Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#İnsülin Direnci

Kapsül Haber Ajansı - İnsülin Direnci haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İnsülin Direnci haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor? Haber

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Obezite, günümüzde toplum sağlığını etkileyen önemli kronik hastalıklardan biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili beslenme alışkanlıkları, genetik yatkınlık, hormonal faktörler ve çevresel koşullar, obezite gelişiminde rol oynayabiliyor. Vücutta aşırı yağ dokusu birikimiyle karakterize edilen obezite, zaman içerisinde farklı organ ve sistemlerin işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca dış görünüşle ilgili bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, fazla kilonun metabolik sağlık, yaşam kalitesi ve kronik hastalık riskleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Obezite Nedir ve Neden Önemlidir? Obezite, vücutta sağlığı olumsuz etkileyebilecek düzeyde aşırı yağ birikmesiyle ortaya çıkan kronik ve çok faktörlü bir hastalıktır. Yetişkinlerde vücut kitle indeksinin 30 ve üzerinde olması, obezite sınıflandırmasında yaygın olarak kullanılan ölçütlerden biridir. Ancak vücut kitle indeksi tek başına kişinin sağlık durumunu tam olarak ortaya koymayabilir. Bel çevresi, vücut yağ dağılımı, metabolik göstergeler ve eşlik eden hastalıklar da değerlendirilmelidir. Op. Dr. Ahmet Bekin, özellikle karın bölgesinde biriken yağ dokusunun metabolik hastalıklarla ilişkili olabileceğini ve obezite değerlendirmesinde yalnızca tartıdaki kiloya odaklanılmaması gerektiğini vurguluyor. Obezite Kalp ve Damar Sağlığını Nasıl Etkiler? Obezite, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozulma ve damar sertliği gibi kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırlayan durumlarla ilişkili olabiliyor. Vücut ağırlığının artması, kalbin dolaşım sistemine kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olabiliyor. Özellikle karın çevresindeki yağ birikimi, insülin direnci ve kronik düşük dereceli iltihaplanma ile ilişkili metabolik değişikliklere katkıda bulunabiliyor. Obezitesi bulunan bireylerde koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve inme riski artabiliyor. Bununla birlikte risk düzeyi kişinin yaşı, genetik özellikleri, sigara kullanımı ve mevcut sağlık sorunlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, kalp ve damar sağlığının korunmasında sağlıklı kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve kan basıncı kontrolünün önemli olduğunu belirtiyor. Obezite Tip 2 Diyabet Riskini Artırıyor mu? Obezite ile tip 2 diyabet arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Özellikle karın bölgesinde artan yağ dokusu, hücrelerin insüline verdiği yanıtı azaltarak insülin direncinin gelişmesine katkıda bulunabiliyor. İnsülin direncinin ilerlemesiyle kan şekeri seviyelerinde yükselme görülebiliyor ve bazı bireylerde zamanla tip 2 diyabet ortaya çıkabiliyor. Obezitesi bulunan herkesin diyabet geliştireceği söylenemez. Ancak fazla yağ dokusu, genetik yatkınlık ve yaşam tarzı faktörleri bir araya geldiğinde diyabet riski artabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitesi bulunan bireylerde açlık kan şekeri, HbA1c ve diğer metabolik göstergelerin gerektiğinde değerlendirilmesinin erken tanı açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Obezite Karaciğer Yağlanmasına Neden Olabilir mi? Obezitenin etkilediği organlardan biri de karaciğerdir. Özellikle insülin direnci ve metabolik bozukluklarla birlikte görülen karaciğer yağlanması, uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Günümüzde metabolik disfonksiyonla ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD) olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda karaciğer iltihaplanmasına, fibrozise ve ileri evrelerde siroza kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması başlangıç dönemlerinde belirgin şikâyet oluşturmayabiliyor. Bu nedenle risk faktörleri bulunan kişilerin gerekli tıbbi değerlendirmelerden geçmesi önem taşıyor. Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve uygun kilo kaybı, metabolik karaciğer hastalıklarının yönetiminde önemli bir yere sahip. Obezite Uyku Apnesine Yol Açar mı? Obezite, obstrüktif uyku apnesi gelişimi açısından önemli risk faktörlerinden biridir. Özellikle boyun ve üst solunum yolları çevresindeki yağ dokusunun artması, uyku sırasında hava yolunun daralmasına katkıda bulunabiliyor. Uyku apnesi bulunan kişilerde yüksek sesle horlama, uykuda nefes durması, sabah baş ağrısı, gündüz uykululuk ve dikkat dağınıklığı gibi belirtiler görülebiliyor. Tedavi edilmeyen uyku apnesi, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebildiği gibi yüksek tansiyon ve bazı kalp ve damar sorunlarıyla da ilişkili olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obeziteyle birlikte horlama ve gündüz aşırı uykululuk şikâyetleri bulunan bireylerin uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Obezite Eklem ve Omurga Sağlığını Nasıl Etkiler? Vücut ağırlığının artması, özellikle diz, kalça ve omurga gibi yük taşıyan bölgelerde mekanik baskının artmasına neden olabiliyor. Obezitesi bulunan kişilerde diz osteoartriti, eklem ağrısı, hareket kısıtlılığı ve bazı kas-iskelet sistemi sorunları daha sık görülebiliyor. Bunun yanı sıra yağ dokusuyla ilişkili inflamatuvar süreçler de eklem sağlığını etkileyebiliyor. Eklem ağrısı nedeniyle fiziksel aktivitenin azalması, kilo kontrolünü daha da zorlaştırabilen bir döngü oluşturabiliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde kişinin fiziksel kapasitesine uygun egzersizlerin belirlenmesi ve gerektiğinde kas-iskelet sistemi değerlendirmesinin yapılması önemlidir. Obezite Kanser Riskini Artırıyor mu? Bilimsel araştırmalar, obezitenin bazı kanser türlerinin gelişme riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle menopoz sonrası meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, endometrium kanseri, böbrek kanseri ve bazı diğer kanser türlerinde obezite önemli bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Aşırı yağ dokusunun hormonal dengeyi değiştirmesi, kronik düşük dereceli iltihaplanma ve insülinle ilişkili metabolik süreçler bu ilişkinin olası mekanizmaları arasında yer alıyor. Ancak obezitesi bulunan her bireyde kanser gelişeceği anlamına gelmediği gibi, kanser riskini yalnızca vücut ağırlığı üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Obezite Ruh Sağlığını ve Günlük Yaşamı Etkiler mi? Obezite, fiziksel sağlığın yanı sıra psikososyal yaşamı da etkileyebiliyor. Bazı kişilerde hareket kısıtlılığı, uyku sorunları, sosyal damgalanma ve beden algısıyla ilgili güçlükler yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Depresyon ve obezite arasında çift yönlü bir ilişki bulunabildiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bununla birlikte obezitenin her bireyde ruh sağlığı sorunu oluşturduğu söylenemez. Op. Dr. Ahmet Bekin, kilo yönetiminde kişilerin yalnızca fiziksel ölçümleriyle değil, psikolojik iyilik halleri ve günlük yaşam koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Obezitenin Sağlık Üzerindeki Etkileri Kilo Vererek Azaltılabilir mi? Uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, obeziteyle ilişkili birçok sağlık riskinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Özellikle vücut ağırlığında sağlanan mütevazı düzeydeki kayıplar bile kan şekeri kontrolü, kan basıncı ve bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkiler oluşturabiliyor. Daha fazla kilo kaybı bazı hastalarda daha belirgin yararlar sağlayabilse de hedefler kişinin sağlık durumuna göre belirlenmelidir. Obezite tedavisinde beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, davranış değişiklikleri, uygun hastalarda ilaç tedavileri ve metabolik cerrahi gibi farklı seçenekler bulunuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezite tedavisinin yalnızca kısa sürede kilo vermeye odaklanmaması, uzun vadeli sağlık kazanımlarını ve verilen kilonun korunmasını hedeflemesi gerektiğini belirtiyor. Obezite Tedavisinde Erken Müdahale Önem Taşıyor Obezite, zaman içinde farklı sağlık sorunlarına yol açabilen kronik bir hastalık olması nedeniyle erken değerlendirme ve düzenli takip gerektiriyor. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, uyku apnesi, karaciğer yağlanması veya eklem sorunları bulunan bireylerde kilo yönetimi, genel tedavi planının önemli bir parçasını oluşturabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, her hastanın kilo geçmişinin, metabolik durumunun ve eşlik eden hastalıklarının farklı olduğunu belirterek, tedavi planlarının bireysel ihtiyaçlara göre oluşturulmasının önemini vurguluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca fazla kilo sorunu olmadığını, birçok organ ve sistemi etkileyebilen kronik bir hastalık olduğunu hatırlatarak, sağlıklı kilo kontrolünün yaşam kalitesini artırmak ve obeziteyle ilişkili sağlık risklerini azaltmak açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnsülin Direncinin 6 Sinyali Haber

İnsülin Direncinin 6 Sinyali

Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, “İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir. Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir” diyor. Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Bel çevresiniz genişliyorsa Göbek çevresinde yağlanma, insülin direnci açısından dikkate alınması gereken önemli işaretlerden biridir. Özellikle iç organların çevresinde biriken yağ dokusu metabolik açıdan daha fazla risk taşır. Kilo artışıyla birlikte bel çevresinde genişleme, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet öyküsü de varsa, metabolik durumunuzun değerlendirilmesi gerekir. Ancak bel çevresi tek başına tanı koydurmaz; diğer risk faktörleriyle birlikte ele alınmalıdır. Yemekten kısa süre sonra yeniden acıkıyorsanız Dr. Emrah Turunç “Bazı kişiler insülin direnciyle birlikte öğünlerden kısa süre sonra yeniden acıktıklarını ve gün içerisinde daha sık yemek yeme ihtiyacı duyduklarını ifade edebiliyorlar. Porsiyonlarınız yeterli olmasına rağmen sürekli açlık hissediyorsanız, özellikle yoğun karbonhidrat içeren öğünlerin ardından açlık hissiniz tekrarlıyorsa bu durumu önemsemek gerekir” diyor. Yemekten sonra gözleriniz kapanıyorsa… Yemek sonrasında hafif rehavet çoğumuzun yaşadığı normal bir durum olabilir. Özellikle ağır ve yüksek kalorili öğünlerden sonra bu durum daha fazla hissedilebilir. Ancak her öğünden sonra belirgin halsizlik, uyku hali ve enerji düşüklüğü yaşanması; özellikle kilo artışı, sık acıkma veya kan şekeri yüksekliği gibi başka bulgular da varsa dikkate alınmalıdır. Tatlıya karşı koyamıyorsanız Tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik yoğun istek, insülin direncinde en sık dile getirilen yakınmalardan biridir. Ancak uzun süre aç kalmak, düzensiz beslenmek, yetersiz uyumak, stres gibi etkenler de tatlı isteğini artırabilir. Bu nedenle tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik aşırı tüketim isteği sadece insülin direncine bağlanamaz. Sık acıkma, kilo artışı ve bel çevresinde genişleme gibi başka belirtiler de eşlik ediyorsa hekime başvurulmalıdır. Boyun ve koltuk altınız koyulaştıysa Cilt değişikliği, insülin direnci açısından diğer yakınmalara göre daha dikkat çekici bulgulardan biridir. Boyun, koltukaltı veya kasık bölgesinde cildin koyulaşması ve kalınlaşması şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle fazla kilolu kişilerde böyle bir değişiklik fark edildiğinde kan şekeri metabolizmasının değerlendirilmesi gerekir. Kan yağlarınız yüksekse İnsülin direnci yalnızca kan şekeriyle ilgili bir durum değildir. Trigliserid yüksekliği, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düşük olması, yüksek tansiyon ve bel çevresinde yağlanma bir arada görülebilir. Dr. Emrah Turunç “Kilonuz, bel çevreniz, tansiyonunuz, kan şekeriniz ve kan yağlarınızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Birden fazla risk faktörünün aynı anda bulunması, metabolik açıdan daha dikkatli olunması gerektiğini gösterir” diyor. “Şekerim sınırda” deniyorsa… İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, insülin direncinin uzun süre kan şekeri normalmiş gibi görünerek ilerleyebildiğini ancak zamanla prediyabetin ortaya çıkabildiğini belirterek şöyle diyor: “Zamanla pankreasın artan insülin ihtiyacını karşılaması zorlaştığında kan şekeri yükselmeye başlayarak prediyabet ortaya çıkabilir. Bu nedenle açlık kan şekeri veya üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1c değerlerinin prediyabet aralığına gelmesi önemli bir uyarıdır. Prediyabet, ‘henüz diyabet değilim, dolayısıyla sorun yok’ anlamına gelmez. Tam tersine diyabet riskinin ufukta görünmeye başladığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun takip ile müdahale edilmesi gereken kritik bir dönemdir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor Haber

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor

Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, “Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer enzimi yüksekliği olan bazı hastalarda enginar, silymarin yani deve dikeni ve kolin içeren preparatlardan da yararlanılabiliyor” dedi. Karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinin içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkıyor. Basit yağlanmada hücrelerde izole yağ birikimi görülürken, metabolik yağlı karaciğer hastalığında yağ birikimine hücreler arası inflamasyon ve buna bağlı hücre hasarı da eşlik edebiliyor. Tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi yağlı karaciğer hastalığının da yıllarca çok fazla belirti vermeden ilerleyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Yıllar içinde karaciğer hücrelerinde meydana gelen hasar ve bunun sonucunda oluşan fibrozis yani tamir dokusu, karaciğerde küçülme ve sertleşmeye neden olabiliyor. Bu süreç portal hipertansiyon ve siroza kadar ilerleyebiliyor. Siroz oluştuktan sonra da nedeni ne olursa olsun karaciğer kanseri gelişme riski artıyor” dedi. Her 10 diyabetliden 9’unda görülüyor Hareketsiz yaşam, masa başı çalışma ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla obezite, diyabet ve insülin direncinin toplumda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Polat, “Kilo fazlası olan veya obezite sınırına giren kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında karaciğer yağlanması görülüyor. Özellikle MASH olarak adlandırılan metabolik yağlı karaciğer hastalığı; obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun bir bileşeni. Bu tablo aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da risk oluşturuyor” açıklamasında bulundu. Tedavinin vazgeçilmez ikilisi hareket ve beslenme düzeni İleri siroz gelişmemiş hastalarda karaciğer yağlanmasının yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini vurgulayan Polat, “Tedavinin olmazsa olmaz koşulları yaşam tarzı değişikliği, doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Yağlanmanın kökeninde insülin direnci bulunuyor. İnsülin direncini azaltabilmek için insülini en çok kullanan dokulardan olan çizgili kasları çalıştırmak gerekiyor. Vücudumuzdaki çizgili kasların önemli bir bölümü bacaklarımızda bulunduğu için düzenli yürüyüş veya bisiklete binmek önemli” dedi. Polat, karaciğer enzimi yüksekliği bulunan bazı hastalarda insülin direncinin azaltılması amacıyla ilaçlardan da yararlanılabildiğini ifade etti. Fazla meyve tüketimi karaciğerde yağlanmaya yol açabiliyor Karaciğer yağlanmasında yalnızca yağlı yiyeceklerin suçlu olmadığının altını çizen Polat, “Doğrudan yağlı beslenmesek bile fazla tüketilen şekerli gıdalar karaciğerde yağa dönüşebiliyor. Meyve bile fazla miktarda tüketildiğinde içeriğindeki fruktoz nedeniyle karaciğer yağlanmasına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle özellikle fazla miktarda hamur işi ve çok yağlı yemeklerden kaçınmak, daha çok Akdeniz tipi beslenmeyi tercih etmek önemli” dedi. Karaciğer yağlanmasının yalnızca fazla kilolu kişilerde görülmediğine de dikkat çeken Polat, “Obez kişilerde karaciğer yağlanması yüzde 70’in üzerinde görülürken, hastaların yaklaşık yüzde 10’unda obezite ve metabolik sendrom olmadan da yağlanma ortaya çıkabiliyor. Bu kişiler araştırıldığında karaciğer yağlanmasına neden olabilen çeşitli mutasyonlar saptanabiliyor” dedi. Basit tetkiklerle takip edilebiliyor Karaciğer yağlanmasının tanı ve takibinde basit yöntemlerden yararlanılabildiğini paylaşan Polat, “Karaciğer fonksiyon testleri, ultrasonografi ve insülin direnci ölçümlerinden yararlanıyoruz. Karaciğer enzimleri yüksek seyreden ve riskli grupta bulunan hastalarda ise FibroScan adı verilen cihazla karaciğerde hasar olup olmadığını ve yağlanmanın derecesini değerlendirebiliyoruz” diye konuştu. Karaciğer vücudun temizlik merkezi Karaciğer sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatan Polat, “Karaciğer yedi gün 24 saat durmaksızın çalışan bir organ. Vücudumuzun adeta temizlik merkezi ve fabrikası. Gastrointestinal sistemden gelen besinleri ve metabolitleri alıyor, işliyor, detoksifiye ediyor ve vücuda yararlı hale getirerek kan dolaşımına veriyor. Bu nedenle beslenme düzeni, kilo kontrolü ve düzenli egzersiz yaşamımızın bir rutini haline gelmeli” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğal Atıştırmalıklara İlgi Artıyor, Hurma Öne Çıkıyor! Haber

Doğal Atıştırmalıklara İlgi Artıyor, Hurma Öne Çıkıyor!

Hurmanın gebeliğin son dönemlerinde de dikkat çekici etkileri bulunduğunu, bilimsel araştırmaların doğum sürecini destekleyebileceğine işaret ettiğini kaydeden Konuk, “Özellikle gebeliğin son haftalarında hamile kadınlar için kullanımı önerilir.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhsin Konuk, 21 Temmuz Abur Cubur Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulundu. Hurma temiz içerikli doğal bir enerji kaynağı Tüketicilerin ultra işlenmiş atıştırmalıklardan uzaklaşarak hurma gibi doğal besinlere yöneldiğini ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Tüketicilerin ultra işlenmiş atıştırmalıklar yerine hurmaya yönelmesinin temel nedeni; hurmanın kan şekerini aniden yükseltmeden doğal ve uzun süreli enerji sağlaması, lif açısından zengin olması ve kanser ile obezite gibi hastalıkları tetikleyen yapay katkı maddelerinden tamamen arınmış ‘temiz içerikli’ bir gıda olmasıdır.” dedi. Hurma besleyici bir meyvedir ancak mucizevi bir besin değildir Hurmanın son yıllarda "süper gıda" olarak anıldığını ancak bu kavramın doğru değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Dr. Konuk, “Hurma, zengin lif, vitamin, mineral ve antioksidan profiliyle oldukça besleyici bir meyvedir. Kan şekerini hızla yükseltebilen yüksek fruktoz ve glukoz içeriği nedeniyle kontrollü tüketilmelidir. Sağlıklı bir beslenmede değerli bir tamamlayıcıdır ancak tek başına mucizevi bir ‘süper gıda’ olarak görülmemelidir.” diye konuştu. Hurmanın yüksek diyet lifi sayesinde sindirim sistemini desteklediğini ve uzun süre tokluk hissi sağladığını söyleyen Prof. Dr. Konuk, şöyle devam etti: “Yüksek diyet lifi (özellikle pektin) içerdiği için bağırsak hareketlerini düzenler, sindirime yardımcı olur ve uzun süre tok tutarak kilo kontrolünü kolaylaştırır. Hücre yenilenmesi ve sinir sistemi için faydalı olan B6 vitamini açısından zengindir ve az miktarda A, C ve K vitaminleri ile folat (B9) içerir. Kalp ritmini ve kan basıncını dengelemeye yardımcı olan potasyum, kas ve kemik sağlığını destekleyen magnezyum, kansızlığı önlemeye ve vücuttaki oksijen taşıma kapasitesini artırmaya katkı sağlayan demir ile kemik ve diş minesinin güçlenmesinde kritik rol oynayan kalsiyum ve fosfor içerir.” Rafine şekere alternatif olabilir ancak miktarına dikkat edilmeli Hurmanın beyaz şekere göre çok daha besleyici bir alternatif olduğunu belirten Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Hurma; içerdiği lifler, vitaminler ve minerallerle rafine şekere göre besin değeri yüksek, harika bir alternatif olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, hurma yüksek oranda doğal şeker içermektedir. Hurma şeker alternatifi olarak kullanılacaksa, hamur işlerinde, keklerde ve tatlılarda püre haline getirilerek veya hurma özü/şurubu formunda beyaz şekere alternatif olarak kullanılabilir.” şeklinde konuştu. Kan şekeri kontrolü açısından da önemli uyarılarda bulunan Konuk, "Günlük porsiyon kontrolü mutlaka yapılmalıdır. Yaklaşık üç orta boy hurma bir porsiyon olarak kabul edilebilir. Kan şekerinin ani yükselmesini önlemek amacıyla ceviz, badem gibi yağlı tohumlarla veya süt, yoğurt gibi protein kaynaklarıyla birlikte tüketilmesi önerilir. Bu kombinasyonlar şekerin kana karışma hızını yavaşlatmaktadır." dedi. Sporcular için doğal performans desteği sağlayabilir Hurmanın özellikle spor yapan bireyler için güçlü bir enerji kaynağı olduğuna işaret eden Prof. Dr. Konuk, “İçeriğindeki yüksek lif, doğal şeker (fruktoz ve glukoz), potasyum ve magnezyum sayesinde sporcular ve aktif bireyler için mükemmel bir doğal enerji kaynağıdır. Sindirimi kolaydır, mideyi yormadan kas glikojen depolarını hızla doldurur ve gün içi enerji düşüşlerini engeller. Hurma, içerdiği karbohidratın yanında protein ve sağlıklı yağ kaynaklarıyla desteklendiğinde kas onarımını hızlandıran ve tokluk süresini uzatan kusursuz bir ara öğüne dönüşebilir. Antrenmandan 30-45 dakika önce tüketilen 1 porsiyon hurma egzersiz performansını zirveye taşımak için gereken enerjiyi sağlar.” ifadesinde de bulundu. Doğal beslenme kronik hastalık risklerini azaltmaya katkı sağlayabilir Doğal ve lif bakımından zengin besinlerin ağırlıkta olduğu beslenme modelinin birçok kronik hastalığın önlenmesine katkı sunduğunu ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Hurma gibi doğal ve lifli besinlerin ağırlıkta olduğu bir beslenme modeli, rafine şeker alımını azaltarak insülin direnci ve obezite gibi risklerin düşürülmesine yardımcı olur. Ayrıca kan basıncını düzenler, sindirimi iyileştirir ve zengin antioksidan yapısıyla kronik inflamasyonu baskılar. Yüksek potasyum ve çözünür lif içeriği sayesinde kan basıncını dengelemeye ve kötü kolesterolü (LDL) düşürmeye destek olur. Doğal bir tatlandırıcı alternatifi sunarak şeker krizlerini engeller. Hurma, lif yapısı sayesinde düşük-orta glisemik indekse sahiptir. Bu sayede kan şekerinde ani dalgalanmalar yaratmadan dengeli bir enerji sağlar.” diye konuştu. Kanser ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların önlenmesine katkıda bulunuyor Bağırsak sağlığı açısından da önemli katkılar sunduğunu belirten Prof. Dr. Konuk, "Yüksek posa oranı bağırsak hareketlerini düzenleyerek kabızlık gibi sorunların önlenmesine yardımcı olur. Prebiyotik etkileri sayesinde yararlı bağırsak bakterilerinin gelişimini destekler. Midede uzun süre kalarak tokluk hissini artırır ve sağlıksız atıştırmalık tüketiminin azalmasına katkıda bulunur. Yapısındaki fenolik bileşikler ve flavonoidler gibi güçlü antioksidanlar, vücudu serbest radikallerin hasarına karşı koruyarak kanser ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların önlenmesine katkıda bulunur.” şeklinde sözlerini sürdürdü. Hurma doğum sürecini destekleyebilir Hurmanın gebeliğin son dönemlerinde de dikkat çekici etkileri bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, bilimsel araştırmaların doğum sürecini destekleyebileceğine işaret ettiğini söyledi. Prof. Dr. Konuk, "Hurma, içerdiği oksitosin benzeri bileşikler ve oksitosin reseptörlerini uyarıcı etkisi sayesinde rahim kaslarını harekete geçirir. Bu doğal mekanizma rahim ağzının kolayca açılmasına, doğum eyleminin hızlanmasına ve doğum sonrası kanamaların azalmasına yardımcı olabilir." dedi. Bilimsel çalışmalarda gebeliğin son haftalarında hurma tüketiminin olumlu sonuçlar ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Konuk, “Rahim ağzını uyararak tıbbi müdahaleye (suni sancı/oksitosin iğnesi) olan ihtiyacı azaltabilir. Doğum sırasındaki kasılmaların düzenli ve verimli geçmesine destek olur. Doğum sonrasında rahmin toparlanmasını kolaylaştırarak kanama riskini düşürebilir. Yüksek lif, vitamin ve mineral içeriğiyle doğum anında ihtiyaç duyulan enerjiyi sağlar. Hamileliğin son dönemlerinde (genellikle son birkaç hafta) hurma tüketimi bu hormonal etkiler nedeniyle uzmanlar tarafından sıklıkla önerilmektedir.” diye konuştu. Meryem Suresi'ndeki hurma vurgusu dikkat çekici Hurmanın kutsal metinlerde de yer aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Muhsin Konuk, Meryem Suresi'nde Hz. Meryem'e doğum sırasında hurma yemesinin tavsiye edildiğini hatırlattı. Prof. Dr. Konuk, "Meryem Suresi 25. ayette Hz. Meryem'e, 'Hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurmalar dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun.' buyrulmaktadır. Hurma tüketen kadınlarda rahim ağzı olgunlaşması, tüketmeyen gruba göre daha olumlu olmuştur. Hurma meyvesi 13 hayati madde ve 5 çeşit vitamin, yağ asidi ve şeker içerir. Bu nedenle, mineraller açısından zengin olan bu meyve, enerji verici ve besleyici bir gıdaya ihtiyaç duyan hamile kadınlar için önerilir. Hurma ayrıca, rahmin hazırlanmasında ve rahim ağzının olgunlaşmasında etkili olan östrojen ve progesteron hormonlarını da etkiler. Hurma meyvesi enerji verici ve besleyici bir madde olduğundan, özellikle gebeliğin son haftalarında olmak üzere, hamilelik döneminde hamile kadınlar için kullanımı önerilir.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Zayıf Görünen Çocuklar da Obezite Riski Taşıyabilir Haber

Zayıf Görünen Çocuklar da Obezite Riski Taşıyabilir

İstinye Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi’nden Diyetisyen Beste Mum, son yıllarda çocuklarda giderek daha sık görülen ancak çoğu zaman fark edilmeyen “gizli obezite” konusunda aileleri uyardı. Çocuğun kilosunun normal hatta zayıf görünmesinin her zaman sağlıklı olduğu anlamına gelmediğini belirten Diyetisyen Mum, vücut yağ oranının yüksek, kas kütlesinin ise düşük olmasının ciddi sağlık riskleri oluşturabileceğini söyledi. Gizli obezitenin, bireyin dış görünüşte normal kilolu olmasına rağmen metabolik açıdan obeziteye benzer riskler taşıdığı bir durum olduğunu ifade eden Dyt. Mum, “Çocuklarda yalnızca kilo ve boy takibi yapmak yeterli değildir. Vücut kompozisyonunun da değerlendirilmesi gerekir. Tartıda normal görünen bir çocukta yağ oranı yüksek, kas oranı düşük olabilir. Bu durum ilerleyen yıllarda birçok sağlık sorununa zemin hazırlayabilir” diye konuştu. “TABLET BAŞINDA GEÇEN SÜRE ENERJİ HARCAMASINI AZALTIYOR” Teknolojinin günlük yaşamın merkezine yerleşmesiyle çocukların hareket düzeyinin belirgin şekilde azaldığını vurgulayan Dyt. Mum, “Tablet, telefon ve bilgisayar başında geçirilen süre arttıkça çocukların günlük enerji harcaması düşüyor. Hareketsiz yaşam kas gelişimini azaltırken yağ depolanmasını artırıyor. Bunun sonucunda metabolizma yavaşlayabiliyor, insülin direnci gelişebiliyor ve kemik sağlığı olumsuz etkilenebiliyor” şeklinde konuştu. Gizli obezitenin dış görünüşle kolay fark edilmediğini belirten Dyt. Mum, bazı belirtilerin aileler için önemli ipuçları oluşturabileceğini söyledi. Dyt. Mum, “Çabuk yorulma, fiziksel aktivitelerde isteksizlik, kas gücünde azalma, duruş bozuklukları, karın çevresinde yağlanma, sık acıkma, sürekli atıştırma isteği, uyku düzensizlikleri ve konsantrasyon problemleri gizli obezitenin işaretleri arasında yer alabiliyor” ifadelerini kullandı. “PAKETLİ GIDALAR YAĞLANMAYI ARTIRABİLİYOR” İşlenmiş ve paketli gıdaların gizli obezite riskini artıran en önemli faktörlerden biri olduğunu dile getiren Dyt. Mum, “Cips, gazlı içecekler, hazır tatlılar, paketli atıştırmalıklar ve fast food ürünleri yüksek kalori içerirken yeterli protein, vitamin ve lif sağlamıyor. Bu durum çocuklarda yağ oranının artmasına, kas gelişiminin yetersiz kalmasına ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının yerleşmesine neden olabiliyor” dedi. Özellikle paketli ürünlerin ödül olarak verilmesinin çocukların damak tadını olumsuz etkileyebileceğini belirten Dyt. Mum, ailelerin bu konuda daha bilinçli davranması gerektiğini vurguladı. “SADECE KİLO TAKİBİ YETERLİ DEĞİL” Çocukların sağlık değerlendirmesinde yalnızca tartıdaki rakamlara odaklanılmaması gerektiğini ifade eden Dyt. Mum, “Uzman kontrolünde yağ oranı, kas kütlesi, bel çevresi, büyüme eğrileri ve fiziksel performans düzeyi birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle spor yapmayan, düzensiz beslenen veya hızlı büyüme dönemindeki çocuklarda kas kaybı fark edilmeden ilerleyebilir” diye konuştu. “AİLELERİN ROLÜ BÜYÜK” Sağlıklı büyümenin temelinde dengeli beslenme alışkanlıklarının yer aldığını belirten Mum, ailelere önemli önerilerde bulundu. Dyt. Mum, “Amaç çocuğu zayıflatmak değil, sağlıklı büyümesini desteklemektir. Kahvaltı mutlaka yapılmalı, her öğünde kaliteli protein kaynaklarına yer verilmeli, sebze ve meyve tüketimi artırılmalı, paketli atıştırmalıklar sınırlandırılmalı ve şekerli içecekler yerine su tercih edilmelidir. Ayrıca çocuk yemek konusunda baskılanmamalı, aileler de doğru beslenme konusunda rol model olmalıdır” dedi. Çocukların söylenenden çok gördüğünü uyguladığına dikkat çeken Dyt. Mum, aile içindeki beslenme alışkanlıklarının çocukların gelecekteki sağlık durumunu doğrudan etkilediğini belirtti. “GÜNDE EN AZ 60 DAKİKA HAREKET EDİLMELİ” Fiziksel aktivitenin gizli obeziteyle mücadelede önemli bir yere sahip olduğuna değinen Dyt. Mum, “Çocukların her gün en az 60 dakika orta veya yüksek yoğunluklu fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Bu mutlaka profesyonel spor olmak zorunda değildir. Yürüyüş, bisiklet sürme, yüzme, dans etme, ip atlama veya açık havada oyun oynamak da oldukça faydalıdır. Önemli olan düzenli hareket etmeleri ve ekran sürelerinin sınırlandırılmasıdır” diye konuştu. “İLERİDE CİDDİ HASTALIKLARA YOL AÇABİLİR” Gizli obezitenin erken dönemde fark edilmediğinde ilerleyen yaşlarda önemli sağlık sorunlarına neden olabileceğini kaydeden Dyt. Mum, “İnsülin direnci, tip 2 diyabet, karaciğer yağlanması, yüksek kolesterol, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, hormonal bozukluklar ve kas-iskelet sistemi problemleri gizli obeziteyle ilişkili olarak gelişebilmektedir. Çocukluk döneminde kazanılan yanlış yaşam alışkanlıkları erişkinlikte de devam etme eğilimindedir” dedi. “ZAYIF GÖRÜNMEK HER ZAMAN SAĞLIKLI OLMAK ANLAMINA GELMEZ” Ailelere çocukların kilosundan çok yaşam alışkanlıklarına odaklanmaları gerektiğini hatırlatan Dyt. Mum, “Sağlıklı büyüme yalnızca kilo kontrolü değildir. Güçlü kas yapısı, yeterli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, kaliteli uyku ve doğru yaşam alışkanlıklarının birlikte desteklenmesi gerekir. Zayıf görünmek her zaman sağlıklı olmak anlamına gelmez” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yoğun Tatlı İsteği Diyabetin Habercisi Olabilir Haber

Yoğun Tatlı İsteği Diyabetin Habercisi Olabilir

Pek çok kişinin tatlı krizi şikâyetiyle doktora başvurarak tanı aldığı biliniyor. Diyabetin giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun 2025 Diyabet Atlası’na göre Türkiye, Avrupa kıtasındaki en yüksek diyabet oranına sahip ülke. Avrupa’da her 10 yetişkinden biri diyabetliyken, Türkiye’de bu sayı neredeyse 6 yetişkinden birine kadar yükselmiş durumda. Son yıllarda yaşanan %170’lik artış ise bu durumu daha da çarpıcı hâle getiriyor” dedi. Beynin yakıtı şeker Diyabete giden yolda önemli bir basamak olan insülin direnci veya pre-diyabet gibi hücrelerin glikozu yeterince kullanamadığı durumlarda beynin ‘enerji açığı var’ şeklinde algı yaparak tatlı isteğini artırdığını dile getiren Eren, “Beyin glikozu birincil enerji kaynağı olarak kullanır. İnsülin direnci olan bireylerde glikoz hücre içine girmediği için kanda yüksek görünmesine rağmen beyin bunu enerji eksikliği gibi yorumlar. Bilimsel veriler, bu durumun ödül mekanizmasını artırarak kişide karbonhidrat ve tatlı tüketme davranışını güçlendirdiğini ortaya koyuyor” şeklinde konuştu. Paketleri ürünlerin etiketi dikkatle incelenmeli Etiket okuryazarlığının özellikle kan şekeri kontrolü ve sağlıklı beslenme açısından kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Eren, “Paketli ürünlerin ön yüzünde yer alan ‘şeker ilavesiz’ ya da ‘diyabetik’ gibi ifadeler her zaman sağlıklı bir içeriğe işaret etmeyebilir. İçerik listesi ve besin değerleri tablosu dikkatle incelenmediğinde gizli şekerler ve yüksek karbonhidratlar fark edilmez. Bu nedenle market alışverişlerinde doğru ürün seçimi günlük beslenme alışkanlıkları üzerinde belirleyici rol oynar” dedi. Diyabet hastalarına özel tatlandırıcılar da sınırsız tüketilemez Diyabetik ürünlerin kontrollü tüketildiğinde güvenli kabul edildiğini ancak bu tüketimin “sınırsız” olamayacağını dile getiren Eren, “Poliol grubu tatlandırıcılar (sorbitol, maltitol vb.) bazı bireylerde gaz, şişkinlik ve ishal yapabilir. Yapay tatlandırıcıların ise bağırsak mikrobiyotasını etkileyebileceğine dair güncel çalışmalar mevcut. Bu sebeple Dünya Sağlık Örgütü ve FDA, bu tatlandırıcıların günlük tavsiye edilen dozlarda alınması gerektiğinin önemini vurguluyor. En güvenli yaklaşım, doğal ve dengeli bir beslenme planı içinde sınırlı miktarda tatlı tüketimidir” dedi.

Genç Yaşta Kalp Krizinin 8 Önemli Nedeni!   Haber

Genç Yaşta Kalp Krizinin 8 Önemli Nedeni!  

Bu ölümlerin büyük çoğunluğunu kalp krizi ve inme oluştururken, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2023 verileri de Türkiye’de her 3 ölümden 1’inin dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu grupta her 10 ölümden yaklaşık 4’ü kalp krizi nedeniyle gerçekleşiyor, bu da ülkemizde her yıl on binlerce kişinin kalp krizine bağlı yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, üstelik kalp krizlerinin genç erişkinlerde artış gösterdiğini vurgulayarak, “Kalp krizleri genellikle 50-70 yaş aralığında görülmektedir. Ancak, son yıllarda yaşam tarzındaki değişimler ve belirti vermeyen risk faktörleri nedeniyle erken başlangıçlı, yani 45 yaş altı kalp krizi vakalarında dikkat çekici bir artış olduğu belirtilmektedir. Uluslararası çalışmalar, tüm kalp krizi vakalarının yaklaşık yüzde 5–10’unun 45 yaş ve altındaki kişilerde görüldüğünü ve bu oranın son 10–15 yılda kademeli olarak yükseldiğini göstermektedir” diyor. Gizli risk faktörlerine dikkat! Kalp krizi (tıbbi adıyla miyokard enfarktüsü), kalbi besleyen koroner damarların ani şekilde tıkanmaları sonucu kalp kasına yeterli kan ve oksijenin ulaşamaması ile ortaya çıkan ve hayati tehlike taşıyan klinik bir tablo. Bu tıkanma çoğunlukla damar duvarında bulunan aterosklerotik plağın yırtılması ve bölgede hızla pıhtı oluşmasıyla gelişiyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, özellikle sigara, obezite, sağlıksız beslenme ve yoğun stresin genç erişkinlerde kalp krizi riskini hızla yükselttiğine dikkat çekerek, “Bunlara ek olarak, özellikle ailevi kolesterol sorunları, yüksek tansiyon ve insülin direnci gibi çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen ‘gizli’ risk faktörleri genç erişkinlerde fark edilmeden yıllarca damar hasarı oluşturabilmektedir” bilgisini veriyor. Dr. Redwan Seid Busery, bu nedenle, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olan veya kolesterol, tansiyon ve diyabet gibi metabolik riskler taşıyan genç yaş grubundaki kişilerin düzenli olarak taranmalarının büyük önem taşıdığını belirterek, “Erken farkındalık, zamanında yapılan kontroller ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları genç yaş grubunda kalp krizinin önemli ölçüde önlenmesini sağlayabilmektedir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, genç yaş yaşta görülen kalp krizinin 8 nedenini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! Sigara ve tütün ürünleri Sigara ve tütün ürünleri genç yaşta kalp krizi geçirmenin en güçlü risk faktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Büyük uluslararası analizlerde, aktif sigara içen bireylerde kalp krizi riskinin hiç içmeyenlere kıyasla yaklaşık üç kata yakın arttığı gösterilmiş. Tütünün damar iç yüzeyini bozması, pıhtılaşmayı artırması ve ani damar tıkanıklığına yol açması bu ilişkiyi açıklıyor. Ne yapmalı? Nikotin replasman tedavileri ve profesyonel destek programlarıyla sigaranın bırakılması kalp krizi riskini kısa sürede belirgin şekilde azaltıyor. Ailevi hiperkolesterolomi Ailevi hiperkolesterolemi, LDL kolesterolün (kötü huylu kolesterol) genetik olarak çok yüksek seyrettiği bir durum ve genç erişkinlerde kalp krizi oluşumunun en önemli nedenlerinden biri. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Genç yaşta görülen ‘beklenmedik’ kalp krizlerinin önemli bir bölümü ailevi hiperkolesterolomi sebebiyle gelişmektedir” diye konuşuyor. Ne yapmalı? Ailede erken kalp krizi öyküsü olan kişiler 20’li yaşlardan itibaren düzenli LDL kolesterol ölçümü yaptırmalı; gerekirse ileri değerlendirme planlanmalı. Obezite, insülin direnci ve diyabet Erken koroner arter hastalığının ana belirleyicileri arasında yer alan obezite, insülin direnci ve diyabet genç nüfusta giderek yaygınlaşıyor. Sistematik derlemeler, bu metabolik bozuklukların kalp krizi riskini anlamlı biçimde artırdığını gösteriyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, obeziteye eşlik eden inflamasyon, damar sertliği ve metabolik stresin bu riskin temel mekanizmalarını oluşturduğunu söylüyor. Ne yapmalı? Sağlıklı beslenme, kilo kontrolü, düzenli fiziksel aktivite ve metabolik risklerin erken tespiti koruyucu etki sağlıyor. Düşük fiziksel aktivite Düzenli fiziksel aktivite yapmayan genç erişkinlerde obezite, dislipidemi (kandaki yağ düzeylerinin normalin üzerine çıkması veya dengesizleşmesi) ve yüksek tansiyon gibi risk faktörleri kalp krizi riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin koruyucu etkisi net biçimde gösterilmiş ve haftalık aktivitenin artmasıyla riskin azaldığı saptanmış. Ne yapmalı? Haftada en az 150 dakika orta tempolu egzersiz (yürüyüş, koşu, bisiklet) hedeflenmeli; günlük sedanter, yani hareketsiz geçirilen süre mümkün olduğunca azaltılmalı. Erken yaş hipertansiyonu Genç yaşta fark edilmeyen veya tedavi edilmeyen yüksek tansiyon damar duvarını hızla yıpratarak erken ateroskleroz (damar sertliği) ile kalp ve damar hastalığı riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı çalışmalar, kan basıncındaki her 10 birimlik (10 mmHg) kontrolün kalp krizi ve inme gibi ciddi kalp ve damar olaylarının riskini belirgin şekilde azalttığını gösteriyor. Ne yapmalı? Genç erişkinlerin yılda en az bir kez kan basıncını ölçtürmeleri gerekiyor. Risk grubunda olanların ise daha sık takip edilmeleri öneriliyor. Viral enfeksiyonlar ve miyokardit Bazı viral enfeksiyonlar, özellikle COVID-19, gençlerde kalp kasında iltihaba (miyokardit) neden olarak ciddi aritmilere ve kalbin fonksiyon bozukluğuna yol açabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Bu tabloda gelişen kalp hasarı, aterosklerotik kalp krizinden farklı bir mekanizma ile ortaya çıksa da genç erişkinlerde hayatı tehdit eden sonuçlara neden olabilmektedir” diyor. Ne yapmalı? Enfeksiyon sonrasında göğüs ağrısı, çarpıntı, halsizlik veya nefes darlığı yaşayan genç erişkinlerin gecikmeden tıbbi değerlendirmeye başvurmaları yaşamsal önem taşıyor. Psikososyal stres, anksiyete ve uyku bozuklukları Kronik stres, depresyon ile uyku düzensizliği genç erişkinlerde kalp ve damar hastalıkları riskini artıran önemli faktörler olarak tanımlanıyor. Büyük uluslararası çalışmalarda psikososyal stres düzeyi yüksek kişilerde kalp krizi riskinin anlamlı ölçüde yükseldiği saptanmış. Zira, stres hem hormonal yanıtı değiştiriyor hem de sigara kullanımı ve kötü beslenme gibi davranışsal riskleri artırıyor. Ne yapmalı? Stres yönetimi, düzenli uyku, gerekirse psikolojik destek ve iş–yaşam dengesi odaklı yaşam düzenlemeleri koruyucu etki sağlıyor. Uyarıcı maddeler ve enerji içecekleri Uyarıcı maddeler gençlerde ani koroner damar spazmı ve kalp kriziyle sonuçlanabilen ciddi ritim bozukluklarına neden olabiliyor. Enerji içecekleri için uzun dönem kalp krizi riski verileri sınırlı olmakla birlikte, mevcut çalışmalar, bu ürünlerin kısa sürede kalp atım hızını ve kan basıncını yükselterek olumsuz kardiyak etkilere yol açabileceğini gösteriyor. Ne yapmalı? Uyarıcı maddelerden uzak durulmalı; enerji içeceklerinin tüketimi ise özellikle yoğun stres, sınav veya çalışma dönemlerinde mümkün olduğunca sınırlandırılmalı.

Diyabet Alarmı: 2045’te Hasta Sayısı 700 Milyona Ulaşabilir Haber

Diyabet Alarmı: 2045’te Hasta Sayısı 700 Milyona Ulaşabilir

İnsülin direnci, insülin eksikliği ya da her iki durumun birlikte görülmesiyle ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle seyreden diyabet, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Diyabetli birey sayısının 2045’te 700 milyon olacağının öngörüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden yaklaşık 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şu anda Avrupa’da en fazla diyabetli bireye sahip üçüncü ülke olan Türkiye’nin 2045’te de dünyada en yüksek diyabetli nüfusa sahip ilk 10 ülke arasında yer alması bekleniyor” dedi. Tip 1’de insülin tedavisi şart Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki farklı türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Tip 1 diyabette genetik yatkınlığa ek olarak bazı çevresel tetikleyiciler hastalığın ortaya çıkmasına neden olur ve vücut insülin üretemez hale gelir. Dolayısıyla Tip 1 diyabette insülin tedavisi yaşam için zorunludur. Tip 2 ise daha çok yaşam tarzı, obezite ve hareketsizlikle ilişkilidir ve vücut insülini yeterince kullanamaz. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle Tip 2 diyabetin önüne geçmek ve hastalığı kontrol altında tutmak mümkün” dedi. Kazalardan sonra en sık amputasyon nedeni diyabet Diyabetin, trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni olduğunu vurgulayan Akın, “Bu durum, diyabetin ciddiyetinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinden biri olan diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, iştah artışı, halsizlik ve ağız kuruluğu yer alıyor. Tedavi edilmediğinde böbrekler, damarlar ve kalp başta olmak üzere birçok organı etkileyen hastalık, kalp-damar hastalığı riskini üç kata kadar artırıyor. Ayrıca erişkinlerde körlüğe ve ciddi dolaşım bozukluklarına da yol açabiliyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Horlamaya Yol Açan Etkenlere Dikkat Haber

Horlamaya Yol Açan Etkenlere Dikkat

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, bu nedenle, özellikle solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Horlama haftada üç geceden sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor. Hava yolunun dar olması Boğazımızın arkasında bulunan yumuşak damağın sarkık olması, küçük dilin uzayıp büyümesi, alt çenenin küçük ve geride olması, dilin büyük olması, büyük bademcikler, burun kıkırdağında eğrilik ve burun etlerinin büyük olması hava yolunun daralmasına neden olabiliyor. Özellikle alerjik nezle burun etlerinin şişmesine yol açabiliyor. Uygun hastalar cerrahi tedavi açısından değerlendiriliyor. Bademcik, geniz eti, yumuşak damak veya burun operasyonları uygulanabiliyor. Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Alerjik nezlesi olan hastalarda ilaç tedavisi, burun etlerine yönelik küçültme işlemleri ve alerjenlere karşı önlemlerin alınması gerekmektedir” diyor. Obezite Fazla kilo nedeniyle boyun çevresinin kalınlaşması, kadınlarda 38 cm, erkeklerde 40 cm üzerinde olması, horlama ve Uyku Apne Sendromu için risk taşıyor. Bunun nedeni ise kalınlaşan boynun havayolunu daraltması. Fazla kilolarda hekim ve diyetisyen eşliğinde kilo kaybı öneriliyor. Ayrıca, eşlik eden insülin direnci veya tip 2 diyabet varsa tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleri gerekiyor. Alkol ve tütün tüketimi Alkol ve tütün ürünleri havayolundaki kasların gevşemesine neden olarak horlamayı artırıyor. Hava yolunu genişleten ilaçlar Hava yolunu genişleten ilaçlar da kasları gevşeterek horlamaya sebep olabiliyor. Bu ilaçlar arasında uyku ilaçları, antidepresanlar, anestezi ilaçları ve ağrı kesiciler yer alıyor. Çeşitli hastalıklar Soğuk algınlığı, alerjik nezle, reflü ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar ödem oluşturdukları havayolunun daralmasına neden oluyor. Bazı nörolojik hastalıklar da kasları gevşeterek horlamaya yol açabiliyor. Uyku yoksunluğu Yorgun olduğumuzda ve uyku borcu biriktirdiğimizde horlama artabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.