Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Göç

Kapsül Haber Ajansı - Göç haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Göç haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yeşilay’dan Göçmen Gençleri Bağımlılık Risklerinden Koruyacak Uluslararası Model Haber

Yeşilay’dan Göçmen Gençleri Bağımlılık Risklerinden Koruyacak Uluslararası Model

Yeşilay Genel Merkezi Sepetçiler Kasrı’nda gerçekleştirilen programa Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkan Yardımcıları Büyükelçi Dr. Mehmet Güllüoğlu ve Sümeyye Ceylan, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli ile Yeşilay Yönetim Kurulu ve Bilim Kurulu Üyeleri katıldı. Programın açış konuşmasını yapan Büyükelçi Dr. Mehmet Güllüoğlu, “Bizim çalışmalarımız hayata dokunan, gerçek bir sorunla ilgili çalışmalar. Bugün iki yıl süren bir emeğin kapanış programındayız. Uzun süre insani yardım alanında çalıştım. Afetler, savaşlar ve göç, insanın hayatını bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiren olaylar. Son yıllarda ülkemizde çok sayıda göçmene ev sahipliği yaptık. Göçmenlik hem göç edenler hem ev sahibi toplum hem de çocuklar için zor bir süreç. Afetlerin, göçün ve savaşların bağımlılık risklerini artırabildiğini; göçmenlerde bağımlılıkların arttığını biliyoruz. Biz bugün burada bu soruna çözüm üretmek için bulunuyoruz.” dedi. Bağımlılıklarla mücadelenin iş birliği gerektirdiğini vurgulayan Güllüoğlu, “Bazı konular tek bir kurumun altından kalkabileceği konular değil. Bu nedenle ortaklık çok önemli. Bağımlılıklar dünyada her geçen gün artıyor. Dolayısıyla birlikte hareket etme kültürünü artırmamız gerekiyor. Birbirimizin desteğine ihtiyacımız var.” ifadelerini kullandı. “AİDİYET DUYGUSU GÜÇLÜ ÇOCUKLAR BAĞIMLILIK RİSKLERİNE KARŞI DAHA DİRENÇLİ” Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli ise Yeşilay’ın öğrencilere yönelik çalışmalarının çocukların çok boyutlu gelişimine önemli katkılar sunduğunu belirterek, “Farklı kurumların bilgi ve deneyimlerinden istifade etmek son derece kıymetli. Hayat çeşitli zorluklarla ve sınamalarla dolu. Özellikle gençlik döneminde edinilen deneyimler, gençlerin geleceklerini inşa ederken karşılarına çıkan güçlüklerle başa çıkmalarına yardımcı oluyor. Göç gibi zor bir durumla karşı karşıya kalan kişilerin bağımlılık risklerine daha açık olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle bazı değerleri ve iyi alışkanlıkları yalnızca birey için değil, toplum için de sağlam bir şekilde yerleştirmemiz gerekiyor. Bunun temeli de eğitimden geçiyor.” dedi. Göç sürecinin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Demirli, “Çağımız sunduğu imkânların yanı sıra bazı tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Buna göç hareketleri de eklendiğinde gençlerin psikolojik sağlamlıkları ve aidiyet duyguları etkilenebiliyor. Kimi zaman güvenlik arayışı, kimi zaman eğitim, kimi zaman da daha iyi bir gelecek umuduyla yaşanan göç, sadece bir yer değiştirme değildir, yeni bir uyum sürecini de beraberinde getirir. Yeni bir çevreye, yeni bir dile ve yeni bir yaşama uyum sağlamak, güven veren bir eğitim ortamını ve kuşatıcı bir yaklaşımı gerekli kılıyor.” ifadelerini kullandı. Bağımlılığın çok katmanlı bir mesele olduğunun altını çizen Demirli, “İnsanları risklerden uzaklaştıran, sahip oldukları değerler ve geliştirdikleri muhakeme yeteneğidir. Arkadaşlık ilişkileri güçlü olan ve kendisini ait hisseden çocuklar bağımlılık risklerine karşı daha dirençli oluyor. Bu nedenle bağımlılığı bütüncül bir şekilde ele almamız gerekiyor. Çocukların kendilerini tanımaları, duygularını yönetebilmeleri ve kişiliklerini güçlendirecek bir eğitim almaları bizim için son derece kıymetli.” dedi. Program, proje ortaklarının sunumları, göçmen gençlerin deneyimlerini aktardığı “Göçmen Gençlerin Sesleri” oturumu ve dijital deneyim alanının ardından gerçekleştirilen kapanış konseriyle sona erdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Göç Ve Diaspora Vakfı Forumu Ankara’da Başladı Haber

Göç Ve Diaspora Vakfı Forumu Ankara’da Başladı

Göç ve Diaspora Vakfı ev sahipliğinde düzenlenen Bölgesel Göç ve Geri Dönüş Forumu 21 Temmuz 2026’da Ankara’da başladı. Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Mısır’dan üst düzey kamu temsilcileri, akademisyenler ve STK’ların katıldığı forumda, Suriyelilerin güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşü için bölgesel iş birliği ve ortak sorumluluk vurgusu öne çıktı. Açılış oturumunda protokol konuşmalarının ardından; güvenli, onurlu ve sürdürülebilir geri dönüş perspektifleri çerçevesinde bölgesel iş birliği ve ortak sorumluluk anlayışının önemi öne çıktı. Gün boyunca gerçekleştirilen üç oturumda sırasıyla protokol ve yüksek düzeyli panel, bakanlıklar ve bürokrasi paneli ile bölgesel göç yönetimi tecrübesi özel oturumu ele alındı. Panellerin ardından düzenlenen yuvarlak masa çalıştaylarında; geri dönüşün önündeki hukuki ve lojistik engeller, bürokratik süreçlerin sadeleştirilmesi, sınır ötesi koordinasyon ve göçün sosyo-ekonomik boyutu üzerine kapsamlı istişarelerde bulunuldu. İlk gün, geri dönüş süreçlerinin yalnızca bugünü değil, bölgenin geleceğini de şekillendireceğine dikkat çeken değerlendirmelerle tamamlandı. Forumun açılışını yapan Göç ve Diaspora Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı *Recep Seyyar*, geri dönüşün ancak bölgesel iş birliği ve ortak politika üretimiyle mümkün olacağını söyledi. Seyyar, “Suriyeli sığınmacıların gönüllü dönüşü, Suriye’nin karar verici aktörlerinin sürece aktif katılımına bağlıdır” dedi. Dışişleri Bakan Yardımcısı Özel: “İnsan Odaklı Yaklaşım Sürüyor Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Hacı Ali Özel, açılış oturumundaki konuşmasında Türkiye'nin tarih boyunca göç hareketlerine insan odaklı bir anlayışla yaklaştığını belirterek, bölgesel barış, güvenlik ve refahın ancak iş birliği, ortak kalkınma ve bölgesel sahiplenme temelinde inşa edilebileceğini ifade etti. Ortak sınamalar karşısında dost ve kardeş ülkelerin birlikte hareket etmesinin önemine dikkat çeken Özel, Türkiye'nin uluslararası hukuk çerçevesinde koruma politikalarını sürdürürken küresel insani çabalara da katkı sunmaya devam ettiğini kaydetti. Özel, göç yönetiminde kalıcı çözümlerin ancak göçün temel nedenlerine odaklanan, iş birliği ve ortak sorumluluk anlayışını esas alan politikalarla mümkün olacağını vurguladı. Çatışma, istikrarsızlık ve yoksulluk gibi göçü tetikleyen unsurlarla mücadelede bölgesel dayanışmanın önemine değinen Özel; uluslararası hukuk, insan onuru ve adil yük paylaşımı ilkelerinin göç politikalarının merkezinde yer alması gerektiğini belirtti. İçişleri Bakan Yardımısı Cangir: “Merkezde İnsan Onuru Var” Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakan Yardımcısı Dr. Mehmet Cangir ise Suriye'de son 15 yılda yaşanan gelişmelerin, göç yönetiminin uluslararası dayanışma ve koordinasyon gerektiren çok boyutlu bir mesele olduğunu bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etti. Suriye krizinin milyonlarca insanı yerinden ettiğini ve komşu ülkelere önemli sorumluluklar yüklediğini belirten Cangir, Türkiye'nin sürecin ilk gününden itibaren meseleyi insani bir sorumluluk olarak ele aldığını vurguladı. Açık kapı politikası ve geçici koruma uygulamalarıyla milyonlarca Suriyeliye güvenli bir yaşam alanı sunulduğunu belirten Cangir, atılan her adımın merkezinde insan onurunun yer aldığını dile getirdi. Göç yönetiminin yalnızca koruma politikalarıyla sınırlı olmadığını vurgulayan Cangir, eğitimden istihdama uzanan çeşitli uyum politikalarıyla toplumsal uyumun güçlendirilmesi için önemli adımlar atıldığını, uluslararası kuruluşlarla yürütülen iş birliklerinin de bu sürece katkı sağladığını kaydetti. Yüksek Düzeyli Panelde Ortak Mesaj: Bölgesel Koordinasyon Vakıf Başkanı Recep Seyyar moderatörlüğünde yapılan Protokol ve Yüksek Düzeyli Panel’de 5 ülkeden bakan ve bakan yardımcıları aynı masaya oturdu. Panelde; güvenli geri dönüş, sınır ötesi koordinasyon ve kriz yönetiminde ortak sorumluluk modelleri tartışıldı. Panele katkı sunan Göç İdaresi Başkanı Muhammed Selami Yazıcı, Suriye Afet Bakan Yardımcısı Ahmed Ekzez, Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanin Esseyyid, Irak Göç ve Göçmen Bakan Vekili Dr. Kerim Nuri ve Dışişleri Genel Müdür Vekili Reyhan Özgür’e teşekkür plaketi takdim edildi. Panel sonrası düzenlenen “Hukuki ve Lojistik Engelleri Aşmak” çalıştayında bürokratik süreçlerin sadeleştirilmesi ve sınır ötesi koordinasyon ağlarının kurulması masaya yatırıldı. Kurumsal Boyut ve Saha Tecrübesi Masaya Yatırıldı Bakanlıklar ve Bürokrasi Paneli’nde Prof. Dr. Abdurrahman Babacan moderatörlüğünde; Irak’tan Dr. Ali Faris, Ürdün’den Dr. Hüseyin Muhammed Şibli, Mısır’dan Dr. Süheyr Awad ve Suriye’den Dr. Husam Hamdan konuştu. Panelde veri paylaşımı, kayıt sistemleri entegrasyonu ve kurumlar arası iş birliği mekanizmaları ele alındı. Bölgesel Göç Yönetimi Tecrübeleri Paylaşıldı Prof. Dr. Veysel Kurt’un moderatörlüğünü yaptığı Bölgesel Göç Yönetimi Tecrübesi Oturumu’nda bölge ülkelerinin saha deneyimleri masaya yatırıldı. Oturumda Uluslararası İslam Hayır Kurumu Ürdün Direktörü Dr. Mustafa Avvad, Irak Enki Stratejik Araştırma Merkezi Başkanı Dr. Ali El Mamuri, Lübnan Arap Merkezi Müdürü Nasır Yasin ve Suriye Afet Bakanlığı Uluslararası İlişkiler ve İşbirliği Genel Müdürü Dr. Eymen El-Akkad konuşmacı olarak yer aldı. “Sürdürülebilir Dönüş İçin Kalkınma Formülleri” çalıştayında ise geri dönüş bölgelerinde istihdam, bölgesel fon yönetimi ve ev sahibi ülkelerin yükünü hafifletecek modeller tartışıldı. Forum, bölgesel göç yönetiminde ortak vizyon ve somut iş birliği adımlarının atılması hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

WRI Türkiye’den Sivil Topluma Avrupa Köprüsü Haber

WRI Türkiye’den Sivil Topluma Avrupa Köprüsü

Türkiye’de hak temelli ve sosyal içerme odaklı çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşları ile yerel yönetim ve proje paydaşlarının temsilcilerini bir araya getiren çalışma ziyareti, katılımcılarının Avrupa’daki iyi uygulamaları yerinde incelemelerini, farklı kurumsal deneyimlerden öğrenmelerini ve Türkiye’de uygulanabilecek iş birliği modelleri üzerine fikir geliştirmelerini amaçladı. Program kapsamında katılımcılar, Cenova’da kamusal alanların yeniden işlevlendirilmesi, sosyal destek mekanizmaları, çocuk hakları, döngüsel ekonomi ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarındaki iyi uygulamaları yerinde inceleme fırsatı buldu. Bu kapsamda eski bir askeri alanın kamusal yeşil alan ve sosyal dayanışma merkezine dönüştürüldüğü Casa Gavoglio deneyimi, kırılgan gruplara yönelik gıda desteği çalışmaları ve kadınların güçlenmesini destekleyen topluluk temelli girişimler ziyaretin öne çıkan örnekleri arasında yer aldı. Katılımcılar, Cenova’da sosyal içerme, çocuk hakları, göç, döngüsel ekonomi ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla bir araya geldi. Bu kapsamda SoleLuna tarafından yürütülen gıda desteği ve sosyal içerme çalışmaları ile Defence for Children International Italia’nın çocuk hakları, göç, savunuculuk, eğitim ve kırılgan gruplarla çalışma deneyimleri ele alındı; temel haklara erişim, sosyal destek mekanizmaları ve dezavantajlı gruplara yönelik kapsayıcı hizmetlere ilişkin farklı uygulama örnekleri incelendi. Cenova’nın Maddalena bölgesinde faaliyet gösteren Madda Circolare, alVerde APS ve Brigata Alice ziyaret edildi. Döngüsel ekonomi, ileri dönüşüm, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların güçlenmesi ve katılımcı kentsel iyileştirme alanlarındaki çalışmalar incelenirken, alVerde APS tarafından düzenlenen Frames Atölyesi’nde katılımcılar ileri dönüşüm tekniklerini kimlik, temsil ve toplumsal roller üzerine düşünme ile birleştiren uygulamalı bir çalışmaya katıldı. Brigata Alice ziyareti ise kadınların kent yaşamına eşit ve güvenli katılımını destekleyen sosyal ve kültürel çalışmalar ile toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifli dayanışma ve katılımcı mekân üretimi pratiklerini gündeme taşıdı; katılımcılar bu deneyimler üzerinden sivil toplumun kentlerde sosyal kapsayıcılığı güçlendirmedeki rolünü değerlendirdi. Genova Belediyesi ile gerçekleştirilen görüşmelerde ise yerel refah sistemleri, sosyal politikalar ve sivil toplumla geliştirilen iş birliği mekanizmaları değerlendirildi. Çalışma ziyareti, katılımcıların edindikleri deneyimleri Türkiye’ye uyarlama olanaklarını ve gelecekteki iş birliği fırsatlarını tartıştıkları değerlendirme oturumuyla tamamlandı. Adil Şehirler için Daha Güçlü Sivil Toplum Projesi, Türkiye’de hak temelli sivil toplum kuruluşlarının kapasitelerini güçlendirmeyi; insan hakları ve temel hakların ilerletilmesine katkı sunmayı; temel kentsel hizmetlere eşit erişimi destekleyen, katılımcı ve kapsayıcı “adil şehirler” yaklaşımını yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Proje kapsamındaki Sosyal Kuluçka Programı ise eğitim, mentorluk, saha ziyaretleri, uluslararası iyi uygulama paylaşımları ve mikro hibe desteği gibi bileşenleri içeriyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sağlıklı Kent, Güçlü Sosyal Bağlarla Mümkün! Haber

Sağlıklı Kent, Güçlü Sosyal Bağlarla Mümkün!

Sunumunda mekân ve yer kavramları arasındaki farklara değinen Doç. Dr. Tutar, mekânın daha çok fiziksel ve matematiksel bir alanı ifade ettiğini, “yer” kavramının ise ancak insan etkileşimi, kültür, bellek ve iletişim süreçleriyle anlam kazandığını vurguladı. Doç. Dr. Tutar, bir mekânın “yer” haline gelmesinde toplumsal ilişkiler, tarihsel hafıza, ekonomik yapı ve politik işlevlerin belirleyici olduğuna dikkat çekti. Şehir ve kent aynı anlama gelmiyor Konuşmasında kent ve şehir kavramları arasındaki farklara dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, şehrin tarihsel, kültürel ve geleneksel bir yapıyı temsil ettiğini; kentin ise Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan, üretim ilişkileriyle şekillenen modern bir mekânsal yapı olduğunu belirtti. Doç. Dr. Tutar, “Kent, sanayileşme, otomasyon ve kitlesel göçle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda şehir ve kent aynı anlama gelmez” dedi. Bugünkü kentlerin henüz “tam anlamıyla oluşmuş” mekânlar olmadığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Gerçek kentsel mekân, insanların yönetime katıldığı, söz sahibi olduğu bir yapıda mümkündür. Bugün ise kentler, hâlâ kapitalist sistem tarafından parçalanmış ve kontrol edilen alanlar olarak varlığını sürdürüyor.” ifadelerini kullandı. Kent hakkı; kenti yönetme ve sahiplenme hakkıdır “Kent hakkı” kavramına da işaret eden Doç. Dr. Tutar, “Bu kavram Henri Lefebvre tarafından geliştirildi. Kent hakkı yalnızca oy kullanmakla sınırlı değildir. Kent hakkı; kenti üretme, dönüştürme, yönetme ve sahiplenme hakkıdır. Birey bu sürece katılmazsa kent, bireyi şekillendirir, yabancılaştırır ve izole eder” dedi. Kentsel alanların sürdürülebilirliği için katılım ve sahiplenmenin zorunlu olduğunu belirten Tutar, sivil toplumun ve yerel katılım mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Kentlileşme yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu değil Doç. Dr. Cem Tutar, kentlileşmenin yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu olmadığını vurgulayarak, “Kentlileşme; modern dünyaya ait yaşam dizgesini, iletişim formlarını ve kültürel kodları benimsemek, özümsemek ve gündelik hayata katabilmek demektir.” dedi. Yirminci yüzyılın başında modern kentlerin bireyler üzerinde güçlü sosyal ve psikolojik etkiler yarattığını belirten Doç. Dr. Tutar, literatürde bu durumu tanımlamak için “metropol tipi kişilik” kavramının kullanıldığını söyledi ve “Metropol tipi kişilik, kent içerisinde diğer insanlardan kendini yalıtan, yabancılaşma duygusu yaşayan bir birey tipini ifade eder. Bu durum, medya endüstrilerinin gelişmesi, iş bölümü, uzmanlaşma ve kentin anonim yapısıyla doğrudan ilişkilidir.” ifadelerini kullandı. Kentin en ayırt edici özelliklerinden birinin anonimlik olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent, bireye tanınmama ve kaybolma hakkı verir. Bu özellik, modern kent yaşamında bireysel özgürlük kadar izolasyonu da beraberinde getirir. İlişkiler araçsallaşır, bireyler kent içinde birden fazla rol üstlenmek zorunda kalır.” diye konuştu. 1970’lerden itibaren kentler yeni birikim alanları haline geldi Neoliberal döneme geçişle birlikte kentlerin yapısında köklü bir dönüşüm yaşandığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, 1970’li yıllardan itibaren kentlerin sınıf mücadelesinin ve sermaye birikiminin merkezleri haline geldiğini söyledi. Bu süreci “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramıyla açıklayan Doç. Dr. Tutar, kentsel dönüşüm projeleri, özelleştirme, borçlandırma, finansallaşma ve doğanın metalaştırılmasının bu yeni birikim rejiminin parçaları olduğunu vurguladı. “Bugün konut, yalnızca barınma alanı değil; sermayenin el değiştirdiği bir yatırım aracına dönüşmüştür” diyen Doç. Dr. Tutar, Türkiye’de de konutun sermaye aktarımının temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtti. Kent, bir tüketim ve gösteri alanına dönüştü 1970’lerden sonra kent merkezlerinin işlev değiştirdiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kentler artık üretim merkezleri olmaktan çıkıp tüketim ve gösteri alanlarına dönüşmüştür. İş alanları kentin çeperlerine kayarken, kent merkezleri AVM’ler, medya teknolojileri ve ekranlarla çevrili bir ‘gösteri mekânı’ haline gelmiştir” dedi. Bu dönüşümün, modern kentten metropole, metropolden ise post-metropole geçişi beraberinde getirdiğini ifade eden Doç. Dr. Tutar, günümüz kentlerinin artık gelir, sınıf ve kimlik temelli ayrışmaların yoğunlaştığı kentsel kutuplaşma özelliklerini taşıdığını söyledi. “İstanbul, 1980’lerden itibaren küresel sistemle eklemlendi” Konuşmasında İstanbul’un tarihsel dönüşümüne de değinen Doç. Dr. Tutar, kentsel planlamanın Osmanlı’da 19. yüzyılın ikinci yarısında başladığını, Cumhuriyet döneminde ise ulus-devlet inşasının mekânsal stratejilerle sürdürüldüğünü belirtti. İstanbul’un asıl kırılma noktasının ise 1980’lerle birlikte küresel kent olarak kurgulanması olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, Boğaziçi, Beyoğlu ve Haliç bölgelerinin bu süreçte farklı işlevlerle küresel sisteme entegre edildiğini ifade etti. “Mahalle, keyfi sınırlarla kurulamaz” Konuşmasında mahalle kavramını da ele alan Doç. Dr. Cem Tutar, mahallenin Arapça kökenli “mahalla” kelimesinden geldiğini ve konaklama, yerleşme anlamı taşıdığını belirtti. Mahallenin keyfi sınırlarla oluşturulamayacağını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, ortak yaşam pratikleri, kültür ve gündelik etkileşimler üzerinden oluşur.” dedi. Mahallenin en temel özelliğinin farklılıkları barındırması olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, yabancıyla kurulan ilişki üzerinden var olur. Yabancıyı dışlayan mahalle, zamanla siyasal bir cemaat yapısına dönüşür ve mahalle olma özelliğini yitirir.” diye konuştu. Göç olgusu üzerinden günümüz mahallelerine değinen Doç. Dr. Tutar, “Mahalle; karışma, yan yana gelme ve ortak bir kültür üretme alanıdır. Bu özelliklerini kaybeden mahalle, yalnızca fiziksel bir yerleşim alanına dönüşür.” değerlendirmesinde bulundu. Mahalle yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı değil Mahallenin yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, kentin makro yapısı ile bireyin mikro dünyası arasında konumlanan bir ara yüzeydir. Toplumsal ilişkilerin, kimliğin ve gündelik hayatın kurulduğu temel alanlardan biridir.” dedi. Mahallenin cemaat özellikleri taşıdığına dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, karşılıklı tanışıklılık, gayri resmi ilişkiler ve gayri resmi sosyal denetim mekanizmalarının mahalle yaşamının temel unsurları olduğunu belirtti. Mahallenin aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet üretim alanı olduğunu kaydeden Doç. Dr. Tutar, “‘Hangi mahalledensin?’ sorusu, bireyin sosyal statüsüne ve kimliğine dair güçlü bir göndermedir. Mahalle, mekân üzerinden sınıfsal ve kültürel bir ayrım üretir.” dedi. “Mahalle, eşitsizlik ve ayrışmanın da mekânıdır” Mahallenin neoliberal politikalar altında sınıfsal ayrışmanın görünür hale geldiği bir alan olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, göç, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin mahalleler üzerinden mekânsallaştığını ifade etti. Mahallenin aynı zamanda gündelik hayatın sahnesi olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tutar, “Sokaklar, parklar, marketler ve sıradan görülen tüm pratikler mahallede kültürel ve iletişimsel bir forma dönüşür.” diye konuştu. Mahallelerin sürekli bir dönüşüm içinde olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, apartmanlaşma, siteleşme ve kentsel dönüşüm süreçlerinin mahalle dokusunu köklü biçimde değiştirdiğini belirtti. “Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamıydı” Osmanlı döneminde mahallenin kentin temel örgütlenme birimi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamı olarak düşünülürdü. Kentli olmak, bir mahalleye mensup olmakla doğrudan ilişkiliydi.” dedi. Mahallenin dini merkezler etrafında şekillendiğini belirten Doç. Dr. Tutar, yüz yüze ilişkilerin, güçlü komşuluk bağlarının ve cemaat tipi bir yapının Osmanlı mahallesinin temel özellikleri olduğunu söyledi. Mahallenin ahlaki düzeni ve gayri resmi denetimi sağladığını dile getiren Doç. Dr. Tutar, “Bu yapı modernite öncesi kentler için oldukça işlevsel bir kontrol mekanizmasıydı. Aidiyet güçlüydü, bireysel özgürlükler sınırlıydı ancak güvenlik hissi yüksekti.” dedi. “Cumhuriyet’le birlikte mahalle idari bir birime dönüştü” Cumhuriyet’in erken döneminde kentlerin modernleşme ve sekülerleşme iddiasıyla yeniden kurgulandığını belirten Doç. Dr. Tutar, imar planları, bulvarlar ve modern mimarinin ön plana çıktığını söyledi. Bu süreçte mahallenin Osmanlı’daki kültürel anlamını yitirdiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle artık bir topluluğu temsil eden bir yapı değil, idari ve fiziki bir yerleşim alanı haline gelmiştir.” dedi. “2000 sonrası dönemde mahalle, adından ibaret kaldı” 1980 sonrası küreselleşme ve neoliberal politikalarla birlikte kentsel mekânın parçalandığını belirten Doç. Dr. Tutar, 2000’li yıllarla birlikte güvenlikli sitelerin yaygınlaştığını söyledi ve “Bu alanlarda mahalle yalnızca bir isim olarak varlığını sürdürüyor. Organik karşılaşmaların, yabancıyla temasın olmadığı, steril ve yalıtılmış mekânsal deneyimler ortaya çıkıyor.” ifadesinde bulundu. Güvenlikli sitelerde homojen nüfus yapısının, sınırlı ve profesyonel komşuluk ilişkilerinin görüldüğünü belirten Doç. Dr. Tutar, bu yapıların mekânsal ayrışmanın en belirgin örnekleri olduğunu söyledi. Kent merkezlerinden kaçışın, suç korkusu ve sosyoekonomik eşitsizliklerle bağlantılı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Ancak kimse ömrünü bir kafesin içinde geçiremez. Bu alanlardan çıkıldığında herkes yine gerçek kentle yüzleşmek zorunda kalır.” değerlendirmesinde bulundu. “Kent sağlığı, bireysel değil toplumsal bir sorumluluktur” Kentlerin yalnızca güvenlikli alanlar üzerinden değil, sosyal ve çevresel bütünlük içinde iyileştirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Sağlıklı kentler, suçun minimuma indiği, sosyal bağların güçlü olduğu kentlerdir. Bu yalnızca bireylerin değil, toplumun ortak sorumluluğudur.” dedi. Katılımcı bir kent ortamının mümkün olabileceğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent hakkı dediğimiz kavrama sahip çıkmak istiyorsak, kentin yönetimine dâhil olmalı, sokaklara, caddelere, kamusal alanlara sahip çıkmalıyız.” ifadelerini kullandı. Etkinlikte katılımcıların sorularını da yanıtlayan Doç. Dr. Tutar, özellikle güvenlikli siteler ve yeni yerleşim alanları üzerine değerlendirmelerde bulundu. Bu tür mekânlarda yaşamanın aynı zamanda bir statü ve sembolik sermaye anlamına geldiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Orada bulunmak, belirli bir sınıfsal ve kültürel konumlanmayı da beraberinde getirir.” ifadelerini kullandı. “Mimari aynı kalsa da kültür değişebilir” Bir katılımcının “Mimari olarak aynı kalan bir mekân kültürel olarak değişebilir mi?” sorusuna yanıt veren Doç. Dr. Tutar, “Mimari formun korunması, kültürel yapının değişmediği anlamına gelmez” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Koç Topluluğu 100 Yaşında Haber

Koç Topluluğu 100 Yaşında

Bu özel yıl için hazırlanan “Unutulmaz Yüzlerle Dolu Bizim 100’ümüz” filminin lansmanının yapıldığı Vehbi Koç Ödül Töreni’nde konuşan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç, Topluluğun Cumhuriyet ile şekillenen köklü birikimini, kalkınma ve müşterek refah anlayışını ve ikinci yüzyıla taşınan değerlerini vurguladı. Törende Halit Ergenç ve Alança Oskay, orkestra eşliğinde filmi sahnede canlı seslendirdi. 25. Vehbi Koç Ödülü’nün bu seneki kazananı ise Kültür alanında Canan Tolon oldu. Tolon göç, yıkım ve zaman gibi temalar üzerinden günümüzün toplumsal gerçekliklerine işaret ediyor. 1926 yılında merhum Vehbi Koç tarafından temelleri atılan Koç Topluluğu, 100. yaşını kutluyor. Topluluk, 100. yılına, 25. Vehbi Koç Ödül Töreni kapsamında düzenlenen gecede, bu özel yıl için hazırlanan filmle adım attı. Halit Ergenç ve Alança Oskay’ın sahnede orkestra eşliğinde canlı seslendirdiği “Unutulmaz Yüzlerle Dolu Bizim 100’ümüz” filmi izleyicilerden büyük alkış aldı. Divan Kuruçeşme’de gerçekleştirilen törende, Topluluğun geçmişten bugüne uzanan hikâyesi ve ikinci yüzyıla dair perspektifi aktarıldı. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç, sözlerine “Bu yıl 25’incisini düzenlediğimiz Vehbi Koç Ödül Töreni bizim için her zamankinden daha anlamlı ve özel. Zîrâ bu sene kurucumuz merhûm Vehbi Bey’in temellerini attığı Koç Topluluğu’nun 100’üncü yaşını idrâk ediyoruz” diye başladı. “100. yıl filmimizde de vurguladığımız gibi; asırlık tarihimizi sâdece unutulmaz hikâyeler değil, bu hikâyeleri mümkün kılan yüzler de oluşturuyor. İşte bu sebeple bizim yüz yılımız unutulmaz yüzlerle dolu” diye devam eden Koç, sahada, fabrikalarda, ofislerde sorumluluk alan çalışma arkadaşları, bayileri, iş ortaklarının emekleri neticesinde 100. yaşlarını büyük bir gurur ve sevinçle kutladıklarını dile getirdi. Ömer Koç: “Topluluğumuz 100 yıllık hikâyesinde yatırımı ve istihdâmı kalkınmanın ve müşterek refahın en önemli unsurları olarak görmüştür” Topluluğun, Millî Mücâdele’den yeni çıkmış bir memlekette, Cumhuriyet’in ilânı ile şekillenen parlak bir istikbâl tasavvurunun içinde doğduğunu hatırlatan Ömer Koç, “Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, küllerinden doğan bir ulusa istikâmet çizerek bir medeniyet ve aydınlanma projesi inşâ etmiştir. Bu şartlar içerisinde kurulmuş olan Topluluğumuz; Cumhuriyet’in fikir ve ilkelerini samîmiyetle benimsemiş, değerlerini kendisine rehber edinmiştir” dedi. Topluluğun bir asırlık yolculuğunda sanayileşme, kalkınma ve kurumsallaşmanın öncülerinden olduğuna dikkat çeken Koç, bu süreçte pek çok alanda ilkleri gerçekleştirdiklerini belirtti. Kuşaklar boyunca inşâ edilen birikim neticesinde bugün 60’ın üzerinde ülkede 120 binden fazla çalışanla faaliyet gösteren uluslararası bir teşkilât hâline geldiklerini anlatan Koç, Topluluğun büyüme anlayışına dair ise şunları söyledi: “Topluluğumuz eğitime, bilime, kültüre ve sanâta katkıyı sorumluluğunun ayrılmaz bir parçası addetmiştir. Bu anlayışın bir yansıması olarak, 57 yıl önce Vehbi Koç Vakfı kurulmuştur. Vehbi Bey’in ‘insânî ve millî bir vazîfe’ olarak târif ettiği hayır işleri, kurumlara ilâve olarak hayata geçirilen projeler, burs programları ve sivil topluma verilen desteklerle yürütülmeye devam etmektedir.” Ömer Koç: “Kültür ve sanâta katkıyı bir tercih değil, insanımıza ve Cumhuriyetimize borç ve vazgeçilmez bir mesûliyet olarak değerlendiriyoruz” Ömer Koç her sene dönüşümlü olarak eğitim, kültür ve sağlık alanlarında Türkiye’nin ve Türk insanının gelişimine katkı sunan kıymetli isimlere verilen Vehbi Koç Ödülü’nün de bu çerçevede önemli bir rol üstlendiğine değindi. Bu seneki ödülün “kültür” sahasında verildiğine dikkat çeken Koç, “Bu yılki ödüle layık görülen sanatçı da; alışılmış kalıpların ötesine geçen, düşünmeye dâvet eden bir yaklaşımı temsîl ediyor. Sanatın en kıymetli tarafı alışılmışı sorgulatması ve değişimi teşvik etmesidir. Bundan dolayı kültür ve sanâta katkıyı bir tercih değil, insanımıza ve Cumhuriyetimize borç ve vazgeçilmez bir mesûliyet olarak değerlendiriyoruz” diye konuştu. Ömer Koç: “Gelecek 100 yılın eşiğindeyiz. Aynı inanç, aynı vizyon, aynı vatan sevgisiyle, yılmadan yorulmadan yolumuza devam edeceğiz” Ömer Koç, konuşmasına şöyle devam etti: “İkinci yüzyılına adım atmış bir Topluluk olarak; tecrübemizden aldığımız güçle ve değerlerimizin işâret ettiği istikâmete doğru yolumuza devâm edeceğiz. Değişen dünyâyı isâbetle okuyan, bilimi ve aklı rehber edinen, değerlerinden taviz vermeyen bir anlayışla hareket edeceğiz. İlk yüzyılımızda olduğu gibi, gelecekte de yalnız yürümeyeceğimizi biliyoruz. Çalışma arkadaşlarımız, bayilerimiz, iş ortaklarımız; en büyük güvencemiz olmaya devâm edecek. Ortak başarılarla dolu bir 100 yılı geride bıraktık, gelecek 100 yılın eşiğindeyiz. Aynı inanç, aynı vizyon ve aynı vatan sevgisiyle yılmadan yorulmadan yolumuza devam edeceğiz.” Bu yılki Vehbi Koç Ödülü’ne Canan Tolon layık görüldü 25.Vehbi Koç Ödülü’nün sahibi Canan Tolon ise sözlerine “Vehbi Koç Vakfı’nın bugün verdiği bu ödül benim için geleceğe dönük bir destek ve aynı zamanda bir cesaret kaynağı. Beni bu değerli ödüle layık gören Vehbi Koç Vakfı’na ve Seçici Kurul üyelerine çok teşekkür ediyorum” diye başladı. “Çocukken, ‘İstediğin her şey olabilirsin’ mottosu benim için hiç geçerli değildi. Hatta biraz ürkütücü de geliyordu. Bunları erken yaşta bilmek garip bir şekilde benim için bir özgürlük oldu. Ve hayal kurmak için bir engel değildi” diyen Tolon, sanat üretimini ‘yalnız ama zihinsel olarak kalabalık bir süreç’ olarak tanımladı ve şöyle ekledi: “Sanat üretimi çok yalnız bir süreçtir; ama zihinde bir kalabalıkla birlikte yaratılır, üretilir ve oluşur. Size yakın olanlar, henüz tanımadıklarınız, ya da hiçbir zaman tanışmayacaklarınız… Onlarla bir diyalog kurduğunuzu hayal edersiniz. Hayal kurmak bir güçtür.” Tolon göç, yıkım ve zaman gibi temalar üzerinden günümüzün toplumsal gerçekliklerine işaret ediyor Tolon, insan deneyimi, değişim ve hafıza etrafında şekillenen çalışmalarıyla didaktik bir dil kurmak yerine sorular soran, izleyiciyi düşünmeye davet eden bir yaklaşım benimsiyor. Göç, yıkım ve zaman gibi temalar üzerinden günümüzün toplumsal gerçekliklerine işaret ederken, mekânı parçalayarak ve katmanlayarak kurduğu çok boyutlu anlatımıyla dikkat çekiyor. Tolon bu ödüle, Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu’nun yanı sıra Prof. Dr. Zeynep Çelik, Prof. Dr. Ayla Ödekan, Kerem Kabadayı, Murathan Mungan ve Sadık Karamustafa’dan oluşan Seçici Kurul’un önerdiği üç aday arasından seçilerek layık görüldü. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Nilüfer Belediyesi Uluslararası Yeşil Enerji Araştırmasına Ev Sahipliği Yaptı Haber

Nilüfer Belediyesi Uluslararası Yeşil Enerji Araştırmasına Ev Sahipliği Yaptı

Nilüfer Belediyesi, uluslararası ölçekte yürütülen “Yeşil Enerji Dönüşümünün Sahadaki Yansımaları” başlıklı araştırma projesi çerçevesinde önemli bir ziyarete ev sahipliği yaptı. Britanya merkezli King’s College London öncülüğünde yürütülen çalışma kapsamında Nilüfer’e gelen araştırma ekibi, belediyenin sürdürülebilirlik ve yeşil enerji uygulamalarını yerinde inceledi. Nilüfer Belediyesi Alaaddinbey Hizmet Binası’nda gerçekleştirilen toplantıya Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Zerrin Güleş de katıldı. Görüşmede, belediyenin yenilenebilir enerji politikaları, yerel düzeyde yürüttüğü sürdürülebilirlik çalışmaları ve toplumsal katılım modelleri hakkında kapsamlı bilgi paylaşımı yapıldı. Toplantıda konuşan Başkan Yardımcısı Zerrin Güleş şunları söyledi: “Nilüfer Belediyesi olarak bugün 64 elektrikli aracımız ve 8 çatı GES projemiz ile sürdürülebilirlik noktasında başarılı uygulamalarımıza devam ediyoruz. Başta belediye binalarımız olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarımızı her yıl yükseltiyoruz. Sosyoekonomik açıdan Türkiye’nin en gelişmiş ilçelerinden biri olan Nilüfer, sürekli büyüyen bir kent. Her yıl 20 bini aşan, neredeyse bir mahalle kadar göç alıyoruz. Bursa’daki istihdamın büyük bir bölümü Nilüfer’de gerçekleşiyor. Aynı zamanda hastaneleri, özel okulları ve sosyal yaşamıyla Bursa’nın yükünü Nilüfer çekiyor. Dolayısıyla Bursa’nın yaşadığı tüm sorunlar Nilüfer’i doğrudan etkiliyor. Elbette bizler karbon emisyonlarının düşürülmesi noktasında karar mercii değiliz. Fakat hem kendimizi dönüştürmek hem de Nilüferlileri bilinçlendirmek için çalışmaya devam ediyoruz.” SAHADA İNCELEME VE BELGESEL ÇEKİMLERİ Ziyaret kapsamında araştırma ekibi, saha gözlemleri de gerçekleştirdi. Programın ikinci bölümünde Nilüfer Belediyesi Sürdürülebilirlik Parkı’nı gezen ekip, burada yer alan uygulamaları inceleyerek yetkililerden bilgi aldı. Heyet, programın son durağında ise Güngören Mahallesi’nde bulunan Güneş Enerji Santrali’ni (GES) ziyaret ederek, Nilüfer Belediyesi’nin yenilenebilir enerji üretimi alanındaki çalışmalarını gözlemledi. Ziyaretler süresince proje kapsamında hazırlanan belgesel için çekimler gerçekleştirildi. AKDENİZ’DE YEŞİL DÖNÜŞÜM İNCELENİYOR British Academy tarafından desteklenen uluslararası araştırma projesi; Türkiye, Yunanistan ve İtalya’da yürütülerek, yeşil enerji dönüşümünün yerel düzeydeki etkilerini çok boyutlu olarak ele alıyor. Projede Türkiye’den Kadir Has Üniversitesi, İtalya’dan Gran Sasso Üniversitesi ve Yunanistan’dan Dimitris Katsaprakakis ile yerel araştırmacılar yer alıyor. Çalışma; iklim değişikliği, sürdürülebilir ve yeşil enerjiye geçiş ile topluluk katılımı arasındaki ilişkileri inceleyerek, yerel deneyimlere odaklanıyor. Yüz yüze mülakatlar, katılımcı gözlem ve belgesel film yapımı gibi yöntemlerin birlikte kullanıldığı proje, yeşil dönüşüm süreçlerinin sahadaki karşılığını ortaya koymayı hedefliyor. Araştırma kapsamında elde edilecek bulguların, Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat hedefleri doğrultusunda şekillenen enerji politikalarına yerel perspektiften katkı sunması bekleniyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye'nin Stratejik Tercihi Denge Siyaseti! Haber

Türkiye'nin Stratejik Tercihi Denge Siyaseti!

Prof. Dr. Arslan, “Türkiye ne bütünüyle Batı ekseninde eriyebilecek bir ülke, ne de Rusya-İran hattında konumlanabilecek bir aktördür. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik riskleri Ankara’yı denge siyasetine zorlar.” dedi. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölüm Başkanı Prof. Dr. Havva Kök Arslan, İran’a yönelik saldırılar üzerinden Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi. Ortadoğu yeniden sert bir kırılma yaşıyor Krizin yalnızca iki ülke arasındaki askeri gerilim olarak okunamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Arslan, “Ortadoğu yeniden sert bir kırılma yaşıyor. İran’a yönelik saldırılar, yalnızca iki ülke arasındaki askeri bir gerilim değil; küresel güç mücadelesinin bölgesel bir aşamasıdır.” dedi. “19. yüzyılda toprak paylaşılırdı; şimdi enerji koridorları, lojistik hatlar ve teknoloji ekosistemleri paylaşılıyor.” diyen Prof. Dr. Arslan, İran’ın da “bu yeni paylaşım savaşının kritik bir cephesi” olduğunu belirtti ve “Asıl soru şu: Bu bir sınırlı operasyonlar dizisi mi, yoksa daha derin bir stratejik hedefin başlangıcı mı?” ifadelerini kullandı. Uluslararası hukukta istisnalar bellidir Saldırıların uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesine ilişkin Prof. Dr. Arslan, “Uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin zayıflatılması, parçalanması veya "fonksiyonel kapasitesinin aşındırılması" yeni bir yöntem değil. Irak, Libya ve Suriye örnekleri hâlâ hafızalarda. İran dosyası da bu çerçevede okunabilir mi? Birleşmiş Milletler Şartı kuvvet kullanımını yasaklar; istisnalar bellidir: Güvenlik Konseyi kararı ya da açık bir silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa.” diye konuştu. “Önleyici saldırı doktrini hukuken tartışmalıdır” diyen Prof. Dr. Arslan, diplomatik kanallar tükenmeden başlatılan askeri operasyonların yalnızca hukuki değil, sistemsel bir istikrarsızlık üreteceğini vurguladı ve “Eğer bu yöntem normalleşirse, yarın herhangi bir ülke ‘potansiyel tehdit’ gerekçesiyle hedef alınabilir” ifadelerini kullandı. Türkiye açısından ilkesel çerçevenin net olduğunu belirten Prof. Dr. Arslan, “Toprak bütünlüğüne saygı, kuvvet kullanımının istisnai niteliği ve diplomasiye öncelik temel referanslarımızdır. Ancak mesele yalnızca hukuki değil; asıl mesele stratejik niyettir.” diye konuştu. Ortadoğu’da bloklaşma zaten vardı “Ortadoğu’da bloklaşma zaten vardı. Bu kriz ise mevcut eksenleri derinleştirecek ve netleştirecek.” diyen Prof. Dr. Arslan, “Batı ekseninde ABD, İsrail ve bazı Körfez ülkeleri deniz gücüne dayalı ve finansal araçları öne çıkaran bir politika izlerken; Avrasya ekseninde İran, Rusya ve Çin kara gücüne, enerji koridorlarına öncelik veriyor. Ancak durum bu iki eksene indirgenemez. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ‘orta kuşak’ ülkeler, iki eksen arasında gidip gelen ve zaman zaman denge unsuru olan aktörler olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu. İsrail’in İran’ı Haziran 2025’te hedef almasının üzerinden henüz bir yıl geçtiğini kaydeden Prof. Dr. Arslan, “Yeni dalga operasyonlar tesadüf değil. Amaç, geçici bir baskı değil; İran’ın direnme kapasitesini sistematik biçimde aşındırmak. Zayıf bir aktör, güçlü bir İran’dan daha kontrol edilebilir kabul edilir. Türkiye ise ne tamamen Batı eksenine entegre olabilir, ne de Rusya-İran hattında konumlanabilir. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik riskleri Ankara’yı denge siyasetine zorlar. Bu denge pasif değil, aktif olmalıdır. Enerji, güvenlik ve milli bütünlük parametreleri Ankara’nın stratejisini belirleyecek. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin vurguladığı ‘yeryüzüne Ankara’dan bakmak’, kendi milli çıkarlarını merkeze almak anlamına geliyor.” dedi. Amaç geçici baskı değil, sistematik aşındırma olabilir Haziran 2025’te İsrail’in İran’ı hedef almasının ardından yeni dalga operasyonların gelmesini tesadüf olarak görmediğini ifade eden Prof. Dr. Arslan, “Mesele geçici bir askeri baskı değil; İran’ın direnme kapasitesini sistematik biçimde aşındırmak olabilir.” dedi. “Eğer çatışmalar bugün dursa bile üçüncü ve dördüncü dalga gelebilir” diyen Prof. Dr. Arslan, bunun klasik güç siyaseti mantığıyla uyumlu olduğunu belirterek, “Güçlü bir İran değil, kontrol edilebilir bir İran tercih edilir” ifadelerini kullandı. Türkiye’nin savunma sanayisi her krizden güçlenerek çıktı Türkiye’nin savunma sanayisinin her krizden güçlenerek çıktığını da kaydeden Prof. Dr. Arslan, “1990’larda terörle mücadele, 2010’larda sınır ötesi operasyonlar yerli üretimi hızlandırdı. Bu kriz de benzer bir etki yaratacak. Hava savunma sistemleri, uzun menzilli füzeler, İHA/SİHA’lar ve elektronik harp sistemleri öncelikli alanlar olacak. Siber güvenlik de artık daha kritik; İran örneği, füzeden önce istihbarat sızabileceğini gösterdi. Türkiye, FETÖ tecrübesiyle iç sızmalara karşı dirençli, ama siber savunmayı güçlendirmek zorunda. Dış politikada ‘çok boyutlu’ anlayış pekişecek. Ama bu sadece denge siyaseti değil; kendi teknolojik kapasitesine dayanan bir otonomi demek. Başkasının silahına muhtaç olmayan ülke, başkasının siyasetinin etkisi altında olmaz. Savunma sanayii atılımı, askeri ve diplomatik bağımsızlığın temeli olacak.” diye konuştu. Lider değişimi sistem çöküşü anlamına gelmez İran’da rejimin kırılganlığına ilişkin tartışmalara da değinen Prof. Dr. Arslan, “Bu tür siyasal kültürlerde lider değişimi sistem çöküşü anlamına gelmez. İran’ın kurumsal sürekliliği vardır; dini liderlik makamı boşaldığında yeni isim belirlenir ve yapı devam eder.” şeklinde konuştu. İran’ın Irak’la sekiz yıl süren savaşta ağır kayıplara rağmen teslim olmamasını hatırlatan Prof. Dr. Arslan, “Rejimin bir gecede değişmesi gerçekçi değildir. Aksine, dış müdahale algısı toplumda konsolidasyon yaratabilir.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Arslan, “Tarih gösteriyor ki dış müdahale bazen dağılma değil, toparlanma üretir.” değerlendirmesinde bulundu. Türkiye ve denge siyaseti Prof. Dr. Arslan, bölgede bloklaşmaların mevcut olduğunu ancak bugün yaşanan gerilimin daha büyük bir küresel rekabetin parçası gibi göründüğünü söyleyerek, “Enerji hatları, lojistik koridorlar ve askeri üsler üzerinden yürüyen bir sistemik mücadele söz konusu.” dedi. Türkiye’nin bu tabloda özgün bir konuma sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Arslan, “Türkiye ne bütünüyle Batı ekseninde eriyebilecek bir ülke, ne de Rusya-İran hattında konumlanabilecek bir aktördür. NATO üyeliği, enerji bağımlılığı ve bölgesel güvenlik riskleri Ankara’yı denge siyasetine zorlar.” diye konuştu. 500 kilometreyi aşan sınır, olası bir krizden doğrudan etkilenir Olası bir bölgesel savaşın Türkiye’ye etkilerine ilişkin de Prof. Dr. Arslan, İran’ın zayıflaması veya parçalanması senaryosunun Türkiye açısından soyut bir analiz olmadığını belirtti ve “500 kilometreyi aşan sınır, olası bir krizden doğrudan etkilenir.” dedi. Muhtemel sonuçları da sıralayan Prof. Dr. Arslan, “Yeni göç dalgaları, sınır ticaretinin çökmesi, PKK’nın oluşabilecek boşluklardan faydalanması ve İran’daki bazı silahlı Kürt oluşumların hareket alanı kazanması” risklerine dikkat çekti. Prof. Dr. Arslan, “Sınırın öte yanında yangın varsa, bu taraf da ısınır” ifadesini kullandı. Egemenlik vurgusu korunmalı ABD’nin bölgedeki askeri varlığının Türkiye’deki NATO altyapısını gündeme getirdiğini belirten Prof. Dr. Arslan, özellikle İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü’nün kamuoyunda tartışıldığını söyledi ve “Türkiye’nin pozisyonu hassas. Egemenlik vurgusu korunmalı, ancak kriz yönetimi rasyonel yürütülmelidir. Ankara’nın doğrudan savaşın tarafı gibi algılanması Türkiye’nin çıkarına değildir”. dedi. Duygusal refleks değil, stratejik akıl Türkiye’nin önünde iki yaklaşım olduğunu belirten Prof. Dr. Arslan, “Duygusal reflekslerle pozisyon almak ya da uzun vadeli stratejik akılla hareket etmek” diye konuştu. “Gerçekçilik içe kapanmak değildir. Denge üretmek zayıflık değildir” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Arslan, İran’ın devlet kapasitesinin aşındırılması senaryosunun Türkiye açısından “uzaktan izlenecek” bir mesele olmadığını vurguladı. Prof. Dr. Arslan, sözlerini şu ifadelerle tamamladı: “Türkiye'nin jeopolitiği risk üretir; ama aynı jeopolitik doğru yönetildiğinde fırsat da üretir. İran'ın devlet kapasitesinin aşındırılması senaryosu, Türkiye açısından ‘uzaktan izlenecek’ bir mesele değildir. Böyle bir kırılma doğrudan Anadolu'yu etkiler. Bu nedenle Ankara'nın hesabı kısa vadeli siyasi pozisyonlardan ziyade uzun vadeli güvenlik mimarisi üzerinden yapılmalıdır. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin vurguladığı ‘Ankara merkezli jeopolitik’ anlayışı, tam da böyle bir dönemde anlam kazanıyor: Ne emperyal hayaller peşinde koşmak, ne de içe kapanmak; eldeki vatanı korumak ve milli çıkarları merkeze almak. Son söz olarak; krizin yönü belirsiz olabilir. Ancak Türkiye'nin yönü belirsiz olmamalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Seray Şahiner, Son Romanını Doğduğu Şehir Bursa’da Anlattı Haber

Seray Şahiner, Son Romanını Doğduğu Şehir Bursa’da Anlattı

Nilüfer Belediyesi tarafından düzenlenen Koza Buluşmaları, edebiyat dünyasının önemli isimlerini okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Koza Kütüphane’de gerçekleşen ve Hakan Akdoğan’ın moderatörlüğünü üstlendiği söyleşinin bu ayki konuğu çağdaş Türk edebiyatının sevilen kalemlerinden Seray Şahiner oldu. “Suskunluğun Aile Albümü: Vatan Millet Samatya” başlıklı etkinlikte Şahiner, edebiyata bakış açısını, yazarlık serüvenini ve son romanının ortaya çıkış hikayesini anlattı. Söyleşiyi, Nilüfer Belediye Meclis Üyesi Furkan Yavuz ve çok sayıda edebiyatsever ilgiyle takip etti. “KARAKTERİN YOLCULUĞU BAŞLADIĞI YERE DÖNER” Konuşmasına Bursa ile olan kişisel bağına değinerek başlayan Seray Şahiner, 41 yıl önce Zübeyde Hanım Doğumevi’nde dünyaya geldiğini hatırlattı. Doğduğu kente bir yazar olarak gelmekten mutluluk duyduğunu belirten Şahiner, çocukluğuna dair bir anısını şu sözlerle paylaştı: “Karakterin yolculuğu hep başladığı yere döner. Dönerken de bir şeyler öğrenmiş oluyor. Annem yıllarca bana doğduğum hastanenin ilk çocuğu olduğumu, ayak izimin alınıp duvara asıldığını anlattı. Hatta ‘Bu insanlık için küçük, dünya için büyük bir adım’ denildiğine inandırdı. 13 yaşında bunun, çocuğun kendini önemsemesi için yapılmış bir şaka olduğunu öğrendim. Ancak o yaşa kadar bu his bana iyi gelmişti.” Son kitabı Vatan Millet Samatya üzerinden Türkiye’nin yakın tarihine, göç olgusuna ve değişen toplumsal yapıya değinen Şahiner, romanın 1970’lerden 1993’e uzanan bir İstanbul anlatısı olduğunu ifade etti. Şahiner, kitaptaki karakterlerin yaratım sürecinde dönemin siyasi atmosferinden ve medyasından beslendiğini vurguladı. “MİZAH HEM SİLAH HEM ATEŞKES” Yazım dilindeki mizah unsurlarına da değinen Şahiner, mizahı zorluklarla baş etmede bir savunma mekanizması olarak gördüğünü belirtti. Mutsuzluk propagandasının çok hızlı yayıldığına dikkat çeken Şahiner, “Mizah hem silah hem ateşkes. Kriz anlarında gülmek zorunda kalıyoruz. Çok neşeli olduğumuz için değil, bazen öfkeli olduğumuz için bunu yapıyoruz. O biat edilmiş kasvet hali insanı içten içe örseliyor” değerlendirmesinde bulundu. Gazetecilik geçmişinin romanlarındaki diyalog yapısını güçlendirdiğini belirten Şahiner, insanların doğal konuşma ritmini yakalamak için yaptığı gözlemleri aktardı. Röportajlarında insanların nerede duraksadığını, nerede bağlaç kullandığını analiz ettiğini söyleyen yazar, “Karakter benden ne kadar uzaksa, o kadar iyi bir yazara dönüşüyorum. Onları konuştururken bildiklerimi sadece benim bilmem, karakterlere büyük laflar ettirmemem gerekiyor” ifadelerini kullandı. Söyleşinin sonunda katılımcıların sorularını da yanıtlayan Seray Şahiner’e, Nilüfer Belediye Meclis Üyesi Furkan Yavuz günün anısına hediye verdi. Yazar Şahiner, okurları için kitaplarını da imzaladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Başkan Şadi Özdemir’den Hasanağa’da “Tarıma Sahip Çıkın” Çağrısı Haber

Başkan Şadi Özdemir’den Hasanağa’da “Tarıma Sahip Çıkın” Çağrısı

Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir, “Şadi Başkan Mahallende Söz Sende” buluşmalarını sürdürüyor. Başkan Şadi Özdemir’in son durağı, tarımsal potansiyeli ve sanayi bölgelerine yakınlığı ile bilinen Hasanağa Mahallesi oldu. Program öncesinde Başkan Şadi Özdemir, Hasanağa Mahalle Muhtarı Rüstem Kartoğlu ve Hasanağa Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Faruk Korun ile de görüştü. Nilüfer Belediye Başkan Yardımcıları, Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir’in eşi Nuray Özdemir ve çok sayıda mahalle sakininin katılımıyla gerçekleşen buluşmada Hasanağa’nın altyapı, ulaşım ve imar sorunları masaya yatırıldı. Başkan Şadi Özdemir, mahalle sakinlerine tarım alanlarının korunması ve kırsal kalkınma vurgusu yaptı. “TOPRAKLARINIZI SATMAYIN, GELECEĞİ YOK ETMEYİN” Hasanağa’nın Bursa’nın en kıymetli ve hızlı gelişen bölgelerinden biri olduğunu belirten Başkan Şadi Özdemir, bölgedeki tarım arazileri üzerindeki imar ve satış baskısına dikkat çekti. Arazilerin elden çıkarılmasının gelecek kuşakları zor durumda bırakacağını vurgulayan Başkan Şadi Özdemir, “Ekonomik koşulların zorluğunu biliyoruz. Topraklarınızı satarsanız, 3-4 kuşak sonra çocuklarınız başkalarına hizmet eder hale gelir. Bu topraklar sizi ve bizleri yüzyıllardır besliyor. Hasanağa enginarı gibi tescilli, marka bir ürününüz var. Dünyada gıda krizinin konuşulduğu bir dönemde bu topraklara sahip çıkmak zorundayız” dedi. “SİZ ÜRETİN, PAZARLAMASINI BİZE BIRAKIN” Üreticinin kazanması ve tarımın sürdürülebilir olması için en doğru modelin kooperatifleşme olduğunu ifade eden Başkan Şadi Özdemir, Nilüfer Belediyesi olarak bu sürece tam destek vereceklerini açıkladı. Çiftçiye “Birlikte hareket edin” çağrısında bulunan Başkan Şadi Özdemir, şunları söyledi: “Kooperatifleşin diyoruz. Siz ürettiğinizi kooperatife verin, biz satışını üstlenelim. Ne üretirseniz alalım; İstanbul ve Eskişehir gibi büyükşehir belediyeleriyle kurduğumuz ağ üzerinden pazarlayalım. Üretici, ‘Malım elimde kalır mı?’ endişesi taşımasın.” “GENÇLERİ KÖYE GERİ DÖNDÜRMELİYİZ” Konuşmasında tersine göç konusuna da değinen Başkan Şadi Özdemir, gençlerin tarımdan uzaklaşarak kent merkezlerinde düşük ücretlerle çalışmak zorunda kaldığını hatırlattı. Tarımın yeniden cazip hale getirilmesi gerektiğini belirten Başkan Özdemir, “Gençlerimiz şehirde asgari ücretle, sigortalı bir iş umuduyla çalışıyor. Ancak buradaki potansiyel doğru değerlendirilirse, toprağından elde edeceği gelir çok daha yüksek olabilir. Sigorta ve gelecek kaygısını kooperatif çatısı altında çözebiliriz. Gençlere, kendi topraklarında kazanabilecekleri bir model sunarsak onları köye, üretime geri döndürebiliriz” diye konuştu. HASANAĞA’YA YENİ YATIRIM MÜJDESİ Toplantıda Nilüfer Belediyesi’nin Hasanağa Mahallesi’nde sürdürdüğü yatırımlar hakkında bilgi veren Başkan Şadi Özdemir, önümüzdeki dönemde kapalı pazar alanı, meydan düzenlemesi, düğün salonu ve sosyal tesis alanını da hayata geçirmek istediklerini söyledi. Başkan Şadi Özdemir buluşmada, mahalle sakinlerinin talep ve önerilerini dinleyerek, çözüm önerileri hakkında fikir alışverişinde bulundu. Advertorial

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.