Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Görüntüleme Yöntemleri

Kapsül Haber Ajansı - Görüntüleme Yöntemleri haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Görüntüleme Yöntemleri haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır? Haber

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır?

Prof. Dr. Yılören Tanıdır, üreter kanserinde erken tanının hastalığın yaygınlığının belirlenmesi, böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması açısından önemli olduğuna dikkat çeken bilgilendirmelerde bulunuyor. Üreterler, sağ ve sol böbrekten mesaneye uzanan iki ayrı idrar kanalıdır. Bu kanalların iç yüzeyi ürotelyum adı verilen özel bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Üreter kanserlerinin önemli bir bölümü bu hücrelerden kaynaklanan ürotelyal karsinomlardır. Aynı hücre tipi böbrek havuzcuğunda ve mesanede de bulunduğundan üst idrar yolu ürotelyal kanserleri benzer biyolojik özellikler gösterebilir. Bununla birlikte üreterde gelişen bir tümörün yerleşimi, idrar akışını engelleme riski ve böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi bakımından kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Üreter Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Üreter kanserinin en sık karşılaşılan belirtilerinden biri idrarda kan görülmesidir. Hematüri olarak adlandırılan bu durum bazı hastalarda idrarın kırmızı, pembe veya kahverengimsi görünmesine neden olabilir. Diğer hastalarda ise kanama yalnızca laboratuvar testlerinde belirlenebilir. İdrarda kan görülmesi üreter kanserine özgü değildir. Böbrek taşları, idrar yolu enfeksiyonları, mesane hastalıkları ve çeşitli böbrek rahatsızlıkları da benzer bulgular oluşturabilir. Ancak özellikle nedeni açıklanamayan veya tekrarlayan kanamalarda üst idrar yollarının değerlendirilmesi önemlidir. Üreter kanserinde kanama bazen ağrısız biçimde ortaya çıkabilir. Kanamanın kendiliğinden durması ise altta yatan hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle tek seferlik gözle görülür kanama bile tıbbi inceleme gerektirir. Hastalığın diğer önemli belirtilerinden biri yan ağrısıdır. Üreter içerisindeki tümör, idrarın böbrekten mesaneye doğru ilerlemesini engelleyebilir. Bu durumda böbreğin idrar toplama sisteminde genişleme meydana gelebilir. Hidronefroz olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda bel veya yan bölgede ağrıya neden olabilir. Tıkanıklığın derecesine ve gelişme hızına bağlı olarak ağrı hafif veya şiddetli olabilir. Bazı hastalarda ise idrar akışındaki bozulma belirgin ağrı oluşturmadan ilerleyebilir. Bu nedenle böbreklerde açıklanamayan genişleme saptanması durumunda üreterdeki olası tıkanıklık nedenlerinin araştırılması gerekir. Hastalığın ileri dönemlerinde açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, yorgunluk ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir. Ancak bu belirtiler birçok farklı hastalıkla ilişkili olabileceğinden tek başına tanı koydurmaz. Üreter Kanseri Hangi Risk Faktörleriyle İlişkilidir? Üreter kanseri açısından önemli risk faktörlerinden biri sigara kullanımıdır. Tütün dumanında bulunan bazı kanserojen maddeler böbrekler aracılığıyla idrara geçebilir ve idrar yollarının iç yüzeyindeki hücrelerle temas edebilir. Uzun süreli sigara kullanımı üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinin gelişme riskini artırabilir. Sigaranın bırakılması genel sağlık açısından önemli yararlar sağlar ve ürolojik kanser risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Belirli mesleki kimyasallara maruziyet de risk değerlendirmesinde önem taşır. Özellikle bazı aromatik aminlerle uzun süreli temas, ürotelyal kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Üreter kanseri ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte farklı yaş gruplarında da ortaya çıkabilir. Bu nedenle yalnızca yaşa dayanarak hastalık olasılığının tamamen dışlanması doğru değildir. Daha önce mesane kanseri geçirmiş kişilerde üst idrar yollarında yeni bir ürotelyal tümör gelişme ihtimali dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde üst idrar yolu ürotelyal kanseri tanısı alan hastalarda mesanenin de değerlendirilmesi önemlidir. Bazı kalıtsal kanser sendromları da üreter kanseri riskini artırabilir. Özellikle Lynch sendromu, üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle ilişkili genetik durumlar arasında bulunmaktadır. Ailede genç yaşta kolon, rahim veya üst idrar yolu kanseri görülmesi gibi durumlarda genetik yatkınlık açısından değerlendirme gündeme gelebilir. Bununla birlikte her üreter kanseri hastasında kalıtsal bir neden bulunmaz. Üreter Kanseri Tanısında Hangi Yöntemler Kullanılır? Üreter kanserinden şüphelenilen hastalarda ilk olarak ayrıntılı hastalık öyküsü alınır. İdrarda kan görülmesi, ağrının özellikleri, daha önce geçirilen ürolojik hastalıklar, sigara kullanımı ve aile öyküsü sorgulanır. İdrar tahlili, kanama ve enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Gerekli durumlarda idrar sitolojisi uygulanarak idrarda dökülen şüpheli hücreler araştırılabilir. İdrar sitolojisi özellikle yüksek dereceli ürotelyal tümörlerin değerlendirilmesinde yardımcı olabilir. Ancak testin normal olması üreter kanserini tamamen dışlamaz. Görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde önemli bir yere sahiptir. Ultrasonografi böbreklerde genişleme veya bazı yapısal değişikliklerin belirlenmesini sağlayabilir. Bununla birlikte küçük üreter tümörleri ultrasonografide her zaman görülemeyebilir. Bilgisayarlı tomografi ürografisi, üst idrar yollarındaki şüpheli oluşumların değerlendirilmesinde kullanılan temel görüntüleme yöntemlerinden biridir. Kontrast madde kullanılarak böbrekler, üreterler ve idrar toplama sisteminin yapısı ayrıntılı biçimde incelenebilir. Böbrek fonksiyonları veya kontrast madde kullanımı açısından kısıtlılık bulunan hastalarda farklı görüntüleme yöntemleri değerlendirilebilir. Manyetik rezonans ürografisi bazı durumlarda alternatif olarak kullanılabilir. Mesanenin değerlendirilmesi için sistoskopi yapılması gerekebilir. Çünkü üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle birlikte mesane içerisinde de tümör bulunabilir. Şüpheli üreter lezyonlarının doğrudan değerlendirilmesinde üreteroskopi önemli bir yöntemdir. İnce bir kamera yardımıyla idrar kanalından mesaneye ve oradan üretere ilerlenerek şüpheli bölge görüntülenebilir. Gerekli durumlarda üreteroskopi sırasında biyopsi alınabilir. Patolojik inceleme tümörün hücresel özelliklerinin belirlenmesine yardımcı olur. Bununla birlikte küçük biyopsi örnekleri tümörün derinliği hakkında her zaman kesin bilgi sağlamayabilir. Tanı sürecinde görüntüleme, endoskopik inceleme ve patolojik bulgular birlikte değerlendirilerek hastalığın risk grubu belirlenir. Üreter Kanserinde Erken Tanı Neden Önemlidir? Üreter kanserinin erken evrede saptanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Hastalığın yerleşimi ve biyolojik özellikleri tedavinin kapsamını doğrudan etkileyebilir. Düşük riskli ve uygun özellikteki bazı üreter tümörlerinde böbrek koruyucu tedaviler değerlendirilebilir. Endoskopik yöntemlerle tümörün çıkarılması veya lazerle tedavi edilmesi belirli hastalarda mümkün olabilir. Bu yaklaşım özellikle seçilmiş, düşük riskli tümörlerde veya böbreğin korunmasının büyük önem taşıdığı hastalarda gündeme gelebilir. Ancak endoskopik tedavi sonrasında yakın ve düzenli takip gerekir. Yüksek riskli üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinde standart cerrahi yaklaşımlardan biri radikal nefroüreterektomidir. Bu işlem böbreğin, üreterin ve üreterin mesaneye açıldığı bölgeden bir doku bölümünün çıkarılmasını içerir. Cerrahinin kapsamı hastalığın yaygınlığına ve hastanın özelliklerine göre planlanır. Bazı seçilmiş üreter tümörlerinde segmental üreter rezeksiyonu gibi böbrek koruyucu cerrahi seçenekleri de değerlendirilebilir. Üreter kanserinin tedavisinde tümörün derecesi, boyutu, çok odaklı olup olmadığı ve görüntülemede invazyon şüphesi bulunup bulunmadığı önemlidir. Ayrıca karşı böbreğin fonksiyonları ve hastanın genel sağlık durumu karar sürecinde dikkate alınır. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında sistemik kemoterapi gündeme gelebilir. İleri hastalıkta immünoterapi ve diğer sistemik tedaviler de belirli klinik koşullarda kullanılabilir. Hastalıkla ilişkili tedavi seçeneklerinin her hasta için aynı olmadığı unutulmamalıdır. Temel amaç kanser kontrolünü sağlamak, mümkün olduğunda böbrek fonksiyonlarını korumak ve tedaviye bağlı riskleri azaltmaktır. Üreter Kanseri Tedavisinden Sonra Takip Nasıl Yapılır? Üreter kanserinin tedavisi tamamlandıktan sonra düzenli kontrol programına devam edilmesi önemlidir. Ürotelyal tümörlerin özelliklerinden biri, idrar yollarının farklı bölgelerinde yeni tümörlerin gelişebilmesidir. Bu nedenle takip sırasında yalnızca ilk tümörün bulunduğu bölge değil, mesane ve gerekli durumlarda üst idrar yolları da değerlendirilir. Hastanın risk grubuna göre sistoskopi, idrar testleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Böbrek koruyucu tedavi uygulanan hastalarda takip daha ayrıntılı olabilir. Üreteroskopi gibi endoskopik incelemeler belirli aralıklarla gerekli görülebilir. Amaç, hastalığın tekrarlama belirtilerini zamanında belirlemektir. Radikal cerrahi uygulanan hastalarda da böbrek fonksiyonlarının takibi önem taşır. Tek böbrekle yaşamını sürdüren kişilerde kan basıncı, böbrek fonksiyon testleri ve mevcut ek hastalıkların kontrolü dikkate alınmalıdır. Sigara kullanımının bırakılması, kronik hastalıkların uygun biçimde yönetilmesi ve kontrol randevularının aksatılmaması genel sağlık açısından önemli katkılar sağlayabilir. Üreter kanseri nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen özellikle idrarda kan görülmesi ve açıklanamayan yan ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastalığın erken değerlendirilmesi, böbrek fonksiyonlarının korunmasına yönelik seçeneklerin araştırılmasını ve uygun tedavinin zamanında planlanmasını sağlayabilir. Şüpheli belirtilerin ihmal edilmemesi, doğru tanı yöntemlerinin kullanılması ve tedavi sonrasında düzenli takip yapılması, üreter kanserinin yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sıvı Biyopsi Yöntemi İle Kanserde Metastaz İhtimalinin Önüne Geçilebilir! Haber

Sıvı Biyopsi Yöntemi İle Kanserde Metastaz İhtimalinin Önüne Geçilebilir!

Kanser tedavisi zorlu ve uzun bir süreç olduğu kadar tedavi bittikten sonraki süreç de hastanın hayatına yön veriyor. Pet ve tomografiyle takip edilen süreçte tüm sonuçların temiz olması bile vücutta tek bir kanser hücresi bile kalmadığı anlamına gelmiyor. Bazı kanser hücreleri çok küçük hücreli olduğu için görüntüleme yöntemleri de yetersiz kalabiliyor. Kanser hücreleri çoğalırken kendilerine ait küçük DNA parçalarını kanda bırakabiliyor. Bu parçalara “dolaşımdaki tümör DNA’sı” ismi veriliyor. Kandaki bu DNA parçaları özel bir yöntem olan “sıvı biyopsi” ismi verilen yeni bir yöntemle ortaya çıkarılabiliyor. Sıvı biyopsi kolon kanseri ve meme kanseri tedavisinde etkin rol oynuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Rumeysa Atabey, sıvı biyopsi ile ilgili bilgi verdi. Kanda belirlenen tümör DNA’sı metastaz anlamına gelebilir! Kanda tümöre ait DNA'nın saptanması, vücutta mikroskobik düzeyde hastalık kalmış olabileceğini düşündürebilmektedir. Bu durum gelecekte hastalığın tekrarlama riskinin daha erken öngörülmesine yardımcı olabilmektedir. Son çalışmalar özellikle bazı kalın bağırsak kanserlerinde ctDNA’nın ameliyat sonrası hastalık tekrar riskini öngörmede değerli olabileceğini göstermektedir. Ancak kanda tümör DNA’sı bulunması, her hastaya mutlaka ek tedavi verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde ctDNA'nın saptanmaması da kanserin kesinlikle yok olduğunu ve tekrarlamayacağını garanti etmemektedir. Çünkü her tümör kana aynı miktarda DNA bırakmamaktadır. Doğru hastada ve doğru zamanda kullanıldığında çok değerli bilgiler sağlayabilmektedir. Bu nedenle sıvı biyopsi sonucunun tek başına değil, hastanın kanser türü ve evresi, patoloji sonucu, uygulanmış olan tedaviler ve görüntüleme bulguları ile birlikte yorumlanması gerekmektedir. Tümör DNA’sı kanser tedavisinin türünü belirlemeye de yardımcı oluyor Sıvı biyopsinin bir başka önemli kullanım alanı da tedavi sırasında kanserde ortaya çıkan yeni değişiklikleri takip etmektir. Kanser hücreleri zaman içinde kullanılan ilaçlara karşı direnç geliştirebilir ve tümörün genetik yapısında meydana gelen bazı değişiklikler kanda yakalanabilir. Bu bilgiler bazı hastalarda bir sonraki tedavinin seçiminde yol gösterici olabilmektedir. ctDNA ile hastalığı daha erken fark etmek, kanserin zaman içinde değişebilen genetik karakterini belirleyerek hastayı o an için en uygun tedaviyle buluşturabilmek de son derece önemlidir. Sıvı biyopsi, kanser tedavisini iyileştirmede geleceğin en umut verici araçlarından biri olarak görünmektedir. Bu bağlamda sıvı biyopsi sonucunun bütüncül bir yaklaşımla, deneyimli bir ekip tarafından yorumlanması koşuluyla her hasta için en uygun yol haritası belirlenebilecektir. Tümör DNA’sı (ctDNA) meme kanserini tomografiden önce belirleyebiliyor! Artık bazı meme kanserlerinde tümörün tedaviye direnç geliştirdiğini tomografiden önce kandan görülebilmekte ve görüntülemede büyümesini beklemeden tedavi değiştirilebilmektedir. Buna en yeni ve güncel örnek meme kanseri için geliştirilen ‘’camizestrant’’ isimli ilaçtır. 4 Eylül 2026’da FDA, camizestrantı yalnızca likit biyopside yeni gelişen ESR1 mutasyonunun saptanmasına dayanarak ve henüz görüntülemede hastalık ilerlememiş yani ‘’her şey yolunda’’ görünürken tedavi değişikliği için hızlandırılmış olarak onayladı. Önceden likit biyopsi ile hastalığın ilerleyebileceğini görüntülemeden bir yıl öncesine kadar saptanabileceği bilinse de, bunu bilmek tedaviyi yönlendirmiyordu. Sonuç olarak, ilk defa bir kanser ilacı görüntülemede hastalık henüz ilerlememişken likit biyopsiyle saptanan tümör direncine göre tedavi değişikliğini yönlendirebilmiş ve FDA onayını almıştır. Bu gelişme diğer kanser tipleri için de ümit vadedici olmuştur. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor Haber

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, “Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda ‘karaciğerde kitle varsa kötüdür’ önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz “Karaciğer’in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor” diyor. Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: “Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına ‘kriptojenik karaciğer siroz’ dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.” Her kitle kanser değil! Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.” Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir” diyor. Hastaya bütüncül yaklaşım önemli! İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz “Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.” Her kitlede biyopsi gerekmiyor! Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye’de Her Yıl 40 Bin Kişi Akciğer Kanseri Tanısı Alıyor Haber

Türkiye’de Her Yıl 40 Bin Kişi Akciğer Kanseri Tanısı Alıyor

Peki, bu hastalığı önlemenin ya da ölümcül hastalıklar listesinde daha alt sıralara geriletmenin mümkün olduğu yeni tedavi yöntemleri yok mu? Elbette var! Günümüzde geliştirilen tanı yöntemleri ve kişiye özel tedavi yaklaşımları sayesinde akciğer kanserinde umut her geçen gün artıyor. Bu umuda dair bilinmesi gerekenleri aktarmak için Acıbadem Maslak Hastanesi’nde “Akciğer Kanserinde Farkındalık ve Umut” söyleşisi düzenlendi. Etkinlikte multidisipliner bakış açısıyla Acıbadem Maslak Hastanesi uzmanları; Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, Prof. Dr. Enis Özyar, Prof. Dr. Erkan Kaba, Prof. Dr. Tevfik Fikret Çermik ve Dr. Burcu Babaoğlu Karan hastalığa dair en güncel gelişmeleri paylaşarak erken teşhisin ve doğru tedavi planlamasının hayati önemine vurgu yaptılar. Etkinliğin dikkat çekici konuklarından biri, “Yeraltı” dizisindeki performansıyla geniş kitlelerin beğenisini kazanan oyuncu Sevil Akı oldu. Akı, söyleşide yer alarak farkındalığın önemine dikkat çekti ve bir hasta yakını olarak annesinin umut dolu, hastalıkla büyük mücadelesini içeren öyküsünü paylaştı. “Kanser tedavi sürecinin bir puzzle gibi düşünülmesi gerektiğini vurgulayan etkinliğin moderatörü Sağlık İletişimcisi Seral Çelik, “Bu etkinlikte multidisipliner yaklaşımla akciğer kanseri hakkında önemli bilgiler alacağız. Kanserin tanı ve tedavisinde görev yapan sayısız uzman ve sağlık personeli var. Her biri çok önemli rol üstleniyor. Tanı ve tedaviyi bir puzzle gibi düşünürsek, parçalar bir araya geldiğinde hasta için en iyi ve en uygun tedavi uygulanabiliyor” dedi. Sigara en büyük risk faktörü! Akciğer kanserinin en önemli nedeninin sigara ve tütün ürünleri olduğunu vurgulayan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, özellikle son yıllarda gençler arasında artan kullanımın ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Elektronik sigara gibi alternatif ürünlerin de sanıldığı kadar masum olmadığını ifade eden Karan, bu ürünlerin de akciğer sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığını belirtti. Akciğer kanseri vakalarının yüzde 80’inin tütün kullanımına bağlı olduğunu anlatan Dr. Babaoğlu Karan, yüzde 20’sinin ise mesleki, asbest vb. nedenlerden geliştiği bilgisini verdi. Akciğer kanserinin çoğu zaman erken dönemde belirti vermediğine dikkat çeken Karan, bu nedenle risk grubundaki bireylerin, özellikle 50 yaş üzerinde ve en az 20 yıl günde bir paket sigara içmiş kişilerin her yıl düzenli kontrol yaptırmasının büyük önem taşıdığını ifade etti. Düşük doz radyasyonla yapılan BT çekimlerinin hastalığın erken tanısında çok önemli olduğunu belirtti. Görüntüleme yöntemleri hayat kurtarıyor Nükleer Tıp Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Fikret Çermik, akciğer kanserinde doğru evrelemenin tedavi sürecinin temelini oluşturduğunu belirterek PET-CT’nin bu noktada kritik rol oynadığını ifade etti. Prof. Dr. Çermik, “PET-CT sayesinde tümörün yalnızca varlığı değil, aynı zamanda vücuttaki yayılımı ve biyolojik davranışı da detaylı şekilde değerlendirilebiliyor. Bu sayede hastalığın hangi evrede olduğu net olarak ortaya konulabiliyor ve en uygun tedavi planı oluşturulabiliyor. Aynı zamanda tedaviye verilen yanıt da değerlendirildiğinden gereksiz cerrahi girişimlerin önüne geçilebiliyor” dedi. Cerrahi, erken evrede en etkili yöntem Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erkan Kaba ise akciğer kanserinde erken teşhisin cerrahi başarıyı doğrudan etkilediğini ifade ederek, sözlerine şöyle devam etti: “Özellikle erken evrede teşhis konulan hastalarda cerrahi müdahale ile yüksek başarı oranları elde edilebiliyor. Ayrıca cerrahi yöntemler de hızla gelişiyor. Bu yöntemlerden en yenisi olan robotik cerrahi sayesinde göğüs bölgesi tamamen açılmadan, küçük kesilerle ameliyatlar yapılabiliyor. Robotik cerrahi zor ameliyatları daha kolay yapmamıza yardımcı olmakla beraber, hastaların daha hızlı iyileşmesine ve günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönmesine yardımcı oluyor.” Kişiye özel tedavi dönemi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, akciğer kanseri tedavisinde son yıllarda önemli bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Artık her hastaya aynı tedavinin uygulanmadığını, tümörün genetik ve moleküler özelliklerine göre kişiye özel tedavi planlarının oluşturulduğunu ifade etti. Hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapinin, özellikle uygun hastalarda oldukça başarılı sonuçlar verdiğini belirten Ölmez, bu yaklaşımların akciğer kanseri hastalarının yaşam süresi ve yaşam kalitesini artırdığını söyleyerek “Doğru hastaya doğru tedaviyi uygulamak çok önemli” dedi. Hassas ve hedefe yönelik ışın tedavisi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, akciğer kanseri tedavisinde multidisipliner yaklaşımın önemine dikkat çekerek, şunları söyledi: “Halk arasında ışın tedavisi olarak bilinen radyoterapide amaç, ameliyat edilemeyen tümörleri ışınlar aracılığıyla yok etmek ya da küçültmektir. Özellikle tıbbi nedenlerle ameliyat olamayacak hastalarda radyoterapi çok etkili bir tedavi seçeneğidir. Radyoterapi yöntemleri de gelişmekte ve giderek etkinliği artmaktadır. Gelişen teknoloji sayesinde daha hassas ve hedefe yönelik tedavi yapılabilmektedir. Bu sayede yan etkiler azalmakta ve tedavi başarısı artmaktadır.” Sevil Akı: “Tünelin ucunda hep bir ışık oldu” Etkinliğe katılan, Yeraltı dizisiyle seyircinin gönlünde taht kuran oyuncu Sevil Akı ise hasta yakını olarak yaşadığı süreci paylaşarak, kanserle mücadelenin sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu vurguladı ve şunları söyledi: “Anneme 8 yıl önce akciğer kanseri tanısı kondu. İlk ameliyatından 4 yıl sonra hastalığı nüks etti ve tekrar ameliyat oldu. Geçen yıl yeni bir nüks oldu ve şimdi ilaç tedavisiyle mücadelemize devam ediyoruz. İkinci nükste çok panik olduk. Ancak ilaçların ve çeşitli tedavi yöntemlerinin gelişmiş olması sayesinde farklı tedavi seçeneklerimiz oldu. Yani tünelin ucunda hep bir ışık vardı. Gerçekten hiçbir şey çözümsüz değil. Güvendiğiniz doktorlar size o ışığı gösteriyor. Annem tanı aldığı andan itibaren hayata tutundu ve bu hastalıkla mücadele ediyor. Biz de hasta yakını olarak onunla birlikte mücadele ediyoruz. Bizim hikayemiz umut dolu bir hikaye. Hâlâ umutluyuz, hâlâ mücadele ediyoruz. Kanser tedavi süreci inişli çıkışlı bir yolculuk. Birbirimize güç vererek, umutla ilerliyoruz.” Doğru bilgiye ulaşmanın ve güçlü bir destek sistemine sahip olmanın bu süreçte büyük önem taşıdığını ifade eden sanatçı Sevil Akı, umudun hastaların tedaviye tutunmasında önemli bir rol oynadığını belirtti. Farkındalık çalışmalarında kendi deneyimini paylaşarak başkalarına da umut olmak istediğini dile getirdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.