Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Erken Tanı

Kapsül Haber Ajansı - Erken Tanı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Erken Tanı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Her 10 Hamileden 1’inde Görülen Sessiz Tehdit: Gebelik Şekeri Haber

Her 10 Hamileden 1’inde Görülen Sessiz Tehdit: Gebelik Şekeri

Gebelik şekeri olarak tanımlanan gestasyonel diyabet, her on anne adayından birinde görülmesine rağmen çoğu zaman belirti vermeden ilerlediği için fark edilmeden kalıyor. Erken tanı sağlanamadığında ise doğum sürecini zorlaştıran ve uzun vadeli sağlık sorunlarına zemin hazırlayan sonuçlar ortaya çıkıyor. Gebelikte hormonal değişimlere bağlı olarak gelişen kan şekeri yüksekliği, daha önce şeker hastalığı öyküsü olmayan kadınlarda da görülüyor. Özellikle gebelikte hızlı kilo alımı yaşayan anne adayları ve ailesinde diyabet öyküsü bulunan kadınlar açısından risk daha belirgin hale geliyor. Belirti vermeden ilerleyen bu süreç birçok anne adayının kendisini sağlıklı hissederken dahi risk altında kalmasına neden oluyor. Belirti Vermeyen Seyir Tehlikeyi Artırıyor Gebelik şekeri çoğu zaman halsizlik ya da belirgin yakınmalarla kendini göstermiyor. Bu nedenle anne adayları günlük yaşamlarını sürdürürken kan şekeri yükselmesini fark edemiyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Hekimi Uzm. Dr. Nubar Rasulova, gestasyonel diyabetin en önemli özelliğinin sessiz ilerlemesi olduğuna dikkat çekerek “Anne adaylarının büyük bir kısmı herhangi bir şikayet yaşamadan bu süreci geçiriyor. Ancak kontrol altına alınmayan kan şekeri hem anne hem de bebek için ciddi sonuçlara yol açıyor” diyor. Gebeliğin yirmi dört ile yirmi sekizinci haftaları arasında uygulanan şeker yükleme testinin kritik rol taşıdığını vurgulayan Uzm. Dr. Rasulova, testin zararlı olduğu yönündeki yanlış inanışların tanının gecikmesine neden olduğunu belirtiyor. Şeker yükleme testinin anne ve bebeği korumayı amaçlayan güvenilir bir tarama yöntemi olduğunun altını çiziyor. Anne Sağlığı Doğrudan Etkileniyor Kan şekeri kontrolünün sağlanamadığı gebeliklerde, anne adaylarında tansiyon problemleri ve doğum sırasında gelişebilecek komplikasyonlar daha sık görülüyor. Doğumun zorlaşması ve sezaryen gereksiniminin artması da gebelik şekeriyle ilişkili sorunlar arasında yer alıyor. Uzm. Dr. Rasulova, gebelik şekerinin yalnızca geçici bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Gebelikte ortaya çıkan kan şekeri yüksekliği ilerleyen yıllarda diyabet gelişme riskini artırıyor. Bu nedenle gebelik sürecindeki düzenli takip büyük önem taşıyor” ifadelerini kullanıyor. Anne Karnındaki Bebek de Risk Altında Gestasyonel diyabetin en belirgin etkileri anne karnındaki bebekte ortaya çıkıyor. Yüksek kan şekeri bebeğin normalden fazla kilo almasına neden oluyor. İri bebek olarak tanımlanan bu durum, doğum sırasında zorluklara yol açarken doğum sonrasında bebekte kan şekeri düşüklüğü görülmesine neden oluyor. “Anne karnında aşırı kilo alan bebeklerde doğum güçleşiyor. Doğumdan sonra ise kan şekeri düşüklüğüyle karşılaşılıyor” diyen Uzm. Dr. Rasulova, gebelik şekeri tanısı alan anne adaylarının yakından izlenmesi gerektiğini vurguluyor. Gebelik Şekerinde Erken Tanı İçin Kritik Adımlar Gebelik şekerinin erken dönemde saptanabilmesi için gebelik boyunca düzenli hekim kontrollerinin aksatılmaması gerekiyor. Özellikle gebeliğin yirmi dört ile yirmi sekizinci haftaları arasında önerilen şeker yükleme testinin zamanında yapılması, kan şekeri yükselmesinin erken fark edilmesini sağlıyor. Erken tanı konulan anne adaylarında sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve gerekli durumlarda uygulanan tedaviyle kan şekeri kontrol altına alınıyor. Bu sayede hem anne sağlığı korunuyor hem de anne karnındaki bebeğin karşılaşabileceği riskler büyük ölçüde azaltılıyor. Anne adaylarının kendilerini iyi hissetmelerinin yanıltıcı olabileceğini belirten Uzm. Dr. Rasulova, “Gebelikte kan şekeri kontrolü, sağlıklı doğumun en önemli adımlarından biridir. Bu nedenle önerilen tarama testlerinin aksatılmaması büyük önem taşır” ifadelerini kullanıyor. Anne Adaylarına Önemli Hatırlatma Gestasyonel diyabet, erken tanı ve doğru takip ile yönetilebilen bir sağlık sorunu olmasına rağmen fark edilmediğinde anne ve bebek sağlığını ciddi biçimde tehdit ediyor. Gebelik sürecinde düzenli kontrollerin ihmal edilmemesi ve hekim önerilerine uyulması güvenli bir doğum sürecinin temelini oluşturuyor. Çakmak Erdem Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Hekimi Uzm. Dr. Nubar Rasulova “Gebelik boyunca yapılan düzenli kontroller anne ve bebeğin sağlığını korur. Gebelik şekerini ciddiye almak sağlıklı bir geleceğe atılan en önemli adımdır” mesajını paylaşıyor.

Rahim Ağzı Kanseri Nedir? Erken Tanı Hayat Kurtarıyor Haber

Rahim Ağzı Kanseri Nedir? Erken Tanı Hayat Kurtarıyor

“HPV ile yakından ilişkili olan rahim ağzı kanseri, erken tanı ve düzenli tarama ile kontrol altına alınabiliyor” diyen Nev Sağlık Grubu Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Neşe Solak, rahim ağzı kanserinde erken tanının önemi ve HPV aşısına ilişkin açıklamalarda bulundu. Op. Dr. Neşe Solak, “Rahim ağzı (serviks) kanseri, rahmin alt kısmında yer alan serviks dokusundan gelişen ve çoğunlukla HPV (Human Papilloma Virüsü) ile ilişkili bir kanser türüdür. En önemli özelliği, düzenli tarama programları sayesinde önlenebilir ve erken evrede yakalanabilir olmasıdır. En sık tanı alan yaş grubu ise 35-44 yaş aralığıdır” dedi. Kimler Risk Altında? Solak, “Yüksek riskli HPV tipleri, özellikle HPV 16 ve 18 ile enfekte olan kişilerde rahim ağzı kanseri riski artmaktadır. Bunun yanı sıra erken yaşta cinsel ilişkiye başlayanlar, çoklu cinsel partner öyküsü bulunanlar, sigara kullananlar ve uzun süre tarama yaptırmayan kadınlar risk grubunda yer almaktadır” dedi. Belirtiler Nelerdir? “Rahim ağzı kanseri erken evrede genellikle belirti vermez” diyen Solak, “Hastalık ilerledikçe ilişki sonrası kanama, ara kanamalar, menopoz sonrası kanama, kötü kokulu vajinal akıntı ile kasık veya bel ağrısı gibi şikâyetler ortaya çıkabilir” ifadelerinde bulundu. Tedavisi Nasıl Yapılır? Op. Dr. Neşe Solak, “Erken evrede yakalanan rahim ağzı kanserinde konizasyon (rahim ağzının bir kısmının alınması) ya da rahmin alınması gibi cerrahi yöntemler uygulanabilir. İleri evrelerde ise tedavi radyoterapi ve kemoterapi ile sürdürülmektedir” dedi. Tarama Nasıl Yapılır? Smear Testi Nedir? “Rahim ağzı kanseri taraması, kanser gelişmeden önce ortaya çıkan hücresel değişiklikleri saptamayı amaçlar” diyen Solak, “Bu tarama smear testi ve HPV DNA testi ile yapılır. Smear testi, jinekolojik muayene sırasında rahim ağzından küçük bir fırça veya spatula yardımıyla hücre örneği alınarak gerçekleştirilir. İşlem 1-2 dakika sürer ve anestezi gerektirmez. Smear testi öncesinde adetli olunmaması, son 48 saat içinde cinsel ilişkiye girilmemesi ve vajinal duş, fitil ya da krem kullanılmaması önerilmektedir” ifadelerinde bulundu. Tanı Nasıl Konur? Solak, “Smear veya HPV DNA testinde anormal sonuç elde edilmesi durumunda kolposkopi ve biyopsi ile kesin tanı konur. Kolposkopi, rahim ağzı, vajen ve vulvanın mikroskop benzeri özel bir cihazla ayrıntılı olarak incelendiği tanısal bir işlemdir. İşlem sırasında rahim ağzına asetik asit uygulanır ve şüpheli görülen alanlardan küçük biyopsiler alınır. Genellikle 5-10 dakika sürer ve çoğu zaman anestezi gerektirmez” dedi. Rahim Ağzı Kanserinden Korunmak Mümkün mü? Op. Dr. Neşe Solak, “Rahim ağzı kanserinden korunmada en etkili yöntem HPV aşısıdır. Çünkü rahim ağzı kanserlerinin yaklaşık yüzde 90’ı HPV ile ilişkilidir. Aşı yapılmış olsa bile tarama programlarının aksatılmaması gerekir. Düzenli tarama yaptırmak, sigara kullanmamak, kondom kullanmak, çoklu partnerden kaçınmak, bağışıklık sistemini destekleyen bir yaşam tarzı benimsemek ve HPV pozitifliği durumunda kontrolleri ihmal etmemek korunmada önemli rol oynar” dedi. HPV Enfeksiyonu Nedir? Tehlikeli midir? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV, oldukça yaygın görülen ve çoğunlukla cinsel yolla bulaşan bir virüstür. Çoğu kişide belirti vermeden vücuttan kendiliğinden temizlenir ve enfeksiyonların büyük bir kısmı zararsızdır. Ancak yüksek riskli HPV tipleri, özellikle 16 ve 18, rahim ağzı kanserine yol açabilir. Bu nedenle düzenli tarama büyük önem taşır. Prezervatif kullanımı riski azaltmakla birlikte yüzde 100 koruma sağlamaz” dedi. HPV Taşıyıcılığı Nasıl Anlaşılır? “HPV taşıyıcılığı çoğu zaman hiçbir belirti vermez” diyen Op. Dr. Neşe Solak, “Bu nedenle HPV varlığı yalnızca smear ve HPV DNA testleri ile tespit edilebilir” ifadelerinde bulundu. HPV Ne Kadar Sürede Temizlenir? Solak, “HPV enfeksiyonlarının yüzde 70-90’ı bağışıklık sistemi sayesinde 1-2 yıl içinde vücuttan temizlenir. Sigara kullanımı, yoğun stres ve bağışıklık sisteminin zayıflaması bu süreci uzatabilir” dedi. HPV Pozitifliğinde Partnere Bulaş Olur mu? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV cinsel yolla bulaşabildiği için partnere geçme riski bulunmaktadır. Erkeklerde çoğu zaman belirti görülmez ve erkekler için rutin bir HPV tarama testi bulunmamaktadır” dedi. HPV’nin Tedavisi Var mı? “HPV’yi tamamen yok eden bir ilaç bulunmamaktadır” diyen Op. Dr. Neşe Solak, “Tedavide amaç, vücudun virüsü temizlemesini desteklemek ve oluşan lezyonları tedavi etmektir. HPV enfeksiyonu olan kişilere de HPV aşısı yapılması önerilmektedir. Sigara kullanmamak ve düzenli kontrolleri aksatmamak sürecin sağlıklı yönetilmesi açısından önemlidir” dedi. HPV Aşısı Nedir? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı; HPV tip 6, 11, 16, 18, 31, 33, 45, 52 ve 58’e karşı koruma sağlar. Kadınlarda rahim ağzı, vulva ve vajina kanserleri ile bu kanserlerin öncül lezyonlarına; kadın ve erkeklerde ise anüs kanseri ve genital siğillere karşı koruyucudur. Dokuz yaşından büyük adolesanlar ve yetişkinler için uygundur. Aşı, vücudun bu HPV tiplerine karşı antikor üretmesini sağlayarak hastalıklara karşı bağışıklık oluşturur” dedi. Kimlere Yapılır, Uygulama Şekli Nasıldır? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı, 9-26 yaş arası erkeklere ve 9-45 yaş arası kadınlara uygulanabilmektedir. 9-15 yaş grubunda aşı iki doz şeklinde yapılır ve ikinci doz 5-13 ay arasında uygulanır. 15 yaş üzerindeki kişilerde ise üç doz uygulanır ve bu dozların bir yıl içinde tamamlanması gerekir” ifadelerinde bulundu. Yan Etkisi Var mı? Op. Dr. Neşe Solak, “HPV aşısı sonrası en sık görülen yan etkiler, aşının yapıldığı bölgede ağrı, şişlik ve kızarıklık ile baş ağrısıdır. Ciddi alerjik reaksiyonlar ise oldukça nadirdir” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Yapay Zekâ Gücüyle Detaylı Göz Muayenesi Haber

Yapay Zekâ Gücüyle Detaylı Göz Muayenesi

Bu vizyonla Prof. Dr. Bozkurt Şener, Türkiye’de kullanılmaya başlanan yapay zekâ destekli göz muayene cihazları ile göz sağlığındaki bir yeniliği sağlık hizmetine kazandırıldığını anlattı. Göz sağlığında erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Dünyagöz Hastaneler Grubu Medikal Direktörü Prof. Dr. Bozkurt Şener, Türkiye’de kullanılmaya başlanan yapay zekâ destekli göz muayene cihazları ile göz muayenesinin daha da detaylı bir şekilde yapılabildiğini söyledi. Prof. Dr. Bozkurt Şener, “Günümüzde göz hastalıklarının büyük bir kısmı, hasta farkına varmadan ilerleyebiliyor. Bu nedenle düzenli ve detaylı göz kontrolleri, görme kayıplarının önlenmesinde en etkili yaklaşım haline geliyor. Yapay zekâ destekli bu yeni nesil muayene cihazları sayesinde artık hastalarımıza çok hızlı ölçümler yaparak çok daha fazla veri sunarak detaylı göz muayenesi yapabiliyoruz. Yapay zeka destekli göz muayene cihazının bu verileri ölçüp sunabilmesi için yaklaşık 6-7 dakikada yeterli olabiliyor. Bu veriler ışığında göz doktorunun kişiye özel tedavi uygulayabilmesi için kapsamlı bir değerlendirme yapmasına imkan doğuyor” dedi. Yapay Zekâ ile Hızlı, Kapsamlı ve Objektif Değerlendirme Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının çalışma prensibini anlatan Prof. Dr. Şener, sistemin tek bir platformda çok sayıda ölçümü bir araya getirdiğini belirterek şunları söyledi: “Bu teknoloji, gözün optik ve anatomik yapısına ait 100’ün üzerinde parametreyi birkaç dakika içinde ölçüyor. 120’nin üzerinde göz rahatsızlığını; semptomlar, risk faktörleri, görsel testler ile tespit ediyor. 30 yapay zeka algoritması tarafından elde edilen veriler yapay zekâ algoritmalarıyla analiz edilerek detaylı ve görsel bir rapora dönüştürülüyor. Bu sayede hekimin değerlendirmesi çok daha objektif, hızlı ve güvenilir hale geliyor.” Kişiye Özel Göz Sağlığı Verileri Sunuluyor Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının sunduğu kapsamlı veri setine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, şu bilgileri paylaştı: Yapay zekâ destekli göz muayenesi ile yaklaşık 6-7 dakika içerisinde; kornea, retina ve göz tansiyonu alanlarında: Kornea topografisi ve kornea kalınlığı,Retinada görme siniri ve sarı nokta değerlendirmesi,Göz tansiyonunun gerçek değeri,Gözün ön ve arka yapısına ilişkin detaylı ölçümler,Gözün refraksiyon kusurlarına dair bilgiler vermektedir. Bu kapsamlı ölçümlerin, göz sağlığının mevcut durumunu net biçimde ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Şener, erken tanının ötesine geçen bir avantaj sağladığını ifade etti: “Aynı zamanda bu veriler, hastanın lazer göz cerrahisine ve premium lens (akıllı lens) cerrahisine uygun olup olmadığı konusunda da bize çok değerli bilgiler sunuyor. Hastanın göz yapısı, kornea kalınlığı ve diğer biyometrik parametreler yapay zekâ ile analiz edilerek, cerrahiye uygunluk objektif şekilde değerlendirilebiliyor. Bu da hem hasta güvenliğini artırıyor hem de doğru hasta doğru tedavi yaklaşımını güçlendiriyor.” Göz hastalıklarının ciddi bir bölümünün belirti vermeden ilerlediğine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, erken tanının önemini şu sözlerle vurguladı: “Göz sağlığında erken tanı, tedavi başarısını artırmanın yanı sıra geri dönüşü olmayan görme kayıplarının önüne geçilmesini sağlar. Yapay zekâ destekli muayene ile tespit edilen risklere göre hastalar, tüm göz branşlarındaki uzman hekimlere yönlendirilerek değerlendirilir. Bu bütünleşik yaklaşım sayesinde her hasta, ihtiyacına özel bir tedavi sürecine dahil edilir. Risklerin doğru branşlarda ele alınması hem hasta güvenliği hem de sonuç başarısı açısından son derece büyük önem taşır.” Donanımlı Merkezlerde Muayene Büyük Avantaj Sağlıyor Gelişmiş teknolojinin, uzman hekim kadrosuyla birlikte anlam kazandığını belirten Prof. Dr. Şener sözlerini şöyle tamamladı: “Bu tür ileri teknolojiye sahip muayene sistemlerinin, tam donanımlı merkezlerde kullanılması son derece önemlidir. Yapay zekâ destekli bu teknoloji, hastalara hızlı, güvenilir ve kapsamlı bir göz sağlığı hizmeti sunarken, aynı zamanda dünyadaki ileri teknolojilerin deneyimlenmesine de imkân tanıyor. Yapay zekâ geliştikçe hekimlerin daha fazla bilgiye ulaşması, öğrenmesi ve kendini geliştirmesi mümkün oluyor. Bu bilgiler, doğru değerlendirildiğinde cerrahide ve medikal tedavi planlamalarda başarıyı ve güveni artırıyor.”

 Rahim Ağzı Kanserine Karşı Hayat Kurtaran 4 Kritik Önlem! Haber

 Rahim Ağzı Kanserine Karşı Hayat Kurtaran 4 Kritik Önlem!

Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, Türkiye’de de her yıl yaklaşık 2 bin 400 yeni rahim ağzı kanseri vakası görülürken, yaklaşık bin 200 kadının bu hastalık sebebiyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekerek, “Bu kayıpların en önemli nedenlerinden biri, ülkemizde uzun yıllardır uygulanmakta olan tarama programlarına katılımın yetersiz olmasıdır. Ayrıca, hastalığın erken dönemde belirti vermemesi ve hastalarımızın anormal vajinal kanama ile kasık ağrısı gibi yakınmalarında hekime geç başvurmaları diğer önemli sebepleri oluşturmaktadır” diyor. Oysa rahim ağzı kanserinin erken tanı konulduğunda başarıyla tedavi edilebilen, hatta önlenebilen bir kanser türü olduğunu belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Hiçbir yakınması olmasa bile her kadının düzenli olarak jinekolojik muayenelerini yaptırması, gerekli testlerden geçmesi ve rahim ağzı kanseri aşısını olması son derece değerlidir. Zira, tarama testlerinde tespit edilen kanser öncüsü lezyonlar LEEP (Loop elektrocerrahi eksizyonu prosedörü) veya konizasyon gibi günübirlik cerrahi işlemlerle kansere dönüşmeden ortadan kaldırılmaktadır. Rahim ağzı kanseri aşısı da kanser oluşumunu büyük oranda önleyebilmektedir” diye konuşuyor. En yaygın sebebi HPV enfeksiyonu Rahim ağzı kanserinin yaklaşık yüzde 99’u Human Papilloma Virüsü (HPV) ile ilişkili oluyor. Çalışmalar, her 10 kadından 8’inin yaşamları boyunca en az bir kez Human Papilloma Virüsü ile enfekte olduğunu gösteriyor. Cinsel temas yoluyla bulaşan ve son derece yaygın bir virüs olan Human Papilloma Virüsü, herhangi bir belirti vermeden vücutta uzun yıllar kalabiliyor. Bağışıklık sistemi gerilediğinde virüs kendini yeniden gösterebiliyor. Bazı yüksek riskli HPV tipleri ise rahim ağzındaki hücrelerde zamanla kanser öncüsü değişikliklere ve tedavi edilmediğinde rahim ağzı kanserine yol açabiliyor. Rahim ağzı kanseri genellikle ileri evreye kadar sessiz seyrettiği için düzenli yapılan muayene ve taramalar hayati önem taşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, rahim ağzı kanserine karşı hayat kurtaran 4 önlemi anlattı; önemli uyarılarda bulundu! Jinekolojik muayene Düzenli jinekolojik muayeneler, rahim ağzı kanserinin erken tanısında ilk ve en önemli adımı oluşturuyor. Kadınların hiçbir yakınmaları olmasa bile 21 yaşından itibaren yılda en az bir kez jinekolojik muayene olmaları öneriliyor. Muayene sırasında hekimin gerekli gördüğü tarama testleri planlanıyor ve detaylı bilgilendirme yapılıyor. Pap Smear testi Pap smear testi, rahim ağzından yumuşak bir fırça ile alınan hücre örneklerinin patoloji doktoru tarafından incelenmesiyle yapılıyor. Bu test, kanser öncesi hücresel değişiklikleri erken dönemde saptayarak hastalığın gelişmesini önlemek için doktora ve hastaya zaman tanıyor. Kadınların hiçbir yakınmaları olmasa bile, 21 yaşından itibaren smear testine başlamaları ve testi 3 yılda bir düzenli olarak yaptırmaları öneriliyor. HPV tarama testleri HPV tarama testleri; rahim ağzı kanserine yol açabilen yüksek riskli Human Papilloma Virüs tiplerini saptıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, özellikle 30 yaşından itibaren önerilen bu testlerin kanser riskini belirlemede son derece etkili olduklarını anlatarak, “Bazı HPV tipleri düşük riskli olup genital siğiller ile sınırlı kalırken, yüksek riskli olan bazı tipleri ise rahim ağzı kanserine neden olabilmektedir. HPV taraması sayesinde, risk altındaki kadınlar erken dönemde belirlenerek, yakın takibe alınmaktadır” diyor. Doç. Dr. Murat Yassa, smear veya HPV testlerinde virüsün tespit edilmiş olmasının kadınlarda kansere yakalanma kaygısına neden olabildiğini ifade ederek, “Bu durum hastalarımızın cinsel yaşamlarını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir. Aslında, anormal smear sonucu ve HPV pozitifliği hastanın kanser olduğu anlamına gelmemektedir. Bunlar potansiyol kanser öncüsü lezyonlardır ve çoğu durumda erken müdahale ile kontrol altına alınmaktadır” bilgisini veriyor. Human Papilloma Virüsü aşısı Dünyadaki tek kanser aşısı olan HPV (Human Papilloma Virüsü) aşısı, rahim ağzı kanserine neden olan yüksek riskli HPV tiplerine karşı koruma sağlıyor. Günümüzde 9’lu HPV aşısının ülkemizde de uygulandığını belirten Doç. Dr. Murat Yassa, bu aşının rahim ağzı kanseriyle ilişkili en yaygın ve en riskli HPV tiplerine karşı geniş koruma sağladığını vurguluyor. HPV aşısının ideal olarak 9-14 yaş arasında uygulanmakla birlikte, 15 yaş ve sonrasında da tüm kadınlara ve erkeklere yapılabildiğini ifade eden Doç. Dr. Murat Yassa, sözlerine şöyle devam ediyor: “Rahim ağzı kanseri aşısı HPV ile daha önce karşılaşmamış bireylerde en yüksek koruyuculuğu sağlamaktadır. Ancak, HPV enfeksiyonu pozitif olan kadınlarda da fayda sağlayabilir; diğer HPV tipleriyle oluşan enfeksiyonu engelleyebilir ve hastalığın ilerlemesini önlemeye katkıda bulunabilir. Bu nedenle aşı kararı, yaş ve bireysel riskler göz önünde bulundurularak, kadın hastalıkları ve doğum hekimiyle birlikte değerlendirilmelidir.”

Serviks Kanserinde Erken Tanı Hayat Kurtarıyor Haber

Serviks Kanserinde Erken Tanı Hayat Kurtarıyor

Serviks kanseriyle mücadelede en etkili yaklaşımın düzenli jinekolojik kontroller olduğuna dikkat çekiliyor. Belirlenen aralıklarla yapılan taramalar sayesinde hastalık gelişmeden önce riskli hücresel değişiklikler saptanabiliyor ve süreç çok daha kontrollü şekilde yönetilebiliyor. Düzenli Tarama Neden Önemli? Serviks kanserinin büyük ölçüde tarama testleriyle saptanabildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Parısa Ebrahımzadeh Khıavı, bu testlerin yalnızca tanı koymak için değil, hastalık gelişimini önlemek açısından da kritik rol oynadığını vurguluyor. Op. Dr. Khıavı, “Pap smear ve HPV testleri, serviks kanserine yol açabilecek hücresel değişiklikleri henüz kansere dönüşmeden yakalamamızı sağlıyor. Bu nedenle düzenli tarama, serviks kanseriyle mücadelede en etkili basamaklardan biridir” diyor. HPV Türkiye’de Sanılandan Çok Daha Yaygın Serviks kanserinin en önemli nedenlerinden birinin HPV enfeksiyonu olduğunu belirten Op. Dr. Parısa Ebrahımzadeh Khıavı, toplumda sık görülen bir virüs olduğuna dikkat çekiyor. “Türkiye’de özellikle genç kadınlar, evlilik sonrası kontroller sırasında HPV pozitifliği ile karşılaşabiliyor. Ancak bu durum her zaman kansere işaret etmez” diyen Op. Dr. Khıavı, düzenli takip ve taramanın belirleyici rol oynadığını vurguluyor. HPV’den Korunmak Mümkün HPV enfeksiyonundan korunmada bazı temel adımlar önemli rol oynuyor. HPV aşısının virüse karşı en etkili koruyucu yöntemlerden biri olduğunu ifade eden Op. Dr. Khıavı, düzenli jinekolojik muayene, tarama testlerinin aksatılmaması ve cinsel sağlık konusunda bilinçli davranmanın riski azalttığını vurguluyor. “HPV çok yaygın olduğu için ‘bana olmaz’ düşüncesi en büyük yanılgılardan biridir” diyen Op. Dr. Khıavı, korunmada sürekliliğin önemine işaret ediyor. HPV Bulaştığında Ne Yapılmalı? HPV pozitifliği saptandığında panik yapılmaması gerektiğini söyleyen Op. Dr. Parısa Ebrahımzadeh Khıavı, izlenecek yolun kişiye özel olarak planlandığını belirtiyor. “HPV saptandığında ilk yapılması gereken doğru değerlendirme ve düzenli takip. Pek çok HPV tipi bağışıklık sistemi tarafından zamanla temizlenebiliyor” diyen Op. Dr. Khıavı, bu süreçte Smear ve HPV testleriyle düzenli izlem yapılmasının büyük önem taşıdığını belirtiyor. Geç Tanı Tedavi Sürecini Zorlaştırıyor Serviks kanserinin geç evrede tanı alması, tedavi sürecini daha uzun ve zor hale getirebiliyor. Op. Dr. Khıavı, “Erken evrede tanı alan hastalarda tedavi süreci çok daha kontrollü ilerliyor. Bu nedenle düzenli tarama bir tercih değil, kadın sağlığının temel bir parçası olarak görülmeli” diyor. Çakmak Erdem Hastanesi’nde görev yapan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Parısa Ebrahımzadeh Khıavı, düzenli taramanın hastalıkla mücadelede belirleyici rol oynadığını ve kontrollerin aksatılmaması gerektiğini vurguluyor.

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak! Haber

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak!

Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sevim Işık, genetik testler, yapay zekâ ve kişiye özel tıp uygulamalarının erken tanı, önleyici sağlık ve tedavi süreçlerindeki dönüşümü hakkında bilgi verdi. Genetik profil, hastalık yatkınlığı, metabolizma ve ilaç yanıtını ortaya koyuyor! Gen haritası veya genetik profilin, bir kişinin DNA’sında bulunan genetik çeşitliliğin, mutasyonların ve biyolojik özelliklerin kapsamlı bir analizi olduğunu aktaran Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik profil belirlemede kullanılan en kritik genetik yöntemler, WES (Whole Exome Sequencing – Tüm Ekzom Dizileme) ve WGS’dir (Whole Genome Sequencing – Tüm Genom Dizileme). WES, hastalıkların büyük bölümünden sorumlu mutasyonları barındıran protein kodlayan bölgeleri incelerken; WGS çok daha geniş, tüm genomu (anne-babamızdan aldığımız kalıtsal bilginin tamamı) detaylarıyla tarar.” dedi. WES ve WGS analizlerinin genellikle kan, tükürük veya yanak içi sürüntü örneklerinden elde edilen DNA ile yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Işık, “Genetik profil analizi, bireyin hastalıklara yatkınlığını, metabolizma özelliklerini, ilaçlara verdiği cevabı ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik riskleri ortaya koyabilir. Genetik profil, yalnızca kalıtsal hastalıkların değil, çevresel faktörlerle etkileşime giren kompleks hastalıkların da nasıl gelişebileceğine dair önemli ipuçları sunar. Bu nedenle gen haritası, erken tanı, kişiye özel tedavi planları ve önleyici sağlık stratejileri oluşturmak açısından kritik bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu. Yapay zekâ, genetik verilerle kişisel sağlık asistanına dönüşüyor! Günümüzde genetik profilin öneminin giderek arttığını kaydeden Prof. Dr. Sevim Işık, “Hastalık riskleri yıllar öncesinden tespit edilebiliyor, tedavi planları bireysel genetik yapıya göre kişiselleştiriliyor ve ilaç duyarlılığı belirlenerek yan etkiler azaltılabiliyor.” dedi. Yapay zekânın, özellikle büyük genetik veri setlerini analiz etmede insan kapasitesinin çok ötesine geçen bir imkân sunduğuna işaret eden Prof. Dr. Işık, “Günümüzde kullanılan gelişmiş algoritmalar, genetik mutasyonları tarayarak hastalık risk puanlarını hesaplayabiliyor. Örneğin diyabet, Alzheimer, Parkinson, kolon ve meme kanseri, bipolar bozukluk ve kalp damar hastalıkları için genetik risk skorları hesaplayarak gelecekteki riskleri tespit edebiliyor. Hangi hastaların belirli ilaçlara direnç geliştireceğini öngörebiliyor ve kanser genomik analizlerinde tümörün gelecekte nasıl davranacağına dair modeller üretebiliyor. Yakın gelecekte ise yapay zekâ, kişinin genetik haritasını temel alan bir ‘kişisel sağlık asistanı’ gibi çalışarak hem hastalıkların erken teşhisinde hem de tedavilerin kişiye göre şekillendirilmesinde kritik bir rol üstlenecek.” açıklamasını yaptı. Genetik bilim, artık sağlığı uzun vadede korumada da yol gösterici! Yapay zekanın kişiye özel önleyici sağlık planları oluşturması yaklaşımının günümüzde büyük ölçüde mümkün hâle geldiğini dile getiren Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik test sonuçları artık sadece bir rapordan ibaret olmaktan çıkmış durumda. Talasemi ve kistik fibrozis gibi kalıtsal hastalıkların taşıyıcılığı saptanarak aile planlamasında önemli bir öngörü elde edilebiliyor.” dedi. Diğer yandan, yapay zekanın beslenme düzeninden uyku alışkanlıklarına, stres yönetiminden egzersiz programına kadar kişiye özel önleyici sağlık planlarının temelini oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Genetik veriler, beslenme, spor ve uyku alışkanlıklarına yönelik yaşam tarzı önerilerinin daha bilimsel temellere dayanmasını ve etkili biçimde uygulanmasını sağlıyor. Türkiye’nin ve dünyanın öncülerinden NPİSTANBUL Hastanesi başta olmak üzere bazı merkezlerde genetik veriye dayalı kapsamlı izlem modelleri kullanılıyor. Yapılan genetik testler, yalnızca hastalıkların erken tanısı ve risk belirlenmesine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda kişiye özel tedavi stratejilerinin belirlenmesine de olanak tanıyor. Özellikle nöropsikiyatrik hastalıklarda, farmakogenetik testler aracılığıyla ilaçlara duyarlılık ve direnç ölçümleri yapılabiliyor; bu sayede antidepresan, antipsikotik veya diğer psikiyatrik ilaçların seçiminde hastaya özel kararlar alınabiliyor. Ayrıca, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar ve Şizofreni ve Bipolar gibi nöropsikiyatrik hastalıklar için genetik yatkınlık analizleri gerçekleştiriliyor ve bu veriler doğrultusunda erken takip programları oluşturuluyor. Eğer ailevi bir yatkınlık söz konusuysa, düzenli MR veya EEG çekimleri, kan testleri ya da nöropsikiyatrik değerlendirmeler planlanarak hastalık daha ortaya çıkmadan ortaya çıkma riski hesaplanabiliyor. Yine gerçekleştirilen farmakogenomik testler, nöropsikiyatrik ilaçlara karşı duyarlılığı ve direnci belirleyerek, antidepresan ve antipsikotik seçimlerini kişiye uygun hâle getiriyor. Bu testler yan etkileri azaltarak, tedavi süreçlerini hızlandırıyor. Genetik veriler ayrıca metabolizma hızı, yağ depolama eğilimi, vitamin-mineral eksiklikleri ve egzersiz yanıtı gibi unsurları ortaya çıkardığından, bireye özel beslenme ve yaşam tarzı planları oluşturulmasına yardımcı oluyor. Tüm bu uygulamalar, genetik biliminin artık yalnızca hastalık tanısı için değil, sağlığı uzun vadede korumak için de güçlü bir yol gösterici olduğunu ortaya koyuyor.” Genetik testler, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek! Genetik testlerin yaygınlığı ve maliyetinin dünyada büyük farklılıklar gösterdiğine değinen Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün Türkiye’de bu testlere üniversite hastanelerinden özel genetik tanı merkezlerine, nöropsikiyatri odaklı kuruluşlardan uluslararası akredite laboratuvarlara kadar pek çok noktada ulaşmak mümkün.” dedi. Türkiye genelinde Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlı toplam 88 adet Genetik Tanı Merkezi bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Işık, “Devlet hastanelerinde bazı testler yapılabilse de sonuç alma süreleri uzun ve erişim sınırlı olmakta. Dünya genelinde ise durum biraz daha farklı. ABD ve Avrupa’da genetik testler birçok ülkede sigorta kapsamına giriyor ve WGS, nadir genetik hastalıkların tanısında giderek ‘ilk basamak’ test olarak tercih ediliyor. Bu testler erken tanı ve doğru tedavi planlamasında büyük avantaj sağlıyor. Türkiye’de genetik testlerin daha erişilebilir hâle gelmesi için devlet desteğinin artırılması, laboratuvar altyapısının yaygınlaştırılması ve özel sektör‑üniversite iş birliklerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bu adımlar hayata geçtiğinde, genetik testler sadece araştırma veya özel hastalar için değil, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek. Türkiye’nin bu alanda hem teknolojik hem de finansal adımlar atması, milyonlarca insanın sağlığı için yeni bir dönemin kapılarını aralayabilir. Diğer yandan, toplum genelinde genetik test farkındalığı da hâlen istenen düzeyde değil. Uzmanlar, önümüzdeki 10 yıl içinde tarama amaçlı genetik testlerin aile hekimliği sistemine kadar entegre edilebileceğini ve bireysel sağlık izleminin standart bir parçası hâline geleceğini öngörüyor.” değerlendirmesinde bulundu. Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta yeni bir çağ başlıyor! “Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta adeta yeni bir çağın eşiğinde bulunuyoruz.” diyen Prof. Dr. Sevim Işık, özellikle nörodejeneratif hastalıklarda büyük bir dönüşüm beklendiğini kaydetti. Alzheimer ve Parkinson için geliştirilen poligenik risk skorları, beyin omurilik sıvısı protein profilleri ve ileri yapay zekâ modelleri bir araya getirildiğinde, hastalığın klinik belirtileri ortaya çıkmadan 10–20 yıl önce riskli bireylerin belirlenebileceğinin öngörüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Işık, “Psikiyatri alanında da benzer bir ilerleme var. Bipolar bozukluk ve şizofreni için kullanılan genetik duyarlılık testleri şimdiden pek çok ipucu veriyor ve gelecekte çok daha kapsamlı hale gelerek kişiye özel tedavi yollarını mümkün kılacak. Onkoloji alanında ise meme, kolon, prostat ve akciğer kanseri dahil birçok tümör tipi, genetik mutasyon analizleri sayesinde daha erken evrede saptanabilecek bir noktaya doğru ilerliyor. Kalp-damar hastalıklarında poligenik risk skorlarının yaygınlaşmasıyla, bireylerin gelecekteki kalp krizi ya da inme riskleri çok daha hassas bir şekilde hesaplanabilecek. Ayrıca romatoid artrit, lupus ve çölyak gibi otoimmün hastalıkların da genetik belirteçler sayesinde daha erken tanınması ve önleyici tedavi stratejilerinin geliştirilmesi bekleniyor.” ifadelerini kullandı. Genetik testler hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından önemli bir noktada! Özellikle kompleks ve ilerleyici hastalıklarda erken tanının kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sevim Işık, “Örneğin Alzheimer hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan ve hastalık ilerledikçe tedavisi neredeyse imkânsız hale gelen bir hastalık. Klinik semptomlar ortaya çıktıktan sonra tedavi seçenekleri sınırlı kalır, mevcut ilaçlar yalnızca semptomları hafifletebilir.” dedi. Ancak yapılan genetik risk analizleri sayesinde Alzheimer riskinin yıllar öncesinden tespit edilebildiğini belirten Prof. Dr. Işık, “Erken teşhis, hem ilerleyişi yavaşlatma hem de yaşam kalitesini koruma açısından kritik öneme sahip. Ayrıca erken müdahale, bakım maliyetlerini ciddi ölçüde azaltıyor; araştırmalar, riskin önceden belirlenmesiyle ilerleyen dönemlerde oluşacak bakım maliyetlerinin yüzde 30–50 oranında azalabileceğini gösteriyor. Böylece hastaların bağımsız yaşam süresi uzuyor, aile üzerindeki yük hafifliyor ve toplum genelinde sağlık kaynaklarının etkin kullanımı sağlanıyor. Bu örnek, genetik testlerin hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, genetik biliminin gelecek yıllarda hem tanı hem de kişiye özel tedavi açısından sağlık hizmetlerinde devrim yaratacağının güçlü bir işareti olarak görülüyor.” ifadelerini kullandı. Genom bilgisi kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri! Genetik testlerin maliyetinin on binlerce doları bulduğu, sonuçların aylarca beklendiği dönemlerin artık geride kaldığına dikkat çeken Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün analiz süreleri günlere, hatta bazı merkezlerde saatlere kadar kısaldı. Yeni nesil dizileme teknolojileriyle, son beş yılda genetik testlerin maliyeti yaklaşık yüzde 80 oranında düşmüş durumda.” dedi. Genom bilgisinin kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri haline geldiğinin altını çizen Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle tamamladı: Herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradanlaşacak… “Yakın gelecekte herkesin kendi gen haritasını öğrenmesi günlük yaşamın doğal bir parçası olabilir. Genom dizileme maliyetinin birkaç yıl içinde 50 dolar seviyesine düşmesi bekleniyor. Evde kullanılabilen kitler, yapay zekâ tabanlı sağlık uygulamaları ve genetik danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaşması ile 2030’lardan sonra herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradan hale gelebilir. Ancak bu kadar geniş erişimin etik, gizlilik ve veri güvenliği açısından dikkatle yönetilmesi gerektiği de unutulmamalı. Genetik bilginin yanlış ellerde kullanılması, sigorta, istihdam veya kişisel mahremiyet açısından dezavantajlara yol açabilir.”

Bayer, Tarım ve Sağlık Alanındaki Girişimleri G4A Girişim Hızlandırma Programı’na Katılmaya Davet Ediyor Haber

Bayer, Tarım ve Sağlık Alanındaki Girişimleri G4A Girişim Hızlandırma Programı’na Katılmaya Davet Ediyor

Programa sağlık ve tarım teknolojilerine odaklanan, fikir aşamasını geçmiş, sürdürülebilir ve ölçeklenebilir iş modeli bulunan, yalın bir ürüne veya prototipe sahip ya da satış aşamasında olan girişimciler 1 Şubat 2026 Pazar gününe kadar odaklanılan alanların detaylı olarak yer aldığı g4a.bayer.com.tr web sitesi üzerinden başvuru yapabilir. Bayer G4A Program Yöneticisi Melis Soylu programın yeni dönemiyle ilgili olarak; “Bu yıl odağımız tek bir başlıkta birleşiyor: teknolojiyi işlevsel değer üreten çözümlere dönüştürmek. Sağlık alanında; inovatif dijital iletişim yaklaşımları ve yeni nesil satış kanallarıyla hastalara, sağlık profesyonellerine, tüketicilere ve ürünlere erişimi kolaylaştıran, hasta yolculuğunu iyileştiren, erken tanı ve tedavi olanağı sunan çözümlere odaklanıyoruz. Tarımda ise veriye dayalı karar mekanizmaları kuran, verimliliği arttıran, tarla koşullarına göre değişken oranlı uygulamalar yapabilen, yeni teknoloji ve ekipman geliştiren ya da mevcut sistemleri dönüştürebilen girişimleri önceliklendiriyoruz. Her iki alanda da veriyi anlamlandıran, hayatı kolaylaştıran ve ölçülebilir fayda yaratan yenilikçi girişimlerle geleceği birlikte şekillendirmek istiyoruz” dedi. Türkiye’nin dört bir yanındaki girişimciler ayrıca, 21 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşecek “Online Buluşma” etkinliğine katılarak program hakkında merak ettikleri soruları yöneltip detaylı bilgi alabilecek. Programla ilgili tüm duyurular ve etkinliklerin kayıt linkleri Bayer’in sosyal medya hesaplarından (Facebook, Instagram, LinkedIN, Youtube) takip edilebilir. Başvuruların ardından yapılacak değerlendirme sonucunda seçilecek girişimciler,100 gün boyunca iş modelinden satışa, pazara erişimden sunum taktiklerine kadar birçok farklı konuda online eğitim ve Bayer çalışanları dahil olmak üzere alanında uzman kişilerden mentorluk desteği alacak. İletişim ağını genişletme, ürün geliştirme fırsatı yakalayarak Bayer ile iş birliği yapabilme imkânından yararlanabilecek. Ayrıca seçilenler arasından belirlenen her bir girişime 500 bin TL hibe desteği verilecek*. Bayer G4A Hızlandırma Programı, son 8 yılda sağlık ve tarım alanında 47 girişime sağladığı hibe, eğitim, mentorluk, iletişim ağını geliştirme ve iş birliği fırsatı desteğiyle girişimcilik ekosistemine 10 milyon TL’ye yakın katkı sundu. Satış gerçekleştiren, yatırım alan ve yurt dışı pazarına açılan 17 girişimin toplam şirket değerlemesi ise 172 milyon dolara ulaştı. * Programa seçilen girişimciler arasından hibe desteği almaya hak kazanan gerçek kişi girişimcilerin, hibe ödemesini almak için ticari işletme veya ticaret şirketi (limited şirket vb.) kurması gerekmektedir.

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir!  Haber

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir! 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan yağlar iyi kolesterol (HDL) ve kötü kolesterol (LDL) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolde yüksek olması istenilen tek değerin iyi kolesterol (HDL) olduğunu hatırlatarak, “İyi kolesterolde ideal olan, değerin 50-55’in üzerinde olmasıdır. Kötü kolesterol (LDL) ise kanda ihtiyaç duyulandan daha fazla olursa, atar damar duvarlarında birikerek; kalbe giden kan akışını engelleyen koroner arter hastalığı, kollara ve bacaklara giden kan akışının bozulmasıyla ortaya çıkan periferik damar hastalığı ve beyne giden kan akımını bozan karotid arter hastalığına yol açabilmektedir. Bu hastalıklar da kalp krizi ve felç ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, kötü kolesterolün kandaki seviyesi 130'un altında olmalı ve 190'ın üzerine çıkmasına kesinlikle izin verilmemelidir” uyarısında bulunuyor. Erken tanı için 20 yaşından itibaren… Kötü kolesterol (LDL) çoğu zaman hiçbir belirti vermeden damarlarda birikebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu nedenle kolesterol seviyelerinin düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin hayati önem taşıdığına vurgu yapıyor. Kolesterolde yaş ve cinsiyet, takip sıklığının önemli etkenlerini oluşturuyor. Erken tanı için kolesterole erkeklerde 20-44 yaş arasında 5 yılda bir, 45-60 arasında yılda bir veya 2 yılda bir, 65 yaş sonrasında her yıl bakılması öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz dönemine kadar 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damar sağlığını koruyucu etkisi kaybolduğundan yılda bir bakılması tavsiye ediliyor. Yaş ve cinsiyetin dışında diğer risk faktörlerinin de takip sıklığını belirlemede önem taşıdığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, “Ailede kalp, inme veya felç gibi damar hastalığı öyküsü ya da diyabet gibi damar sağlığını tehdit eden bir başka hastalık varsa, hasta obeziteli bir bireyse veya sigara içiyorsa, hekim daha sıkı takip isteyebilmektedir” diye konuşuyor. Beslenme alışkanlıkları ve egzersiz önemli! Kolesterol değerlerinizi bilmek kalp hastalığı riskinizi anlamanıza yardımcı olsa da bu rakamlar tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla hekimler, kolesterol dışında genel sağlık durumunuzu da değerlendirerek risk analizi yapıyorlar. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün tedavisinde, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra ilaç tedavisine de başvurulabildiğini belirterek, “Vücutta oluşan kötü kolesterol miktarını azaltmak için hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi ve yakılan kolesterol miktarını artırmak için daha fazla egzersiz yapılması gerekmektedir. İhtiyaç halinde önerilen ilaçlar da karaciğerde üretilen kolesterol miktarını azaltmaktadır. Bu ilaçlar çok etkili ve kalp-damar hastalıklarının taşıdıkları risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenlidir” bilgisini veriyor.

Sinüzit ve Yüz Felci Hakkındaki Doğru Bilinen Yanlışlar! Haber

Sinüzit ve Yüz Felci Hakkındaki Doğru Bilinen Yanlışlar!

Islak saçla uyumanın sinüzite yol açtığı düşüncesinin bu inanışlar arasında olduğunu aktaran Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Sinüzit, genellikle nezle ve grip enfeksiyonları sırasında virüslerin sinüs boşlukları içinde iltihap oluşturmasıyla meydana gelir. Bu durumun saç telleriyle ya da saçın ıslak olmasıyla ilişkili olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel çalışma bulunmaz.” dedi. Yüz felcinin ise sık yanlış anlaşılan bir başka sağlık sorunu olarak öne çıktığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, çoğunlukla kendiliğinden iyileşse de kalıcı yüz felci ve diğer komplikasyonlara karşı erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığının altını çizdi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, toplumda yaygın olan sağlıkla ilgili inanışların bilimsel karşılığını, sinüzit ve yüz felci örnekleri üzerinden değerlendirdi. Nesilden nesile aktarılan bazı inanışlar, sorgulanmadan doğru kabul edilebiliyor! Toplumda nesilden nesile aktarılan bazı inanışların, çoğu zaman bilimsel dayanağı olup olmadığı sorgulanmadan doğru kabul edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Günlük yaşamda sıkça duyduğumuz bu ifadeler, özellikle soğuk algınlığı, enfeksiyonlar ve sinir sistemi hastalıklarıyla ilişkilendirilir.” dedi. Kültürümüzde yerleşmiş olan inanışlardan örnekler veren Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “En çok duyduklarımız ‘dondurma yersen bademcik iltihabı olursun’, ‘çıplak ayakla taşa basma böbreklerini üşütürsün’, ‘taşa oturma bağırsaklarını üşütürsün’, ‘boynuna atkı sar boğazın şişmesin’ ve özellikle soğuk havalarda çok sık duyduğumuz ‘ıslak saçla yatarsan sinüzit olursun’ deyimleridir. Bu ifadelerin hiçbirinin tıpta ispatlanmış bir çalışması yoktur.” açıklamasını yaptı. Sinüzitin saçın ıslak kalmasıyla ilişkili olduğunu gösteren bilimsel çalışma yok! Sinüzitin, genellikle nezle ve grip enfeksiyonları sırasında virüslerin sinüs boşlukları içinde iltihap oluşturmasıyla meydana geldiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu durumun saç telleriyle ya da saçın ıslak olmasıyla ilişkili olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel çalışma bulunmaz.” dedi. Saç derisi ile nazal mukozanın anatomik olarak birbirinden oldukça uzak bölgelerde yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Ayrıca bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan bir etkileşim söz konusu değildir. Buna rağmen, bireylerin kendilerini koruma konusunda azami dikkat göstermeleri elbette önemlidir. Her ne kadar ıslak saçla uyumanın sinüzite yol açtığı bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da, konfor, genel hijyen ve vücut direncinin korunması açısından ıslak saçla uyumamak daha sağlıklı bir tercih olabilir.” şeklinde konuştu. Yüz felci, yüz sinirindeki iletim bozukluğuyla gelişir! Günlük hayatta sıkça yanlış yorumlanan bir diğer durumun ise yüz felci olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felci, yüz kaslarını hareket ettiren yüz sinirinin iletiminin durması ve bu nedenle mimik kaslarının çalışamaması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.” dedi. Yüz sinirinin motor dallarının beyinden çıktıktan sonra kulak kemiği olarak bilinen temporal kemik içinde dar bir kanaldan ilerlediğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Rahimi şunları söyledi: “Bu kanaldan çıktıktan sonra yanaktaki tükürük bezesinin içine girer ve çeşitli dallara ayrılarak yüzümüzdeki mimikleri oluşturan kasları hareket ettirir. Özellikle bu dar kemik kanal içinden geçerken sinirde herhangi bir ödem oluşması durumunda sinir iletimi bozulur ve kaslar görevini yapamaz. Bu tabloya yüz felci adı verilir. Bunun yanı sıra, tükürük bezi ameliyatları, çeşitli kafa travmaları ya da cerrahi kesiler sırasında sinirin bazı bölümleri zarar görebilir. Bu gibi durumlarda da sinir iletimi durur, ilgili bölgede mimik kasları çalışmaz ve yüz hareketlerinde belirgin bir asimetri oluşur.” Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı! Yüz felçleri içinde en sık karşılaşılan tablonun, Bell’s palsi olarak adlandırılan ve kemik içindeki ödeme bağlı olarak gelişen felç olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu tür yüz felçleri büyük oranda kendiliğinden düzelir.” dedi. Ancak düşük bir ihtimal de olsa, iyileşmenin gerçekleşmediği durumlar da olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Kalıcı yüz felci gelişebilir. Bu durumda yüzde asimetri ve estetik açıdan şekil bozuklukları ortaya çıkar. Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması son derece önemlidir. İlk olarak yapılması gereken, felcin santral mi (beyin kaynaklı) yoksa periferik mi (sinir trasesi boyunca) geliştiğinin ayırt edilmesidir. Bu ayrım tedavi yaklaşımını doğrudan belirler. Ardından, aynı tarafta kulak enfeksiyonu, kolesteatoma, temporal kemik fraktürü ya da tükürük bezine ait kitle veya cerrahi öykü olup olmadığı değerlendirilmelidir.” ifadelerini kullandı. Tedaviye erken başlamak başarı oranını her zaman artırır! Göz kapağını kapatan kasları uyaran sinirin de fasiyal sinirin dallarından biri olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felcinde gözün kapanamaması, göz kuruluğu ve enfeksiyon riskini artırdığı için ayrıca önem taşır.” dedi. Tedaviye mümkün olduğunca erken başlanmasının başarı oranını her zaman artırdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, sözlerini şöyle tamamladı: “Tedavi sürecinde ilaçlar, fizik tedavi uygulamaları, masaj, sıcak uygulamalar ve destekleyici yöntemler birlikte kullanılabilir. Bazı durumlarda herpes zoster virüsü, kulak çevresinde döküntülerle birlikte işitme kaybı, kulak çınlaması ve yüz felcini aynı anda ortaya çıkarabilir. Bu tabloda kalıcı hasar riski daha yüksek olduğu için ek ve daha yoğun tedavi yöntemlerine başvurulması gerekir.”

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.