Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Iklim Değişikliği

Kapsül Haber Ajansı - Iklim Değişikliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Iklim Değişikliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İklim Değişirken Gıda Güvenliğini Korumanın Yolları İstanbul’da Ele Alınacak Haber

İklim Değişirken Gıda Güvenliğini Korumanın Yolları İstanbul’da Ele Alınacak

Çiftlikten sofraya uzanan gıda üretim zinciri; iklim değişikliği ve çevre sorunlarından olumsuz yönde etkilenirken, bilinçsiz veya kurallara aykırı uygulamalar ve atıkların uygun biçimde uzaklaştırılmaması yoluyla bu sorunlara da katkıda bulunuyor. Kaynakları korumayı ve atıkları azaltmayı hedefleyen döngüsel ekonomi uygulamalarında gıda güvenliğinin nasıl sağlanacağı, Kongre’nin temel tartışma konularından birini oluşturuyor. Toprağı ve suyu korumak güvenli gıdanın başlangıcı Tarımsal üretimde gübrelerin yanlış kullanılması, pestisitlerin kurallara aykırı uygulanması veya yasaklı maddelerin kullanılması, toprağı ve suyu kirleterek ekolojik dengeyi ve gıda üretiminin güvenliğini tehdit edebiliyor. Kirliliğin kaynağında önlenmesi ve tarımsal girdilerin doğru yönetilmesi, güvenli gıdaya erişim açısından kritik önem taşıyor. Kongre’nin 5 Kasım’da gerçekleştirilecek “Gıda Güvenliği, İklim Değişikliği ve Döngüsel Ekonomi” oturumunda, toprak kirliliği ve toprak yorgunluğunun güvenli üretime etkileri ile çiftliklerde tarımsal girdilerin yönetimini ele alan sunumlar yer alacak. Ambalajda döngüsellik kimyasal güvenlikle birlikte düşünülmeli Ambalaj atıklarının çevre üzerindeki etkisini azaltmak, sürdürülebilir gıda sistemlerinin önemli hedeflerinden biri. Gıdayla doğrudan temas eden ambalajlarda ise çevresel faydayla birlikte malzemenin gıda güvenliği açısından uygunluğunun da gözetilmesi gerekiyor. Döngüselliği sağlamak amacıyla geliştirilen uygulamaların, gıdaya bulaşabileceği veya gıdayla etkileşebilecek kimyasal maddeler yönünden değerlendirilmesi bu nedenle önem taşıyor. Oturumda yer alacak “Gıda Ambalajlarında Döngüsellik Sürecinde Kimyasal Güvenlik” başlıklı sunum, bu konuyu ele alacak. Suyun yeniden kullanımında “Tek Sağlık” yaklaşımı İnsan, hayvan ve çevre sağlığını birbiriyle bağlantılı olarak ele alan “Tek Sağlık” yaklaşımı, gıda güvenliğinin bütüncül biçimde değerlendirilmesine olanak sağlıyor. “Saha Düzeyinde Tek Sağlık Yaklaşımı” oturumunda, Orta Asya’daki saha deneyimlerinden hareketle su kalitesi ve atık suyun yeniden kullanımının gıda güvenliğiyle ilişkisi bu çerçevede ele alınacak. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğiyle mücadelede, çiftlikten sofraya doğru davranışların günlük uygulamalara yerleşmesi ve ortak bir kültüre dönüşmesi önem taşıyor. Kongre, tarımsal girdilerin doğru kullanımından atık yönetimine ve güvenli döngüsel uygulamalara kadar bu sorumluluğu bütüncül bir bakışla değerlendirmek üzere akademi, kamu, özel sektör ve tüketici temsilcilerini bir araya getirecek. 5–6 Kasım 2026 tarihlerinde İstanbul Grand Cevahir Hotel & Convention Center’da gerçekleştirilecek 9. Uluslararası Gıda Güvenliği Kongresi’nin programı ve kayıt bilgilerine www.gidaguvenligikongresi.org adresinden ulaşılabiliyor. Gıda Güvenliği Derneği Hakkında Gıda Güvenliği Derneği, başta tüketiciler, üreticiler, kamu kurumları, akademisyenler ve gıda güvenliği çalışanları olmak üzere tüm paydaşların “Tarladan Sofraya” sürecinde gıda güvenliği konularıyla ilgili iletişimini, uzlaşmasını ve ilerlemesini sağlamak üzere 2004 yılında kurulmuş, gıda güvenliği alanındaki ilk sivil toplum kuruluşudur. Dernek; gıda sektöründe çalışan şirket, kişi ve kurumları gıda güvenliği ortak paydasında buluşturmak, gıda güvenliği kavramının toplumda benimsenmesini ve yaygınlaşmasını sağlamak, tüketicilerin bilinçlenerek güvenli gıdayı talep etmesini desteklemek ve ulusal ve uluslararası iş birlikleri geliştirmek amacıyla çalışmalar yürütmektedir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İklim Riskine Karşı Şirketlerin İş Sürekliliği Ne Kadar Güvende? Haber

İklim Riskine Karşı Şirketlerin İş Sürekliliği Ne Kadar Güvende?

IBS Sigorta ve Reasürans Brokerliği CEO'su Murat Çiftçi, "İklim riskini artık yalnızca 'hangi varlığımız zarar görebilir?' sorusuyla değil, 'işimizi ne durdurabilir?' sorusuyla değerlendirmek gerekiyor" dedi. İklim değişikliğinin şirketler açısından yarattığı risk tablosu giderek daha karmaşık hale geliyor. Geçmişte doğal afet riskleri ağırlıklı olarak tesis, makine, ekipman ve stok gibi fiziksel varlıkların uğrayabileceği hasarlar üzerinden değerlendirilirken bugün aynı olayın üretim, lojistik, enerji, tedarik zinciri ve gelir akışı üzerindeki etkilerinin birlikte ele alınması gerekiyor. Bu değişimin şirketlerin risk yönetimi yaklaşımını da dönüştürdüğünü belirten IBS Sigorta ve Reasürans Brokerliği CEO'su Murat Çiftçi, iklim kaynaklı risklerin artık iş sürekliliği planlarının temel unsurlarından biri olması gerektiğine dikkat çekti. "Asıl risk bazen fiziksel hasardan sonra başlıyor" Bir fabrikanın sel veya fırtına nedeniyle zarar görmesinin görünür ve ölçülebilir bir risk olduğunu belirten Çiftçi, şirketler açısından asıl finansal etkinin bazı durumlarda üretimin durmasıyla ortaya çıktığını söyledi: "Hasar gören binayı veya makineyi yeniden yapmak mümkün. Ancak üretimin haftalarca durmasının, müşteriye teslimat yapılamamasının, pazar kaybının veya devam eden sabit giderlerin şirket üzerinde yaratacağı finansal etki çok daha büyük olabilir. Bu nedenle iklim risklerini değerlendirirken yalnızca varlık değerini değil, iş durması ve kar kaybı riskini de doğru hesaplamak gerekiyor." Çiftçi, bu noktada şirketlerin sigorta programlarında mal varlığı teminatları ile iş durması ve kar kaybı teminatlarının birbiriyle uyumlu şekilde yapılandırılmasının önem taşıdığını belirtti: "Bir şirketin fiziksel varlıkları doğru bedellerle sigortalanmış olabilir. Ancak üretimin ne kadar süreyle durabileceği, bu sürede oluşacak brüt kâr kaybı ve devam edecek sabit giderler doğru hesaplanmamışsa, büyük bir hasar sonrasında ciddi bir koruma açığı ortaya çıkabilir." Tesisiniz zarar görmese bile üretiminiz durabilir İklim risklerinin en önemli özelliklerinden birinin şirketlerin kendi tesislerinin sınırlarını aşması olduğunu belirten Çiftçi, tedarik zincirindeki bağımlılıkların özellikle büyük ölçekli şirketler açısından ayrı bir risk alanı oluşturduğunu söyledi: "Kendi fabrikanız hiçbir fiziksel hasar görmeyebilir. Ancak üretiminiz için kritik olan tek bir tedarikçinin tesisi sel nedeniyle devre dışı kalırsa, kullandığınız liman kapanırsa, ulaşım güzergâhları kullanılamaz hale gelirse veya enerji tedariki kesilirse sizin operasyonunuz da durabilir. Bu nedenle şirketlerin risk haritasını yalnızca kendi tesislerinin adresleri üzerinden çıkarması artık yeterli değil." Çiftçi'ye göre şirketlerin kritik tedarikçilerini, alternatif tedarik kaynaklarını, lojistik güzergâhlarını ve üretimin devamı için vazgeçilmez olan enerji ve hammadde bağımlılıklarını belirlemesi gerekiyor. Her iş durması sigorta kapsamında olmayabilir Sigorta sektörü dolaylı iklim risklerini, şirketin kendi tesisindeki fiziksel hasarın yanı sıra operasyonun bağlı olduğu kritik tedarikçi, müşteri, enerji, altyapı ve lojistik noktalarında meydana gelebilecek kesintilerin şirketin faaliyetleri ve geliri üzerindeki etkisini analiz ederek değerlendiriyor. Bu nedenle iş durması sigortası ve tedarik zinciri risklerine yönelik teminatlarda poliçenin hangi olayla devreye girdiği büyük önem taşıyor. Çiftçi bu konuda şirketlerin poliçe kapsamlarını dikkatle incelemesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: "Her iş durması aynı şekilde teminat altında olmayabilir. Poliçenin iş durması teminatının hangi fiziksel hasarlara bağlı olarak çalıştığı, kritik tedarikçi veya müşteri tesislerindeki hasarların kapsama dahil olup olmadığı, enerji ve kamu hizmetlerindeki kesintilerin nasıl ele alındığı ve teminatın hangi süre ve limitlerle verildiği mutlaka incelenmeli." Çiftçi, özellikle tedarikçi kaynaklı iş durması, erişimin engellenmesi, enerji veya diğer hizmet sağlayıcılarındaki kesintiler ve alternatif üretim veya tedarik maliyetleri gibi risklerin şirketin faaliyet yapısına göre değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti: "Buradaki kritik nokta poliçede bir teminat başlığının bulunması değil, o teminatın şirketin gerçek bağımlılıklarını karşılayacak şekilde tasarlanmış olmasıdır. İki şirket aynı sektörde faaliyet gösterse bile tedarik zincirleri ve kritik bağımlılıkları tamamen farklı olabilir. Dolayısıyla doğru sigorta programı standart bir ürün seçmekten çok, şirketin operasyonel yapısını doğru okumayı gerektiriyor." Kar kaybı sigortasında doğru süre ve limit kritik İş durması ve kar kaybı sigortası açısından şirketlerin en fazla dikkat etmesi gereken konulardan birinin tazminat süresi olduğunu belirten Çiftçi, büyük ölçekli bir hasarın ardından faaliyetlerin eski seviyesine dönmesinin fiziksel onarımın tamamlanmasından daha uzun sürebileceğine dikkat çekti: "Bir tesisin yeniden faaliyete geçmesi, işin tamamen normale döndüğü anlamına gelmeyebilir. Makine ve ekipmanın yeniden temini, tedarik zincirinin kurulması, müşterilerin geri kazanılması ve üretimin hasar öncesi kapasiteye ulaşması zaman alabilir. Bu nedenle kar kaybı sigortasında seçilen tazminat süresinin gerçekçi olması son derece önemli." Aynı şekilde sigorta bedellerinin ve beklenen brüt kârın güncel finansal veriler üzerinden hesaplanması gerektiğini ifade eden Çiftçi, eksik veya geçmiş verilere dayanan hesaplamaların hasar anında şirketin beklediğinden daha düşük bir korumayla karşılaşmasına neden olabileceğini söyledi. "İş sürekliliği poliçe satın almakla başlamıyor" Şirketlerin iklim kaynaklı risklere karşı dayanıklılığını artırmak için sigortanın daha geniş bir risk yönetimi yaklaşımının parçası olması gerektiğini vurgulayan Çiftçi, şirketlere öncelikle kritik operasyonlarını ve bağımlılıklarını belirlemelerini önerdi: "Şirketler kendilerine birkaç temel soru sormalı: Hangi tesisimiz veya üretim hattımız durursa faaliyetimiz ciddi şekilde etkilenir? Hangi tedarikçimizin alternatifi yok? Hangi hammadde, enerji kaynağı veya lojistik güzergâhına bağımlıyız? Bir kesinti yaşanırsa ne kadar süre faaliyetimizi sürdürebiliriz? Alternatif üretim veya tedarik imkânımız var mı? Bu soruların cevapları olmadan yalnızca poliçe limitlerine bakarak iş sürekliliğinin güvende olduğunu söylemek mümkün değil." Çiftçi'ye göre bu analiz sonucunda şirketler önleyici tedbirler, alternatif tedarikçiler, acil durum planları, iş sürekliliği senaryoları ve sigorta programlarını birbirini tamamlayan bir yapı içinde ele almalı. İklim riski sigorta fiyatlamasını ve reasürans kapasitesini de etkiliyor İklim kaynaklı hasarların sıklığı ve şiddetindeki değişimin yalnızca sigortalıları değil, sigorta ve reasürans piyasalarını da etkilediğini belirten Çiftçi, riskin bulunduğu coğrafya ve niteliğine bağlı olarak fiyatlama, muafiyet, limit ve teminat koşullarının giderek daha fazla önem kazanacağını söyledi. İklim risklerinin sıklığı, şiddeti ve aynı anda birden fazla sigortalıyı etkileyebilme potansiyeli arttıkça reasürörler riskleri daha ayrıntılı modelleyebilir; yüksek riskli bölgelerde kapasite, fiyat, muafiyet ve teminat koşullarında daha seçici davranabilir. Çiftçi, uluslararası reasürans piyasalarının şirketlerin iklim risklerini nasıl yönettiğine giderek daha fazla önem verdiğini belirterek şöyle devam etti: "Sigorta ve reasürans kapasitesi sınırsız değil. Riskin arttığı alanlarda yalnızca geçmiş hasar verileri değil, şirketin aldığı önlemler, tesisin dayanıklılığı, iş sürekliliği planları ve riskin ne ölçüde yönetildiği de daha fazla önem kazanıyor. Dolayısıyla güçlü risk yönetimi gelecekte yalnızca hasarı azaltmak açısından değil, uygun sigorta kapasitesine erişebilmek açısından da şirketler için önemli bir avantaj haline gelebilir." "İklim riskini şirketin bilançosuna ulaşmadan yönetmek gerekiyor" IBS Sigorta ve Reasürans Brokerliği olarak şirketlerin risklerini yalnızca mevcut poliçeleri üzerinden değil, operasyonel bağımlılıkları ve uluslararası sigorta ve reasürans piyasalarındaki gelişmelerle birlikte değerlendirdiklerini belirten Çiftçi, sözlerini şöyle tamamladı: "İklim değişikliği şirketler açısından artık yalnızca bir doğal afet veya sürdürülebilirlik konusu değil; doğrudan iş sürekliliği ve finansal dayanıklılık konusu. Bir şirketin fabrikasını korumak önemli ama bugün bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Tedarik zincirini, enerji bağımlılığını, lojistik ağını ve gelir akışını da koruyabilmeliyiz. Bizim broker olarak görevimiz de şirketin nerede sigorta açığı olduğunu hasar gerçekleştikten sonra değil, öncesinde görebilmek ve doğru sigorta ile reasürans yapısını buna göre oluşturmak. Çünkü gerçek dayanıklılık, yalnızca hasarı karşılayabilmek değil, hasara rağmen işin devam edebilmesini sağlamak demek." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

UN Global Compact Türkiye, Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı ile Şirketleri ve Tedarikçilerini Sürdürülebilirlik Dönüşümünde Buluşturuyor! Haber

UN Global Compact Türkiye, Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı ile Şirketleri ve Tedarikçilerini Sürdürülebilirlik Dönüşümünde Buluşturuyor!

Tedarik zincirleri; iklim değişikliği ve kaynak kullanımından çalışma koşulları ve insan haklarına, iş etiğinden sorumlu iş uygulamalarına kadar pek çok sürdürülebilirlik başlığının yönetilmesinde kritik bir rol oynuyor. UN Global Compact verilerine göre şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) etkilerinin yaklaşık üçte ikisi (%67) tedarikçileriyle bağlantılı. Bu durum, sürdürülebilirlik performansının şirketlerin kendi operasyonlarıyla sınırlı ele alınamayacağını ortaya koyuyor. Öte yandan iklim değişikliği kaynaklı tedarik zinciri riskleri, değişen ulusal ve uluslararası düzenlemeler, yatırımcı ve müşteri beklentileri ile küresel değer zincirlerindeki dönüşüm; tedarik zinciri yönetimini şirketler açısından stratejik bir risk, uyum ve rekabetçilik alanına dönüştürüyor. UN Global Compact Türkiye 2025 İlerleme Bildirimi Analizi, Türkiye iş dünyasında sürdürülebilirlik alanında önemli bir ilerleme kaydedilirken, değer zinciri uygulamalarının önümüzdeki dönemin temel gelişim alanlarından biri olduğuna işaret ediyor. Bulgular, şirketlerin kendi operasyonların kaydettiği ilerlemenin değer zincirlerine taşınması, tedarikçiler ve iş ortakları düzeyinde izleme, eğitim, denetim ve düzeltici eylem mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Şirketler ve Tedarikçilerle Birlikte Sürdürülebilir Dönüşüm Bu ihtiyaçtan hareketle UN Global Compact Türkiye tarafından MEXT iş birliğinde ve Türkiye İş Bankası’nın desteğiyle geliştirilen Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı şirketlerin sürdürülebilirlik yaklaşımını değer zincirleri boyunca yaygınlaştırmasını, tedarikçilerin ise ÇSY alanlarındaki performanslarını ölçmesini ve geliştirmesini hedefliyor. UN Global Compact Türkiye’nin sürdürülebilirlik alanındaki küresel uzmanlığı ve çok paydaşlı yapısının sunduğu iş birliği olanakları, şirketlerin tedarik zincirlerindeki dönüşümünü hızlandırmalarına katkı sağlayacak. Program sayesinde katılımcı şirketler, tedarik zincirlerinin sürdürülebilirlik performansını ölçme ve karşılaştırmalı olarak analiz etme, tedarikçilerinin gelişim alanlarını belirleyerek kapasite gelişimlerini destekleme ve sürdürülebilirlik düzenlemelerine uyum ile risk yönetimi süreçlerini güçlendirme imkânı bulacak. Şirketler ayrıca iyi uygulama örneklerine erişerek deneyimlerini paylaşabilecek ve sürdürülebilirlik hedeflerini tedarik zincirleri boyunca yaygınlaştırabilecek. Programa dahil edilen tedarikçiler ise sürdürülebilirlik olgunluk düzeylerini ölçerek gelişim alanlarını belirleyebilecek; çevresel, sosyal ve yönetişim konularındaki bilgi ve uygulama kapasitelerini artırabilecek. Program, tedarikçilerin ulusal ve uluslararası sürdürülebilirlik standartlarına uyumunu güçlendirmenin yanı sıra birebir ihtiyaç analizi ve aksiyon planı geliştirme desteği de sunacak. Öz Değerlendirmeden Aksiyon Planına Uzanan Gelişim Süreci Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı; öz değerlendirme, eğitim, uzman oturumları, deneyim paylaşımı, ihtiyaç analizi ve aksiyon planı hazırlama desteği gibi farklı bileşenlerden oluşuyor. Programın başlangıcında tedarikçiler, Sürdürülebilirlik Öz Değerlendirme Aracı’nı kullanarak mevcut durumlarını ve öncelikli gelişim alanlarını belirleyecek. Ardından çevresel, sosyal ve yönetişim konularındaki çevrim içi eğitimlere ve uzman oturumlarına katılacak. Katılımcı şirketler ise tedarik zincirlerindeki mevcut durumu analiz ederek risk ve fırsatlarını daha iyi yönetebilecek. Deneyim paylaşımı atölyelerinde iyi uygulamaları, ortak zorlukları ve çözüm yaklaşımlarını ele alacak. Programın ikinci fazında, tedarikçilere yönelik birebir ihtiyaç analizleriyle öncelikli gelişim alanları belirlenecek ve bu alanlara yönelik aksiyon planı geliştirme desteği sunulacak. Böylece öz değerlendirme ile başlayan gelişim sürecinin, tedarikçilerin ihtiyaçlarına göre şekillenen somut ve uygulanabilir adımlara dönüştürülmesi hedefleniyor. “Dönüşümü birlikte gerçekleştirmemiz gerekiyor” UN Global Compact Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Güliz Öztürk, tedarik zincirlerinde sürdürülebilirlik dönüşümünün şirketler ve tedarikçiler arasında ortak bir gelişim yaklaşımı gerektirdiğini vurguladı: “Küresel ekonomide sürdürülebilirlik gündeminin odağı şirketlerin kendi operasyonlarıyla sınırlı bir alan olmaktan çıktı. Bugün küresel ticaretin yaklaşık %80’i tedarik zincirleri üzerinden gerçekleşiyor. Dünya genelindeki işletmelerin %90’ını oluşturan KOBİ’ler ise toplam istihdamın yaklaşık yarısını sağlıyor ve gelişmekte olan ekonomilerde GSYH’nin yaklaşık %40’ını oluşturuyor. Değer zincirindeki dolaylı emisyonları kapsayan Kapsam 3 emisyonları, şirketlerin karbon ayak izinin %70 ila %90’ını oluşturabiliyor. Dolayısıyla sürdürülebilir dönüşüm KOBİ’lerin ve değer zincirlerinin dönüşümü olmadan mümkün görünmüyor. UN Global Compact Türkiye 2025 İlerleme Bildirimi Analizi’nde de KOBİ’lerin veri olgunluğu, bütçe kısıtları ve uzman insan kaynağı eksikliği nedeniyle sürdürülebilirlik dönüşümünde yapısal zorluklarla karşılaştığını görüyoruz. Sürdürülebilir dönüşümün hız kazanması için şirketlerin tedarikçilerini yalnızca beklentiler ve yükümlülükler çerçevesinde yönlendirmesi değil, ihtiyaç duydukları bilgi, araç ve kapasite gelişimiyle desteklemesi kritik önem taşıyor. Öte yandan tedarik zincirlerinin çok katmanlı yapısı, tedarikçiler arasında farklılaşan sürdürülebilirlik kapasitesi ve veri eksiklikleri, şirketlerin değer zincirlerindeki riskleri görünür kılmasını ve dönüşümü tedarikçilerine yaymasını zorlaştırıyor. UN Global Compact Türkiye olarak sürdürülebilirlik alanındaki uzmanlığımız, deneyimimiz ve farklı paydaşları ortak hedefler etrafında bir araya getiren yapımızla şirketlerin ve tedarikçilerinin bu dönüşüm yolculuğunda birlikte ilerlemelerine destek oluyoruz.” Başvurular 3 Kasım’a Kadar Devam Edecek Farklı sektör ve büyüklükteki şirketlerin katılımına açık olan Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı kapsamında şirketler, sürdürülebilirlik gelişimini desteklemek istedikleri tedarikçilerini programa dahil edebilecek. Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı’na son başvuru tarihi 3 Kasım 2026. Program hakkında detaylı bilgi ve başvuru için: https://www.globalcompactturkiye.org/surdurulebilir-tedarik-zinciri-programi Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Su Tasarrufu Bireysel Kullanım Alışkanlıklarına İndirgenmemeli! Haber

Su Tasarrufu Bireysel Kullanım Alışkanlıklarına İndirgenmemeli!

Dolayısıyla geleceğin su krizi yalnızca bir ‘su miktarı’ problemi değil; aynı zamanda gıda, ekonomi, ekosistem ve bunlarla birlikte ortaya çıkacak halk sağlığı problemi olacaktır.” dedi. Su tasarrufunun yalnızca bireysel kullanım alışkanlıklarına indirgenmemesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Adiller, özellikle tarımsal sulama ve şebeke kayıplarında büyük ölçekli dönüşüm gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi SHMYO Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 18 Eylül Dünya Su İzleme Günü kapsamında, iklim değişikliği, bilinçsiz su kullanımı ve su kaynakları üzerindeki artan baskının özellikle Türkiye’de su krizine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Su krizi; gıda, ekonomi, ekosistem ve halk sağlığını da tehdit ediyor! Su krizi denildiğinde genellikle aklımıza şehirlerde gerçekleşen su kesintileri geldiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Ancak durum o kadar basit değil. Su kaynaklarının miktar ve kalite açısından azalması; içme ve kullanma suyuna erişimden tarımsal üretime, gıda fiyatlarından sanayiye ve enerji üretimine kadar hayatın hemen her alanını etkileyebilir.” dedi. Ülkemizin de su stresi yaşayan ülkeler arasında yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Nüfus artışı ve iklim değişikliğinin etkileri düşünüldüğünde mevcut kaynaklar üzerindeki baskının gelecekte daha da artması bekleniyor. Asıl risk, belirli dönemlerde yaşanan kuraklığın kalıcı bir su güvensizliğine dönüşmesidir. Barajların doluluk oranlarının düşmesinin yanında yeraltı su seviyelerinin azalması, tarımsal üretimin zorlaşması, sulak alanların kaybedilmesi ve suyun kalitesinin bozulması söz konusu olabilir. Dolayısıyla geleceğin su krizi yalnızca bir ‘su miktarı’ problemi değil; aynı zamanda gıda, ekonomi, ekosistem ve bunlarla birlikte ortaya çıkacak halk sağlığı problemi olacaktır.” şeklinde konuştu. İklim değişikliği, Türkiye’nin su kaynaklarını daha hassas hale getiriyor! Türkiye’nin, iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça hassas olan Akdeniz Havzası içerisinde bulunduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “İklim değişikliğiyle birlikte sıcaklıkların yükselmesi, buharlaşmanın artması, yağış rejiminin değişmesi ve kurak dönemlerin daha uzun ve şiddetli hale gelmesi su kaynaklarımız üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Bilimsel değerlendirmeler içinde bulunduğumuz coğrafyada kuraklığın şiddeti ve su kıtlığı riskinin artacağını, yıllık yağışlarla oluşan akarsuların ve yeraltı suyunun beslenmesinin azalacağını gösteriyor.” dedi. Toplam yağış miktarı kadar yağışın ne zaman ve nasıl gerçekleştiğinin de önemli bir nokta olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Adiller, sözlerini şöyle sürdürdü: “Uzun süre yağış almayan bir bölgeye kısa sürede çok şiddetli yağmur yağması, su kaynaklarının sağlıklı şekilde beslenmesi anlamına gelmez. Böyle yağışlar daha fazla yüzeysel akışa, erozyona ve taşkına dönüşebilir. Buna karşılık düzenli yağışın azalması, toprağın ve yeraltı suyu rezervlerinin beslenmesini güçleştirir. Bu nedenle iklim değişikliğinin Türkiye açısından ortaya çıkardığı tabloyu ‘daha az yağış’ ifadesiyle sınırlamamak gerekir. Daha doğru ifade; daha sıcak bir iklim, artan buharlaşma, daha düzensiz yağışlar, daha sık ve şiddetli kuraklıklar ve buna bağlı olarak daha hassas hale gelen su kaynaklarıdır. Türkiye’nin 2026–2035 Ulusal Su Planı'nda da değişen iklim koşullarına uyum ve su kaynaklarının verimli kullanılması temel öncelikler arasında yer alıyor.” Türkiye’nin su sorunu yalnızca bireysel tasarrufla çözülemez! Günlük hayatta su tasarrufu yaparken en sık yapılan hatalara değinen Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “En yaygın hata, su tasarrufunu yalnızca ‘musluğu biraz daha az açmak’ olarak görmek. Elbette diş fırçalarken musluğu açık bırakmak, gereğinden uzun duş almak, az miktarda ve sık sık çamaşır veya bulaşık için makine çalıştırmak, araç ve balkonları hortumla yıkamak ciddi bir gereksiz tüketim oluşturuyor. Ancak fark edilmeyen küçük kaçaklar da uzun süre devam ettiğinde önemli miktarda su kaybına yol açabiliyor.” dedi. Bahçe sulamasının sıcak saatlerde yapılmasının da sık karşılaşılan yanlışlardan biri olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Buharlaşmanın yüksek olduğu saatlerde yapılan sulamada verilen suyun önemli bir bölümü bitkiye ulaşmadan kaybedilebilir. Sabah erken veya akşam saatlerinde yapılan, bitkinin ihtiyacına göre kontrollü sulama çok daha verimlidir. Bir diğer önemli hata ise her kullanım için içilebilir kalitede şebeke suyu kullanılması gerektiğini düşünmek. Uygun sistemlerin bulunduğu yapılarda yağmur suyu veya arıtılmış gri su; peyzaj sulama ve rezervuar gibi içme suyu kalitesi gerektirmeyen alanlarda değerlendirilebilir. Türkiye'nin Su Verimliliği Stratejisi de yağmur suyu hasadı, gri su ve kullanılmış suların yeniden kullanımını yaygınlaştırmayı hedeflemektedir.” açıklamasını yaptı. Türkiye’nin su sorununun yalnızca vatandaşın duş süresini kısaltmasına indirgemenin doğru olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Adiller, DSİ verilerine göre ülkemizde kullanılan suyun büyük bir bölümünün sulamada kullanıldığını, bu nedenle bireysel tasarruf kültürünün mutlaka geliştirilirken tarımsal sulama, şebeke kayıpları ve sanayide su verimliliği gibi alanlarda da büyük ölçekli dönüşüm sağlanması gerektiğini vurguladı. Yeraltı suyu bir ‘yedek depo’ olarak değil, sınırlı stratejik bir doğal kaynak olarak görülmeli! Yeraltı sularının çoğu zaman görünmediği için tükenmeyecek bir kaynak gibi algılanabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Oysa yeraltı suları da yağışlar sonucunda topraktan sızan sularla doğal olarak yeniden beslendiğinden daha fazla su çekildiğinde yeraltı su seviyesi sürekli olarak düşer. Bunun ilk sonucu kuyuların su seviyesinin daha derine inmesi, bazı kuyuların kullanılamaz hale gelmesi ve suyun çıkarılması için daha fazla enerji harcanmasıdır.” dedi. Fakat detaylı değerlendirmelerde çevresel sonuçların çok daha ciddi olabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Bazı jeolojik koşullarda zeminde oturma ve çökmeler meydana gelebilir. Kıyı bölgelerinde ise aşırı yeraltı suyu çekimi deniz suyunun tatlı su kaynaklarına doğru ilerlemesine, yani tuzlu su girişimine neden olabilir. Bu senaryo bazı durumlarda geri döndürülmesi son derece güç bir su kalitesi ve ekosistem problemine sebep olabilir. Dolayısıyla yeraltı suyunu bir ‘yedek depo’ olarak değil, miktarı sınırlı stratejik bir doğal kaynak olarak görmek gerekiyor. Çekimin ölçülmesi, kuyuların denetlenmesi ve her havzada çekilen miktarın doğal beslenme kapasitesiyle uyumlu tutulması büyük önem taşıyor.” diye konuştu. Bugün vereceğimiz kararlar, 20–30 yıl sonra yaşayacağımız su krizinin boyutunu belirleyecek! Su krizini önleyebilmek için tek bir önlemin yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Suyu havza ölçeğinde ve bütüncül olarak yönetmek gerekir. Öncelikle suyun ne kadar bulunduğunu, nerede kullanıldığını ve kalitesinin nasıl değiştiğini sürekli izleyen güçlü bir veri ve izleme sistemi oluşturulmalı. Ölçemediğimiz bir kaynağı doğru yönetmemiz mümkün olmaz.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Adiller, sözlerini şöyle tamamladı: “Tarımda su ihtiyacına uygun ürün seçilmesi, açık sulama sistemlerinin modernize edilmesi, basınçlı ve kontrollü sulama yöntemlerinin yaygınlaştırılması ve çiftçinin gerçek bitki su ihtiyacına göre sulama yapması kritik öneme sahiptir. Kentsel alanlarda ise şebeke kayıp ve kaçaklarının daha da azaltılması gerekir. Bunun yanında arıtılmış atık suların yeniden kullanılması, yağmur suyu hasadı ve gri su arıtım ve yeniden kullanım uygulamalarının yaygınlaştırılması gerekiyor. Yeraltı sularında ruhsatsız ve kontrolsüz çekimlerin önlenmesi; sulak alanların, su havzalarının ve yeraltı suyu beslenme alanlarının yapılaşma ve kirlilik baskısından korunması da en az suyun tasarruf edilmesi kadar önemlidir. Bugün vereceğimiz kararlar, 20–30 yıl sonra yaşayacağımız su krizinin boyutunu belirleyecek. Bu nedenle suyu korumak yalnızca bireysel bir tasarruf meselesi değil, gıda güvenliği, ekonomik kalkınma, ekosistemlerin devamlılığı ve gelecek nesillerin yaşam hakkı açısından stratejik bir zorunluluktur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

COP31’in Master Partner’ı Türk Telekom, Türkiye’nin İklim Eylemine Güç Katıyor Haber

COP31’in Master Partner’ı Türk Telekom, Türkiye’nin İklim Eylemine Güç Katıyor

Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefiyle sürdürülebilirlik ilkelerini iş stratejisinin merkezine yerleştiren Türk Telekom, Türkiye’nin ilk kez ev sahipliği yapacağı ve küresel iklim gündeminin en önemli buluşmalarından biri olan COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda en üst düzey sponsorluk kategorisi olan “Master Partner” olarak yer alacak. Türk Telekom aynı zamanda COP31 “Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji” destekçisi olarak organizasyonun teknoloji altyapısını uçtan uca üstlenecek. 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31’de güçlü dijital altyapısını ve teknoloji birikimini organizasyonun hizmetine sunacak olan Türk Telekom, Türkiye’nin iklim diplomasisindeki bu önemli buluşmanın kesintisiz ve güçlü bir teknoloji altyapısıyla gerçekleştirilmesine katkı sağlayacak. Türk Telekom, “Yarına Sözümüz Var” yaklaşımı doğrultusunda üstlendiği bu sorumlulukla teknolojiyi çevresel ve toplumsal faydaya dönüştürme vizyonunu COP31’e taşıyacak. Dijitalleşme ve teknoloji alanındaki yetkinliklerini Türkiye’nin sürdürülebilir gelecek hedefleri doğrultusunda kullanarak küresel iklim mücadelesine katkı sunacak. Türk Telekom’un COP31 kapsamında üstleneceği bu önemli rol ve organizasyona sunacağı teknoloji desteği, COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile Türk Telekom CEO’su Ebubekir Şahin’in bir araya geldiği görüşmeyle kamuoyuna duyuruldu. Görüşmede, Türkiye’nin COP31 ev sahipliği vizyonu, Türk Telekom’un COP31 “Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji” destekçisi olarak organizasyona sağlayacağı uçtan uca teknoloji altyapısı ve şirketin sürdürülebilirlik alanındaki çalışmaları ele alındı. COP31 alanındaki dijital dönüşüm çalışmaları kapsamında Ankara’dan Antalya’ya Türk Telekom’un 5G teknolojisiyle canlı bağlantı gerçekleştirildi. Bakan Kurum ve Şahin, görüşme sırasında Türk Telekom’un 5G teknolojisiyle Ankara’daki Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan Antalya’daki COP31’in gerçekleştirileceği alana canlı bağlantı yaparak organizasyon alanındaki, fiber internet, mobil iletişim ve dijital dönüşüm çalışmalarındaki son durum hakkında bilgi aldı. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefiyle sürdürülebilirlik ilkelerini iş stratejisinin merkezine yerleştiren Türk Telekom, Türkiye’nin ilk kez ev sahipliği yapacağı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 31’inci Oturumu’nda (COP31) en üst düzey sponsorluk kategorisi olan “Master Partner” olarak yer alacak. Türk Telekom, aynı zamanda COP31 “Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji” destekçisi olarak güçlü dijital altyapısı ve teknoloji birikimini COP31’in hizmetine sunarak organizasyonun teknoloji altyapısını uçtan uca üstlenecek. Konferansın dijital ve teknolojik omurgasını oluşturacak Türk Telekom, COP31’in kesintisiz ve güçlü bir teknoloji altyapısıyla gerçekleştirilmesine katkı sunarken, sürdürülebilirlik yaklaşımını ve teknoloji gücünü küresel iklim gündeminin en önemli buluşmalarından birine taşıyacak. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “COP31 sürecinde kamu, özel sektör, finans ve sivil toplumu aynı masada buluşturarak iklim eylemindeki kararlılığımızı somut iş birlikleriyle taçlandırıyoruz. Bu kapsamda ülkemizin dijital dönüşümünün öncülerinden Türk Telekom, COP31'in "Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji Partneri" oldu. Türk Telekom CEO'su Ebubekir Şahin ile görüşerek bu süreçte birlikte neler yapabileceğimizi ele aldık. COP31'de teknolojinin ve dijital dönüşümün iklim eylemine sunacağı katkıyı önemsediğimizi; Türk Telekom'un da bu sürece ortak olmasından duyduğumuz memnuniyeti aktardık. COP31'de; ortak akılla, güçlü iş birlikleriyle ve somut adımlarla taahhütleri eyleme dönüştürecek adımları atacağız” dedi. “Yarına Sözümüz Var anlayışıyla sürdürülebilir bir gelecek için çalışıyoruz” Türk Telekom CEO’su Ebubekir Şahin, “Türkiye’nin dijital dönüşümünün öncüsü Türk Telekom olarak, teknoloji gücümüzü ülkemizin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Taraflar Konferansı’nın 31’inci Oturumu’na (COP31) taşımaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Dünyanın en önemli iklim buluşmalarından biri olan COP31’de Master Partner olarak yer alırken, COP31 “Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji” destekçisi olarak organizasyonun teknoloji altyapısını da uçtan uca üstleneceğiz. Güçlü dijital altyapımızı ve teknoloji birikimimizi COP31’in hizmetine sunarak bu önemli organizasyonun dijital ve teknolojik omurgasını oluşturacağız. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakmak amacıyla sürdürülebilirlik ilkelerini iş stratejimizin merkezine yerleştiriyoruz. Türkiye’nin dijitalleşme yolculuğuna öncülük ederken, teknolojiyi topluma ve çevreye değer katacak sürdürülebilir bir geleceğin anahtarı olarak konumlandırıyoruz. Son dört yıldır sektörümüzün yatırım lideri olarak dijital geleceğin inşasına yönelik çalışmalarımızı sürdürürken, her adımımızı daha yeşil, daha adil ve daha yaşanabilir bir dünya hedefiyle atıyoruz. ‘Yarına Sözümüz Var’ yaklaşımımız doğrultusunda bugün attığımız her adımın yarının dünyasında bir karşılığı olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz. COP31 kapsamında üstlendiğimiz bu sorumluluğu, Türkiye’nin teknoloji gücünü ve sürdürülebilirlik vizyonunu küresel ölçekte ortaya koymak açısından önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Güçlü altyapımız ve teknoloji birikimimizle Türkiye’nin sürdürülebilirlik hedeflerine ve küresel iklim mücadelesine katkı sunmaya, gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma sorumluluğuyla çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Sürdürülebilirlik performansını güçlendiriyor Türk Telekom, sürdürülebilirliği iş stratejisinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırarak çevresel sürdürülebilirlik ilkeleri doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Veri yönetişimi ve finansal analizlerle güçlendirdiği stratejisi kapsamında iklim değişikliğinin iş süreçleri üzerindeki potansiyel etkilerini sayısallaştıran Türk Telekom, risk ve fırsat analizlerini finansal tablolarına yansıtarak kurumsal karar alma süreçlerini bu verilerle şekillendiriyor. Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, akıllı şehir uygulamaları, yeni nesil yeşil şebeke teknolojileri, dijital kapsayıcılık ve çalışan gönüllülüğü gibi alanlarda çalışmalar yürüten Türk Telekom, sürdürülebilirlik performansını uluslararası değerlendirmelerde de güçlendiriyor. CDP İklim Değişikliği Programı’nda “A” notunu koruyarak Global A Listesi’nde yer alan Türk Telekom, ilk kez raporlama yaptığı CDP Su Güvenliği Programı’nda ise “A-” notu aldı. BIST Sürdürülebilirlik 25 Endeksi’nde de yer alan Türk Telekom, yenilenebilir enerji yatırımlarını hız kesmeden sürdürüyor. Sivas’ta devreye aldığı 128 MWp kapasiteli Güneş Enerjisi Santrali’nin ardından Malatya ve Ağrı’da gerçekleştireceği yatırımlarla toplam yenilenebilir enerji kapasitesini 530 MWp’e çıkarmayı ve yıllık yaklaşık 800 GWh enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı hedefliyor. İklim kriziyle mücadelede teknoloji ve altyapı gücünü sürdürülebilirlik yaklaşımıyla birleştiren Türk Telekom, 2030 yılına kadar emisyonlarını yüzde 45 azaltmayı, 2050 yılında ise “Net Sıfır”a ulaşmayı hedefliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

COP31’in Lojistik Operasyonunu OMSAN Lojistik Üstlenecek Haber

COP31’in Lojistik Operasyonunu OMSAN Lojistik Üstlenecek

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31) kapsamında yürütülecek lojistik operasyonlarda OMSAN Lojistik tercih edildi. Şirket, konferans için yurt dışından Türkiye’ye getirilecek malzeme ve ekipmanların uluslararası taşımalarının yanı sıra, 1 milyon metrekarelik etkinlik alanındaki tüm taşıma operasyonlarını yönetecek. Dünyanın en önemli uluslararası organizasyonlarından biri olan COP31’in lojistik süreçlerinde üstlenilen bu kapsamlı görev, OMSAN Lojistik’in operasyonel yetkinliğini ve büyük ölçekli organizasyonların lojistik süreçlerini yönetme kabiliyetini ortaya koyuyor. Dünyanın İklim Gündemi Antalya’da Buluşacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Dünyanın dört bir yanından ülkelerin yanı sıra Birleşmiş Milletler kuruluşları, hükümetler arası kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve özel sektör temsilcilerini bir araya getirecek konferans, küresel iklim diplomasisinin en önemli buluşmalarından biri olacak. Devlet ve hükümet temsilcileri, bakanlar, delegasyon başkanları ve uluslararası paydaşların katılacağı COP31’de; küresel iklim eylemi, iklim finansmanı, iklim değişikliğine uyum, adil dönüşüm ve 2030 öncesi iklim hedefleri gibi kritik konular ele alınacak. Demiralp ve Tansık COP31 Hazırlıklarını Değerlendirdi OMSAN Lojistik Genel Müdürü Ahmet Tansık, COP31 hazırlıkları kapsamında Antalya’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Burak Demiralp ile bir araya geldi. Görüşmede konferansın hazırlık süreci ve OMSAN Lojistik’in üstleneceği lojistik operasyonlar değerlendirildi. COP31’in mekân yönetimi de dahil olmak üzere operasyonel ve lojistik süreçlerinden sorumlu olan Demiralp ile Tansık, görüşmede organizasyonun uluslararası önemi, lojistiğin kritik rolü ve sürdürülebilir taşımacılığın geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Tansık: “Bu görev bizim için büyük bir onur” OMSAN Lojistik Genel Müdürü Ahmet Tansık, COP31 kapsamında OMSAN Lojistik’in tercih edilmesini şirketin operasyonel gücüne ve yükselen başarı grafiğine duyulan güvenin önemli bir göstergesi olarak değerlendirdi. Tansık, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “COP31 yalnızca Türkiye için değil, dünyanın geleceği açısından da son derece önemli bir buluşma. Böylesine büyük bir organizasyonun uluslararası taşımalarını ve devasa bir etkinlik alanındaki taşıma operasyonlarını üstlenmek bizim için büyük bir onur ve önemli bir sorumluluk. Bu görevi, yükselen başarı grafiğimizin, operasyonel yetkinliğimizin ve kurumumuza duyulan güvenin önemli bir takdiri olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın geleceğinin konuşulacağı COP31 için dünyanın farklı noktalarından Antalya’ya uzanan ve etkinlik sahasında devam eden büyük bir lojistik operasyonu yöneteceğiz. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bu küresel organizasyona lojistik gücümüzle katkı sunmaktan gurur duyuyoruz. OMSAN Lojistik’in COP31 kapsamında üstleneceği sorumluluklar uluslararası taşımalarla sınırlı kalmayacak. Yurt dışından konferans için getirilecek malzeme ve ekipmanların Türkiye’ye taşınmasını OMSAN gerçekleştirecek. Bunun yanı sıra, 1 milyon metrekarelik etkinlik alanındaki tüm taşıma operasyonlarını da yöneteceğiz. Böylece uluslararası taşımalardan etkinlik sahasındaki lojistik hareketliliğe kadar uzanan geniş bir operasyon zincirinin sorumluluğunu üstlenmiş olacağız.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.