Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Immünoterapi

Kapsül Haber Ajansı - Immünoterapi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Immünoterapi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır? Haber

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır?

Prof. Dr. Yılören Tanıdır, üreter kanserinde erken tanının hastalığın yaygınlığının belirlenmesi, böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması açısından önemli olduğuna dikkat çeken bilgilendirmelerde bulunuyor. Üreterler, sağ ve sol böbrekten mesaneye uzanan iki ayrı idrar kanalıdır. Bu kanalların iç yüzeyi ürotelyum adı verilen özel bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Üreter kanserlerinin önemli bir bölümü bu hücrelerden kaynaklanan ürotelyal karsinomlardır. Aynı hücre tipi böbrek havuzcuğunda ve mesanede de bulunduğundan üst idrar yolu ürotelyal kanserleri benzer biyolojik özellikler gösterebilir. Bununla birlikte üreterde gelişen bir tümörün yerleşimi, idrar akışını engelleme riski ve böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi bakımından kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Üreter Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Üreter kanserinin en sık karşılaşılan belirtilerinden biri idrarda kan görülmesidir. Hematüri olarak adlandırılan bu durum bazı hastalarda idrarın kırmızı, pembe veya kahverengimsi görünmesine neden olabilir. Diğer hastalarda ise kanama yalnızca laboratuvar testlerinde belirlenebilir. İdrarda kan görülmesi üreter kanserine özgü değildir. Böbrek taşları, idrar yolu enfeksiyonları, mesane hastalıkları ve çeşitli böbrek rahatsızlıkları da benzer bulgular oluşturabilir. Ancak özellikle nedeni açıklanamayan veya tekrarlayan kanamalarda üst idrar yollarının değerlendirilmesi önemlidir. Üreter kanserinde kanama bazen ağrısız biçimde ortaya çıkabilir. Kanamanın kendiliğinden durması ise altta yatan hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle tek seferlik gözle görülür kanama bile tıbbi inceleme gerektirir. Hastalığın diğer önemli belirtilerinden biri yan ağrısıdır. Üreter içerisindeki tümör, idrarın böbrekten mesaneye doğru ilerlemesini engelleyebilir. Bu durumda böbreğin idrar toplama sisteminde genişleme meydana gelebilir. Hidronefroz olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda bel veya yan bölgede ağrıya neden olabilir. Tıkanıklığın derecesine ve gelişme hızına bağlı olarak ağrı hafif veya şiddetli olabilir. Bazı hastalarda ise idrar akışındaki bozulma belirgin ağrı oluşturmadan ilerleyebilir. Bu nedenle böbreklerde açıklanamayan genişleme saptanması durumunda üreterdeki olası tıkanıklık nedenlerinin araştırılması gerekir. Hastalığın ileri dönemlerinde açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, yorgunluk ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir. Ancak bu belirtiler birçok farklı hastalıkla ilişkili olabileceğinden tek başına tanı koydurmaz. Üreter Kanseri Hangi Risk Faktörleriyle İlişkilidir? Üreter kanseri açısından önemli risk faktörlerinden biri sigara kullanımıdır. Tütün dumanında bulunan bazı kanserojen maddeler böbrekler aracılığıyla idrara geçebilir ve idrar yollarının iç yüzeyindeki hücrelerle temas edebilir. Uzun süreli sigara kullanımı üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinin gelişme riskini artırabilir. Sigaranın bırakılması genel sağlık açısından önemli yararlar sağlar ve ürolojik kanser risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Belirli mesleki kimyasallara maruziyet de risk değerlendirmesinde önem taşır. Özellikle bazı aromatik aminlerle uzun süreli temas, ürotelyal kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Üreter kanseri ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte farklı yaş gruplarında da ortaya çıkabilir. Bu nedenle yalnızca yaşa dayanarak hastalık olasılığının tamamen dışlanması doğru değildir. Daha önce mesane kanseri geçirmiş kişilerde üst idrar yollarında yeni bir ürotelyal tümör gelişme ihtimali dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde üst idrar yolu ürotelyal kanseri tanısı alan hastalarda mesanenin de değerlendirilmesi önemlidir. Bazı kalıtsal kanser sendromları da üreter kanseri riskini artırabilir. Özellikle Lynch sendromu, üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle ilişkili genetik durumlar arasında bulunmaktadır. Ailede genç yaşta kolon, rahim veya üst idrar yolu kanseri görülmesi gibi durumlarda genetik yatkınlık açısından değerlendirme gündeme gelebilir. Bununla birlikte her üreter kanseri hastasında kalıtsal bir neden bulunmaz. Üreter Kanseri Tanısında Hangi Yöntemler Kullanılır? Üreter kanserinden şüphelenilen hastalarda ilk olarak ayrıntılı hastalık öyküsü alınır. İdrarda kan görülmesi, ağrının özellikleri, daha önce geçirilen ürolojik hastalıklar, sigara kullanımı ve aile öyküsü sorgulanır. İdrar tahlili, kanama ve enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Gerekli durumlarda idrar sitolojisi uygulanarak idrarda dökülen şüpheli hücreler araştırılabilir. İdrar sitolojisi özellikle yüksek dereceli ürotelyal tümörlerin değerlendirilmesinde yardımcı olabilir. Ancak testin normal olması üreter kanserini tamamen dışlamaz. Görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde önemli bir yere sahiptir. Ultrasonografi böbreklerde genişleme veya bazı yapısal değişikliklerin belirlenmesini sağlayabilir. Bununla birlikte küçük üreter tümörleri ultrasonografide her zaman görülemeyebilir. Bilgisayarlı tomografi ürografisi, üst idrar yollarındaki şüpheli oluşumların değerlendirilmesinde kullanılan temel görüntüleme yöntemlerinden biridir. Kontrast madde kullanılarak böbrekler, üreterler ve idrar toplama sisteminin yapısı ayrıntılı biçimde incelenebilir. Böbrek fonksiyonları veya kontrast madde kullanımı açısından kısıtlılık bulunan hastalarda farklı görüntüleme yöntemleri değerlendirilebilir. Manyetik rezonans ürografisi bazı durumlarda alternatif olarak kullanılabilir. Mesanenin değerlendirilmesi için sistoskopi yapılması gerekebilir. Çünkü üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle birlikte mesane içerisinde de tümör bulunabilir. Şüpheli üreter lezyonlarının doğrudan değerlendirilmesinde üreteroskopi önemli bir yöntemdir. İnce bir kamera yardımıyla idrar kanalından mesaneye ve oradan üretere ilerlenerek şüpheli bölge görüntülenebilir. Gerekli durumlarda üreteroskopi sırasında biyopsi alınabilir. Patolojik inceleme tümörün hücresel özelliklerinin belirlenmesine yardımcı olur. Bununla birlikte küçük biyopsi örnekleri tümörün derinliği hakkında her zaman kesin bilgi sağlamayabilir. Tanı sürecinde görüntüleme, endoskopik inceleme ve patolojik bulgular birlikte değerlendirilerek hastalığın risk grubu belirlenir. Üreter Kanserinde Erken Tanı Neden Önemlidir? Üreter kanserinin erken evrede saptanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Hastalığın yerleşimi ve biyolojik özellikleri tedavinin kapsamını doğrudan etkileyebilir. Düşük riskli ve uygun özellikteki bazı üreter tümörlerinde böbrek koruyucu tedaviler değerlendirilebilir. Endoskopik yöntemlerle tümörün çıkarılması veya lazerle tedavi edilmesi belirli hastalarda mümkün olabilir. Bu yaklaşım özellikle seçilmiş, düşük riskli tümörlerde veya böbreğin korunmasının büyük önem taşıdığı hastalarda gündeme gelebilir. Ancak endoskopik tedavi sonrasında yakın ve düzenli takip gerekir. Yüksek riskli üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinde standart cerrahi yaklaşımlardan biri radikal nefroüreterektomidir. Bu işlem böbreğin, üreterin ve üreterin mesaneye açıldığı bölgeden bir doku bölümünün çıkarılmasını içerir. Cerrahinin kapsamı hastalığın yaygınlığına ve hastanın özelliklerine göre planlanır. Bazı seçilmiş üreter tümörlerinde segmental üreter rezeksiyonu gibi böbrek koruyucu cerrahi seçenekleri de değerlendirilebilir. Üreter kanserinin tedavisinde tümörün derecesi, boyutu, çok odaklı olup olmadığı ve görüntülemede invazyon şüphesi bulunup bulunmadığı önemlidir. Ayrıca karşı böbreğin fonksiyonları ve hastanın genel sağlık durumu karar sürecinde dikkate alınır. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında sistemik kemoterapi gündeme gelebilir. İleri hastalıkta immünoterapi ve diğer sistemik tedaviler de belirli klinik koşullarda kullanılabilir. Hastalıkla ilişkili tedavi seçeneklerinin her hasta için aynı olmadığı unutulmamalıdır. Temel amaç kanser kontrolünü sağlamak, mümkün olduğunda böbrek fonksiyonlarını korumak ve tedaviye bağlı riskleri azaltmaktır. Üreter Kanseri Tedavisinden Sonra Takip Nasıl Yapılır? Üreter kanserinin tedavisi tamamlandıktan sonra düzenli kontrol programına devam edilmesi önemlidir. Ürotelyal tümörlerin özelliklerinden biri, idrar yollarının farklı bölgelerinde yeni tümörlerin gelişebilmesidir. Bu nedenle takip sırasında yalnızca ilk tümörün bulunduğu bölge değil, mesane ve gerekli durumlarda üst idrar yolları da değerlendirilir. Hastanın risk grubuna göre sistoskopi, idrar testleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Böbrek koruyucu tedavi uygulanan hastalarda takip daha ayrıntılı olabilir. Üreteroskopi gibi endoskopik incelemeler belirli aralıklarla gerekli görülebilir. Amaç, hastalığın tekrarlama belirtilerini zamanında belirlemektir. Radikal cerrahi uygulanan hastalarda da böbrek fonksiyonlarının takibi önem taşır. Tek böbrekle yaşamını sürdüren kişilerde kan basıncı, böbrek fonksiyon testleri ve mevcut ek hastalıkların kontrolü dikkate alınmalıdır. Sigara kullanımının bırakılması, kronik hastalıkların uygun biçimde yönetilmesi ve kontrol randevularının aksatılmaması genel sağlık açısından önemli katkılar sağlayabilir. Üreter kanseri nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen özellikle idrarda kan görülmesi ve açıklanamayan yan ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastalığın erken değerlendirilmesi, böbrek fonksiyonlarının korunmasına yönelik seçeneklerin araştırılmasını ve uygun tedavinin zamanında planlanmasını sağlayabilir. Şüpheli belirtilerin ihmal edilmemesi, doğru tanı yöntemlerinin kullanılması ve tedavi sonrasında düzenli takip yapılması, üreter kanserinin yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Memorial Bodrum Hastanesi’nde Tıbbi Onkoloji Birimi Hizmete Başladı Haber

Memorial Bodrum Hastanesi’nde Tıbbi Onkoloji Birimi Hizmete Başladı

Kanser tedavisinde son yıllarda yaşanan bilimsel gelişmeler, hastalığın yalnızca türü ve evresinin değil, tümörün genetik ve moleküler özelliklerinin de tedavi kararlarında dikkate alınması gerekiyor. İmmünoterapi, hedefe yönelik tedaviler, antikor-ilaç konjugatları ve yeni nesil tedavi yaklaşımları, uygun hastalarda tedavi seçenekleri bulunuyor. Memorial Bodrum Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Nuri Faruk Aykan, Bodrum’da Tıbbi Onkoloji biriminin hizmete başlaması ve kanser tedavisindeki yeni nesil yaklaşımlar hakkında bilgi verdi. Bodrum’da kanser tedavisinde güncel yaklaşımlar değerlendiriliyor Kanser tedavisinde cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi uzun yıllardır temel tedavi yöntemleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte tümörlerin biyolojik, genetik ve moleküler özelliklerinin daha ayrıntılı incelenebilmesi, uygun hastalarda daha hedefli tedavilerin uygulanmasına olanak sağlamaktadır. Tıbbi Onkoloji biriminde hastaların kanser türü ve evresinin yanı sıra tümörün biyolojik ve moleküler özellikleri ile genel sağlık durumunun birlikte değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Tedavi planının hastalığın özellikleri ve hastanın genel durumu dikkate alınarak oluşturulması, kanser tedavisinin önemli unsurlarından biri olarak öne çıkmaktadır. İmmünoterapi bağışıklık sistemini kanserle mücadelede destekliyor İmmünoterapilerin temel amacı, kanser hücrelerinin bağışıklık sistemi üzerindeki baskısını azaltarak vücudun kendi savunma mekanizmalarının tümör hücrelerine karşı daha etkin çalışmasını sağlamaktır. Bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan T lenfositler kanser hücrelerine karşı savunmada görev alırken, kanser hücreleri bağışıklık sisteminden kaçmak için çeşitli mekanizmalar geliştirebilmektedir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri olarak adlandırılan tedaviler, kanser hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasına yardımcı olan bu baskılayıcı mekanizmaları hedeflemektedir. MSI, PD-L1 ve TMB gibi biyobelirteçler ise bazı hastalarda immünoterapiden yararlanma olasılığının değerlendirilmesine yardımcı olmaktadır. Tümörün genetik yapısı tedavi seçiminde yol gösteriyor Hedefe yönelik tedaviler, kanser tedavisindeki önemli gelişmeler arasında yer almaktadır. Tümör dokusunda bulunan belirli genetik ve moleküler değişikliklerin saptanması, uygun hastalarda bu özellikleri hedefleyen tedavilerin kullanılmasına olanak sağlamaktadır. HER2, EGFR, BRAF, KRAS/NRAS ve NTRK gibi moleküler değişiklikler bazı kanser türlerinde tedavi seçiminde önem taşımaktadır. Bu gelişmeler sayesinde uygun hastalarda özellikle bazı metastatik kanserlerin uzun süre kontrol altında tutulabilmesi mümkün olmaktadır. Bununla birlikte tedavi kararı yalnızca tümörün genetik özelliklerine göre verilmemektedir. Kanserin türü ve evresi, tümörün moleküler yapısı, hastanın genel sağlık durumu ve tedaviye verebileceği yanıt birlikte değerlendirilerek uygun tedavi seçeneği belirlenmektedir. Kanser aşıları üzerindeki araştırmalar sürüyor Kanser tedavisinin geleceğinde dikkat çeken araştırma alanlarından biri de mRNA kanser aşılarıdır. Bu yaklaşımlar, tümörün genetik özelliklerinden yararlanarak bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini daha iyi tanımasını sağlamayı hedeflemektedir. Bu yöntemde tümör dokusundaki mutasyonların belirlenmesi ve bağışıklık sisteminin özellikle T hücre yanıtını güçlendirmesini amaçlayan mRNA dizileri üzerinde çalışılmaktadır. Böylece tümörün özelliklerine göre tedavi geliştirilmesi hedeflenmektedir. Yüksek riskli melanom hastalarında yürütülen KEYNOTE-942 çalışması, bu alandaki dikkat çekici araştırmalardan biri olarak öne çıkmaktadır. Çalışmada kişiselleştirilmiş neoantijen mRNA aşısının immünoterapi ile birlikte kullanımının, tek başına immünoterapiye kıyasla daha uzun hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte mRNA kanser aşıları henüz tüm kanser türlerinde standart tedavi haline gelmemiştir. Farklı tümör tiplerindeki etkinlikleri devam eden klinik çalışmalarla araştırılmaktadır. Memorial Bodrum Onkoloji Bölümü’nde hastaya özel tedavi planı yapılıyor Kanserin aynı türünde dahi hastaların ve tümörlerin farklı özelliklere sahip olabilmesi, tedavi kararında birçok faktörün birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir. Kanserin türü ve evresinin yanı sıra tümörün genetik ve moleküler özellikleri, hastanın genel sağlık durumu ve tedaviye verebileceği yanıt birlikte değerlendirilmektedir. Memorial Bodrum Hastanesi Tıbbi Onkoloji Birimi’nin hizmete başlamasıyla birlikte Bodrum ve çevresindeki hastaların kanser tanı ve tedavi süreçlerinin güncel bilimsel gelişmeler doğrultusunda değerlendirilmesi ve uygun tedavi seçeneklerinin planlanması hedeflenmektedir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanser Hastalarına Canlı Virüs İçermeyen Grip Aşısı Uygulanabiliyor Haber

Kanser Hastalarına Canlı Virüs İçermeyen Grip Aşısı Uygulanabiliyor

Burun spreyi şeklindeki canlı grip aşısı, bağışıklığı baskılanmış hastalar için uygun olmayabiliyor. Enjeksiyon yoluyla uygulanan, canlı virüs içermeyen grip aşısının ise kemoterapinin yanı sıra immünoterapi, radyoterapi veya hormon tedavisi alan hastalara da uygulanabildiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Aşının mümkünse sistemik tedaviden 2–4 hafta önce yapılmasını tercih ediyoruz. Bu mümkün değilse tedavi sırasında da yapılabiliyor. En uygun zamanı hastanın tedavisine, kan değerlerine ve genel durumuna göre belirliyoruz. Kök hücre nakli, CAR-T veya bağışıklığı baskılayan tedaviler söz konusu olduğunda ise aşı takvimini hastaya özel planlıyoruz” dedi. Aşının ne zaman yapılacağına onkoloji ekibiyle birlikte karar verilmeli Gribin kanser hastalarında daha ağır seyredebileceğine dikkat çeken Yıldırım, “Zatürreye, hastaneye yatışa ve kanser tedavisinin ertelenmesine bile yol açabilir. Bu nedenle aşının olası yan etkileriyle ilgili kaygılar, korunma ihtiyacını göz ardı etmemize neden olmamalı. Hangi aşının ne zaman yapılacağına, hastanın tedavisi ve genel durumu değerlendirilerek onkoloji ekibiyle birlikte karar verilmeli” dedi. Aşı sonrasında kol ağrısı, yorgunluk veya hafif ateş görülebileceğini de vurgulayan Yıldırım, “Ancak kemoterapi alan bir hastada 38°C veya üzerindeki ateşi yalnızca aşıya bağlamak doğru değil. Aşı yapıldıktan sonra ortaya çıkmış olsa bile böyle bir durumda gecikmeden tedavi ekibiyle iletişime geçilmeli” uyarısında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yeni Nesil Radyoterapi ile Sağlıklı Dokular Daha Fazla Korunuyor Haber

Yeni Nesil Radyoterapi ile Sağlıklı Dokular Daha Fazla Korunuyor

Toplumda “ışın tedavisi” olarak bilinen radyoterapi, yüksek enerjili radyasyon kullanılarak kanser hücrelerinin yok edilmesini hedefleyen ve günümüzde kanser hastalarının yaklaşık yarısının tedavi sürecinde kullanılan önemli bir yöntem olarak öne çıkıyor. Radyoterapideki güncel çalışmalar, tümör dokusuna maksimum etki sağlarken, çevredeki sağlıklı dokuların mümkün olan en düşük düzeyde ışınlanmasına odaklanıyor. Bu sayede tedavi etkinliği artırılarak, yan etkilerin azaltılması ve hastaların yaşam kalitesinin korunması hedefleniyor. Kanser tedavisinde öncü rol üstlenen radyoterapi alanındaki son gelişmeleri değerlendiren İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Fatih Demircioğlu, modern radyoterapi teknolojilerinin sağlıklı dokuların korunmasına önemli katkılar sunduğunu belirterek, görüntüleme sistemlerindeki yeniliklerin tedavi başarısını artırdığını vurguladı. Radyoterapide Hedefe Yönelik Tedavi Dönemi İlk dönemlerde hekimler yalnızca iki boyutlu röntgen görüntülerini kullanırken tümörün sınırları tam olarak görülmüyordu ve daha geniş alanlar ışınlanıyor, dolayısıyla çevredeki sağlıklı dokular da radyasyondan etkilenebiliyordu. Tedavi süreleri daha uzun, yan etkiler ise günümüze göre daha fazlaydı. Doç. Dr. Fatih Demircioğlu, bu tip olumsuz durumların engellenmesini sağlayan gelişmeleri şu sözlerle aktardı; “Bilgisayarlı tomografinin (BT) ve ardından manyetik rezonans (MR) ile PET görüntülemenin kullanıma girmesi radyasyon onkolojisinde bir devrim yarattı. Hekimler artık tümörleri üç boyutlu olarak görebiliyor ve tedaviyi çok daha hassas planlayabiliyorlar. Bugün radyasyon onkolojisinde milimetrik hassasiyetle çalışan pek çok ileri teknoloji var. Yoğunluk ayarlı radyoterapiler, hastanın anlık pozisyonlarına göre doğrudan hedefe ışınlama yapan görüntü kılavuzluğunda radyoterapiler, ameliyatsız radyocerrahi (Stereotaktik Radyocerrahi) ya da tedavi sırasında değişen tümör boyutuna göre anlık planlama yapabilen radyoterapiler (Adaptif Radyoterapi) bu noktada öne çıkıyor.” Günümüzde Radyoterapinin Yan Etkileri Azaldı Radyoterapi alanındaki gelişmelerin en önemli faydası, kuşkusuz tümör hedeflenirken çevredeki sağlıklı dokuların daha iyi korunabilir hale gelmesi. Böylece hem tedavi başarısı artıyor hem de yan etkiler azaltılıyor. Örneğin, meme kanserinde radyoterapi uygulamalarıyla ışınların kalbe ulaşması engelleniyor ve kalbe yönelik riskler düşürülüyor. Prostat kanserinde fonksiyon kayıpları ve kronik hasarlar minimuma indiriliyor. Ya da akciğer kanserinde solunum kapasitesi korunarak sağlam akciğer dokusu güvence altında kalıyor. Benzer şekilde baş ve boyun tümörlerinde de radyoterapi ile ağız kuruluğu ve yutma güçlüğü gibi yan etkilerin önüne geçiliyor. Ayrıca tedavi süreleri de geçmiş yıllara göre oldukça kısa. Eskiden bazı radyoterapi uygulamaları 6-8 hafta sürebilirken, günümüzde stereotaktik tedaviler sayesinde bazı tümörler tek seansta veya 3-5 seans gibi çok kısa sürelerde tedavi edilebiliyor. Radyoterapi sadece ameliyat sonrasında uygulanan bir tedavi değil. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Fatih Demircioğlu, artık birçok kanser türünde doğrudan kür sağlayabilen ana tedavi seçeneklerinden biri olduğuna dikkat çekiyor. Öyle ki, bazı hastalarda radyoterapi tek başına kullanılabildiği gibi bazı hastalarda ise cerrahi, kemoterapi, immünoterapi veya hedefe yönelik tedavilerle birlikte uygulanabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Onkoloji Alanındaki Güncel Gelişmeler Ele Alındı Haber

Onkoloji Alanındaki Güncel Gelişmeler Ele Alındı

Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl dokuzuncusu düzenlenen ALIS26 – Oncoverse: Horizons in Cancer Kongresi, dünyanın önde gelen bilim insanlarını ve yüzlerce tıp öğrencisini İstanbul’da bir araya getirdi. Türkiye’nin en büyük öğrenci organizasyonlu tıp kongrelerinden biri olarak gösterilen etkinlikte, kanser araştırmalarındaki son gelişmeler, yeni nesil tedavi yöntemleri ve geleceğin onkoloji yaklaşımları ele alındı. Mayıs ayında Acıbadem Üniversitesi’nde gerçekleştirilen kongre, bu yıl “onkoloji evreni” temasıyla düzenlendi. İmmünoterapi, yapay zeka destekli tanı sistemleri, mikrobiyom araştırmaları, organoid teknolojileri, radyoterapi, CAR-T hücre tedavileri ve kişiselleştirilmiş kanser tedavileri gibi başlıkların öne çıktığı kongreye, Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerden öğrenciler ve araştırmacılar da yoğun ilgi gösterdi. MIT’den Doç. Dr. Canan Dağdeviren, Fox Chase Cancer Center’dan Prof. Dr. Lorenzo Galluzzi, MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James W. Welsh ve King’s College London’dan Prof. Dr. John Maher’in de aralarında bulunduğu çok sayıda uluslararası bilim insanı, kongrede güncel çalışmalarını ve bilimsel öngörülerini paylaştı. Bağışıklık hücrelerini “akıllı savaşçılara” dönüştüren çalışmalar Kongrenin dikkat çeken isimlerinden biri olan King’s College London öğretim üyesi Prof. Dr. John Maher, modern CAR-T hücre tedavilerinin gelişiminde öncü rol oynayan bilim insanları arasında yer alıyor. Yaklaşık 25 yıldır kanser immünoterapisi alanında çalışmalar yürüten Prof. Dr. John Maher, bağışıklık hücrelerinin genetik olarak yeniden programlanarak kanser hücrelerini hedef almasını sağlayan yenilikçi yaklaşımlarıyla tanınıyor. Özellikle CD28 temelli ikinci nesil CAR-T teknolojisinin geliştirilmesindeki çalışmalarıyla dikkat çeken Prof. Dr. John Maher’in araştırmaları, bugün lösemi ve bazı kan kanserlerinde umut verici sonuçları olan tedavilerin temelini oluşturuyor. Prof. Dr. John Maher ayrıca kurucu bilimsel direktörlüğünü yürüttüğü Leucid Bio aracılığıyla laboratuvar ortamında geliştirilen teknolojilerin gerçek hastalarda uygulanabilmesi için klinik çalışmalara da öncülük ediyor. Prof. Dr. John Maher, “Kanser tedavisinde artık yalnızca tümörü hedef alan yöntemlerden söz etmiyoruz. Hastanın kendi bağışıklık sistemini yeniden eğiterek çok daha güçlü ve hassas tedaviler geliştirebiliyoruz. Klasik kemoterapiden farklı olarak doğrudan bağışıklık sistemini kansere karşı harekete geçiriyoruz. Yeniden programlanan hücreler, kanser hücrelerini hedef alarak etkili sonuçlar sağlayabiliyor” diyor. Gelecekte akciğer, meme, beyin, pankreas, prostat kanseri gibi birçok kanserde kullanılacak Prof. Dr. John Maher, CAR-T tedavisinin özellikle bazı kan kanserlerinde son yılların en dikkat çekici başarı hikayelerinden biri olduğunu belirterek, “Geçmişte tedavi seçeneklerinin oldukça sınırlı olduğu bazı lösemi ve lenfoma hastalarında CAR-T uygulamalarıyla uzun süreli ve güçlü yanıtlar elde edilmeye başlandı” diyor. Prof. Dr. John Maher, bu yöntemin bağışıklık sistemini doğrudan tümöre yönlendirdiğini vurgulayarak, bu teknolojinin her yıl daha da geliştiğini belirtti. Prof. Dr. John Maher, “Bugün yalnızca kan kanserlerinde değil, gelecekte akciğer kanseri, meme kanseri, beyin tümörleri, pankreas kanseri, prostat kanseri, karaciğer kanseri ve kolon kanseri gibi en yaygın katı tümörlerde de etkili olabilecek yeni nesil CAR-T yaklaşımları üzerinde çalışıyoruz. Bu alan, kişiselleştirilmiş kanser tedavilerinin en umut verici başlıklarından biri haline geldi” diye konuşuyor. Radyoterapi artık yalnızca ‘ışın tedavisi’ değil Kongrede öne çıkan bir diğer isim ise MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James Welsh oldu. Torasik onkoloji, yani akciğer kanseri, yemek borusu kanseri ve göğüs boşluğu tümörleri gibi göğüs bölgesi kanserleri alanındaki çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan Prof. Dr. James Welsh, radyoterapi ile immünoterapiyi bir araya getirerek, kanser tedavisinin etkisini artırdığı klinik yaklaşımların öncü araştırmacıları arasında gösteriliyor. Prof. Dr. James Welsh’in çalışmaları, radyoterapinin yalnızca tümörü küçültmekle kalmadığını, aynı zamanda bağışıklık sistemini aktive ederek vücudun kansere karşı daha güçlü bir yanıt oluşturmasına yardımcı olabileceğini ortaya koyuyor. Özellikle akciğer kanseri gibi tedavisi zor kanser türlerinde, radyoterapi ve immünoterapinin birlikte kullanımına yönelik yürüttüğü klinik çalışmalar bilim dünyasında geniş yankı uyandırdı. 16 binden fazla bilimsel atıfa sahip olan Prof. Dr. James Welsh, immüno-radyoterapi alanının klinik uygulamaya taşınmasında etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Araştırmaları sayesinde bugün doktorlar, her hastaya standart tedavi uygulamak yerine, tümörün yapısına ve bağışıklık sisteminin özelliklerine göre daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturabiliyor. Prof. Dr. James Welsh, “Radyoterapiyi artık yalnızca ışın tedavisi olarak değerlendirmiyoruz. Radyasyonun bağışıklık sistemine ‘kanser burada’ sinyali verebildiğini görüyoruz. Bu durum, immünoterapiyle birlikte kullanıldığında çok daha etkili ve uzun süreli sonuçlar sağlayabiliyor” diye konuşuyor. Gelecekte multidisipliner yaklaşımların daha da önem kazanacağını belirten Prof. Dr. James Welsh, “Kanser tedavisinin geleceği kişiselleştirilmiş tıpta yatıyor. Her hastanın tümör biyolojisi farklı ve tedavi stratejileri de buna göre şekillenmeli. Yapay zeka, immünoterapi ve radyoterapi kombinasyonları önümüzdeki dönemde onkolojinin yönünü belirleyecek” ifadelerini kullanıyor. Genç doktor adayları dünya bilim insanlarıyla buluştu Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve yakın coğrafyadaki uluslararası tıp fakültelerinden öğrencilerin katıldığı kongrede düzenlenen bilimsel oturumlar, paneller ve interaktif sunumlar yoğun ilgi gördü. Katılımcılar, alanında öncü bilim insanlarıyla birebir iletişim kurma ve kanser araştırmalarındaki güncel gelişmeleri yakından takip etme fırsatı buldu. ALIS26 Kongresi, yalnızca bilimsel içerikleriyle değil, genç doktor adaylarını dünya çapındaki araştırmacılarla buluşturan yapısıyla da dikkat çekti. Organizasyon kapsamında öğrenciler, geleceğin onkoloji tedavilerine yön veren çalışmalar hakkında kapsamlı bilgi edinirken, bilimsel araştırmaların klinik uygulamalara nasıl dönüştüğünü de yakından gözlemleme imkanı elde etti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İklim Krizi Alerjiyi Tetikliyor: Hastalıklar Hızla Artıyor Haber

İklim Krizi Alerjiyi Tetikliyor: Hastalıklar Hızla Artıyor

İklim değişikliği nedeniyle yükselen sıcaklıklar, mevsimsel alerjisi olan kişilerin daha uzun bir süre boyunca daha fazla polene maruz kalmasını sağlıyor. Bu durum alerjenlerin havada kalma süresini uzatıyor ve alerji şikayetlerini arttırıyor. Günümüzde çocukların yaklaşık üçte birinde, yetişkinlerin ise önemli bir kısmında alerjik hastalıklara rastlanıyor. En yaygın görülen alerjik hastalıklar; alerjik rinit (saman nezlesi), alerjik astım, ürtiker, atopik dermatit (egzema), arı alerjileri ve bazı gıda alerjileridir. Alerjik rinit hastalarının genellikle burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırık, gözlerde kaşıntı ve sulanma, astım hastalarında ise nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı solunum gibi belirtiler görülüyor. Bu şikâyetlerin özellikle ilkbahar aylarında ya da ev tozu gibi alerjenlere maruz kalındığında artıyor. Alerjide doğru tanı, doğru tedavi planı için temel adımdır Tanı sürecine ilişkin bilgi veren Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Dr. Nurhan Sayaca, alerji tanısında hastanın şikâyetlerinin ve öyküsünün dikkatle değerlendirilmesinin büyük önem taşıdığını açıkladı. Bunun yanında deri prick testleri ve bazı kan testleri ile kişinin hangi alerjenlere karşı duyarlılık geliştirdiğinin belirlenebildiğini, doğru tanının doğru tedavi planı için temel adım olduğunu vurguladı. Alerjik hastalıkların tedavisine de değinen Sayaca, üç temel yaklaşım bulunduğunu belirtti. İlk olarak alerjene maruziyetin azaltılmasının, yani korunma önlemlerinin önemine dikkat çeken Sayaca, ikinci aşamada ilaç tedavilerinin uygulandığını söyledi. Üçüncü ve en etkili yöntemlerden birinin ise alerji aşıları olarak bilinen immünoterapi olduğunu ifade eden Sayaca, bu tedavinin alerjik hastalıkların seyrini değiştirebilen ve uzun vadede kalıcı iyileşme sağlayabilen tek yöntem olduğunu dile getirdi. Alerji aşıları bağışıklık sistemini yeniden eğitiyor Alerji aşısının nasıl uygulandığına ilişkin de bilgi veren Sayaca, bu tedavinin bağışıklık sistemini yeniden eğitmeyi amaçladığını anlattı. Hastaya alerjisi olduğu maddeye karşı çok küçük dozlarla başlanarak düzenli aralıklarla artan miktarlarda alerjen verildiğini belirten Sayaca, bu sayede bağışıklık sisteminin zamanla o maddeye karşı aşırı tepki vermemeyi öğrendiğini söyledi. Tedavi süresinin genellikle 3 ila 5 yıl arasında değiştiğini ifade eden Sayaca, düzenli uygulandığında birçok hastada şikâyetlerin belirgin şekilde azaldığını, bazı hastalarda ise tamamen ortadan kalkabildiğini aktardı. Ayrıca bu tedavinin astım gelişme riskini azaltma gibi uzun vadeli faydalarının da bulunduğunu ekledi. Kimler alerji aşısı olabilir? Kimlerin alerji aşısı olabileceğine ilişkin açıklamalarda bulunan Sayaca, öncelikle alerjinin testlerle net olarak ortaya konulması gerektiğini belirtti. Özellikle polen, ev tozu akarı, küf mantarı veya arı alerjisi bulunan ve ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri devam eden hastalarda bu yöntemin düşünülebileceğini ifade eden Sayaca, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde uygulanabildiğini söyledi. Alerji aşısı oldukça güvenlidir ancak her hastaya uygulanamaz Toplumda alerji aşılarıyla ilgili yanlış bilinenlere de değinen Sayaca, en sık karşılaşılan yanlış inanışın bu tedavinin çok riskli olduğu yönünde olduğunu dile getirdi. Oysa uzman hekim kontrolünde ve uygun hastalarda uygulandığında alerji aşılarının oldukça güvenli olduğunu vurgulayan Sayaca, bir diğer yanlış bilginin ise her alerji hastasına bu tedavinin uygulanabileceği düşüncesi olduğunu ifade etti. Sayaca, bu nedenle mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Alerji belirtilerini hafife almayın Son olarak alerji hastalarına önerilerde bulunan Sayaca, alerji belirtilerinin hafife alınmaması gerektiğini vurguladı. Alerjiye neden olan faktörlerin mümkün olduğunca azaltılmasının önemine dikkat çeken Sayaca, ev tozu alerjisi olanların ev temizliğine özen göstermesi gerektiğini, polen alerjisi bulunan kişilerin ise yoğun polen dönemlerinde açık havada uzun süre kalmamaya dikkat etmesi gerektiğini belirtti. Doktor önerisi dışında ilaç kullanılmaması gerektiğini ifade eden Sayaca, uzun süren veya yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şikâyetlerde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanser Artık Yönetilebilir Bir Hastalığa Dönüşüyor Haber

Kanser Artık Yönetilebilir Bir Hastalığa Dönüşüyor

Rapora göre kanser tanısı alan her 10 kişiden 7’si en az 5 yıl yaşamını sürdürüyor. Bu oran, kanserin artık mutlak bir son olarak görülmediğini gösterirken; erken tanı, modern tedavi yöntemleri ve önleyici sağlık adımlarının önemini bir kez daha gündeme taşıyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, “4 Şubat Dünya Kanser Günü” nedeniyle güncel veriler ışığında kanserde gelinen noktaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kanserde yüzde 70’lik sağkalım eşiği aşıldı 2026 Kanser İstatistikleri Raporu’nda yer alan verilere göre, tüm kanser türleri ve evreleri birlikte değerlendirildiğinde beş yıllık göreceli sağkalım oranının yüzde 70 seviyesine ulaştığı görülmektedir. Bu oran, bireysel hastalar için kesin bir sonuç anlamı taşımamakta; modern onkolojinin genel başarısını yansıtan bir ortalamayı ifade etmektedir. Elde edilen bu sonuç, “kanser kesin ölüm demektir” anlayışının geçerliliğini yitirdiğini göstermektedir. Kanser istatistikleri, genellikle tanıdan sonra birkaç yıllık takip sürecinin tamamlanmasıyla hesaplanmaktadır. Bu nedenle 2026 raporunda yer alan sağkalım oranları, büyük ölçüde 2015-2020 yılları arasında tanı alan hastaların sonuçlarını yansıtmaktadır. Günümüzde klinik uygulamalarda giderek daha fazla yer bulan immünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerin etkisinin, önümüzdeki yılların verilerine daha güçlü biçimde yansıyacağı öngörülmektedir. Son 30 yılda kansere bağlı ölümler yüzde 35 azaldı Güncel kanser istatistikleri, 1991 yılından bu yana kansere bağlı ölüm oranlarının yüzde 35 oranında azaldığını ortaya koymaktadır. Bu düşüş, yalnızca ABD’de yaklaşık 6 milyon insanın hayatının kurtulması anlamına gelmektedir. Elde edilen bu başarı, tek bir gelişmeye değil; erken teşhis programlarının yaygınlaştırılmasına, sistemik tedavilerin hedefe yönelik ve akıllı ilaçlarla güçlendirilmesine ve immünoterapilerintedavi süreçlerine entegre edilmesine dayanmaktadır. Tarama yöntemleriyle tümörlerin daha erken evrede saptanması, kişiselleştirilmiş ilaç tedavileri ve bağışıklık sistemini harekete geçiren yaklaşımların birlikte kullanılması sayesinde kanser tedavisinde kalıcı ve güçlü sonuçlar elde edilmektedir. Bu gelişmeler, kanserin artık önceden yazılmış bir kader olmadığını ve bilimsel ilerlemelerle yönetilebilir bir hastalık haline geldiğini göstermektedir. Üç temel alan tedavi başarısını belirgin şekilde artırıyor Kanserle mücadelede sağlanan ilerlemelerin temelinde üç ana başlık yer almaktadır. Tarama programları sayesinde tümörler daha erken evrede saptanmakta, bu durum cerrahi ve ilaç tedavilerinin başarısını artırmaktadır. Klasik kemoterapiler, hedefe yönelik akıllı ilaçlarla birlikte kullanılarak daha etkili ve kişiselleştirilmiş tedaviler uygulanmaktadır. İmmünoterapiler ise bağışıklık sistemini kansere karşı aktive ederek cerrahi ve radyoterapiyle birlikte güçlü sonuçlar elde edilmesini sağlamaktadır. Vaka sayılarındaki artış önleyici yaklaşımları gündeme taşıyor Tüm bu gelişmelere rağmen, 2026 yılında ABD’de beklenen yeni kanser vakası sayısının 2.1 milyona ulaşacağı öngörülmektedir. Daha fazla hastanın hayatta kalmasıyla birlikte, daha fazla kişiye kanser tanısı konulması dikkat çekmektedir. Bu durum; obezite, hareketsizlik, sağlıksız beslenme, çevresel maruziyetlerve yaşlanan nüfus gibi risk faktörlerinin önemini ortaya koymaktadır. En büyük düşman hala aynı: Sigara Tüm bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen, akciğer kanseri günümüzde hala en ölümcül kanser türü olma özelliğini sürdürmekte. 2026 yılı için ABD’de akciğer kanserine bağlı beklenen yaşam kaybı sayısının yaklaşık 124 bin 990 olduğu öngörülmektedir. Oysa düşük doz akciğer tomografisi ile erken tarama, bu alanda en etkili korunma ve erken tanı yöntemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Buna karşın taramaya uygun bireylerin yalnızca yüzde 18’i bu testi yaptırmakta. Bu tablo, bilimsel bilgi ve teknolojik imkanların mevcut olmasına rağmen, bireysel farkındalık ve davranış değişikliğinin kanserle mücadelede belirleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Kanserde tür ve evre hayati öneme sahip Genel sağkalım oranları yükselmiş olsa da kanser türleri arasında belirgin farklılıklar devam etmektedir. Tiroid, prostat ve testis kanserlerinde sağkalım oranları oldukça yüksek seyrederken; akciğer ve pankreas kanserlerinde bu oranlar daha düşük düzeylerde kalmaktadır. Bu tablo, kanserde erken tanının ve hastalığın hangi evrede yakalandığının belirleyici rolünü açıkça göstermektedir. Kanser yönetilebilir bir hastalık Güncel veriler, kanserin birçok hasta için kronik bir hastalık haline geldiğini göstermektedir. Tedavi sonrası yaşam kalitesinin korunması, uzun dönem yan etkilerin izlenmesi ve psikososyal desteğin sağlanması giderek daha fazla önem kazanmaktadır. HPV aşısı gibi önleyici uygulamaların ise bazı kanser türlerinde hastalığın ortaya çıkmasını engelleme potansiyeli taşıdığı görülmektedir. Bu gelişmeler, kanserde asıl başarının yalnızca tedavide değil, önlemede de sağlanabileceğini ortaya koymaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İmmünoterapiyi Destekleyecek 10 Alışkanlık Haber

İmmünoterapiyi Destekleyecek 10 Alışkanlık

İmmünoterapinin birçok hastada yüz güldürücü sonuçlar verdiğini ancak bazı kişilerde beklenen yanıtların alınamadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Bu noktada, tedavinin etkisini artırabilecek destekleyici faktörler önem kazanır. Yaşam tarzı ve günlük alışkanlıklar da bu destekleyici unsurlar arasında değerlendirilebilir” dedi. İmmünoterapi sürecinde, yardımcı faktörler arasında bağırsak mikrobiyotası öne çıkar. Bağırsaklarda yaşayan ve vücuttaki en büyük bakteri topluluğunu oluşturan mikrobiyotanın, bağışıklık sistemiyle doğrudan ilişkili olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Yapılan birçok çalışmada, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık yanıtını düzenlemede önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Özellikle agresif bir deri kanseri türü olan melanomda, bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesiyle immünoterapiye verilen yanıtın artabildiği hem laboratuvar ortamında hem de klinik çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu nedenle bağırsak mikrobiyotasını destekleyen günlük alışkanlıklar, tedaviye yardımcı bir rol üstlenebilir” dedi. Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, immünoterapi tedavisine yardımcı olabilecek 10 faydalı alışkanlığı sıraladı: Bağırsak mikrobiyotasını desteklemek için brokoli, kuşkonmaz, ıspanak, pırasa ve enginar gibi yeşil sebzelerin günlük beslenmede yeterli miktarda yer almasına özen gösterin.Bağırsak bakteri dengesinin korunmasına yardımcı olan yoğurt, kefir ve turşu gibi fermente gıdaları düzenli olarak tüketin.Bağırsak sağlığını korumaya katkı sağlayan bir alışkanlık olarak kırmızı et tüketimini azaltın.İşlenmiş şeker ve hazır gıdalar yerine; bal, bitter çikolata, elma, dut ve tatlı patates gibi daha doğal alternatifleri tercih edin.Doktor önerisiyle ve belirli dönemlerde probiyotik kullanın.Bağırsaktaki faydalı bakteri dengesini korumak için gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının.Bağırsak bakterilerini besleyen lifli besinler arasında yer alan tam tahıllar, soğan, sarımsak, muz, fındık, kabak ve ayçiçeği çekirdeği ile fasulye ve mercimek gibi besinlere sofranızda daha fazla yer verin.Bağışıklık sisteminin dengeli çalışmasına katkı sağlayan yeterli ve kaliteli uykuya özen gösterin.Günlük yaşamda düzenli fiziksel aktiviteyi alışkanlık haline getirin.Zihinsel ve fiziksel iyilik halini desteklemek için meditasyon, nefes egzersizleri veya benzeri rahatlatıcı uygulamalara zaman ayırın, stresten kaçının. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.