Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Japonya

Kapsül Haber Ajansı - Japonya haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Japonya haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yeni JUKE Sahneye Çıktı Haber

Yeni JUKE Sahneye Çıktı

Nissan, Japonya’daki küresel genel merkezinde düzenlenen Vision etkinliğinde tamamen yeni, tam elektrikli JUKE’u tanıttı ve Avrupa’daki elektrifikasyon stratejisinde önemli bir adım attı. Nissan, Avrupa’daki elektrikli araç pazarı büyümeye devam ederken, pazardaki rekabetçi koşullarda müşterilerin farklı ihtiyaçlarını karşılamak için elektrikli araçlar konusundaki 15 yıllık deneyimini ve liderliğini kullanıyor ve bunun üzerine yeni ürünlerini geliştiriyor. Çevik, kompakt ve tartışmasız şekilde Nissan’a ait olan bu ilk elektrikli Juke, elektrikli araç çağında da karakterini ve duygusunu koruyarak Avrupa’nın en ayırt edici kompakt crossover modellerinden birini yeniden yorumluyor. Bu model, Nissan’ın bugün her tür müşteri için elektrikli bir güç aktarma sistemi sunma yönündeki daha geniş stratejisinin bir parçasını oluşturuyor. 2010’daki ilk lansmanından bu yana JUKE, Avrupa’da 1,5 milyon kişi tarafından tercih edildi ve dikkat çekici, farklı tasarımı sayesinde kompakt crossover sınıfının görünümünü ve beklentilerini değiştirdi. Yeni JUKE bu karakteri korurken tamamen elektrikli bir güç aktarma sistemi sunarak Nissan’ın sıfır emisyonlu mobiliteye doğru yolculuğunu destekliyor. Tam Elektrifikasyona Esnek Bir Geçiş Yolu Tam elektrikli JUKE, Avrupa’daki büyüyen elektrikli araç ürün gamına katılıyor. Bu ürün gamında yeni MICRA, üçüncü nesil LEAF, Ariya crossover ve Townstar hafif ticari araç (LCV) yer alırken, yakında yeni bir A-segment elektrikli araç da bu listeye eklenecek. JUKE EV, üçüncü nesil LEAF ile birlikte Vehicle-to-Grid teknolojisini sunarak elektrikli araçların daha geniş enerji ekosistemine entegrasyonunu destekleyecek. Nissan, elektrikli araç serisini genişletirken, şarj gerektirmeyen ama elektrikli sürüş deneyimi sunan e-POWER seri hibrit teknolojisini de sunmaya devam ediyor. Nissan’ın hibrit modelleri, müşterilerin ihtiyaçlarına uygun teknolojilere erişimini sağlamak için ürün gamının önemli bir parçası olmaya devam edecek. Nissan AMIEO Başkanı Massimiliano Messina: “Avrupa, Nissan’ın elektrifikasyon stratejisinin merkezinde yer alıyor ve tamamen elektrikli bir geleceğe güçlü şekilde bağlıyız,” dedi. “Hızla genişleyen EV ürün gamımızla, bölgedeki güçlü tasarım, mühendislik ve üretim altyapımız sayesinde her segmente daha fazla seçenek ve yenilik getiriyoruz. Bu yeni nesil araçlar birlikte, sıfır emisyonlu mobiliteye geçişimizi hızlandıracak.” Avrupa’dan Yükselen Elektrifikasyon Gücü Tamamen yeni, tam elektrikli JUKE, Nissan’ın Birleşik Krallık’taki Sunderland fabrikasında üretilecek ve bu tesisin şirketin küresel elektrikli araç stratejisindeki merkezi rolünü daha da güçlendirecek. Halihazırda LEAF’e ev sahipliği yapan ve JUKE’un ön seri üretiminin önümüzdeki haftalarda başlayacağı Sunderland Fabrikası, Nissan’ın Avrupa’daki elektrikli üretim yapısının temel taşı olmaya devam ediyor. Bu taahhüt, Birleşik Krallık, İspanya ve Almanya’daki tasarım, mühendislik ve geliştirme ağını içeren Nissan’ın daha geniş bölgesel kapasitesiyle destekleniyor. Bu operasyonlarla birlikte Nissan’ın Avrupa’ya hem üretim hem de inovasyon merkezi olarak yaptığı uzun vadeli yatırım ortaya konuyor ve şirket Avrupa’da Avrupalı müşteriler için araç tasarlamaya, mühendislik yapmaya ve üretmeye devam ediyor. Nissan AMIEO Ürün, Marka ve Pazarlama Stratejisi Bölge Başkan Yardımcısı Clíodhna Lyons, “JUKE her zaman cesur tasarımı ve geleneğe meydan okuma isteğini temsil etti. Bu üçüncü nesille birlikte bu ruhu elektrikli çağa taşıyoruz. İlk tamamen elektrikli JUKE olarak, elektrikli ürün gamımız genelinde seçenekleri genişletirken yeni müşterilere ulaşmamıza yardımcı olacak,” dedi. Nissan Vision Etkinliği’nde Tanıtıldı Üçüncü nesil JUKE, Japonya’daki Nissan Vision Etkinliği’nde dünya prömiyerini yaptı. Şirket bu etkinlikte küresel medya, paydaşlar ve çalışanlara uzun vadeli yönünü, ürün yol haritasını ve teknoloji yeniliklerini tanıttı. Yeni JUKE, 2027 baharından itibaren satışa sunulacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hitachi Rail, Seibu’nun “vies” Lüks Restoran Trenini Üretecek: 2028’de Hizmete Giriyor Haber

Hitachi Rail, Seibu’nun “vies” Lüks Restoran Trenini Üretecek: 2028’de Hizmete Giriyor

Hitachi Rail, Japonya’nın önde gelen demiryolu şirketlerinden Seibu Railway için geliştirilen yeni restoran treni “Fine Dining Train vies”in üretimini üstleneceğini duyurdu. Premium seyahat deneyimi sunacak trenin Mart 2028’de hizmete girmesi planlanıyor. Seibu Railway tarafından geliştirilen projede trenin isim ve logo tasarımı da netleşti. “vies” adı verilen tren, yolculuk ile üst düzey gastronomi deneyimini bir araya getiren özel bir konsept sunacak. Yeni tren, Seibu Railway’in 2016 yılından bu yana hizmet veren restoran treni “Fifty Two Seats of Happiness” konseptinin geliştirilmiş bir versiyonu olacak. Bu proje ile daha rafine, daha özel ve daha lüks bir seyahat deneyimi hedefleniyor. “vies” treninin tasarımı, Seibu’nun amiral gemisi olan ve 2019 yılında hizmete giren Laview ekspres trenine dayanacak. Hitachi Rail, Laview projesinde elde ettiği mühendislik ve tasarım deneyimini bu yeni projeye aktaracak. Trende geniş panoramik camlar, ferah iç mekan tasarımı ve doğayla uyumlu mimari anlayış ön plana çıkacak. Aynı zamanda yolcu konforunu artıran ileri teknoloji sistemler de kullanılacak. Hitachi Rail sadece tren üretimiyle sınırlı kalmayacak; güvenli, stabil ve konforlu işletimi sağlayan kontrol ve sistem teknolojileriyle de projeye katkı sunacak. Bu sayede yolculuk ve gastronomi deneyimi üst düzeyde birleştirilecek. Trenin adı olan “vies”, Fransızca “yaşam” anlamına gelen “vie” kelimesinin çoğul hali olarak seçildi. Bu isim, doğaya ve yaşama duyulan saygıyı temsil ederken, yolcuların deneyimini zenginleştirme amacını da yansıtıyor. Ayrıca kelimenin tersten okunuşunun “Seibu” olması, isim ile marka arasında özel bir bağ kuruyor. Logo tasarımında ise trenin formunu temsil eden organik çizgiler ve yaşam kavramı öne çıkarılıyor. Tasarım, hızdan çok konfor ve deneyim odaklı bir yolculuğu simgeliyor. Seibu Railway, restoran trenleri konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyime sahip. 2016 yılında hizmete giren “Fifty Two Seats of Happiness” treni, mimar Kengo Kuma tarafından tasarlanmış ve bölgenin doğal ve kültürel dokusundan ilham alınarak geliştirilmişti. Yeni “vies” treni de bu deneyimi daha ileri taşıyarak, demiryolu seyahatinde gastronomi ve lüks deneyimi bir araya getiren yeni bir standart oluşturmayı hedefliyor. Fine Dining Train “vies”in Mart 2028’de hizmete girmesi planlanıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanserli Hücre Fotokopi Makinesi Gibi Çalışıyor Haber

Kanserli Hücre Fotokopi Makinesi Gibi Çalışıyor

1–7 Nisan Ulusal Kanser Haftası’nda normal hücre ile kanserli hücre arasındaki farklara değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Sinyal gelmediği sürece çoğalmayan normal hücrelere karşı kanser hücresi, çoğalmayı fotokopi makinesi gibi gerçekleştiriyor. Kanser tedavisinin başarı oranlarını artıran akıllı ilaçlar da bu durmak bilmeyen hücrelere ‘artık intihar etmelisin’ mesajı veriyor” açıklamasında bulundu. Yara iyileşmesi sırasında hücreler çoğalarak dokuyu onarır ve süreç tamamlandığında bu çoğalma durur. Ancak kanserli hücrede bu programlı hücre ölümünün olmadığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Yeni geliştirilen ilaçlar bu programı yeniden hatırlatma prensibiyle çalışıyor. Bazı akıllı ilaçlar doğrudan hücreye değil, çevresindeki onu besleyen damarları hedef alıyor ve bu sayede aç bırakılan kanser hücresi yok oluyor. Akıllı ilaçların fark yarattığı en önemli nokta ise doğrudan hedefe yönelerek yalnızca tümörü etkilemesi ve böylece sağlıklı hücreleri koruması. Geleneksel kemoterapide ise saç, tırnak ve kemik iliği gibi çoğalması gereken hücreler de tedaviden olumsuz etkileniyor” dedi. Ülkeler arası genetik farklılıklar başarı oranını yüzde 30’a kadar çıkarabiliyor Akıllı ilaçların kemoterapiye kıyasla daha düşük yan etki gösterdiğini de vurgulayan Üskent, “Ameliyat ve kemoterapi gereksinimini azaltabilen akıllı ilaçlardan, akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 10 ila 15’inde fayda sağlanabiliyor. Bu oran genetik farklılıklar nedeniyle Filipin, Çin ve Japonya gibi ülkelerde yüzde 25-30 seviyelerine çıkabiliyor. Özellikle hiç sigara kullanmamış kadın hastalarda başarı oranı yüzde 50-60’lara ulaşılabiliyor. Akıllı ilaç tedavisi için erken evre şartı olduğu düşünülse de aslında bu tedaviyi kanserin yayılım gösterdiği durumlarda daha sık tercih ediyoruz” dedi. Pankreas kanserinin yüzde 80’inde görülen mutasyona yönelik yeni ilaçlar geliştiriliyor Akıllı ilaçların yeni bir gelişme olarak görülse de geçmişinin 2000’li yılların başına dayandığını açıklayan Üskent, “2003’lerde lösemide sadece transplantasyon ile ömür uzatılabilirken hastalığa neden olan yapısal bozukluk tespit edildi ve buna yönelik geliştirilen tedaviyle hastalar tamamen iyileşti. Kan kanserinde yaşanan gelişme akıllı ilaçların temelini oluşturdu. Daha sonra bu yaklaşım diğer kanser türlerine de taşındı ve 2007’de akciğer kanserinde EGFR mutasyonuna karşı geliştirilen tablet ilaçla kemoterapiye gerek kalmadan tümörlerde gerileme görüldü. Akıllı ilaç tedavisinin uygunluğu kanser türüne değil mutasyonun türüne göre belirlenir. Uygun hastalarda bu ilaçlar tümörü tamamen yok edebilir ve ameliyata gerek kalmayabilir. Aynı mutasyon görüldüğünde tümör hangi organda olursa olsun benzer başarı elde edilir ve hastanın bu tedavilere uygun olup olmadığı kısa sürede sonuçlanan genetik testlerle anlaşılabilir. Bugün tüm mutasyonlara karşı ilaç bulunmuş olmasa da çalışmalar hızla sürüyor. Örneğin pankreas kanserinin yüzde 80’inde görülen bir mutasyona yönelik yeni ilaçlar üzerinde çalışılıyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye, Japonya’ya 1 Milyar Dolarlık Gıda Ürünleri İhracatı Hedefliyor Haber

Türkiye, Japonya’ya 1 Milyar Dolarlık Gıda Ürünleri İhracatı Hedefliyor

Işık: “Japonya’ya gıda ihracatında hedefimiz 1 milyar dolar” Türkiye’nin 2025 yılında küresel iklim krizinin olumsuz etkilerine rağmen Japonya’ya 337 milyon dolarlık gıda ürünleri ihraç ettiği bilgisini veren Ege İhracatçı Birlikleri Sürdürülebilirlik ve Organik Ürünler Koordinatörü Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık, hedeflerinin orta vadede Japonya’ya gıda ihracatını 1 milyar doların üzerine çıkarmak olduğunu bu hedefe ulaşmak için Foodex Fuarı’nda büyük bir adım attıklarını dile getirdi. Japonya’nın yıllık 70 milyar doların üzerinde gıda ürünleri ithal eden büyük bir ülke olduğuna dikkati çeken Işık, “Türkiye’nin Japonya’ya gıda ihracatının yüzde 30’unu Ege Bölgesi’nden yapıyoruz. Fuar kapsamında gerçekleştirdiğimiz tanıtım ve pazarlama faaliyetleri büyük ilgi gördü. Firmalarımız 400 adet ikili iş görüşmesi (B2B) gerçekleştirdi. Japon alıcılarla önceden eşleştirme çalışmaları yapıldı. Türkiye standı, dikkat çekici tasarımı ve konumuyla yoğun ziyaretçi çekti. Türkiye’nin görünürlüğünü artırmak amacıyla fuar alanında reklamlar, dijital tanıtımlar ve influencer iş birlikleri de gerçekleştirildi. İki ülke arasındaki ticaretin geliştirilmesi ve devam eden Serbest Ticaret Anlaşması sürecinin hızlandırılması, Türk ürünlerinin rekabet gücünü artıracak kritik unsurlar arasında yer alıyor” şeklinde konuştu. Öztürk: “Japonya Stratejik Öneme Sahip Bir Pazar” FOODEX Japan Fuarı’nın yalnızca Japonya’ya değil; Güney Kore, ABD, Kanada ve Avrupa’dan gelen alıcılarıyla bölgesel bir ticaret merkezi niteliği taşıdığının altını çizen Ege Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Muhammet Öztürk, FOODEX Japan Fuarı’nın Türk firmaları için hem yeni iş bağlantıları kurma hem de Uzak Doğu pazarını yakından tanıma fırsatı sağladığının ifade etti. Türk firmalarının Japon tüketicisinin kalite ve sağlıklı ürünlere verdiği önem doğrultusunda, pazara uygun ürün ve stratejiler geliştirdiğine vurgu yapan Öztürk şöyle konuştu; “Zeytinyağından makarnaya, dondurulmuş ürünlerden çikolataya kadar geniş bir ürün yelpazesi Japon ve uluslararası alıcılara sunuldu. Bu temasların sonuçlarını önümüzdeki dönemde alacağımıza inanıyoruz.” Girit: “Türk Mutfağı Japonya’da İlgi Odağı Oldu” FOODEX Japan Fuarı süresince düzenlenen tadım etkinliklerinin ziyaretçilerden büyük beğeni topladığı bilgisini veren Ege Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçıları Birliği Başkanı Bedri Girit, Michelin yıldızlı Şef Osman Serdaroğlu’nun katkılarıyla Türk ürünleri Japon damak tadına uygun şekilde sunulduğunu kaydetti. Öne çıkan etkinlikler hakkında bilgi veren Girit, “Türk somonu ve orkinosuyla hazırlanan suşi ve saşimi sunumları, Türk şarapları ve Türk kahvesi tadımları, Türk zeytinyağı seminerleri, Türk çayı semineri Türk ürünlerinin kalite ve çeşitliliğini doğrudan deneyimleme fırsatı sundu. 2025 yılında Japonya’ya 337 milyon dolarlık gıda ihracatımızın yüzde 33’üne tekabül eden 113 milyon dolarlık kısmını su ürünleri oluşturdu” ifadelerini kullandı. Uygun: “Kurumsal Temaslar ve İş Birliği Görüşmeleri Yaptık” Japonya’da Foodex Fuarı kapsamında yalnızca stand faaliyetleriyle sınırlı kalmadıklarını, Türkiye ile Japonya arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilmesine yönelik temaslarda bulunduklarını anlatan Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkanı Emre Uygun, EİB heyeti olarak Japonya’nın önde gelen kurum ve kuruluşları arasında yer alan Japonya Ulusal Deniz Suyu Balık Yetiştiriciliği Birliği, Japonya Kuruyemiş Birliği, Otsuma Kadın Üniversitesi, Japonya Bitkisel Yağ Derneği ve Japonya Yönetim Birliği görüşmeler yaptıklarını vurguladı. Japonya’nın Türk zeytinyağı sektörünün ihracat yaptığı ülkeler arasında ABD’den sonra ikinci sıraya oturduğu bilgisini veren Uygun, “Japonya, 2024/25 sezonunda Türkiye’nin 251 milyon dolarlık zeytinyağı ihracatından yüzde 9 pay aldı. Japonya’ya ihracatımızın kısa vadede 100 milyon dolara ulaşacağına inanıyoruz” diyerek sözlerini noktaladı. Türkiye'nin Japonya'ya gerçekleştirdiği ihracatta öne çıkan ürünler; Taze veya soğutulmuş balıklar, makarnalar ve kuskus, zeytinyağı kurutulmuş üzümler, meyve ve sebze suları, balık filetoları ve diğer balık etleri, hazırlanmış veya konserve edilmiş domatesler, taze veya kurutulmuş hurma, incir, fındık, taze veya kurutulmuş turunçgiller, dondurulmuş balıklar oldu. 2026 yılında yaklaşık 3.238 firmanın katıldığı fuarda, Türkiye’den milli katılım kapsamında 45, bireysel olarak 4 firma olmak üzere toplam 49 Türk firması yer aldı. 4 gün süren fuarı 73.842 ziyaretçi gezdi. Tokyo Büyükelçisi Oğuzhan Ertuğrul ile Ticaret Başmüşavirleri Mukaddes Nur Yılmaz ve Sedat Yıldız, Türk firmalarının yer aldığı stantları ziyaret ederek katılımcılarla bir araya geldi. Ziyaret kapsamında Japon pazarı hakkında değerlendirmelerde bulunulurken, firmaların talepleri ve karşılaştıkları hususlar da ele alındı. Ege İhracatçı Birlikleri heyetinde, Ege İhracatçı Birlikleri Sürdürülebilirlik ve Organik Ürünler Koordinatörü Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık, Ege Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Muhammet Öztürk, Ege Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçıları Birliği Başkanı Bedri Girit, Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkanı Emre Uygun ve Ege Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Rıza Seyyar yer aldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Muratbey, Yeni Pazarlar için 2026’da Uzak Doğu’ya Ağırlık Veriyor Haber

Muratbey, Yeni Pazarlar için 2026’da Uzak Doğu’ya Ağırlık Veriyor

Muratbey, peynire olan ilginin son yıllarda arttığı Japonya pazarında da inovasyon ve yerelleştirme merkezli stratejiyle yayılmayı hedefliyor. Türkiye’nin yenilikçi peynir markası Muratbey, 2008 yılından bu yana 300’ün üzerinde ürün çeşidini beş kıtada onlarca ülkeye ulaştırıyor. İhracatının yaklaşık yüzde 87’sini Avrupa ve Orta Doğu ülkelerine yapan Muratbey, Uzak Doğu ve Amerika’ya yönelik satışlarda da güçlü bir ivme yakaladı. 2026 yılına yönelik ihracat hedeflerini büyüttüklerini ifade eden Muratbey Yönetim Kurulu Başkanı Necmi Erol “Halihazırda Avrupa Birliği ve Ortadoğu ülkeleri, ABD ve Türk Cumhuriyetleri ağırlıklı olmak üzere 5 kıtaya ihracat yapıyoruz. Tüm dünyayı Muratbey’in sağlıklı, inovatif, kaliteli ve leziz peynirleriyle buluşturmayı hedefliyoruz. Peynir kategorisinde ilk marka olduğumuz Turquality programının kattığı güçle 2018’den bu yana Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Bulgaristan, Romanya ve İsveç başta olmak üzere Avrupa’ya peynir ihracatımız yükselen bir grafikle sürüyor. Amerika ve Avrupa pazarlarında sürdürdüğümüz istikrarlı büyümeyi Asya’da da inovasyon odaklı ürün stratejilerimizle destekliyoruz.” değerlendirmesini yaptı. “Uzak Doğu yolculuğumuzu, Kore ve Japonya’yla daha da ileri taşıyoruz” Muratbey olarak 2026 hedeflerini, 2026–2028 Orta Vadeli Programı’nda öngörülen ihracat ve sektörel hedeflerle uyumlu olarak şekillendirdiklerini ifade eden Necmi Erol, “Ülkemizdeki, çiğ süt arzı, kalite ve üretimin yanı sıra soy kütüğü/süt işletmeciliği destekleri, sektörde 2026’ya dönük iyimserliği artırdı. Yeni pazarlara erişmek amacıyla son dönemde Uzak Doğu’ya ağırlık veriyoruz. Çin’de ihracat izni alan ilk Türk süt ve süt ürünleri firmalarından biri olarak başladığımız Uzak Doğu yolculuğunu, Kore ve Japonya’yla daha da ileri taşıyoruz. Bu doğrultuda peynire olan ilginin son dönemde arttığı Japonya hedeflediğimiz pazarlardan biri olarak öne çıkıyor. Çin ve Güney Kore’de olduğu gibi Japonya pazarında da inovasyon ve yerelleştirme merkezli bir strateji izliyoruz. Well-being, sağlıklı yaşam ve modern beslenme trendleriyle uyumlu zengin ürün portföyümüzü, farklı gramaj ve ambalaj seçenekleriyle yerel tüketicinin talebine göre oluşturuyoruz.” şeklinde konuştu. “İhracatta katma değer ve marka gücü odaklı büyümeyi merkeze alıyoruz” Büyümede Ar-Ge yatırımlarının stratejik önem taşıdığını vurgulayan Erol, “İhracatta hacimle birlikte katma değer ve marka gücü odaklı büyümeyi merkeze alıyoruz. Uluslararası fuarlarda elde ettiğimiz güçlü temaslar ve ürünlerimize yönelik büyük ilgi, Muratbey’in bilinirliğine önemli katkılar sağladı. Hedeflediğimiz pazarları, toplumu ve kültürel yapıyı derinlemesine inceliyoruz. Geleneksel Türk peynirlerinin yanı sıra inovatif peynirlerimizle yerel kültürle bağ kurmanın yollarını geliştiriyoruz. Bunu bazen yerel mutfak kültürüne uygun peynir bazlı tarifleri öne çıkararak bazen de kültürel uyumu gözeten iletişim diliyle sağlıyoruz. Tüm bu adımları, Türk peynirlerini küresel gıda sahnesinde farklılaştıracak önemli bir adım olarak görüyoruz. Böylelikle sektörümüzün uluslararası pazarlara açılmasına ve katma değerli ürün payının artırılarak Türk ekonomisinin sürdürülebilir büyümesine katkı sağlıyoruz.” dedi. Necmi Erol; ABD, AB ve Uzak Doğu pazar paylarını genişletirken enerji verimliliği, sürdürülebilirlik, inovatif ürün geliştirme odaklı Ar-Ge ve üretim yatırımlarıyla marka yatırımlarını artırmayı önceliklendirdiklerini vurgulayarak, “2025’de yüzde 30 olan istihdam artışını 2026’da yeni ürün projeleriyle yaklaşık yüzde 20 artırmayı öngörüyoruz.” açıklamasını yaptı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri 2026 Finalistleri Açıklandı Haber

Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri 2026 Finalistleri Açıklandı

Yılın Fotoğrafçısı ödülü, 16 Nisan’da Londra’da düzenlenecek prestijli gala töreninde sahiplerini bulacak. 2026 sergisi ise 17 Nisan – 4 Mayıs tarihleri arasında Londra’daki Somerset House’da sanatseverlerle buluşacak. Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri, 2026 Profesyonel Yarışma kapsamında 30 finalisti ve 65’in üzerinde kısa liste adayını bugün açıkladı. Çağdaş fotoğrafçılığın sınırlarını zorlayan güçlü görsel anlatıları bir araya getiren yarışma, görsel hikaye anlatımının en çarpıcı örneklerini uluslararası platformda görünür kılıyor. Yaklaşık yirmi yıllık köklü mirasıyla öne çıkan Profesyonel Yarışma; teknik ustalığı güçlü bir anlatı vizyonuyla buluşturan, cesur ve bütünlüklü projeler üreten fotoğrafçıları desteklemeyi sürdürüyor. Bu yıl 200’ü aşkın ülke ve bölgeden 430 binin üzerinde fotoğraf başvurusu alındı. 10 kategorinin kazananları, 30 finalist arasından seçilerek 16 Nisan’da Londra’da düzenlenecek özel törende açıklanacak. Prestijli Yılın Fotoğrafçısı unvanının sahibi, kategori kazananları arasından seçilerek aynı gece açıklanacak. Kazanan; 25.000 ABD doları para ödülünün yanı sıra çeşitli Sony Digital Imaging ekipmanları ve çalışmalarını gelecek yıl Londra’da düzenlenecek sergide kişisel bir sunumla sergileme fırsatı elde edecek. Kazananlar ve finalistler ayrıca, sektörün önde gelen isimleriyle özel oturumların gerçekleştirileceği ve kariyer gelişimlerine yönelik uzman rehberliği sunan “Insights” programı kapsamında Londra’ya davet edilecek. Finalist ve kısa listeye kalan fotoğrafçıların eserlerinden oluşan seçki ise ilk olarak 17 Nisan – 5 Mayıs 2026 tarihleri arasında Londra’daki Somerset House’ta düzenlenecek Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri 2026 Sergisi kapsamında ziyaretçilerle buluşacak; sergi daha sonra farklı lokasyonlarda sanatseverlerle bir araya gelecek. Seçici kurul adına değerlendirmede bulunan Jüri Başkanı Monica Allende, şunları söyledi: “Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri 2026 Profesyonel Yarışma kategorisinde finale kalan ve kısa listeye seçilen çalışmalar, fotoğraf pratiğindeki dikkat çekici gelişimi ve fotoğrafın güçlü bir hikaye anlatım aracı olarak benimsenmesine yönelik derin bağlılığı ortaya koyuyor. Değerlendirdiğimiz pek çok seri boyunca; sevginin, nezaketin ve çoğu zaman zorlu gerçekliklere dokunan sessiz direncin kutlanışıyla insan deneyiminin farklı katmanlarından derin biçimde etkilendim. En güçlü karelerin birçoğu, gündelik yaşamın içinde saklı kalan samimi anlara ve küçük kahramanlıklara odaklanarak, sıradan akışın içinde varlığını sürdüren gücü ve ruhu görünür kılıyor.” Sony Dünya Fotoğrafçılık Ödülleri 2026 Profesyonel Yarışma kategorilerinin her birinde finale kalan üç proje ise şöyle sıralanıyor: MİMARLIK VE TASARIM André Tezza’nın (Brezilya) Everyday Structures adlı projesi, Güney Brezilya’daki mahalle bakkallarının mütevazı mimarisine ışık tutuyor. Joy Saha’nın (Bangladeş) Homes of Haor çalışması ise Bangladeş’in Haor bölgesindeki yerel mimariyi belgeliyor; bu bölgede evler, muson döneminde adalara dönüşen yükseltilmiş toprak yığınları üzerine inşa ediliyor. Chen Liang’ın (Çin Ana Karası) serisi ise Çin’in Guangdong Eyaleti’ndeki Jiangmen kentinde bulunan gözetleme kulelerini mercek altına alarak, Çin ve uluslararası mimari etkilerin özgün bir birleşimini ortaya koyuyor. YARATICI Pablo Ramos’un (Meksika) The Black Album adlı projesi, arşiv fotoğraflarından kesilen siluetler aracılığıyla Meksika’daki kayıpları ele alıyor ve görüntüleri yokluğun çarpıcı bir kolektif portresine dönüştürüyor. Ben Brooks (Birleşik Krallık) The Palm, On Piru serisinde Güney Los Angeles’tan rap sanatçılarının ruhani bağlarını ve kolektif kimliklerini yansıtıyor. Citlali Fabian (Meksika) ise Bilha, Stories of My Sisters adlı çalışmasında portreler ile dijital illüstrasyonları bir araya getirerek Güney Meksika’daki ilham verici kadınların hikayelerine hayat veriyor; projede bölgedeki yerli topluluklardan aktivistler ve sanatçılarla iş birliği yapıyor. BELGESEL PROJELERİ Santiago Mesa’nın (Kolombiya) Under the Shadow of Coca adlı projesi, geçimini bu yasa dışı ekonomiye bağlı olarak sürdüren çiftçileri ve Kolombiya’daki kokain ticaretini kontrol eden silahlı grubu takip ediyor. Alexandre Bagdassarian (Fransa), Sixteen and a Half: Eight Months in a Juvenile Prison çalışmasında Fransa’daki bir çocuk cezaevinde tutuklu bulunan gençlerin gündelik yaşamlarını belgeliyor. Colin Delfosse’un (Belçika) Restitution serisi ise Afrika maskelerinin Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DRC) ile Belçika arasındaki yolculuğunu, özgün kullanım amaçlarından müzelerdeki sergilenme süreçlerine kadar izleyerek iade tartışmalarını mercek altına alıyor. ÇEVRE Shane Hynan’ın (İrlanda) Beneath | Beofhód adlı serisi — İrlandaca’da “toprağın altındaki yaşam” anlamına geliyor — Kelt geleneğinde bataklıkların ilkel ve köklü önemini, kültürel ve çevresel gerekliliklerin etkileşimi üzerinden ele alıyor. Matteo Trevisan’ın (İtalya) Jinê Land: Where Women Keep the Earth Alive projesi ise Suriye’nin Rojava bölgesinde, kadınların öncülüğünde yürütülen ekolojik ve toplumsal yeniden inşa sürecini belgeliyor; toplulukların geleceğe dair deneysel bir vizyon etrafında bir araya gelişini yansıtıyor. Isadora Romero’nun (Ekvador) Notes on How to Build a Forest çalışması ise ormanları, zaman içinde insan ve insan dışı pek çok topluluğun birlikte şekillendirdiği kültürel alanlar olarak inceliyor. MANZARA Dafna Talmor’un (Birleşik Krallık) Constructed Landscapes adlı çalışması, sanatçının kişisel arşivinden yola çıkarak elde basılmış ve kolajlanmış renkli negatifleri soyut peyzaj temsillerine dönüştürüyor. Andreas Secci’nin (Almanya) serisi, Fransa’nın Normandiya ve Bretanya kıyılarındaki istiridye çiftliklerinin havadan görünümlerinden oluşan soyut manzaralar sunuyor. Michael Blann (Birleşik Krallık) ise fotopolimer gravür tekniğini kullanarak Avrupa’nın ikonik dağ yollarını tasvir ediyor. PERSPEKTİF Hayate Kurisu’nun (Japonya) Living Photographs adlı çalışması, fotoğrafçının ve eşinin ölü doğumla sonuçlanan bir kaybın ardından yaşadıkları deneyimi ve kremasyon öncesinde aile olarak birlikte geçirdikleri günleri belgeliyor. Fredrik Lerneryd (İsveç), Country Music in Kenya projesinde Nairobi’de düzenlenen Uluslararası Kovboy Günü festivalini görüntüleyerek Kenya’daki country müzik tutkunları için önemli bir etkinliği yansıtıyor. Seungho Kim’in (Kore Cumhuriyeti) Sunny Side Up: A Portrait of the Most Average K-Parenting Today serisi ise fotoğrafçının kendi ailesine odaklanarak ebeveynler, köpek ve bebeğin bir araya geldiği ev yaşamının keyifli kaosunu gözler önüne seriyor. PORTRE FOTOĞRAFÇILIĞI Federico Borella (İtalya), Özbekistan’daki Koryo-saram topluluğunu belgeliyor; ‘K-Wave’in etkisi altındaki yeni kuşak Kore kimliklerini yeniden sahipleniyor. Jean-Marc Caimi ve Valentina Piccinni’nin (İtalya) The Faithful adlı çalışması, bir papanın ölümü ile yenisinin seçilmesi arasındaki süreçte Vatikan’daki Aziz Petrus Meydanı’nda toplanan kalabalıklardan portreler sunuyor; adeta hayranlık kültürüne dönüşen bir hac yolculuğunu yansıtıyor. Marisa Reichert’in (Almanya) be:longing serisi ise Endonezya’nın Java Adası’ndaki Yogyakarta’da yaşayan ileri yaşlardaki Müslüman trans bireylerin yaşamlarını belgeliyor; inanç, kimlik ve toplumsal beklentiler arasında kurmaya çalıştıkları dengeyi gözler önüne seriyor. SPOR Todd Antony’nin (Yeni Zelanda) serisi, Farsça’da kelime anlamıyla ‘Buzkashi’ (keçi çekme) anlamına gelen ve Tacikistan’ın sert ve köklü sporlarından biri olan Buzkashi’ye odaklanıyor. Rob Van Thienen (Belçika), It’s a Dog’s Life çalışmasında tazı eğitim seanslarını izleyerek, pistte yapay bir tavşanı kovalayan köpeklerin hareket halindeki dinamik görüntülerinden oluşan bir seri ortaya koyuyor. Morgan Otagburuagu’nun (Nijerya) Beneath the Bridge projesi ise Nijerya’nın Lagos kentinde, profesyonel ringlerin ışıltısından uzak bir noktada amatör boksörlerin antrenman yaptığı derme çatma bir spor salonunu belgeliyor. NATÜRMORT Daniele Vita’nın (İtalya) The Bronte Pistachio adlı çalışması, Sicilya’nın Antep fıstıklarını uzun soluklu bir araştırma kapsamında ele alıyor; her birini tek tek fotoğraflayarak özgün niteliklerini yakından ortaya koyuyor. Gargi Sharma’nın (Hindistan) Experiments in Stillness serisi, nesne ile izleyici arasındaki diyaloğu keşfederek çoklu yorumlara ve dinginlik anlarına alan açıyor. Vilma Taubo’nun (Norveç) Talking Without Speaking projesi ise gündelik nesnelerin protesto sembollerine dönüşmesini konu alan fotoğraflardan oluşuyor. YABAN HAYATI VE DOĞA Wolfgang Duerr’in (Almanya) WILD adlı serisi, hareket sensörleriyle tetiklenen bir kamera aracılığıyla çekildi; siyah beyaz karelerde farklı yaban hayvanları hareket halinde görüntüleniyor. Anita Pouchard Serra’nın (Arjantin) serisi ise Buenos Aires’teki özel bir yerleşim alanında mahallede yaşayan kapibaralar ile site sakinleri arasındaki çatışmayı ele alıyor. Will Burrard-Lucas’ın (Birleşik Krallık) Crossing Point projesi, Kenya’daki Maasai Mara Ulusal Rezervi’nde yaban hayatını görüntülüyor; nesli tehlike altındaki siyah gergedanları izlemek amacıyla kurulan uzaktan kamera tuzağı, sonunda ormanlık nehir geçidinde toplanan çok sayıda hayvanı ortaya çıkarıyor. 2026 Profesyonel Yarışma jürisi şu isimlerden oluşuyor: Monica Allende, Bağımsız Küratör ve Fotoğraf Danışmanı, Jüri BaşkanıDaniel Brena, Direktör, Centro de las Artes de San Agustín, MeksikaYumi Goto, Bağımsız Küratör, Editör, Araştırmacı ve Yayıncı, JaponyaZack Hatfield, Yönetici Editör, Aperture dergisi, ABDPaul Ninson, Kurucu ve İcra Direktörü, Dikan Center, GanaBindi Vora, Sanatçı ve Kıdemli Küratör, Autograph, Birleşik Krallık Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Japonya - İzmir İlişkileri Güçleniyor Haber

Japonya - İzmir İlişkileri Güçleniyor

Japonya İzmir Kültürler Arası Dostluk Derneği ve Japonya’nın İstanbul Başkonsolosluğu iş birliği ile düzenlenen Japon Sakura Esintisi-Japon Kültürü Günleri için kente gelen İstanbul Başkonsolosu Iwama Ryoji, Muavin Konsolos Fujimori Nozomu ile Japonya’nın İzmir Fahri Konsolosu Neşe Gök, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ı Açık Ofis’te ziyaret etti. Ziyarette; İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Zeki Yıldırım, İZULAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yalçın Alver, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Övünç Özgen de yer aldı. Tugay: İzmir’i tanıtmak için yeni fırsatlar olmasını diliyoruz İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, “Japonya her zaman dost hissettiğimiz ülkelerden birisidir. İzmir olarak Japonya ile olan ilişkilerimizi geliştirme konusunda düşüncelerimiz ve beklentilerimiz var. İzmir Türkiye’nin en önemli şehirlerinden birisi. 8 bin 500 yıllık tarihi olan bir şehir. İzmir’in daha çok tanınmasını istiyoruz, Japonya’da da İzmir’i tanıtmak için yeni fırsatlar olmasını diliyoruz. İzmir’de, Manisa’da yatırımı olan Japon şirketlerinin temsilcileriyle tanışmayı, bir araya gelmeyi çok isterim. Onlar için yapabileceğimiz bir şey olursa her zaman yapmaya hazırız. Japonya’da İzmir’i, İzmir’de de Japonya’yı tanıtmak için etkinliklere de her zaman varız” şeklinde konuştu. Ryoji: İzmir’in güzelliklerini bizzat deneyimlemek isterim Japon turistlerin İzmir’i ziyaret etmekten mutluluk duyduğunu ifade eden Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Iwama Ryoji, “Japonya İzmir ilişkileri konusunda desteğinizi esirgemeyeceğinizi söylediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Alan seçmek suretiyle Japon belediyeleri ve İzmir Büyükşehir Belediyesi arasındaki ilişkiler adım adım gelişecektir. İzmir’i daha sık ziyaret etmeyi düşünüyorum. Japon şirketleriyle tanışma konusunda da beraber çalışabiliriz. İzmir’i Japonya’da daha çok tanıtmak için güzelliklerini bizzat deneyimlemek istiyorum” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sertifikalı Üretim Global Rekabette Avantaj Sağlıyor Haber

Sertifikalı Üretim Global Rekabette Avantaj Sağlıyor

Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat kapsamında hayata geçirdiği ve kamuoyunda sınırda karbon vergisi olarak bilinen Carbon Border Adjustment Mechanism (CBAM), 1 Ocak itibarıyla mali yükümlülükleriyle birlikte uygulanmaya başladı. Yeni düzenleme ile birlikte Avrupa’ya ihracat yapan firmalar için karbon emisyonu artık yalnızca çevresel bir gösterge değil, doğrudan maliyet hesaplarının bir parçası haline geldi. Karbon yoğun üretim yapan şirketler ek yükümlülüklerle karşılaşırken, düşük karbonlu ve sertifikalı üretim yapan firmalar rekabette önemli bir avantaj elde ediyor. “CBAM sanayide yapısal dönüşüm başlattı” Geri dönüşüm alanında faaliyet gösteren Saytek Medikal ve Plastik Sanayi Ticaret A.Ş., sürdürülebilir üretim modeliyle karbon azaltımı sağlayan ve bu azaltımı uluslararası standartlarla belgelendiren şirketler arasında yer alıyor. Saytek Yönetim Kurulu Başkanı Özer Yıldırım, karbon düzenlemesinin yalnızca mali bir uygulama olmadığını, sanayide köklü bir dönüşümü tetiklediğini belirterek şöyle konuştu: “Sınırda karbon vergisiyle birlikte Avrupa pazarı artık üretimin sadece fiyatına ve kalitesine değil, karbon performansına da bakıyor. Bu değişim özellikle geri dönüşüm ve plastik sektöründe oyunun kurallarını yeniden yazıyor. Önümüzdeki dönemde ihracatçı firmalar için karbon ayak izini ölçmek, raporlamak ve azaltmak bir tercih değil, zorunluluk olacak. Karbon maliyetini yönetemeyen şirketler rekabette zorlanacak; düşük karbonlu üretim yapan ve bunu uluslararası standartlarla belgelendiren firmalar ise daha güçlü bir konuma gelecek. Biz bu süreci yalnızca bir vergi uygulaması olarak değil, sanayide kalıcı bir dönüşümün başlangıcı olarak değerlendiriyoruz.” “Karbon azaltımı artık ekonomik değere dönüşüyor” Yıldırım, geri dönüşüm sektörünün yeni dönemde daha stratejik bir konuma yükseldiğini vurgulayarak Saytek’in attığı adımı şu sözlerle anlattı: “Geri dönüşüm sektörü karbon azaltımının en somut üretim modellerinden birini sunuyor. Biz Saytek olarak yılda 16 bin 500 ton karbon azaltımı sağlıyoruz ve bu azaltımı uluslararası bağımsız standartlarla belgelendirdik. 2022’den bu yana biriktirdiğimiz karbon azaltımlarımızı sertifikalandırarak piyasaya sunduk. Böylece karbonun yalnızca çevresel bir gösterge olmadığını, aynı zamanda ekonomik değere dönüşen bir varlık haline geldiğini gösteriyoruz. Karbon yükümlülüğü bulunan firmalar için doğrulanmış sertifikalar artık stratejik bir ihtiyaç niteliği taşıyor.” “Global pazarda güçlü konum sağlıyor” Karbon düzenlemelerinin küresel ölçekte yaygınlaştığına dikkat çeken Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı: “Karbon performansı artık yalnızca Avrupa ile sınırlı bir kriter değil. Japonya ve diğer gelişmiş pazarlarda da giderek belirleyici hale geliyor. Bu nedenle düşük karbonlu ve sertifikalı üretim yapan şirketler yalnızca Avrupa’da değil, global pazarda da avantaj elde ediyor. Uluslararası standartlarla belgelendirdiğimiz karbon azaltımlarımız, ihracatçılar için sürdürülebilir tedarik zincirlerinin güçlü bir parçası haline geliyor. Geri dönüşüm ve düşük karbon üretim modelleri, küresel rekabette önemli bir referans noktası oluşturuyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sertifikalı Üretim Global Rekabette Avantaj Sağlıyor Haber

Sertifikalı Üretim Global Rekabette Avantaj Sağlıyor

Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat kapsamında hayata geçirdiği ve kamuoyunda sınırda karbon vergisi olarak bilinen Carbon Border Adjustment Mechanism (CBAM), 1 Ocak itibarıyla mali yükümlülükleriyle birlikte uygulanmaya başladı. Yeni düzenleme ile birlikte Avrupa’ya ihracat yapan firmalar için karbon emisyonu artık yalnızca çevresel bir gösterge değil, doğrudan maliyet hesaplarının bir parçası haline geldi. Karbon yoğun üretim yapan şirketler ek yükümlülüklerle karşılaşırken, düşük karbonlu ve sertifikalı üretim yapan firmalar rekabette önemli bir avantaj elde ediyor. “CBAM sanayide yapısal dönüşüm başlattı” Geri dönüşüm alanında faaliyet gösteren Saytek Medikal ve Plastik Sanayi Ticaret A.Ş., sürdürülebilir üretim modeliyle karbon azaltımı sağlayan ve bu azaltımı uluslararası standartlarla belgelendiren şirketler arasında yer alıyor. Saytek Yönetim Kurulu Başkanı Özer Yıldırım, karbon düzenlemesinin yalnızca mali bir uygulama olmadığını, sanayide köklü bir dönüşümü tetiklediğini belirterek şöyle konuştu: “Sınırda karbon vergisiyle birlikte Avrupa pazarı artık üretimin sadece fiyatına ve kalitesine değil, karbon performansına da bakıyor. Bu değişim özellikle geri dönüşüm ve plastik sektöründe oyunun kurallarını yeniden yazıyor. Önümüzdeki dönemde ihracatçı firmalar için karbon ayak izini ölçmek, raporlamak ve azaltmak bir tercih değil, zorunluluk olacak. Karbon maliyetini yönetemeyen şirketler rekabette zorlanacak; düşük karbonlu üretim yapan ve bunu uluslararası standartlarla belgelendiren firmalar ise daha güçlü bir konuma gelecek. Biz bu süreci yalnızca bir vergi uygulaması olarak değil, sanayide kalıcı bir dönüşümün başlangıcı olarak değerlendiriyoruz.” “Karbon azaltımı artık ekonomik değere dönüşüyor” Yıldırım, geri dönüşüm sektörünün yeni dönemde daha stratejik bir konuma yükseldiğini vurgulayarak Saytek’in attığı adımı şu sözlerle anlattı: “Geri dönüşüm sektörü karbon azaltımının en somut üretim modellerinden birini sunuyor. Biz Saytek olarak yılda 16 bin 500 ton karbon azaltımı sağlıyoruz ve bu azaltımı uluslararası bağımsız standartlarla belgelendirdik. 2022’den bu yana biriktirdiğimiz karbon azaltımlarımızı sertifikalandırarak piyasaya sunduk. Böylece karbonun yalnızca çevresel bir gösterge olmadığını, aynı zamanda ekonomik değere dönüşen bir varlık haline geldiğini gösteriyoruz. Karbon yükümlülüğü bulunan firmalar için doğrulanmış sertifikalar artık stratejik bir ihtiyaç niteliği taşıyor.” “Global pazarda güçlü konum sağlıyor” Karbon düzenlemelerinin küresel ölçekte yaygınlaştığına dikkat çeken Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı: “Karbon performansı artık yalnızca Avrupa ile sınırlı bir kriter değil. Japonya ve diğer gelişmiş pazarlarda da giderek belirleyici hale geliyor. Bu nedenle düşük karbonlu ve sertifikalı üretim yapan şirketler yalnızca Avrupa’da değil, global pazarda da avantaj elde ediyor. Uluslararası standartlarla belgelendirdiğimiz karbon azaltımlarımız, ihracatçılar için sürdürülebilir tedarik zincirlerinin güçlü bir parçası haline geliyor. Geri dönüşüm ve düşük karbon üretim modelleri, küresel rekabette önemli bir referans noktası oluşturuyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.