Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Genetik Yatkınlık

Kapsül Haber Ajansı - Genetik Yatkınlık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Genetik Yatkınlık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Halluks Valgus Ameliyatı Ne Zaman Gerekir? Haber

Halluks Valgus Ameliyatı Ne Zaman Gerekir?

Halk arasında başparmak çıkıntısı veya bunyon olarak tanımlanan bu durum, yalnızca estetik bir değişiklik olarak görülmemesi gereken yapısal bir sorun oluşturuyor. Özellikle ilerleyen dönemlerde ortaya çıkan ağrı, ayakkabı kullanımında güçlük ve yürüme sırasında rahatsızlık hissi, kişilerin günlük yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Demirel, halluks valgus tedavisinde ameliyat kararının yalnızca başparmağın görünümüne göre verilmediğini, hastanın ağrısının, fonksiyonel şikâyetlerinin ve deformitenin derecesinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bazı kişilerde belirgin başparmak çıkıntısı bulunmasına rağmen ciddi ağrı görülmeyebilirken, daha hafif deformitelerde günlük yaşamı zorlaştıran şikâyetler ortaya çıkabiliyor. Halluks valgus her yaş grubunda görülebilmekle birlikte erişkinlerde ve özellikle kadınlarda daha sık karşılaşılan bir sorun olarak öne çıkıyor. Genetik yatkınlık, ayak yapısı ve uzun süre uygun olmayan ayakkabı kullanımı, deformitenin gelişiminde veya ilerlemesinde etkili olabiliyor. Cerrahi tedavi, halluks valgus bulunan herkes için zorunlu bir seçenek olarak değerlendirilmiyor. Ameliyatsız yöntemlerle şikâyetleri kontrol altına alınabilen birçok hasta bulunuyor. Bununla birlikte günlük yaşamı etkileyen ağrının devam etmesi, ayakkabı kullanımının ciddi biçimde zorlaşması ve başparmak deformitesinin diğer parmakları etkilemesi gibi durumlarda cerrahi seçenekler gündeme gelebiliyor. Halluks Valgus Nedir ve Neden Gelişir? Halluks valgus, ayak başparmağının anatomik diziliminin değişmesiyle ortaya çıkan ilerleyici bir deformite olarak tanımlanıyor. Bu durumda birinci tarak kemiği ile başparmak arasındaki açısal ilişkide değişiklik meydana geliyor. Başparmak diğer parmaklara doğru yönelirken, birinci tarak kemiğinin baş kısmı ayağın iç tarafında daha belirgin hale geliyor. Zaman içerisinde bu bölgede ayakkabıya bağlı sürtünme, kızarıklık ve hassasiyet gelişebiliyor. Halluks valgusun oluşumunda tek bir neden bulunmuyor. Aile öyküsü, bağ dokusunun özellikleri, ayak kemiklerinin dizilimi ve bazı anatomik farklılıklar deformitenin gelişme riskini etkileyebiliyor. Dar burunlu ve yüksek topuklu ayakkabıların uzun süre kullanılması, başparmak çevresindeki basıncı artırarak mevcut şikâyetleri kötüleştirebiliyor. Ancak uygun ayakkabı kullanan kişilerde de halluks valgus gelişebildiği için hastalığın yalnızca ayakkabı tercihinden kaynaklandığını söylemek doğru olmuyor. Bazı romatizmal hastalıklar ve eklem stabilitesini etkileyen durumlar da başparmak deformitesinin oluşumuna katkı sağlayabiliyor. Halluks valgusun ilerleme hızı kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bazı hastalarda deformite yıllarca belirgin bir değişiklik göstermeden devam ederken, bazı kişilerde başparmak eğriliği zaman içerisinde artabiliyor. Bu nedenle tedavi planlamasında mevcut deformitenin yanı sıra hastanın şikâyetlerinin zaman içerisindeki değişimi de dikkate alınıyor. Halluks Valgus Hangi Belirtilerle Ortaya Çıkar? Halluks valgusun en belirgin bulgusu, ayak başparmağının kök kısmında oluşan kemiksi çıkıntıdır. Bununla birlikte hastaların tedavi arayışına yönelmesinde genellikle ağrı ve ayakkabı kullanımındaki güçlükler etkili oluyor. Özellikle dar ayakkabı giyildiğinde başparmak kökünde basınç, kızarıklık ve hassasiyet meydana gelebiliyor. Uzun süre yürümek veya ayakta kalmak, bazı hastalarda şikâyetlerin artmasına neden olabiliyor. Deformitenin ilerlemesiyle başparmak ikinci parmağa doğru yaklaşabiliyor. Bazı durumlarda ikinci parmağın üzerine binmesi veya altına yönelmesi söz konusu olabiliyor. Bu değişiklikler, ikinci parmakta çekiç parmak deformitesi gelişmesine ve ayak tabanındaki yük dağılımının değişmesine katkıda bulunabiliyor. Ayak tabanında nasır oluşumu, tarak kemiklerinin altında ağrı ve parmak eklemlerinde sertlik de halluks valgusa eşlik edebilen sorunlar arasında yer alıyor. Bazı hastalarda ise başparmak ekleminde dejeneratif değişiklikler gelişebiliyor. Bu durumda ağrı yalnızca ayakkabı baskısıyla değil, eklemin hareket ettirilmesi sırasında da hissedilebiliyor. Başparmak çıkıntısının büyüklüğü ile ağrının şiddeti her zaman doğru orantılı olmuyor. Dolayısıyla cerrahi gerekliliği yalnızca dış görünüm üzerinden değerlendirmek yerine, hastanın günlük aktivitelerindeki kısıtlanma düzeyinin incelenmesi gerekiyor. Halluks Valgus Ameliyatı Hangi Durumlarda Önerilir? Halluks valgus ameliyatı, genellikle uygun ameliyatsız tedavilere rağmen devam eden ağrı ve fonksiyon kaybı bulunan hastalarda değerlendiriliyor. Geniş burunlu ayakkabı kullanımına, basıncı azaltan desteklere ve aktivite düzenlemelerine rağmen ağrının sürmesi, cerrahi değerlendirme gerektirebiliyor. Başparmak deformitesinin diğer parmakların dizilimini bozması, ayakkabı kullanımını ciddi biçimde sınırlaması veya günlük yürüyüşleri zorlaştırması da ameliyat kararında dikkate alınabiliyor. Cerrahi planlamanın temel amacı, yalnızca ayaktaki çıkıntıyı küçültmek değil, başparmak ve birinci tarak kemiği arasındaki anatomik dizilimi düzeltmek ve ağrıya neden olan mekanik sorunları azaltmaktır. Yalnızca kozmetik kaygılarla, özellikle de ağrısız bir deformitede ameliyat kararı verilmesi genellikle önerilmiyor. Çünkü halluks valgus cerrahisinin de enfeksiyon, sinir irritasyonu, eklem sertliği, kaynamama ve deformitenin tekrarlaması gibi olası riskleri bulunuyor. Ameliyat öncesinde ayakta yük verilerek çekilen röntgenler, başparmak ve tarak kemikleri arasındaki açısal değişikliklerin değerlendirilmesine yardımcı oluyor. Eklem hareket açıklığı, deformitenin esnekliği, eşlik eden kireçlenme ve diğer parmakların durumu da cerrahi yöntemin seçiminde önem taşıyor. Hastanın genel sağlık durumu, dolaşım özellikleri, sigara kullanımı ve ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecine uyum sağlayabilme durumu da değerlendirilmesi gereken faktörler arasında bulunuyor. Halluks Valgus Ameliyatında Hangi Yöntemler Kullanılır? Halluks valgus cerrahisinde farklı teknikler uygulanabiliyor. Hangi yöntemin seçileceği, deformitenin derecesine ve hastanın anatomik özelliklerine göre belirleniyor. Hafif ve orta dereceli deformitelerde çeşitli osteotomi teknikleri kullanılabiliyor. Osteotomi, kemiğin kontrollü şekilde kesilerek uygun pozisyona getirilmesi işlemi olarak tanımlanıyor. Bu işlemlerde birinci tarak kemiğinin dizilimi düzeltiliyor ve gerekli durumlarda başparmak çevresindeki yumuşak dokular yeniden dengeleniyor. Daha ileri deformitelerde veya birinci tarak kemiğinin tabanındaki eklemde belirli sorunların bulunduğu hastalarda farklı düzeltme yöntemleri ya da eklem sabitleme işlemleri gündeme gelebiliyor. Başparmak ekleminde ileri kireçlenme bulunması durumunda uygulanacak cerrahi yaklaşım, yalnızca deformiteyi düzeltmeye yönelik işlemlerden farklılaşabiliyor. Son yıllarda minimal invaziv halluks valgus cerrahisi de uygun hastalarda değerlendirilen seçenekler arasında bulunuyor. Daha küçük kesilerle gerçekleştirilen bu yöntemlerin uygunluğu, deformitenin özelliklerine ve cerrahın deneyimine göre değişiyor. Küçük kesi yapılması tek başına daha iyi sonuç alınacağı anlamına gelmiyor. Doğru kemik diziliminin sağlanması, yapılan düzeltmenin korunması ve uygun rehabilitasyon, cerrahi başarının temel unsurları arasında yer alıyor. Halluks Valgus Ameliyatı Sonrası İyileşme Süreci Halluks valgus ameliyatından sonraki iyileşme süreci, uygulanan cerrahi tekniğe ve hastanın kemik iyileşme kapasitesine göre değişiklik gösteriyor. Bazı yöntemlerden sonra özel ameliyat ayakkabısıyla kontrollü yük vermeye erken dönemde izin verilebilirken, bazı işlemlerde daha uzun süre yük kısıtlaması gerekebiliyor. Ameliyat sonrası ilk haftalarda şişlik ve hassasiyet görülmesi beklenebiliyor. Ayağın uygun şekilde yüksekte tutulması, önerilen pansumanların yapılması ve kontrol randevularına uyulması iyileşme sürecini destekliyor. Kemik iyileşmesi genellikle haftalar içerisinde ilerlese de şişliğin tamamen gerilemesi ve ayağın günlük kullanım açısından rahatlaması birkaç ay sürebiliyor. İyileşme döneminde başparmak ekleminin hareket açıklığını korumaya yönelik egzersizler, uygun hastalarda rehabilitasyon programına eklenebiliyor. Ameliyatın ardından dar burunlu ayakkabılara erken dönemde dönülmesi veya önerilenden fazla yük verilmesi, şikâyetlerin artmasına ve iyileşmenin olumsuz etkilenmesine neden olabiliyor. Halluks valgus cerrahisi sonrasında deformitenin tekrarlama ihtimali tamamen ortadan kalkmıyor. Bu risk, deformitenin başlangıçtaki şiddeti, cerrahi yöntem ve kişisel anatomik özelliklerle ilişkili olabiliyor. Halluks valgus tedavisinde erken değerlendirme, her hastaya hemen ameliyat uygulanması anlamına gelmiyor. Aksine ağrının kaynağının doğru belirlenmesi, koruyucu yöntemlerin uygun şekilde kullanılması ve ameliyat gerektiren durumların zamanında saptanması, tedavi sürecinin daha sağlıklı planlanmasına yardımcı oluyor. Başparmak çıkıntısı nedeniyle günlük yaşamı etkilenen, ayakkabı seçmekte zorlanan veya giderek artan ağrı yaşayan kişilerin ortopedik değerlendirmeden geçmesi, kendileri için uygun tedavi yaklaşımının belirlenmesi açısından önem taşıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır? Haber

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır?

Prof. Dr. Yılören Tanıdır, üreter kanserinde erken tanının hastalığın yaygınlığının belirlenmesi, böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması açısından önemli olduğuna dikkat çeken bilgilendirmelerde bulunuyor. Üreterler, sağ ve sol böbrekten mesaneye uzanan iki ayrı idrar kanalıdır. Bu kanalların iç yüzeyi ürotelyum adı verilen özel bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Üreter kanserlerinin önemli bir bölümü bu hücrelerden kaynaklanan ürotelyal karsinomlardır. Aynı hücre tipi böbrek havuzcuğunda ve mesanede de bulunduğundan üst idrar yolu ürotelyal kanserleri benzer biyolojik özellikler gösterebilir. Bununla birlikte üreterde gelişen bir tümörün yerleşimi, idrar akışını engelleme riski ve böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi bakımından kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Üreter Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Üreter kanserinin en sık karşılaşılan belirtilerinden biri idrarda kan görülmesidir. Hematüri olarak adlandırılan bu durum bazı hastalarda idrarın kırmızı, pembe veya kahverengimsi görünmesine neden olabilir. Diğer hastalarda ise kanama yalnızca laboratuvar testlerinde belirlenebilir. İdrarda kan görülmesi üreter kanserine özgü değildir. Böbrek taşları, idrar yolu enfeksiyonları, mesane hastalıkları ve çeşitli böbrek rahatsızlıkları da benzer bulgular oluşturabilir. Ancak özellikle nedeni açıklanamayan veya tekrarlayan kanamalarda üst idrar yollarının değerlendirilmesi önemlidir. Üreter kanserinde kanama bazen ağrısız biçimde ortaya çıkabilir. Kanamanın kendiliğinden durması ise altta yatan hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle tek seferlik gözle görülür kanama bile tıbbi inceleme gerektirir. Hastalığın diğer önemli belirtilerinden biri yan ağrısıdır. Üreter içerisindeki tümör, idrarın böbrekten mesaneye doğru ilerlemesini engelleyebilir. Bu durumda böbreğin idrar toplama sisteminde genişleme meydana gelebilir. Hidronefroz olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda bel veya yan bölgede ağrıya neden olabilir. Tıkanıklığın derecesine ve gelişme hızına bağlı olarak ağrı hafif veya şiddetli olabilir. Bazı hastalarda ise idrar akışındaki bozulma belirgin ağrı oluşturmadan ilerleyebilir. Bu nedenle böbreklerde açıklanamayan genişleme saptanması durumunda üreterdeki olası tıkanıklık nedenlerinin araştırılması gerekir. Hastalığın ileri dönemlerinde açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, yorgunluk ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir. Ancak bu belirtiler birçok farklı hastalıkla ilişkili olabileceğinden tek başına tanı koydurmaz. Üreter Kanseri Hangi Risk Faktörleriyle İlişkilidir? Üreter kanseri açısından önemli risk faktörlerinden biri sigara kullanımıdır. Tütün dumanında bulunan bazı kanserojen maddeler böbrekler aracılığıyla idrara geçebilir ve idrar yollarının iç yüzeyindeki hücrelerle temas edebilir. Uzun süreli sigara kullanımı üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinin gelişme riskini artırabilir. Sigaranın bırakılması genel sağlık açısından önemli yararlar sağlar ve ürolojik kanser risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Belirli mesleki kimyasallara maruziyet de risk değerlendirmesinde önem taşır. Özellikle bazı aromatik aminlerle uzun süreli temas, ürotelyal kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Üreter kanseri ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte farklı yaş gruplarında da ortaya çıkabilir. Bu nedenle yalnızca yaşa dayanarak hastalık olasılığının tamamen dışlanması doğru değildir. Daha önce mesane kanseri geçirmiş kişilerde üst idrar yollarında yeni bir ürotelyal tümör gelişme ihtimali dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde üst idrar yolu ürotelyal kanseri tanısı alan hastalarda mesanenin de değerlendirilmesi önemlidir. Bazı kalıtsal kanser sendromları da üreter kanseri riskini artırabilir. Özellikle Lynch sendromu, üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle ilişkili genetik durumlar arasında bulunmaktadır. Ailede genç yaşta kolon, rahim veya üst idrar yolu kanseri görülmesi gibi durumlarda genetik yatkınlık açısından değerlendirme gündeme gelebilir. Bununla birlikte her üreter kanseri hastasında kalıtsal bir neden bulunmaz. Üreter Kanseri Tanısında Hangi Yöntemler Kullanılır? Üreter kanserinden şüphelenilen hastalarda ilk olarak ayrıntılı hastalık öyküsü alınır. İdrarda kan görülmesi, ağrının özellikleri, daha önce geçirilen ürolojik hastalıklar, sigara kullanımı ve aile öyküsü sorgulanır. İdrar tahlili, kanama ve enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Gerekli durumlarda idrar sitolojisi uygulanarak idrarda dökülen şüpheli hücreler araştırılabilir. İdrar sitolojisi özellikle yüksek dereceli ürotelyal tümörlerin değerlendirilmesinde yardımcı olabilir. Ancak testin normal olması üreter kanserini tamamen dışlamaz. Görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde önemli bir yere sahiptir. Ultrasonografi böbreklerde genişleme veya bazı yapısal değişikliklerin belirlenmesini sağlayabilir. Bununla birlikte küçük üreter tümörleri ultrasonografide her zaman görülemeyebilir. Bilgisayarlı tomografi ürografisi, üst idrar yollarındaki şüpheli oluşumların değerlendirilmesinde kullanılan temel görüntüleme yöntemlerinden biridir. Kontrast madde kullanılarak böbrekler, üreterler ve idrar toplama sisteminin yapısı ayrıntılı biçimde incelenebilir. Böbrek fonksiyonları veya kontrast madde kullanımı açısından kısıtlılık bulunan hastalarda farklı görüntüleme yöntemleri değerlendirilebilir. Manyetik rezonans ürografisi bazı durumlarda alternatif olarak kullanılabilir. Mesanenin değerlendirilmesi için sistoskopi yapılması gerekebilir. Çünkü üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle birlikte mesane içerisinde de tümör bulunabilir. Şüpheli üreter lezyonlarının doğrudan değerlendirilmesinde üreteroskopi önemli bir yöntemdir. İnce bir kamera yardımıyla idrar kanalından mesaneye ve oradan üretere ilerlenerek şüpheli bölge görüntülenebilir. Gerekli durumlarda üreteroskopi sırasında biyopsi alınabilir. Patolojik inceleme tümörün hücresel özelliklerinin belirlenmesine yardımcı olur. Bununla birlikte küçük biyopsi örnekleri tümörün derinliği hakkında her zaman kesin bilgi sağlamayabilir. Tanı sürecinde görüntüleme, endoskopik inceleme ve patolojik bulgular birlikte değerlendirilerek hastalığın risk grubu belirlenir. Üreter Kanserinde Erken Tanı Neden Önemlidir? Üreter kanserinin erken evrede saptanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Hastalığın yerleşimi ve biyolojik özellikleri tedavinin kapsamını doğrudan etkileyebilir. Düşük riskli ve uygun özellikteki bazı üreter tümörlerinde böbrek koruyucu tedaviler değerlendirilebilir. Endoskopik yöntemlerle tümörün çıkarılması veya lazerle tedavi edilmesi belirli hastalarda mümkün olabilir. Bu yaklaşım özellikle seçilmiş, düşük riskli tümörlerde veya böbreğin korunmasının büyük önem taşıdığı hastalarda gündeme gelebilir. Ancak endoskopik tedavi sonrasında yakın ve düzenli takip gerekir. Yüksek riskli üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinde standart cerrahi yaklaşımlardan biri radikal nefroüreterektomidir. Bu işlem böbreğin, üreterin ve üreterin mesaneye açıldığı bölgeden bir doku bölümünün çıkarılmasını içerir. Cerrahinin kapsamı hastalığın yaygınlığına ve hastanın özelliklerine göre planlanır. Bazı seçilmiş üreter tümörlerinde segmental üreter rezeksiyonu gibi böbrek koruyucu cerrahi seçenekleri de değerlendirilebilir. Üreter kanserinin tedavisinde tümörün derecesi, boyutu, çok odaklı olup olmadığı ve görüntülemede invazyon şüphesi bulunup bulunmadığı önemlidir. Ayrıca karşı böbreğin fonksiyonları ve hastanın genel sağlık durumu karar sürecinde dikkate alınır. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında sistemik kemoterapi gündeme gelebilir. İleri hastalıkta immünoterapi ve diğer sistemik tedaviler de belirli klinik koşullarda kullanılabilir. Hastalıkla ilişkili tedavi seçeneklerinin her hasta için aynı olmadığı unutulmamalıdır. Temel amaç kanser kontrolünü sağlamak, mümkün olduğunda böbrek fonksiyonlarını korumak ve tedaviye bağlı riskleri azaltmaktır. Üreter Kanseri Tedavisinden Sonra Takip Nasıl Yapılır? Üreter kanserinin tedavisi tamamlandıktan sonra düzenli kontrol programına devam edilmesi önemlidir. Ürotelyal tümörlerin özelliklerinden biri, idrar yollarının farklı bölgelerinde yeni tümörlerin gelişebilmesidir. Bu nedenle takip sırasında yalnızca ilk tümörün bulunduğu bölge değil, mesane ve gerekli durumlarda üst idrar yolları da değerlendirilir. Hastanın risk grubuna göre sistoskopi, idrar testleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Böbrek koruyucu tedavi uygulanan hastalarda takip daha ayrıntılı olabilir. Üreteroskopi gibi endoskopik incelemeler belirli aralıklarla gerekli görülebilir. Amaç, hastalığın tekrarlama belirtilerini zamanında belirlemektir. Radikal cerrahi uygulanan hastalarda da böbrek fonksiyonlarının takibi önem taşır. Tek böbrekle yaşamını sürdüren kişilerde kan basıncı, böbrek fonksiyon testleri ve mevcut ek hastalıkların kontrolü dikkate alınmalıdır. Sigara kullanımının bırakılması, kronik hastalıkların uygun biçimde yönetilmesi ve kontrol randevularının aksatılmaması genel sağlık açısından önemli katkılar sağlayabilir. Üreter kanseri nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen özellikle idrarda kan görülmesi ve açıklanamayan yan ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastalığın erken değerlendirilmesi, böbrek fonksiyonlarının korunmasına yönelik seçeneklerin araştırılmasını ve uygun tedavinin zamanında planlanmasını sağlayabilir. Şüpheli belirtilerin ihmal edilmemesi, doğru tanı yöntemlerinin kullanılması ve tedavi sonrasında düzenli takip yapılması, üreter kanserinin yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor? Haber

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Obezite, günümüzde toplum sağlığını etkileyen önemli kronik hastalıklardan biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili beslenme alışkanlıkları, genetik yatkınlık, hormonal faktörler ve çevresel koşullar, obezite gelişiminde rol oynayabiliyor. Vücutta aşırı yağ dokusu birikimiyle karakterize edilen obezite, zaman içerisinde farklı organ ve sistemlerin işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca dış görünüşle ilgili bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, fazla kilonun metabolik sağlık, yaşam kalitesi ve kronik hastalık riskleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Obezite Nedir ve Neden Önemlidir? Obezite, vücutta sağlığı olumsuz etkileyebilecek düzeyde aşırı yağ birikmesiyle ortaya çıkan kronik ve çok faktörlü bir hastalıktır. Yetişkinlerde vücut kitle indeksinin 30 ve üzerinde olması, obezite sınıflandırmasında yaygın olarak kullanılan ölçütlerden biridir. Ancak vücut kitle indeksi tek başına kişinin sağlık durumunu tam olarak ortaya koymayabilir. Bel çevresi, vücut yağ dağılımı, metabolik göstergeler ve eşlik eden hastalıklar da değerlendirilmelidir. Op. Dr. Ahmet Bekin, özellikle karın bölgesinde biriken yağ dokusunun metabolik hastalıklarla ilişkili olabileceğini ve obezite değerlendirmesinde yalnızca tartıdaki kiloya odaklanılmaması gerektiğini vurguluyor. Obezite Kalp ve Damar Sağlığını Nasıl Etkiler? Obezite, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozulma ve damar sertliği gibi kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırlayan durumlarla ilişkili olabiliyor. Vücut ağırlığının artması, kalbin dolaşım sistemine kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olabiliyor. Özellikle karın çevresindeki yağ birikimi, insülin direnci ve kronik düşük dereceli iltihaplanma ile ilişkili metabolik değişikliklere katkıda bulunabiliyor. Obezitesi bulunan bireylerde koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve inme riski artabiliyor. Bununla birlikte risk düzeyi kişinin yaşı, genetik özellikleri, sigara kullanımı ve mevcut sağlık sorunlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, kalp ve damar sağlığının korunmasında sağlıklı kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve kan basıncı kontrolünün önemli olduğunu belirtiyor. Obezite Tip 2 Diyabet Riskini Artırıyor mu? Obezite ile tip 2 diyabet arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Özellikle karın bölgesinde artan yağ dokusu, hücrelerin insüline verdiği yanıtı azaltarak insülin direncinin gelişmesine katkıda bulunabiliyor. İnsülin direncinin ilerlemesiyle kan şekeri seviyelerinde yükselme görülebiliyor ve bazı bireylerde zamanla tip 2 diyabet ortaya çıkabiliyor. Obezitesi bulunan herkesin diyabet geliştireceği söylenemez. Ancak fazla yağ dokusu, genetik yatkınlık ve yaşam tarzı faktörleri bir araya geldiğinde diyabet riski artabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitesi bulunan bireylerde açlık kan şekeri, HbA1c ve diğer metabolik göstergelerin gerektiğinde değerlendirilmesinin erken tanı açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Obezite Karaciğer Yağlanmasına Neden Olabilir mi? Obezitenin etkilediği organlardan biri de karaciğerdir. Özellikle insülin direnci ve metabolik bozukluklarla birlikte görülen karaciğer yağlanması, uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Günümüzde metabolik disfonksiyonla ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD) olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda karaciğer iltihaplanmasına, fibrozise ve ileri evrelerde siroza kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması başlangıç dönemlerinde belirgin şikâyet oluşturmayabiliyor. Bu nedenle risk faktörleri bulunan kişilerin gerekli tıbbi değerlendirmelerden geçmesi önem taşıyor. Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve uygun kilo kaybı, metabolik karaciğer hastalıklarının yönetiminde önemli bir yere sahip. Obezite Uyku Apnesine Yol Açar mı? Obezite, obstrüktif uyku apnesi gelişimi açısından önemli risk faktörlerinden biridir. Özellikle boyun ve üst solunum yolları çevresindeki yağ dokusunun artması, uyku sırasında hava yolunun daralmasına katkıda bulunabiliyor. Uyku apnesi bulunan kişilerde yüksek sesle horlama, uykuda nefes durması, sabah baş ağrısı, gündüz uykululuk ve dikkat dağınıklığı gibi belirtiler görülebiliyor. Tedavi edilmeyen uyku apnesi, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebildiği gibi yüksek tansiyon ve bazı kalp ve damar sorunlarıyla da ilişkili olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obeziteyle birlikte horlama ve gündüz aşırı uykululuk şikâyetleri bulunan bireylerin uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Obezite Eklem ve Omurga Sağlığını Nasıl Etkiler? Vücut ağırlığının artması, özellikle diz, kalça ve omurga gibi yük taşıyan bölgelerde mekanik baskının artmasına neden olabiliyor. Obezitesi bulunan kişilerde diz osteoartriti, eklem ağrısı, hareket kısıtlılığı ve bazı kas-iskelet sistemi sorunları daha sık görülebiliyor. Bunun yanı sıra yağ dokusuyla ilişkili inflamatuvar süreçler de eklem sağlığını etkileyebiliyor. Eklem ağrısı nedeniyle fiziksel aktivitenin azalması, kilo kontrolünü daha da zorlaştırabilen bir döngü oluşturabiliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde kişinin fiziksel kapasitesine uygun egzersizlerin belirlenmesi ve gerektiğinde kas-iskelet sistemi değerlendirmesinin yapılması önemlidir. Obezite Kanser Riskini Artırıyor mu? Bilimsel araştırmalar, obezitenin bazı kanser türlerinin gelişme riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle menopoz sonrası meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, endometrium kanseri, böbrek kanseri ve bazı diğer kanser türlerinde obezite önemli bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Aşırı yağ dokusunun hormonal dengeyi değiştirmesi, kronik düşük dereceli iltihaplanma ve insülinle ilişkili metabolik süreçler bu ilişkinin olası mekanizmaları arasında yer alıyor. Ancak obezitesi bulunan her bireyde kanser gelişeceği anlamına gelmediği gibi, kanser riskini yalnızca vücut ağırlığı üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Obezite Ruh Sağlığını ve Günlük Yaşamı Etkiler mi? Obezite, fiziksel sağlığın yanı sıra psikososyal yaşamı da etkileyebiliyor. Bazı kişilerde hareket kısıtlılığı, uyku sorunları, sosyal damgalanma ve beden algısıyla ilgili güçlükler yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Depresyon ve obezite arasında çift yönlü bir ilişki bulunabildiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bununla birlikte obezitenin her bireyde ruh sağlığı sorunu oluşturduğu söylenemez. Op. Dr. Ahmet Bekin, kilo yönetiminde kişilerin yalnızca fiziksel ölçümleriyle değil, psikolojik iyilik halleri ve günlük yaşam koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Obezitenin Sağlık Üzerindeki Etkileri Kilo Vererek Azaltılabilir mi? Uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, obeziteyle ilişkili birçok sağlık riskinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Özellikle vücut ağırlığında sağlanan mütevazı düzeydeki kayıplar bile kan şekeri kontrolü, kan basıncı ve bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkiler oluşturabiliyor. Daha fazla kilo kaybı bazı hastalarda daha belirgin yararlar sağlayabilse de hedefler kişinin sağlık durumuna göre belirlenmelidir. Obezite tedavisinde beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, davranış değişiklikleri, uygun hastalarda ilaç tedavileri ve metabolik cerrahi gibi farklı seçenekler bulunuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezite tedavisinin yalnızca kısa sürede kilo vermeye odaklanmaması, uzun vadeli sağlık kazanımlarını ve verilen kilonun korunmasını hedeflemesi gerektiğini belirtiyor. Obezite Tedavisinde Erken Müdahale Önem Taşıyor Obezite, zaman içinde farklı sağlık sorunlarına yol açabilen kronik bir hastalık olması nedeniyle erken değerlendirme ve düzenli takip gerektiriyor. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, uyku apnesi, karaciğer yağlanması veya eklem sorunları bulunan bireylerde kilo yönetimi, genel tedavi planının önemli bir parçasını oluşturabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, her hastanın kilo geçmişinin, metabolik durumunun ve eşlik eden hastalıklarının farklı olduğunu belirterek, tedavi planlarının bireysel ihtiyaçlara göre oluşturulmasının önemini vurguluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca fazla kilo sorunu olmadığını, birçok organ ve sistemi etkileyebilen kronik bir hastalık olduğunu hatırlatarak, sağlıklı kilo kontrolünün yaşam kalitesini artırmak ve obeziteyle ilişkili sağlık risklerini azaltmak açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer? Haber

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer?

Panik atak, belirgin bir tehlike bulunmadığı durumlarda bile aniden başlayan yoğun korku veya rahatsızlık hissiyle ortaya çıkabilen bir durum olarak tanımlanıyor. Atak sırasında yaşanan fiziksel belirtiler oldukça güçlü olabildiğinden kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını veya kontrolünü kaybedeceğini düşünebiliyor. Panik atak tek başına bir kez yaşanabileceği gibi bazı kişilerde tekrarlayan ataklar şeklinde de görülebiliyor. Tekrarlayan beklenmedik panik ataklara, yeni bir atak yaşama konusunda sürekli kaygının veya buna bağlı davranış değişikliklerinin eşlik etmesi ise panik bozukluk açısından değerlendirme gerektirebiliyor. Panik Atak Belirtileri Nelerdir? Panik atak belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebiliyor. Belirtiler çoğunlukla kısa sürede yoğunlaşıyor ve hem fiziksel hem de psikolojik yakınmalar bir arada görülebiliyor. Panik atak sırasında kalp çarpıntısı, kalp hızında artış, terleme, titreme, nefes darlığı veya boğuluyor gibi hissetme, göğüs ağrısı ya da sıkışması, mide bulantısı, baş dönmesi, uyuşma ve karıncalanma gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor. Bunlara çevrenin gerçek dışı gelmesi, kişinin kendisine yabancılaşmış gibi hissetmesi, kontrolünü kaybetme korkusu ve ölüm korkusu da eşlik edebiliyor. Özellikle ilk kez yaşandığında bu belirtiler başka sağlık sorunlarıyla karıştırılabildiği için tıbbi değerlendirme önem taşıyor. Panik Atak Neden Olur? Panik atağın ortaya çıkmasında tek bir nedenden söz etmek her zaman mümkün değil. Genetik yatkınlık, stresli yaşam olayları ve beynin korku ve stres tepkileriyle ilişkili mekanizmaları gibi birçok faktörün etkili olabileceği düşünülüyor. Yoğun stres dönemleri ve önemli yaşam değişiklikleri bazı kişilerde atakların ortaya çıkmasıyla ilişkili olabiliyor. Bunun yanında yüksek miktarda kafein gibi uyarıcıların bazı kişilerde çarpıntı ve kaygı belirtilerini artırabileceği unutulmamalı. Benzer belirtilerin tiroit hastalıkları, kalp-damar sorunları veya farklı sağlık problemleriyle ilişkili olabilmesi nedeniyle kişinin kendi kendine “panik atak” tanısı koyması yerine bir sağlık uzmanına başvurması gerekiyor. Panik Atak Ne Kadar Sürer? Panik atak belirtileri genellikle aniden başlıyor ve kısa süre içerisinde en yoğun seviyesine ulaşabiliyor. Atağın süresi ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Atak sona erdikten sonra ise bazı kişilerde yorgunluk, huzursuzluk veya tekrar atak geçirme korkusu devam edebiliyor. Panik Atak Sırasında Ne Yapılmalı? Panik atak sırasında mümkün olduğunca güvenli ve sakin bir ortamda kalmak, nefesi hızlı ve yüzeysel hale getirmemeye çalışmak ve yavaş, kontrollü nefes almaya odaklanmak rahatlamaya yardımcı olabilir. Kişinin daha önce doktor tarafından panik atak açısından değerlendirilmiş olması durumunda, kendisine önerilen başa çıkma yöntemlerini uygulaması faydalı olabilir. Ancak göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı, bayılma veya kişinin daha önce yaşamadığı şiddetli belirtiler söz konusuysa bunların yalnızca panik atağa bağlı olduğu varsayılmamalı. Özellikle ilk kez ortaya çıkan veya alışılmıştan farklı belirtilerde acil tıbbi değerlendirme gerekebilir. Panik Atak Nasıl Geçer? Tekrarlayan panik atakların tedavisinde kişinin durumuna göre psikoterapi ve gerektiğinde ilaç tedavisinden yararlanılabiliyor. Özellikle bilişsel davranışçı terapi, panik bozukluğun tedavisinde kullanılan temel psikoterapi yaklaşımları arasında bulunuyor. Tedavinin kişiye özel planlanması gerekiyor. Bu nedenle sık sık panik atak yaşayan, yeni bir atak geçirme korkusuyla günlük yaşamını kısıtlayan veya iş, okul ve sosyal hayatı olumsuz etkilenen kişilerin psikiyatri hekimi ya da uygun bir sağlık profesyoneline başvurması önem taşıyor. Panik Atak ile Kalp Krizi Nasıl Ayırt Edilir? Panik atak ile kalp krizi sırasında göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi bazı ortak belirtiler görülebilir. Bu nedenle yalnızca belirtilere bakarak kişinin kendi kendine kesin ayrım yapması güvenli değildir. Yeni başlayan, şiddetli veya geçmeyen göğüs ağrısı; belirgin nefes darlığı, bayılma ya da ciddi bir sağlık sorununu düşündüren belirtilerde acil tıbbi yardım alınmalıdır. Panik Atak Tedavi Edilebilir mi? Panik atak ve panik bozukluk uygun değerlendirme ve tedaviyle yönetilebilen durumlardır. Erken dönemde profesyonel destek almak, kişinin belirtilerini anlamasına, ataklarla baş etme becerileri geliştirmesine ve atak korkusu nedeniyle yaşamını kısıtlamasının önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aşırı Terleme Pek Çok Hastalığın Belirtisi Olabilir Haber

Aşırı Terleme Pek Çok Hastalığın Belirtisi Olabilir

Ancak bazı kişilerde ter bezleri, herhangi bir fiziksel aktivite, sıcak ortam veya belirgin bir neden olmaksızın da aşırı çalışabilmekte. Bu durumda ortaya çıkan terleme, günlük yaşamı ve sosyal hayatı olumsuz etkileyebilecek düzeylere ulaşabiliyor. Öyle ki, sorun bazı bireylerde kıyafet değiştirmeyi gerektirecek veya günlük aktiviteleri zorlaştıracak kadar yoğun oluyor. Hastalığın en sık görüldüğü yerler ise; avuç içleri, ayak tabanları, koltuk altları ve yüz bölgesi şeklinde sıralanıyor. Neden Aşırı Terliyoruz? Aşırı terleme; genetik yatkınlık, enfeksiyonlar, diyabet, tiroit hastalıkları, obezite ve kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının yanı sıra menopoz ve hamilelik gibi hormonal değişimlere bağlı olarak ortaya çıkabilen bir durum. Hastalıktan bağımsız görülen primer bölgesel aşırı terleme genellikle ısı artışı, egzersiz, stres ve genetik faktörler nedeniyle tetiklenebiliyor. Bir hastalığa bağlı oluşan sekonder aşırı terleme ise; obezite, diyabet, tiroit hastalıkları, menopoz, hamilelik, gut hastalığı, sinir sistemi bozuklukları, alkol kullanımı veya alkolizm, solunum ve kalp yetmezliği gibi nedenlerle ortaya çıkıyor. Belirtiler Çocuk ve Yetişkinlerde Farklı Aşırı terlemenin belirtileri, hastalığın primer veya sekonder olmasına, hatta yaş gruplarına göre farklılık gösterebiliyor. Ciltte belirgin ıslaklık ve sürekli nem hissi, kıyafetlerde sık sık oluşan ter kaynaklı nemlenme, vücut kokusunda artış, zamanla ciltte tahriş, kaşıntı veya enfeksiyon eğilimi ve terlemenin genellikle çift taraflı ve benzer şiddette olması genellikle sıkça görülen belirtilerdir. Çocukluk dönemindeki aşırı terleme, yazı yazarken kâğıdın ıslanması, bilgisayar klavyesi kullanımında zorlanma veya piyano gibi enstrümanları çalarken elin kayması gibi işlevsel sorunlara yol açabilirken, erişkinlerde daha çok sosyal etkiler ön plandadır. Bu dönemde kişiler el sıkışmaktan kaçınma, sosyal ortamlarda rahatsızlık hissetme gibi durumlar yaşayabiliyor. İleri düzey vakalarda, ellerin silinmesine rağmen saniyeler içinde yeniden terleme oluşabilirken, nadiren de olsa el bileklerinden itibaren renk değişiklikleri ve ciltte pullanma gibi dermatolojik bulgular da aşırı terlemeyle ilişkili olabiliyor. Aşırı terleyen kişilerin öncelikli başvuracağı tıbbi alanlar dahiliye ve dermatolojidir. Ancak altta yatan nedenlerden şüphe duyulması halinde endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları, nöroloji veya ilgili branşlara yönlendirme yapılabilir. Hastalığın tanısı çoğu zaman hastanın öyküsü ve fizik muayenesi ile konabilirken; tanı sürecinde kan testleri, tiroit fonksiyon değerlendirmeleri, kan şekeri ölçümleri ve hormonal incelemeler gibi laboratuvar tetkikleri yapılabilir. Böylece sekonder aşırı terlemeye neden olabilecek diyabet, tiroit hastalıkları veya hormonal bozukluklar gibi durumlar dışlanarak tanı daha net hale getirilebilir. Aşırı Terlemenin Tedavisinde Botoks da Kullanılıyor İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meral Maralcan, aşırı terleme tedavisinin hastalığın tipine, şiddetine, etkilenen bölgeye ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlandığını söylüyor. Buna göre sekonder aşırı terlemede öncelik, terlemeye neden olan diyabet, tiroit hastalıkları gibi temel sağlık sorunlarının tedavi edilmesidir. Primer bölgesel aşırı terleme vakalarında ise hastanın ihtiyacına göre farklı tedavi seçenekleri değerlendirilmekte. Tedavinin ilk basamağında genellikle terlemeyi azaltmaya yönelik krem ve deodorant gibi ürünler tercih edilir. Bu ürünler ter bezlerinin çıkış noktalarını geçici olarak etkileyerek terleme miktarını azaltmayı destekler. Özellikle hafif ve orta şiddetteki vakalarda etkili sonuçlar sağlayabilir. Bir diğer yaygın yöntem ise botoks tedavisidir. Botulinum toksini, terlemeye neden olan sinir iletimini geçici olarak bloke ederek ter bezlerinin aktivitesini azaltır. Özellikle koltuk altı bölgesinde daha uzun süreli etki sağlarken el bölgesinde etkisi genellikle birkaç ay sürebilir. Bu yöntemlerden yeterli fayda sağlanamadığında, özellikle el ve ayak terlemelerinde düşük seviyeli elektrik akımı ile uygulanan tedavi yöntemlerinden yararlanılabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor Haber

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor

Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. 50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu belirtileri görmezden gelmeyin Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir; Dışkıda kan görülmesiBağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme)Karın ağrısı veya kramplarAçıklanamayan kilo kaybıYorgunluk ve halsizlik Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır. Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin; Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin: Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun: Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın: Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin: 45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının: Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Epilepside doğru yaklaşım, hastaların hayatını kolaylaştırıyor! Haber

Epilepside doğru yaklaşım, hastaların hayatını kolaylaştırıyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, 26 Mart Dünya Epilepsi Farkındalık Günü kapsamında epilepsi hastalarının yaşam kalitesini artırmak için dikkat etmeleri gereken önlemler hakkında bilgi verdi. Epilepsi, nöronların aşırı ve senkronize aktivitesi sonucu ortaya çıkan nöbetlerle karakterize! Epilepsinin, beyindeki anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir bozukluk olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bu nöbetler, beyin hücrelerinin (nöronlar) aşırı ve birlikte aynı zamanda/senkronize aktivitesi sonucu ortaya çıkar.” dedi. Epilepsinin, genetik yatkınlık, beyin travması, enfeksiyonlar, inme, tümörler veya gelişimsel bozukluklar gibi çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini dile getiren Dr. Celal Şalçini, tanı sürecinin hastanın klinik öyküsü, nöbetlerin özellikleri ve nörolojik muayene ile başladığını, tanıyı doğrulamak için ise Elektroensefalografi (EEG), Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI), Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve kan testleri gibi bazı testler kullanıldığını söyledi. Yetersiz uyku, nöbet eşiğini düşürür! Bazı faktörlerin epilepsi ataklarını tetikleyebildiğine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Yetersiz uyku, nöbet eşiğini düşürür. Psikolojik stres, nöbet riskini artırabilir. Özellikle alkol yoksunluğu nöbetlere yol açabilir. Bazı bireylerde yanıp sönen ışıklar nöbetleri tetikleyebilir. Antiepileptik ilaçların düzensiz kullanımı nöbet riskini artırır. Bazı ilaçların kendileri nöbetleri tetikleyebilir.” şeklinde konuştu. Bu faktörlerden kaçınmanın mümkün olduğunu da sözlerine ekleyen Dr. Celal Şalçini, düzenli uyku, stres yönetimi, alkolden kaçınma, ilaçların düzenli kullanımı ve fotosensitivitesi/ışığa hassasiyeti olan bireylerin yanıp sönen ışıklardan uzak durmasının özellikle önerildiğini aktardı. Antiepileptik ilaçların düzenli ve doktorun önerdiği şekilde kullanılması gerekir! Epilepsi ile yaşayan bireylerin ve ailelerinin günlük yaşamda dikkat etmesi gereken faktörlere değinen Dr. Celal Şalçini, şunları söyledi: “Antiepileptik ilaçların düzenli ve doktorun önerdiği şekilde kullanılması gerekir. Uyku düzeni ve stres yönetimine önem verilmeli, tetikleyici faktörlerden uzak durulmalı. Nöbet sırasında yaralanmayı önlemek bulunulan odanın veya banyonun kapısı kilitlenmemeli, keskin eşyalar açıkta bırakılmamalı ve yüzme gibi aktiviteler sırasında hasta yalnız olmamalı. Nöbetlerin sıklığı, süresi ve tetikleyicileri kaydedilmeli. Aile üyeleri ve yakın çevre nöbet sırasında nasıl müdahale edeceğini öğrenmeli.” Doğru tedavi ve yönetimle epilepsi hastaları aktif bir yaşam sürdürebilir! Epilepsi hastalarının toplumda karşılaştığı yaygın yanlış inanışlar olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “Epilepsinin bulaşıcı bir hastalık olduğunu düşünenler bile var.” dedi. Epilepsi hastalarının normal bir yaşam süremeyeceği inanışının da yanlış olduğunu vurgulayan Dr. Celal Şalçini, “Doğru tedavi ve yönetimle epilepsi hastaları aktif bir yaşam sürdürebilir. Bir diğer yanlış bilinen konu ise ‘nöbet sırasında hastanın dilini tutmak gerekir’ bilgisi. Bu, hastaya zarar verebilir. Bunun yerine, hastayı güvenli bir pozisyona almak ve nöbetin bitmesini beklemek gerekir.” açıklamasını yaptı. Dr. Celal Şalçini epilepsi hakkındaki farkındalığı artırmak için ise; toplumda eğitim programları düzenlemek, medya ve sosyal platformlarda doğru bilgiler paylaşmak, okullarda ve iş yerlerinde epilepsi hakkında bilinçlendirme seminerleri yapmak, epilepsi dernekleri ve hasta grupları aracılığıyla destek sağlamak gibi adımlar atılabileceğini söyledi. Epilepsi hastaları, gerektiğinde psikolojik danışmanlık alarak duygusal zorluklarla başa çıkabilir! Epilepsi ile yaşayan bireylerin sosyal hayatlarını daha verimli sürdürebilmesi için önerilerde bulunan Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Epilepsi dernekleri veya hasta gruplarına katılarak benzer deneyimler paylaşılabilir. İş yerinde, okulda veya sosyal çevrede epilepsi hakkında açık iletişim kurulması kişiye iyi gelebilir. Doktor onayıyla düzenli egzersiz yapmak, stresi azaltır ve genel sağlığı iyileştirir. Epilepsi hastaları, uygun tedavi ve destekle eğitimlerini tamamlayabilir ve iş hayatında başarılı olabilir. Gerektiğinde psikolojik danışmanlık alarak duygusal zorluklarla başa çıkmak için adım atılabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuklarda Göz Ovalama Masum Olmayabilir Haber

Çocuklarda Göz Ovalama Masum Olmayabilir

Çocuklarda hastalığın çoğu zaman fark edilmeden ilerleyebildiğini belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, “Sık gözlük numarası değişimi, tek gözde daha belirgin görme azalması, ışıkların dağınık görülmesi ve gözleri sürekli ovalama alışkanlığı, çocuklarda keratokonusun erken belirtileri arasında yer alır” diyerek ebeveynleri uyardı. Çocuklarda 7 yaşından itibaren başlayabilmesine rağmen çoğu zaman 20’li yaşlara kadar fark edilmeyen ve 40’lı yaşlara kadar ilerlemeye devam edebilen keratokonusun belirtilerine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, şunları söyledi: “Gözlerde sürekli alerji ya da kaşıntı olması, ilerleyici miyopi veya astigmatizma, gözlüğe rağmen net görememe, ışığa hassasiyet ve göz kamaşmaları keratokonusun en belirgin belirtileridir. Bu şikâyetlerin görülmesi hâlinde vakit kaybetmeden uzman bir göz hekimine başvurulmalıdır. Çünkü keratokonus, erken teşhis ve tedavi edilmediği takdirde ilerleyen dönemlerde ciddi görme sorunlarına yol açabilir.” Ebeveynlerde Varsa Çocukta da Risk Artıyor Keratokonusun, gözün saydam tabakası olan korneanın incelmesi ve sivrileşmesi sonucu görme kaybı ile karakterize bir hastalık olduğunu ifade eden Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, “Genetik yatkınlık hastalığın gelişiminde önemli rol oynar. Ebeveynlerinde keratokonus bulunan çocuklarda, yaklaşık %7 oranında aynı hastalığa yakalanma riski vardır. Keratokonusta kornea yapısı bozulup düzensiz bir yüzey hâline geldiği için çocuklar çoğu zaman gözlükle dahi net göremediklerinden şikâyet ederler. Tanıda keratometrik ölçümlerde artış, kornea kalınlığında azalma ve düzensiz astigmatizma gibi bulgular saptanır. Kesin tanı ise kornea topografisi ile konur. Topografi sayesinde hastalığın evresi belirlenir ve buna uygun tedavi planı oluşturulur” dedi. Akademik Başarının Anahtarı: Sağlıklı Gözler Eğitim hayatında ilerledikçe kitaplarda yazıların küçülmesi ve okuma yoğunluğunun artmasının gözler üzerindeki yükü her geçen yıl artırdığını belirten Doç. Dr. Ocak, “Öğrenmenin yaklaşık %80’i görsel yollarla gerçekleşir. Bu nedenle özellikle gözlük kullanan çocuklarda numara değişimlerinin düzenli olarak takip edilmesi son derece önemlidir. Yanlış ya da yetersiz gözlük numarası, göz yorgunluğunu artırarak dikkat dağınıklığına yol açabilir” dedi. Okul çağında en sık karşılaşılan görme problemlerini ise şöyle sıraladı: Keratokonus: Çocukluk çağında erişkinlere kıyasla daha hızlı ilerleyebilir. Erken teşhis edilmezse ciddi görme kaybına neden olabilir.Göz Tembelliği (Ambliyopi): Erken yaşta tespit edilmediğinde kalıcı görme kaybına yol açabilir.Kırma Kusurları: Miyopi, hipermetropi ve astigmatizma akademik başarıyı olumsuz etkileyebilir.Gizli Şaşılık: Odaklanma güçlüğü ve baş ağrısına neden olarak çocuğun okuma isteğini azaltabilir. Ebeveynler Bu Belirtilere Dikkat! Çocukların hal ve hareketlerini izleyerek gözünde bir sorun olup olmadığının anlaşılabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Ocak’a göre aşağıdaki belirtiler görüldüğünde uzman doktora başvurması gerekiyor; Televizyonu yakından izlemek veya kitap okurken çok yaklaştırmakTahtadaki yazıları görebilmek için gözlerini kısmakOkuma yaparken satır atlamak veya okuduğunu anlamada güçlük çekmek Sık sık gözlerini ovuşturmak, alerji, kaşıntı, sulanma veya kızarıklıkIşığa karşı aşırı hassasiyet ve odaklanma anında baş ağrısı şikayetiDevamlı ilerleyen miyopi ve astigmatGözlüklerinizden bir türlü memnun olamamaGözlüğe rağmen net görüş elde edememe CCL Tedavisi ile Keratokonusu Durdurmak Mümkün Keratokonus tedavisinde çapraz bağlantı yöntemi olan CCL (Corneal Cross Linking) tedavisinin kullanıldığını belirten Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, “Hastalara CCL uygulanabilmesi için, kornea kalınlığının en az 400 mikron olması gerekli. Hastanın tedaviye uygunluğunu, tedavi öncesinde yapılan kornea kalınlığı ve topografi ölçümleri sayesinde belirleyebiliyoruz. Tedavinin başarısında kritik nokta, hastalığın erken teşhis edilerek hastanın hızlıca tedaviye yönlendirilmesidir. Kornea nakline kadar varacak ciddi sonuçlar doğurabilen bu rahatsızlığın erken teşhisi, hastalığın kontrol altına alınabilmesi açısından büyük önem taşıyor” diyor.

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural Haber

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural

Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor. Birkaç farklı türü mevcut İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor. Pek çok sebep neden olabiliyor! İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor. Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor. İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural! İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı, “Kilo verilmesi, idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.