciktirebileceği konusunda uyardı. Yapay zekâyı psikolog yerine koymak neden tehlikeli? Bilim insanlarının dikkat çektiği en önemli tehlikelerden biri, gençlerin yapay zekâ sohbet robotlarını psikolojik destek veya terapi yerine kullanması. Yapay zekânın anlayışlı, sabırlı ve destekleyici yanıtlar vermesi, özellikle yalnızlık yaşayan veya duygusal sorunlarla mücadele eden gençlerde gerçek bir insanla konuşuyormuş hissi oluşturabiliyor. Ancak yapay zekânın empatik görünmesi, psikolojik sorunları doğru değerlendirebildiği ya da profesyonel destek sağlayabildiği anlamına gelmiyor. Common Sense Media’nın testlerinde de ChatGPT’nin bazı durumlarda kendisine gerçek bir arkadaş gibi yaklaşan gençlere, kişisel duyguları ve tercihleri varmış izlenimi veren yanıtlar üretebildiği görüldü. Bu durum, gençlerin yapay zekâ ile aşırı duygusal bağ kurması ve gerçek sosyal ilişkilerden uzaklaşması ihtimaline ilişkin endişeleri artırıyor. Özellikle psikolojik açıdan hassas bir dönemde bulunan gençlerin yapay zekâyı tek destek kaynağı olarak görmesi, ihtiyaç duydukları yardımı ailelerinden veya ruh sağlığı uzmanlarından almakta gecikmelerine yol açabilecek bir risk olarak değerlendiriliyor. Güvenlik filtreleri her zaman yeterli koruma sağlamıyor! Common Sense Media’nın araştırmasında, yapay zekânın gençlere yönelik bazı koruma mekanizmalarının beklenen şekilde çalışmadığı da belirlendi. Testlerde yaş tahmini sisteminin bazı yetişkin hesaplarını, kullanıcı kendisini 13 yaşında tanıtsa bile gençlere yönelik koruma deneyimine geçirmediği görüldü. Eğitim amacıyla geliştirilen çalışma modu kolaylıkla aşılabiliyor! Bununla birlikte, açık cinsel içerikli rol yapma taleplerinin reddedilmesi gibi bazı koruma özelliklerinin başarılı çalıştığı belirtildi. OpenAI ise araştırmanın yöntemine itiraz ederek ebeveyn kontrolleri tam olarak etkinleşmeden yapılan bazı testlerin gerçeği yansıtmayabileceğini savundu. Şirket, gençlerin güvenliğine yönelik koruma sistemlerini geliştirmeyi sürdürdüğünü açıkladı. Uzmanlardan 18 yaş uyarısı! Common Sense Media, araştırma sonuçları doğrultusunda güvenlik eksiklikleri giderilene ve bağımsız testlerle doğrulanana kadar ChatGPT kullanımının 18 yaş ve üzeri kişilerle sınırlandırılması çağrısında bulundu. npj Digital Medicine Dergisindeki bilimsel inceleme ise gençlerin gerçek yaşamda yapay zekâ ile kurdukları etkileşimlerin intihar riski üzerindeki etkilerinin henüz yeterince bilinmediğini vurguladı. Araştırmacılar, gençlere özgü güvenlik testlerinin geliştirilmesi ve risk altındaki kullanıcıların güvenilir yetişkinlerle, kriz destek hizmetleriyle ve ruh sağlığı uzmanlarıyla bağlantı kurmasının güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. İki çalışmanın birlikte gündeme getirdiği en önemli tehlike, yapay zekânın bir gencin ruhsal krizini fark edememesi veya yeterli profesyonel yardıma yönlendirememesi. Uzmanların dikkat çektiği bu riskler, ebeveynlerin çocuklarının yapay zekâ kullanımını takip etmesinin ve psikolojik sorunlarda insan desteğinin öncelikli olmasının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Yapay zekânın intihara doğrudan neden olduğunu gösteren kesin bir sonuca ulaşılmış değil. Ancak mevcut araştırmalar, gençlerin ruhsal krizlerinin yönetiminde yapay zekâya tek başına güvenmenin ciddi sakıncalar taşıyabileceğine işaret ediyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan uyarmıştı! “Yapay zekâyı terapist gibi görürseniz risk başlar!” Yapay zekânın çocuklar ve gençlerin ruh sağlığı üzerindeki risklerine dikkat çeken araştırmalar, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın daha önce yaptığı önemli uyarıları da yeniden gündeme getirdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Ağustos 2025’te katıldığı canlı yayında, özellikle yalnızlık yaşayan, duygusal açıdan hassas ve psikolojik sorunlarla mücadele eden bireylerin yapay zekâya aşırı bağlanmasının tehlikelerine dikkat çekmişti. Tarhan, “Ancak yapay zekayı terapist gibi görürseniz o zaman risk başlar. Çünkü yapay zekadan terapist olmaz.” sözleriyle teknolojinin psikolojik destek yerine kullanılmasının sakıncalarını vurgulamıştı. Arkadaş ve sırdaş olarak görmek duygusal bağımlılık riskini artırıyor Yapay zekânın gerçek bir insan gibi empati kuramadığını ve kişinin ruhsal durumunu bir uzman gibi değerlendiremediğini belirten Tarhan, özellikle gençlerin yapay zekâyı arkadaş veya sırdaş olarak görmelerinin ise duygusal bağımlılık riskini artırabileceğine dikkat çekmişti. “Yapay zekâ intihar riskini doğru değerlendiremeyebilir!” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aynı açıklamasında yapay zekânın karşısındaki kişinin gerçek niyetini anlayamamasının ciddi sonuçlar doğurabileceğini de ifade etmişti. Özellikle yaşamak istemediğini dile getiren bir kullanıcının sözlerinin yapay zekâ tarafından doğru yorumlanamaması halinde sakıncalı yanıtlar üretilebileceği uyarısında bulunan Tarhan, kontrolün tamamen teknolojiye bırakılmaması gerektiğini vurgulamıştı. Tarhan’ın bu değerlendirmeleri, npj Digital Medicine dergisinde yayımlanan bilimsel incelemenin gençlerin dolaylı intihar riski belirtilerinin gözden kaçabilmesine ilişkin bulgularıyla benzer kaygılara işaret ediyor. “Yapay zekâ terapist olamaz ama terapistin işini kolaylaştırabilir!” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kasım 2025’te Bursa Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği konuşmada da yapay zekânın bilinçli bir varlık olmadığını ve profesyonel ruh sağlığı hizmetlerinin yerini alamayacağını ifade etmişti. Yapay zekânın bir uzman tarafından yardımcı araç olarak kullanılabileceğini, ancak bağımsız bir terapist gibi değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Tarhan, özellikle ergenlik öncesi dönemdeki çocukların aşırı yapay zekâ kullanımına karşı korunması gerektiğini belirtmişti. Anne babalara kritik uyarı: Çocukları yapay zekâ ile yalnız bırakmayın! Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 28 Eylül 2026’da yayımlanan bir başka açıklamasında çocukların ve gençlerin karar verme becerileriyle ilişkili beyin bölgelerinin gelişimini henüz tamamlamadığına dikkat çekerek dijital dünyada ebeveyn rehberliğinin önemini vurguladı. Tarhan’a göre çocukların dijital teknolojileri bilinçli kullanmayı öğrenmesi, ailelerin bu süreçte yol gösterici olması ve özellikle riskli içeriklere maruz kalmanın önlenmesi büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Tarhan’ın bu değerlendirmeleri, npj Digital Medicine dergisinde yayımlanan bilimsel incelemenin gençlerin dolaylı intihar riski belirtilerinin gözden kaçabilmesine ilişkin bulgularıyla benzer kaygılara işaret ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bacaklardaki Şişlik ve Kalınlık Lipödemin İşareti Olabilir Haber

Bacaklardaki Şişlik ve Kalınlık Lipödemin İşareti Olabilir

Özellikle kadınlarda daha sık görülen, kalça, bacak ve nadiren kollarda ortaya çıkan simetrik yağ birikimlerinin lipödem olarak tanımlandığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Lipödemde tedavinin önemli parçalarından biri beslenme. Ancak herkese uygun tek bir beslenme modeli yok. Kişinin yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve şikâyetlerini değerlendirerek kişiye özel bir plan oluşturmak gerekiyor” dedi. Düşük karbonhidratlı veya ketojenik beslenmenin bazı kişilerde fayda sağlayabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Bu yaklaşımların yaklaşık yüzde 80 oranında fayda sağladığı görülse de her birey için aynı beslenme modelinin uygun olduğunu söylemek doğru değil. Lipödem oluşumunda hormonal değişimlerin de rol oynadığı biliniyor. Bu nedenle özellikle ergenlik, hamilelik ve menopoz gibi dönemlerde görülme sıklığı artıyor. Bu tanıyı alan bir kişide belirli bölgelerde doku hassasiyeti ve morarmalar görülebiliyor. Beslenme planındaki doğru düzenlemeler; kilo yönetiminin yanı sıra kişinin şişkinlik, ödem ve genel yaşam kalitesi gibi şikâyetlerinin yönetilmesine de katkı sağlayabilir. Burada en önemli nokta, beslenme yaklaşımının kişinin ihtiyaçlarına göre belirlenmesi” açıklamasında bulundu. Katı kısıtlamalar yerine sürdürülebilir beslenme düzeni oluşturulmalı Kişiye özel planlama yapılırken glutensiz veya laktozsuz beslenme gibi eliminasyon yaklaşımlarının da yalnızca ihtiyaç duyulan kişilerde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Eren, “Bazı kişilerde düşük karbonhidratlı veya ketojenik beslenme, bazı kişilerde ise enerji alımının düzenlenmesine yönelik farklı yaklaşımlar fayda sağlayabilir. Ancak burada amaç tek bir diyet modelini uygulamak değil, kişinin sürdürebileceği, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeni oluşturmaktır” dedi. Beslenme planında sebze, kaliteli protein kaynakları, sağlıklı yağlar ve yeterli lif alımının önemine dikkat çeken Eren, “Baklagiller, sebzeler, kuruyemişler, tohumlar ve çeşitli baharatlar gibi besinlerin tüketim miktarı kişinin toleransına ve ihtiyaçlarına göre düzenlenebilir. Özellikle kısa süreli ve katı kısıtlamalar yerine, kişinin uzun vadede sürdürebileceği dengeli bir beslenme modeli oluşturmak daha değerli” ifadelerini kullandı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ağız Sağlığı Her Yaşta Önemli! Haber

Ağız Sağlığı Her Yaşta Önemli!

20 Mart Dünya Ağız Sağlığı Günü kapsamında açıklamalar yapan Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen ile Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, süt dişlerinden ergenliğe, yetişkinlikten yaşlılığa kadar her dönemde ağız bakımının büyük önem taşıdığını vurguladı. Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen ile Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, Dünya Diş Hekimleri Birliği tarafından bu yıl ki teması ‘Mutlu bir ağız, mutlu bir hayat’ olarak belirlenen 20 Mart Dünya Ağız Sağlığı Günü kapsamında, tüm yaşam boyunca korunması gereken alışkanlıklar ve farklı yaş dönemlerine göre dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi. Süt dişleri, kalıcı dişler ve gelişim için önemli! Süt dişlerinin sağlığı neden önemli olduğu konusuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Süt dişleri 6. aydan başlayarak 12 yaşa kadar ağızda kalır.” dedi. Bu uzun zaman aralığında süt dişlerinin pek çok farklı konuda bireye hizmet ettiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Gıdaların çiğnenmesini sağlayarak çocuğun beslenmesini ve büyümesini destekler. Kalıcı dişler için yer tutar, onların doğru pozisyonda çıkmasını sağlar. Konuşma gelişimini destekler, seslerin doğru telaffuzuna yardımcı olur. Çene kemiklerinin ve dental arkın gelişimini stimüle eder. Estetik görünüm ve çocuğun özgüvenini olumlu etkiler. Süt dişlerinin erken kaybı komşu dişlerin devrilmesine dolayısıyla alttaki daimi dişin yerinde sürememesine veya yanlış pozisyonda sürmesine neden olabilir.” açıklamasını yaptı. Karyojenik gıdalar, erken yaşta sınırlanmalı! Doğru beslenmenin küçük yaşta kazandırılmasının önemine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Karyojenik gıda tanımı iyi öğrenilmeli. Karyojenik gıda; diş çürüğüne yol açabilen yiyecek ve içeceklerin tamamını ifade eder.” dedi. Diş çürüğüne yalnızca şekerli gıdaların neden olmadığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Kraker, cips, beyaz ekmek veya tuzlu kurabiye gibi nişastalı ve ağızda kolay yapışan gıdalar da dişler üzerinde uzun süre kalarak çürük oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu nedenle ara öğünlerde tüketilen bu tür yiyeceklerin sıklığını azaltmak önemlidir. Bunun yerine elma, havuç gibi lifli gıdalar tercih edilmesi hem ağız temizliğine yardımcı olur hem de dişlerin daha sağlıklı kalmasına katkı sağlar. Çocuğumuzu alıkoyamıyorsak da tükürük akışının yoğun olduğu ana öğünlerden sonra vermeli, gün içinde karyojenik gıdalarla sık sık atıştırmasına izin vermemeli böylece maruziyet sıklığını azaltmalıyız.” şeklinde konuştu. Ergenlik döneminde hormonal değişimler, diş ve diş eti sağlığını olumsuz etkiliyor! Ergenlik döneminde hormonal değişimler, özellikle östrojen, progesteron ve testosteron seviyelerindeki artışın, diş ve diş eti sağlığını olumsuz etkilediğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu değişiklikler diş etlerini daha hassas hale getirerek iltihaplanma riskini artırır. Hormonlar diş etlerindeki kan akışını artırır, bu da plak ve bakterilere karşı anormal reaksiyonlara yol açar. Diş etleri şişer, kızarır, parlaklaşır ve kolay kanar; ‘ergenlik gingiviti’ olarak bilinen bu durum yaygındır. Ergenlik döneminde tükürük akışı azalarak çürük riskini yükseltir ve plak birikimini kolaylaştırır. Düzenli fırçalama, diş ipi kullanımı ve profesyonel kontrollerle etkiler minimize edilebilir. Hormonal dalgalanmalar sırasında ağız hijyeni kritik önem taşır.” Diş ve çene bozuklukları erken düzeltilmeli! Diş teli ve diğer ortodontik tedavilerin zamanında uygulanması gerektiğini de hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Çocukluk döneminde ortaya çıkabilecek çene ve diş gelişim bozukluklarının erken dönemde fark edilip düzeltilmesi açısından önem taşır. Ağız solunumu, uzun süre emzik kullanımı veya parmak emme gibi alışkanlıklar dişlerin dizilişini ve çene gelişimini olumsuz etkileyerek çapraşıklıklara yol açabilir. Ayrıca süt dişlerinin erken kaybı sonucunda oluşan dişsiz boşluklar da dişlerin yer değiştirmesine ve ark yapısının bozulmasına neden olabilir. Bu nedenle bu tür durumlarda erken dönemde uygulanan koruyucu veya önleyici ortodontik tedaviler büyük önem taşır.” İhmal edilen ağız bakımı, yetişkinlikte de diş sorunlarına yol açar! Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz ise yetişkinlik döneminde ağız bakımının ihmal edilmesinin, düzensiz diş hekimi kontrollerinin ve bazı sistemik faktörlerin çeşitli diş ve diş eti problemlerinin ortaya çıkmasına neden olabileceğine dikkat çekti. Yetişkinlerde en sık karşılaşılan diş sorunlarını açıklayan Dr. Öğr. Üyesi Yavuz, “Diş çürükleri, diş eti hastalıkları, diş eti çekilmesi, diş hassasiyeti, diş aşınmaları ve ağız kokusu (halitozis) sıklıkla karşılaşılan sorunlar arasında. Ağız ve diş sağlığımızı korumak için, dişler günde en az iki kez doğru teknikle fırçalanmalı, diş ipi veya ara yüz temizleyicileri düzenli kullanılmalı, şekerli ve asitli gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı, en az 6 ayda bir diş hekimi kontrolü yapılmalıdır.” dedi. Ağız sağlığı, bakım kadar hormon, stres ve beslenmeyle de ilgili! Ağız ve diş sağlığının, yalnızca ağız bakım alışkanlıklarıyla değil; hormonal değişimler, psikolojik durum ve beslenme düzeni gibi birçok faktörle yakından ilişkili olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, şunları söyledi: “Özellikle hamilelik dönemi, yoğun stres ve dengesiz beslenme alışkanlıkları ağız sağlığını doğrudan etkileyebilen önemli etkenler arasında yer alır. Hamilelik döneminde vücutta meydana gelen hormonal değişiklikler diş eti dokularını daha hassas hale getirebilir. Mide bulantısı ve kusma gibi durumlar da ağız içi asit seviyesini artırarak diş minesinde aşınmaya neden olabilir. Yoğun stres, ağız ve diş sağlığını hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkileyebilir. Stres altında bazı bireylerde diş sıkma ve gıcırdatma (bruksizm) alışkanlığı gelişebilir. Bu durum dişlerde aşınmaya, çene ekleminde ağrıya ve baş ağrılarına yol açabilir. Ayrıca stres, bağışıklık sistemini zayıflatarak diş eti hastalıklarına yatkınlığı artırabilir. Stresli dönemlerde ağız bakımının ihmal edilmesi ve düzensiz beslenme alışkanlıkları da ağız sağlığını olumsuz etkileyen faktörler arasında yer alır. Beslenme düzeni ağız ve diş sağlığının korunmasında önemli bir rol oynar. Özellikle şekerli ve rafine karbonhidrat içeren gıdaların sık tüketilmesi, ağız içindeki bakterilerin asit üretimini artırarak diş çürüğü oluşumuna zemin hazırlar. Buna karşılık; kalsiyum, fosfor ve vitamin açısından zengin besinler diş ve kemik dokusunun sağlığını destekler. Süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, balık ve kuruyemişler diş sağlığı açısından faydalı besinler arasında yer alır. Ayrıca yeterli su tüketimi ağız içi temizliğin desteklenmesine ve tükürük üretiminin artmasına yardımcı olur.” Ağız ve diş sağlığının korunması, yaşamın her döneminde büyük önem taşır! Yaşlanma sürecinin, vücudun birçok sisteminde olduğu gibi ağız ve diş sağlığında da çeşitli değişikliklere neden olabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “İleri yaşlarda diş kaybı, ağız kuruluğu ve protez kullanımı daha sık görülür. Bunun temel nedeni, yıllar içinde biriken ağız sağlığı problemleri, sistemik hastalıklar ve kullanılan ilaçların ağız dokuları üzerindeki etkileridir.” dedi. Yaşlılık döneminde ağız sağlığını korumak için önerilerde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Yavuz, “Ağız ve diş sağlığının korunması, yaşamın her döneminde olduğu gibi özel fizyolojik veya yaşam tarzı değişikliklerinin yaşandığı dönemlerde de büyük önem taşır. Bu süreçte ağız bakımına özen göstermek, olası diş ve diş eti problemlerinin önlenmesine yardımcı olur. Ağız sağlığını korumak için; dişler günde en az iki kez, uygun teknikle ve florür içeren diş macunu kullanılarak fırçalanmalıdır. Diş fırçasının ulaşamadığı bölgelerde biriken plak ve gıda artıklarının uzaklaştırılması için diş ipi veya ara yüz fırçaları kullanılmalı. Şekerli ve asitli gıdaların sık tüketiminden kaçınılmalı. Su tüketimi ağız içinin nemli kalmasına yardımcı olur ve bakterilerin oluşturduğu asitlerin etkisini azaltır. Olası diş ve diş eti hastalıklarının erken dönemde tespit edilebilmesi için düzenli diş hekimi kontrolleri ihmal edilmemeli.” ifadelerini kullandı. Doğal dişler ile protez ihtiyacı arasında denge önemli! Ağız ve diş sağlığında temel amacın, mümkün olduğunca doğal dişlerin korunması ve ağız fonksiyonlarının sürdürülebilir şekilde devam ettirilmesi olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz “Ancak çeşitli nedenlerle diş kaybı meydana geldiğinde, çiğneme fonksiyonunun ve estetiğin yeniden sağlanabilmesi için diş protezleri önemli bir tedavi seçeneği olarak karşımıza çıkar.” dedi. Bu nedenle tedavi planlamasında doğal dişlerin korunması ile protez kullanımının gerekliliği arasında doğru bir denge kurulmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Yavuz, “Protez tedavileri; hareketli protezler, sabit köprü protezleri veya implant destekli protezler şeklinde planlanabilir. Tedavi seçeneği belirlenirken hastanın ağız içi durumu, kemik yapısı, mevcut dişlerin sağlığı ve genel sağlık durumu dikkate alınır.” açıklamasını yaptı. Ağız sağlığına gösterilen özen, sağlıklı ve mutlu bir yaşamın anahtarı! Yaşam boyu ağız sağlığını korumak için temel üç alışkanlığın düzenli ve doğru ağız bakımı, dengeli ve sağlıklı beslenme ile düzenli diş hekimi kontrolleri olduğunu yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu yıl için belirlenen ‘mutlu bir ağız, mutlu bir hayat’ teması; ağız ve diş sağlığının yalnızca estetik bir gülüşten ibaret olmadığını, genel sağlığın önemli bir parçası olduğunu vurgular. Sağlıklı dişler ve diş etleri, doğru beslenme, rahat konuşma ve güçlü bir yaşam kalitesi için temel bir rol oynar. Düzenli ağız bakımı ve diş hekimi kontrolleri sayesinde yalnızca ağız hastalıkları değil, genel sağlık üzerinde de olumlu bir etki sağlanabilir. Bu nedenle ağız sağlığına gösterilen özen, daha sağlıklı, konforlu ve mutlu bir yaşamın önemli bir adımıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti! Haber

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti!

Enerji düşüklüğü, aşırı uyuma ve ‘kurşun ağırlığı’ hissinin günlük yaşamı zorlaştırabileceğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteği kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabilir. Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır.” dedi. Kadınlarda daha sık görülen bu tablonun, ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, ailesinde depresyon veya anksiyete öyküsü olanlarda riskin arttığını ve çevresel streslerin tabloyu etkilediğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin ayrıca erken müdahalenin kronikleşme riskini azalttığı uyarısını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, atipik depresyonun belirtileri, risk faktörleri, günlük yaşama etkileri ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Atipik depresyon, duygudurumun olaylara tepkisel olmasıyla ayırt ediliyor! Atipik depresyonun, depresyonun belirli özgün belirtilerle seyreden bir alt tipi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin “Klasik (majör) depresyondan en önemli farkı, duygudurumun çevresel olaylara tepkisel olmasıdır.” dedi. Kişinin iç dünyasında yoğun bir çökkünlük yaşarken, dışarıdan zaman zaman enerjik ve iyi görünebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Olumlu bir gelişme karşısında kısa süreli bir iyilik hali oluşabilir; ancak bu düzelme kalıcı değildir ve yeniden depresif duygu durumuna dönülür. Bu tabloda sıklıkla aşırı uyuma, iştah artışı, kilo alma, kollar ve bacaklarda ‘kurşun ağırlığı’ olarak tarif edilen ağırlaşma hissi ve kişilerarası ilişkilerde reddedilmeye belirgin duyarlılık görülür.” açıklamasını yaptı. Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir! ‘Atipik’ kelimesinin ‘tipik olmayan’ anlamına geldiğini ancak ismine rağmen nadir bir tablo olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir.” dedi. Halk arasında ‘kurşun ağırlığı’ ya da ‘kurşun paralizi’ olarak ifade edilen bu belirtinin, kişinin kollarında ve bacaklarında gerçek bir fiziksel ağırlık varmış gibi hissetmesi olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, şunları söyledi: “Bu durum yoğun yorgunluk ve harekete geçmede zorlanma yaratır. Hem biyolojik hem psikolojik boyutu vardır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerindeki değişiklikler ile stres hormonu dengesizlikleri biyolojik zemini oluştururken; motivasyon kaybı, umutsuzluk ve isteksizlik de hareketi zorlaştıran psikolojik faktörlerdir. Bu belirti kişinin iradesizliği ya da ‘numara yapması’ olarak değerlendirilmemelidir.” Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma, günlük yaşamı zorlaştırıyor! Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma eğiliminin, işe ya da sorumluluklara başlamayı ve sürdürmeyi zorlaştırdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Zamanla erteleme, kaçınma ve sosyal geri çekilme artabilir.” dedi. Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteğinin kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabileceğine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır. Küçük bir eleştiri ya da ilgisizlik işareti yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir. Gün içinde duygusal iniş çıkışlar yaşanması da ilişkileri zorlaştırabilir.” şeklinde konuştu. Atipik depresyon kadınlarda daha sık görülüyor! Atipik depresyonun genellikle ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi. Ergenlerde tablonun çabuk sinirlenme, aileye karşı öfke, alınganlık ve anlaşılmadığını düşünme gibi belirtilerle daha belirgin hale gelebileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, reddedilmeye duyarlılığın bu yaş grubunda daha dramatik yaşanabileceğini ifade etti. Atipik depresyonun ortaya çıkışı birçok nedene bağlı! Atipik depresyonun ortaya çıkışının tek bir nedene bağlı olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, şöyle devam etti: “Ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da anksiyete bozukluğu bulunan kişilerde risk artar. Beyin kimyasındaki değişiklikler ve stres hormonu dengesizlikleri etkili olabilir. Erken dönem ebeveyn ilişkileri, baş etme biçimleri ve güncel stres faktörleri tabloyu şekillendirebilir.” Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşım ilaç, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri! Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Ancak belirtilerin yapısı nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.” dedi. Aşırı uyuma ve enerji düşüklüğünün ön planda olduğu durumlarda daha aktive edici özellikte antidepresanlar tercih edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Psikoterapide ise duygudurumun çevresel olaylara bağlı değişkenliği, ilişkilerde kırılganlık ve reddedilme duyarlılığı üzerinde özellikle durulur. Başvurular çoğunlukla, ilişki sorunları ve terk edilme korkusu, eleştiriye aşırı hassasiyet, özsaygı ve değersizlik duyguları, motivasyon eksikliği ve erteleme ile duygusal yeme davranışları şeklinde olur.” ifadelerini kullandı. Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır! Atipik depresyon tedavi edilmediğinde yıllarca sürebilen, dalgalı ancak kalıcı bir seyir gösterebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır.” dedi. Hangi belirtiler ciddiye alınması gerektiği hakkında bilgi paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Küçük olaylara karşı aşırı duygusal yıkım, günde 10–12 saatten fazla uyuma ve yataktan çıkmakta zorlanma, belirgin iştah artışı ve kilo değişimi, reddedilmeye aşırı hassasiyet, iki haftadan uzun süren çökkünlük, işlevsellikte belirgin düşüş, sürekli değersizlik, umutsuzluk ya da yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri günlük yaşamı ve ilişkileri belirgin biçimde etkiliyorsa bir psikiyatri uzmanına başvurmak önemlidir. Erken destek, iyileşme sürecini kolaylaştırır ve uzun vadeli riskleri azaltır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dijital Dünyada Çocuklar İçin Yeni Dönem! Haber

Dijital Dünyada Çocuklar İçin Yeni Dönem!

Çocukların dijital ortamlarda karşılaşabilecekleri risklerden korunması gerekliliğine vurgu yapan Çocuk Gelişimi Uzmanı Dr. Demet Gülaldı, “Ancak çözümün yalnızca yasaklama üzerinden kurgulanması, sosyal medyanın eğitim, yaratıcılık, sosyal bağ kurma ve kamusal katılım gibi olumlu yönlerini göz ardı etme riskini taşımaktadır.” dedi. Bu bağlamda daha sürdürülebilir bir yaklaşımın, “yasaklama” yerine “güvenli tasarım” ve “çocuk hakları temelli düzenleme” ilkelerini merkeze alan politikalar geliştirmek olduğunu dile getiren Dr. Gülaldı, “Amaç, gençleri dijital dünyadan izole etmek değil; onları bilinçli, eleştirel düşünebilen ve çevrim içi risklerle başa çıkabilecek dayanıklılığa sahip bireyler olarak güçlendirmektir.” diye konuştu. ABD’de oyun bağımlısı olduğu öne sürülen 11 yaşındaki bir çocuğun babasını öldürmesi ve geçtiğimiz günlerde Trabzon’da 13 yaşındaki Abdulkadir Eymen Bilgin’in ölümü, dijital bağımlılık tartışmalarını yeniden gündeme taşıyarak “yasaklama mı, güçlendirme mi?” sorusunu kamuoyunun merkezine yerleştirdi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, dijital bağımlılık konusunu “yasaklama mı, güçlendirme mi?” bağlamında ele aldı. Dijital okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi hedefleniyor Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, ülkemizde 3 Şubat 2026 tarihli resmî gazete yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile “Dijital Dünyada Çocukların Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı 2026-2030”nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonunda yürürlüğe girdiğini hatırlatarak, “Bu eylem planının stratejik amaçları; Farkındalık ve Bilinçlendirme, Koruyucu ve Önleyici Mekanizmaların Geliştirilmesi, Dijital Risklere Karşı Müdahale ve Destek Mekanizmalarının Güçlendirilmesi ve Yasal ve Kurumsal Düzenlemelerin Güçlendirilmesi başlıklarında belirlenmiştir. Özellikle hem çocukların hem de ailelerin dijital okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi, dijital platformlarda güvenli davranış biçimlerinin kazandırılması ve eleştirel düşünme, etik sorumluluk ve mahremiyet bilinci gibi becerilerin desteklenmesi hedeflenmektedir. Çocukların bilgiye erişim, çevrim içi öğrenme ve teknolojiyi etkin bir şekilde kullanmaları teşvik edilerek, dijital teknolojilerin yalnızca tüketim aracı değil aynı zamanda üretim ve gelişim alanı olarak görülmesi amaçlanmaktadır.” dedi. Avustralya öncü oldu 10 Aralık 2025 itibarıyla Avustralya’da 16 yaş altındaki çocuk ve ergenlerin TikTok, Instagram, YouTube, Snapchat, X ve Facebook gibi büyük sosyal medya platformlarında hesap açmaları ve mevcut hesaplarını sürdürmelerinin yasaklandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “28 Kasım 2024’te kabul edilen ‘Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Bill 2024’ ile sosyal medya kullanımında asgari yaş 16 olarak belirlenmiş; böylece bu kapsamda dünyada öncü bir düzenleme hayata geçirilmiştir. Yasa, yaptırımları çocuklara ya da ebeveynlere değil, doğrudan teknoloji şirketlerine yöneltmektedir. Düzenlemenin temel gerekçesi, çocuk ve ergenlerin ruh sağlığını, güvenliğini ve genel iyilik hâlini korumaktır. Siber zorbalık vakalarındaki artış, zararlı içeriklere maruz kalma, çevrim içi istismar riski, kötü niyetli yetişkinlerle temas olasılığı ve sürekli karşılaştırma kültürünün benlik saygısı üzerindeki olumsuz etkileri, yasanın dayanak noktaları arasında gösterilmektedir.” diye konuştu. Sosyal medya yasaklamaları küresel ölçekte hızlandı Avustralya’daki bu düzenlemenin, benzer tartışmaları küresel ölçekte hızlandırdığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Birleşik Krallık 16 yaş altına yönelik kısıtlamaları değerlendirmekte; Fransa’da 15 yaş altına sosyal medya yasağını öngören tasarı parlamentodan geçmiştir. Çin, ‘minor mode’ uygulamasıyla yaşa bağlı ekran süresi sınırlamaları getirmiştir. İspanya ve Danimarka’da da benzer düzenlemeler gündemdedir. Avrupa Parlamentosu ise bağlayıcı olmamakla birlikte 16 yaş sınırını öneren bir karar üzerinde uzlaşmıştır. Bu gelişmeler, sosyal medyanın çocuk gelişimi üzerindeki etkisinin pedagojik bir tartışmanın ötesine geçerek hukuki ve siyasal bir mesele hâline geldiğini göstermektedir.” ifadesinde bulundu. Yasaklama bir çözüm mü? 12–16 yaş aralığının kimlik gelişiminin hızlandığı, sosyal kabul ihtiyacının arttığı ve duygusal dalgalanmaların yoğunlaştığı kritik bir dönem olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Ergenlikte bireyin fiziksel değişimlere uyum sağlaması, kendilik algısını yapılandırması ve sosyal ilişkiler içinde konumunu belirlemesi beklenir. Ancak nörogelişimsel açıdan dürtü kontrolü ve uzun vadeli sonuçları değerlendirme kapasitesi henüz tam olarak olgunlaşmamıştır. Bu durum, sosyal medya ortamlarında karşılaşılan içeriklere karşı ergenleri daha kırılgan hâle getirebilmektedir.” şeklinde konuştu. Ergenlik kırılgan bir dönem Araştırmalar, sosyal medya platformlarında idealize edilmiş yaşam temsillerinin, mükemmel beden algısı ve popülerlik odaklı görünürlük kültürünün, ergenlerin benlik gelişimi üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini ortaya koyduğunu da anlatan Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Özellikle sosyal karşılaştırma süreçleri, özsaygı ve beden algısı üzerinde belirleyici olabilmektedir. Bununla birlikte sosyal medya, ergenlerin kendilerini ifade edebildikleri, akran ilişkilerini sürdürebildikleri ve toplumsal meselelere dair farkındalık geliştirebildikleri bir alan olarak da işlev görmektedir. Dolayısıyla sosyal medya hem risk hem de fırsat barındıran çift yönlü bir dijital ekosistem sunmaktadır.” dedi. Gençleri 16 yaşına kadar dijital deneyimden bütünüyle uzak tutmanın da riski var Çocukların dijital ortamlarda karşılaşabilecekleri risklerden korunması gerekliliğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Ancak çözümün yalnızca yasaklama üzerinden kurgulanması, sosyal medyanın eğitim, yaratıcılık, sosyal bağ kurma ve kamusal katılım gibi olumlu yönlerini göz ardı etme riskini taşımaktadır. Ayrıca gençleri 16 yaşına kadar dijital deneyimden bütünüyle uzak tutmak, sonrasında ani ve denetimsiz bir geçişe yol açabilir. Bu durum, dijital okuryazarlık ve öz düzenleme becerilerinin kademeli olarak gelişmesini engelleyebilir.” diye konuştu. Dijital okuryazarlık eğitimleri temel olmalı Bu bağlamda daha sürdürülebilir bir yaklaşımın, “yasaklama” yerine “güvenli tasarım” ve “çocuk hakları temelli düzenleme” ilkelerini merkeze alan politikalar geliştirmek olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Algoritmik şeffaflık, yaşa uygun içerik tasarımı, veri koruma önlemleri, etkili denetim mekanizmaları ve dijital okuryazarlık eğitimleri bu yaklaşımın temel bileşenleri olmalıdır. Amaç, gençleri dijital dünyadan izole etmek değil; onları bilinçli, eleştirel düşünebilen ve çevrim içi risklerle başa çıkabilecek dayanıklılığa sahip bireyler olarak güçlendirmektir. 16 yaş altı sosyal medya yasağı yalnızca hukuki bir düzenleme değil; dijital çağda çocukluk ve ergenlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir kırılma noktasına işaret etmektedir. Bu kırılmanın nasıl yönetileceği ise yasaklardan çok, bilimsel veriye dayalı, çok paydaşlı ve çocuk merkezli politikaların geliştirilmesine bağlıdır.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.