Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kabızlık

Kapsül Haber Ajansı - Kabızlık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kabızlık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kasık Fıtığı Kendiliğinden İyileşir mi? Haber

Kasık Fıtığı Kendiliğinden İyileşir mi?

Ancak erişkinlerde oluşan kasık fıtıkları genellikle kendiliğinden kapanmaz ve kalıcı anatomik onarım cerrahi yöntemlerle sağlanır. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Aydıncan Akdur, kasık fıtıklarının başlangıç döneminde belirgin şikâyet oluşturmamasının hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmediğine dikkat çekiyor. Fıtık şişliğinin uzanırken küçülmesi veya tamamen kaybolmasının hastalarda iyileşme düşüncesi oluşturabildiğini belirten Akdur, bu durumun çoğunlukla karın içindeki dokuların geçici olarak normal konumuna dönmesinden kaynaklandığını ifade ediyor. Kasık Fıtığı Nasıl Oluşur? Kasık fıtığı, karın duvarının kasık kanalına yakın bölgelerinde meydana gelen anatomik zayıflıklar sonucunda ortaya çıkar. Bu zayıf alandan karın içi yağ dokusu veya bağırsak gibi yapılar dışarı doğru ilerleyebilir. Fıtık oluşumunda doğuştan gelen anatomik özellikler ve zaman içerisinde gelişen doku zayıflıkları etkili olabilir. Bazı kişilerde kasık kanalındaki doğal açıklıklar yeterince kapanmayabilirken diğerlerinde yaşlanma ve bağ dokusu değişiklikleri fıtık gelişimine zemin hazırlayabilir. Ailede fıtık öyküsünün bulunması, kronik öksürük, uzun süreli kabızlık ve karın içi basıncını artıran durumlar da hastalığın ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Kasık fıtıkları erkeklerde daha sık görülse de kadınlarda da gelişebilir. Kadın hastalarda kasık bölgesindeki şişliklerin değerlendirilmesinde femoral fıtık olasılığının da dikkate alınması önemlidir. Fıtığın büyüklüğü ve oluşturduğu belirtiler kişiden kişiye değişebilir. Bazı hastalarda yalnızca ayakta dururken fark edilen küçük bir şişlik bulunurken diğerlerinde daha büyük ve sürekli belirgin bir çıkıntı görülebilir. Doç. Dr. Aydıncan Akdur, kasık bölgesinde yeni fark edilen şişliklerin yalnızca fıtık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, lenf bezi büyümesi ve farklı yumuşak doku hastalıklarının da benzer görünüm oluşturabileceğini belirtiyor. Kasık Fıtığı Kendiliğinden Kapanabilir mi? Erişkinlerde kasık fıtığının kendiliğinden iyileşmesi beklenmez. Bunun temel nedeni, hastalığın karın duvarındaki anatomik bir açıklık veya zayıflıktan kaynaklanmasıdır. Fıtık kesesi içerisindeki dokular zaman zaman karın boşluğuna geri dönebilir. Özellikle hasta sırtüstü yattığında veya karın içi basıncı azaldığında şişliğin küçülmesi mümkündür. Ancak şişliğin kaybolması, karın duvarındaki zayıf alanın onarıldığı anlamına gelmez. Hasta ayağa kalktığında, öksürdüğünde veya ıkındığında şişlik yeniden ortaya çıkabilir. Bu nedenle kasık fıtığının masaj, egzersiz, bitkisel uygulamalar veya çeşitli destek ürünleriyle kalıcı biçimde kapatılması mümkün değildir. Bazı kişiler fıtık korsesi kullanarak şişliğin dışarı çıkmasını sınırlamaya çalışabilir. Bu ürünler seçilmiş durumlarda geçici rahatlama sağlayabilse de fıtığı ortadan kaldırmaz ve cerrahi tedavinin yerini tutmaz. Çocuklarda görülen kasık fıtıkları da kendiliğinden kapanması beklenen göbek fıtıklarından farklı değerlendirilir. Çocukluk çağındaki kasık fıtıkları, sıkışma riski nedeniyle çocuk cerrahisi tarafından değerlendirilmelidir. Kasık Fıtığı Tedavi Edilmezse Ne Olur? Kasık fıtığı bulunan her hastada kısa süre içerisinde ciddi bir komplikasyon gelişeceği söylenemez. Bazı fıtıklar uzun süre küçük boyutlarda kalabilir ve hafif belirtilerle seyredebilir. Ancak fıtığın zaman içerisinde büyümesi veya daha fazla rahatsızlık oluşturması mümkündür. Özellikle ayakta uzun süre kalmak, ağır kaldırmak veya yoğun fiziksel aktivite yapmak, bazı hastalarda kasık bölgesindeki baskı hissini artırabilir. Fıtığın büyümesi, günlük hareketlerin kısıtlanmasına ve çalışma yaşamında zorluklara neden olabilir. Bazı hastalarda yürürken veya eğilirken rahatsızlık hissedilebilir. Tedavi edilmeyen kasık fıtıklarında en önemli komplikasyonlardan biri, fıtık içeriğinin sıkışmasıdır. Bu durumda karın içinden dışarı çıkan doku tekrar karın boşluğuna dönemeyebilir. Sıkışmaya bağırsak tıkanıklığı eşlik edebilir. Daha ciddi durumlarda sıkışan dokunun kan dolaşımı bozulabilir ve boğulmuş fıtık olarak adlandırılan tablo gelişebilir. Bu durum acil cerrahi değerlendirme gerektirir. Zamanında müdahale edilmemesi bağırsak dokusunda hasara ve ciddi enfeksiyonlara neden olabilir. Bununla birlikte komplikasyon riski her hastada aynı değildir. Fıtığın türü, hastanın cinsiyeti ve eşlik eden sağlık sorunları bu riskin değerlendirilmesinde önem taşır. Kasık Fıtığında Hangi Belirtiler Tehlikelidir? Kasık fıtığı bulunan hastaların özellikle ani başlayan ve giderek şiddetlenen ağrılara dikkat etmesi gerekir. Önceden yumuşak olan ve uzanmakla küçülen bir fıtık şişliğinin aniden sertleşmesi veya geri dönmemesi, sıkışma açısından uyarıcı olabilir. Şiddetli kasık ağrısına bulantı, kusma, karında şişlik ve gaz ya da dışkı çıkaramama eşlik etmesi bağırsak tıkanıklığıyla ilişkili olabilir. Fıtık üzerindeki ciltte renk değişikliği, belirgin hassasiyet ve genel durum bozukluğu da önemsenmesi gereken belirtilerdir. Doç. Dr. Aydıncan Akdur, bu tür şikâyetlerin ortaya çıkması durumunda hastanın fıtığı zorlayarak içeri itmeye çalışmaması ve acil sağlık değerlendirmesi alması gerektiğine dikkat çekiyor. Özellikle ağrılı ve sertleşmiş bir fıtığın evde çeşitli yöntemlerle düzeltilmeye çalışılması, gerekli müdahalenin gecikmesine neden olabilir. Bu belirtiler bulunmadığında bile giderek büyüyen veya sık rahatsızlık oluşturan fıtıkların genel cerrahi tarafından değerlendirilmesi önemlidir. Her Kasık Fıtığı Hemen Ameliyat Edilmeli mi? Kasık fıtıklarının kalıcı tedavisi cerrahi onarımdır. Ancak bu durum, her hastanın tanı konulduğu gün ameliyat edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Belirti vermeyen veya çok az belirti oluşturan bazı erkek hastalarda, risklerin değerlendirilmesi ve hastanın bilgilendirilmesi koşuluyla dikkatli izlem tercih edilebilir. Bu yaklaşımda hastanın fıtık belirtilerini tanıması, komplikasyon işaretleri hakkında bilgi sahibi olması ve şikâyetler arttığında yeniden değerlendirilmesi önemlidir. Bununla birlikte ağrıya neden olan, büyüyen veya günlük yaşamı etkileyen fıtıklarda cerrahi tedavi daha fazla gündeme gelir. Kadınlarda kasık fıtıklarının değerlendirilmesi farklılık gösterebilir. Femoral fıtık olasılığı ve sıkışma riski nedeniyle cerrahi tedavi daha erken önerilebilir. Ameliyat kararında hastanın yaşı, kalp ve akciğer hastalıkları, kullanılan ilaçlar ve anestezi riskleri de değerlendirilmelidir. Doç. Dr. Aydıncan Akdur, fıtık tedavisinde kararın yalnızca şişliğin büyüklüğüne dayanmadığını, belirtilerin ve hastaya özgü risklerin birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor. Kasık Fıtığı Ameliyatında Hangi Yöntemler Kullanılır? Kasık fıtığı ameliyatları açık veya kapalı cerrahi yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Her iki yaklaşımın da uygun hastalarda etkili sonuçlar sağlayabildiği bilinmektedir. Açık cerrahide kasık bölgesinden yapılan kesi aracılığıyla fıtık onarılır. Kapalı cerrahide ise kamera ve özel cerrahi aletlerden yararlanılarak karın duvarındaki zayıf alan güçlendirilir. Erişkin kasık fıtığı ameliyatlarında tekrar riskini azaltmak amacıyla sıklıkla cerrahi yama kullanılır. Ancak yama kullanımı ve cerrahi tekniğin seçimi hastanın durumuna göre belirlenir. Kapalı yöntemler, deneyimli ekipler tarafından uygulandığında bazı hastalarda daha hızlı iyileşme ve daha az kronik ağrı riski gibi avantajlar sağlayabilir. Bununla birlikte daha önce geçirilmiş ameliyatlar, fıtığın özellikleri ve hastanın genel sağlık durumu nedeniyle açık cerrahi daha uygun olabilir. Cerrahi yaklaşımın belirlenmesinde en önemli hedef, fıtığın güvenli şekilde onarılması ve uzun dönemde tekrar olasılığının azaltılmasıdır. Kasık Fıtığı Bulunan Hastalar Nelere Dikkat Etmeli? Kasık fıtığı tanısı alan hastaların günlük yaşamlarında bazı noktalara dikkat etmesi şikâyetlerin kontrol edilmesine yardımcı olabilir. Özellikle kabızlıktan kaçınmak, uzun süre ıkınmamak ve kronik öksürüğe neden olan hastalıkların tedavisini sağlamak önemlidir. Ağır kaldırma sırasında zorlanmanın azaltılması da bazı hastalarda yakınmaları hafifletebilir. Ancak fiziksel aktivitelerin tamamen bırakılması veya sürekli yatak istirahati önerilmez. Hastaların hangi aktiviteleri güvenle yapabilecekleri, fıtığın özelliklerine ve yaşadıkları belirtilere göre değerlendirilmelidir. Fıtığın zamanla küçüldüğünü düşünerek kontrolü bırakmak doğru değildir. Şişlikteki değişiklikler, fıtığın karın duvarındaki açıklığının kapandığını göstermeyebilir. Sonuç olarak erişkinlerde kasık fıtığı kendiliğinden iyileşen bir hastalık değildir. Bununla birlikte her hastanın acil ameliyata ihtiyacı bulunmaz. Doğru tanı, komplikasyon belirtilerinin bilinmesi ve kişiye özel cerrahi değerlendirme, hastalığın güvenli şekilde yönetilmesinde belirleyici rol oynar. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hemoroid Ameliyatı Ne Zaman Gereklidir? Haber

Hemoroid Ameliyatı Ne Zaman Gereklidir?

Her hemoroid hastasının ameliyat edilmesi gerekmese de bazı durumlarda cerrahi tedavi önemli bir seçenek haline geliyor. Özellikle ileri dereceli hemoroidler, sürekli tekrarlayan şikâyetler ve diğer tedavi yöntemlerinden yeterli sonuç alınamaması, ameliyat ihtiyacının değerlendirilmesine neden olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Aydıncan Akdur, hemoroid ameliyatı kararının yalnızca hastalığın derecesine göre verilmemesi gerektiğini belirtiyor. Hastanın kanama sıklığı, ağrısı, hemoroid dokusunun dışarı sarkma durumu ve yaşam kalitesindeki etkilenmenin birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Cerrahi tedavinin uygun hastalarda etkili sonuçlar sağlayabildiğini ancak tüm hastalar için ilk seçenek olmadığını vurguluyor. Hemoroid Hastalığının Dereceleri Ameliyat Kararını Nasıl Etkiler? Hemoroid hastalığı, iç hemoroidlerin dışarı sarkma özelliklerine göre dört dereceye ayrılabilir. Bu sınıflandırma, tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde önemli bir rehberdir. Birinci derece hemoroidlerde dışarı sarkma görülmez. Hastalar çoğunlukla kanama, dolgunluk veya hafif rahatsızlık gibi belirtilerle başvurabilir. Bu aşamada genellikle beslenme düzenlemeleri ve uygun cerrahi dışı yaklaşımlar ön plandadır. İkinci derece hemoroidlerde dışkılama sırasında dışarı sarkma oluşabilir ancak hemoroid dokusu kendiliğinden içeri döner. Bu hastalarda da cerrahi dışı tedaviler sıklıkla değerlendirilebilir. Üçüncü derece hemoroidlerde dışarı çıkan dokunun elle içeri itilmesi gerekebilir. Hastanın şikâyetlerine ve önceki tedavilere verdiği yanıta göre girişimsel ya da cerrahi yöntemler gündeme gelebilir. Dördüncü derece hemoroidlerde ise dışarı sarkan hemoroid dokusu genellikle içeri gönderilemez. Bu durum, özellikle belirgin şikâyetlere neden olduğunda cerrahi tedaviyi daha önemli hale getirebilir. Bununla birlikte hastalığın derecesi, tek başına kesin ameliyat kararı anlamına gelmez. Hastanın genel sağlık durumu ve tedaviden beklentileri de değerlendirilmelidir. Hangi Belirtiler Hemoroid Ameliyatını Gündeme Getirir? Hemoroid ameliyatı gerekliliği değerlendirilirken öncelikle hastanın şikâyetlerinin süresi ve şiddeti dikkate alınır. Tekrarlayan veya sürekli devam eden kanamalar, hastaların günlük yaşamını önemli ölçüde etkileyebilir. Özellikle uzun süreli kanamaya bağlı kansızlık gelişmesi, daha kapsamlı bir değerlendirme yapılmasını gerektirir. Ancak kanamanın gerçekten hemoroidlerden kaynaklandığı doğrulanmalıdır. Çünkü bağırsak polipleri, anal fissür ve kolorektal hastalıklar da benzer belirtiler oluşturabilir. Makattan dışarı sarkan ve içeri gönderilemeyen hemoroid dokusu, hastalarda hijyen sorunlarına, akıntıya, tahrişe ve günlük aktivitelerde güçlüğe neden olabilir. Ayrıca sık tekrarlayan şişlik, rahatsızlık ve ağrı şikâyetleri de tedavi planının yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Doç. Dr. Aydıncan Akdur, hastalığın kişinin sosyal yaşamını, çalışma düzenini ve genel konforunu ne ölçüde etkilediğinin tedavi seçiminde önemli olduğunu belirtiyor. Özellikle uzun süre ilaç veya bölgesel uygulama kullanılmasına rağmen yakınmaların devam etmesi, daha etkili tedavi seçeneklerinin görüşülmesini gerekli kılabilir. Ameliyatsız Tedaviler Hangi Durumlarda Yetersiz Kalabilir? Hemoroid hastalığında tedavinin ilk basamaklarından biri, bağırsak alışkanlıklarının düzenlenmesidir. Liften zengin beslenmek, yeterli sıvı tüketmek ve kabızlığı önlemek, birçok hastada şikâyetlerin azalmasına katkı sağlayabilir. Bunun yanında uygun hastalarda lastik bant ligasyonu, skleroterapi veya kızılötesi koagülasyon gibi muayenehane temelli işlemler uygulanabilir. Ancak ileri dereceli sarkmanın bulunduğu, büyük dış hemoroidlerin eşlik ettiği veya tekrarlayan belirtilerin devam ettiği hastalarda bu yöntemler yeterli olmayabilir. Özellikle hem iç hem de dış hemoroid dokularının belirgin şekilde büyüdüğü durumlarda cerrahi yöntemler daha etkili bir tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir. Bazı hastalarda başlangıçta uygulanan cerrahi dışı tedavilerle geçici rahatlama sağlansa da şikâyetler zaman içerisinde tekrar ortaya çıkabilir. Bu durumda önceki tedavilerin sonuçları ve mevcut muayene bulguları yeniden gözden geçirilmelidir. Her hastada aynı yöntemin tekrarlanması yerine, tedavi stratejisinin hastalığın güncel durumuna göre değiştirilmesi daha doğru olabilir. Hemoroid tedavisinde amaç yalnızca kısa süreli rahatlama sağlamak değil, hastanın şikâyetlerini sürdürülebilir şekilde kontrol altına almaktır. Hemoroid Ameliyatında Hangi Cerrahi Yöntemler Kullanılır? Hemoroid ameliyatında kullanılabilecek farklı cerrahi teknikler bulunmaktadır. Hangi yöntemin seçileceği, hemoroidin derecesine, dokuların özelliklerine ve hastanın genel sağlık durumuna göre belirlenir. Geleneksel hemoroidektomi, uygun hastalarda iç ve dış hemoroid dokularının cerrahi olarak çıkarılmasını sağlayan yöntemlerden biridir. Bu teknik, özellikle ileri dereceli ve belirgin dış komponenti bulunan hemoroidlerde etkili bir seçenek olabilir. Bununla birlikte ameliyat sonrası ağrı ve iyileşme süreci açısından hastanın bilgilendirilmesi gerekir. Seçilmiş hastalarda hemoroidal arter ligasyonu veya stapler kullanılan yöntemler de gündeme gelebilir. Ancak bu tekniklerin her biri farklı avantajlara, sınırlılıklara ve tekrarlama risklerine sahiptir. Örneğin stapler hemoroidopeksi her hasta için uygun değildir ve bazı cerrahi yöntemlere kıyasla uzun dönem tekrar veya farklı komplikasyon riskleri taşıyabilir. Bu nedenle yalnızca ameliyatın daha az ağrılı olduğu iddiasına dayanarak yöntem seçilmesi doğru değildir. Doç. Dr. Aydıncan Akdur, hemoroid cerrahisinde uygulanacak tekniğin hastaya özel belirlenmesinin ve ameliyat öncesinde olası sonuçların ayrıntılı şekilde değerlendirilmesinin önemini vurguluyor. Tromboze Hemoroidlerde Acil Ameliyat Gerekir mi? Tromboze dış hemoroid, makat çevresindeki dış hemoroid damarlarında pıhtı oluşması sonucunda gelişen ağrılı bir durumdur. Genellikle ani başlayan şiddetli ağrı ve hassas şişlikle kendisini gösterir. Bu hastaların tümünde acil ameliyat gerektiği söylenemez. Ağrının başlangıç zamanı, şiddeti, muayene bulguları ve hastanın genel durumu tedavi kararında önemlidir. Yakınmaları yeni başlamış ve şiddetli ağrısı bulunan seçilmiş hastalarda cerrahi olarak pıhtılaşmış dokunun çıkarılması düşünülebilir. Buna karşılık şikâyetlerin azalmaya başladığı veya cerrahi girişimin uygun olmadığı hastalarda ağrı kontrolü ve dışkılama düzeninin sağlanması gibi konservatif yaklaşımlar tercih edilebilir. Özellikle makat çevresindeki her ağrılı şişliğin tromboze hemoroid olmadığı unutulmamalıdır. Anal apse gibi acil müdahale gerektirebilen hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir. Ateş, giderek artan ağrı, yaygın kızarıklık ve genel durum bozukluğu bulunan kişilerin hızlı şekilde değerlendirilmesi gerekir. Hemoroid Ameliyatı Sonrası İyileşme Süreci Hemoroid ameliyatından sonra iyileşme süresi, kullanılan yönteme ve hastanın özelliklerine göre değişiklik gösterebilir. Özellikle klasik hemoroidektomi sonrasında ilk günlerde ağrı ve dışkılama sırasında hassasiyet görülebilir. Hekim tarafından önerilen ağrı kontrolü ve yara bakımı uygulamaları bu dönemde önem taşır. Dışkının yumuşak tutulması, ameliyat bölgesinin zorlanmasını azaltabilir. Bu nedenle yeterli sıvı tüketimi, lifli beslenme ve gerekli görüldüğünde dışkı yumuşatıcı ilaçlar önerilebilir. Ilık oturma banyoları bazı hastalarda rahatlama sağlayabilir. Ancak uygulamanın sıklığı ve şekli ameliyatı gerçekleştiren cerrahın önerilerine göre belirlenmelidir. Ameliyat sonrasında hafif kanama veya akıntı görülebilse de yoğun kanama, yüksek ateş, idrar yapamama veya kontrol edilemeyen ağrı durumunda sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir. İşe dönüş süresi hastanın mesleğine ve cerrahi yönteme bağlıdır. Masa başında çalışan kişiler daha erken dönebilirken yoğun fiziksel aktivite gerektiren işlerde daha uzun süre gerekebilir. Ameliyat Kararı Neden Kişiye Özel Verilmelidir? Hemoroid ameliyatı kararı, hastalığın yalnızca görüntüsüne veya şikâyetlerin tek bir özelliğine dayanarak verilmemelidir. Hastanın yaşı, gebelik durumu, kullandığı kan sulandırıcı ilaçlar, bağırsak alışkanlıkları ve daha önce uygulanan tedaviler birlikte değerlendirilmelidir. Cerrahi tedavi sonrasında da kabızlık, uzun süre ıkınma ve tuvalette gereğinden fazla vakit geçirme gibi alışkanlıkların devam etmesi, yeni hemoroid şikâyetlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle ameliyat, hemoroid hastalığının yönetiminde tek başına yeterli bir yaklaşım olarak görülmemelidir. Uzun dönem başarının desteklenmesi için bağırsak sağlığına yönelik önlemlerin sürdürülmesi önemlidir. Sonuç olarak hemoroid ameliyatı, özellikle ileri dereceli sarkma, belirgin iç ve dış hemoroidler, tekrarlayan kanama ve diğer tedavilerle kontrol altına alınamayan şikâyetler söz konusu olduğunda gündeme gelir. Doğru tanı, uygun cerrahi yöntem ve kişiye özel iyileşme planı, tedavi sürecinde hastanın yaşam kalitesinin artırılmasına yardımcı olabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Okul Sabahı Gelen Karın Ağrısındaki Gizli Tehlike! Haber

Okul Sabahı Gelen Karın Ağrısındaki Gizli Tehlike!

Yeni eğitim döneminin başlaması, sınavlar, arkadaş ilişkileri veya öğretmen değişikliği gibi faktörler çocuklarda kaygı yaratarak çeşitli fiziksel yakınmalara yol açabiliyor. Özellikle sabah saatlerinde ortaya çıkan karın ağrısı, bulantı, iştahsızlık veya tuvalet ihtiyacı çoğu zaman okul stresiyle bağdaştırılıyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, stresin fiziksel belirtilere yol açabileceğini doğrularken çok önemli bir noktanın altını çiziyor: "Çocuklarda görülen her karın ağrısını stres veya kaygı ile açıklamak doğru değildir". Cerrahi Müdahale Gerektiren Hastalıkların Habercisi Olabilir Karın ağrısının çocukluk çağında çok sık karşılaşılan bir şikâyet olduğunu belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, bu durumun tek başına bir hastalık olmadığını söylüyor. Ağrının basit bir mide-bağırsak enfeksiyonu (gastroenterit), kabızlık, parazit veya idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabileceği gibi; apandisit veya doğuştan gelen bağırsak sorunları (Meckel divertikülü) gibi cerrahi hastalıklara da işaret edebileceğini belirtiyor. Karın ağrısı şikâyetiyle yapılan tıbbi değerlendirmelerde, çocukların yaklaşık %10-20’sinde cerrahi bir sorun saptanırken, yaklaşık %5’inde ameliyat gerekebiliyor. Cerrahi hastalıklar arasında akut apandisitin ayrı bir önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Kılıç, "Apandisit, çocuklarda ani başlayan karın ağrıları nedeniyle yapılan ameliyatların en sık nedenidir ve özellikle okul çağında dikkatle değerlendirilmelidir. Hastalık genellikle apandisitin iç boşluğunun tıkanmasıyla başlar; tedavi geciktiğinde ise delinme ve karın içine iltihap yayılması gibi ciddi riskler ortaya çıkabilir" diyor. Ayrıca enfeksiyonlar sonrasında karın içindeki lenf bezlerinin şişmesinin (mezenterik lenfadenit) de apandisiti taklit eden ağrı ve ateşe yol açabileceğini hatırlatıyor. Çocuğunuzun Sadece Söylediklerine Değil, Hareketlerine de Bakın Çocuklarda karın ağrısını değerlendirmenin yetişkinlere göre daha zor olduğunu belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, küçük çocukların ağrının yerini tam tarif edemediğini ve organların birbirine yakınlığının teşhisi güçleştirebildiğini ifade ediyor. Bu noktada ebeveynlere düşen en önemli görev, çocuğun sadece söylediklerini değil hareketlerini de gözlemlemek. Doç. Dr. Kılıç şu ipuçlarını paylaşıyor: "Eğer karın zarında bir iltihaplanma varsa, çocuk hareket etmek istemeyebilir, yürürken veya öksürürken ağrısının arttığını söyleyebilir. Ağrıyı hafifletmek için bacaklarını karnına doğru çekerek hareketsiz bir pozisyon alması oldukça önemli bir belirtidir". Hangi Durumlarda Zaman Kaybetmeden Hekime Başvurulmalı? Her karın ağrısının acil bir tablo yaratmadığını ancak bazı belirtilerde vakit kaybedilmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, hekime başvurulması gereken durumları şöyle sıralıyor: Ağrının giderek şiddetlenmesi veya uzun sürmesi. Ağrının karında belirli bir noktada yoğunlaşması. Çocuğun yürümek veya hareket etmek istememesi. Ateş, tekrarlayan kusma veya dışkıda kan görülmesi. Karında belirgin bir şişlik ve genel durumda bozulma olması. Karın ağrısı yakınmasının yalnızca "okul stresi" denilip geçiştirilmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, "Çocuğun şikâyetini küçümsememek, ancak her karın ağrısında da paniğe kapılmamak gerekir. Doğru yaklaşım; karın ağrısının süresini, şiddetini, yerini ve hareketle ilişkisini hekim kontrolünde değerlendirmektir" diyerek sözlerini tamamlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bağırsak Tembelliğine Çözüm Sofrada! Haber

Bağırsak Tembelliğine Çözüm Sofrada!

Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, “Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir.” dedi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, kabızlığın nedenleri, bağırsak hareketlerini destekleyen besinler ve hangi belirtilerde hekime başvurulması gerektiği hakkında bilgi verdi. Kabızlık sanıldığından daha yaygın bir sorun Kabızlığın yalnızca tuvalete çıkamamak anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, haftada üçten az dışkılama, sert dışkı, zorlanma hissi ve bağırsakların tam boşalmadığı düşüncesinin de kabızlık belirtileri arasında yer aldığını ifade etti. Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Levent, uzun süren kabızlığın yaşam kalitesini düşürdüğünü ve bazı sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceğini söyleyerek, "Bağırsaklarımız yalnızca sindirim sistemi için değil, genel sağlık açısından da büyük önem taşır. Düzenli çalışan bağırsaklar metabolizmayı desteklerken, yaşam kalitesini de artırır. Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir." dedi. Bağırsakları çalıştırmanın ilk şartı lif tüketmek Bağırsak hareketlerini artıran en önemli besin öğesinin diyet lifi olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, liflerin sindirilemeden kalın bağırsağa ulaştığını ve burada dışkının hacmini artırarak bağırsak hareketlerini hızlandırdığını söyleyerek, lif açısından zengin beslenmenin; kabızlığı önlediğini, bağırsak florasını desteklediğini, kan şekerinin dengelenmesine katkı sağladığını, tokluk hissini artırdığını, kalp ve damar sağlığını desteklediğini ifade etti. Kuru erik doğal bir bağırsak dostu Kabızlık denildiğinde akla ilk gelen besinlerden birinin kuru erik olduğunu belirten Levent, bunun bilimsel nedenleri bulunduğunu dile getirdi ve "Kuru erik hem yüksek lif içerir hem de doğal sorbitol sayesinde bağırsakların daha düzenli çalışmasına yardımcı olur." şeklinde konuştu. Levent, sabah kahvaltısında birkaç adet kuru erik tüketmenin veya akşamdan suda bekletilmiş kuru eriğin suyuyla birlikte yenmesinin bağırsak hareketlerini destekleyebileceğini ifade etti. İncir ve kayısı da etkili seçenekler arasında Kuru incir ve kuru kayısının da lif bakımından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, bu meyvelerin düzenli ancak kontrollü miktarlarda tüketilmesini önererek, "Özellikle kuru meyveler yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak hareketlerini artırırken aynı zamanda vitamin ve mineral açısından da önemli kaynaklardır." dedi. Yeşil yapraklı sebzeleri sofradan eksik etmeyin Ispanak, semizotu, pazı, marul, roka ve brokoli gibi yeşil sebzelerin bağırsak sağlığını desteklediğini söyleyen Levent, günlük öğünlerde mutlaka sebzeye yer verilmesi gerektiğini belirterek, sebzelerin içerdiği çözünür ve çözünmez liflerin bağırsak hareketlerini doğal şekilde desteklediğini ifade etti. Tam tahıllar bağırsakların düzenli çalışmasına katkı sağlar Beyaz ekmek ve rafine un ürünleri yerine tam buğday ekmeği, yulaf, çavdar ve bulgur gibi tam tahılların tercih edilmesini öneren Levent, rafine karbonhidratların lif açısından yetersiz kaldığını, tam tahılların hem bağırsak hareketlerini artırdığını hem de uzun süre tokluk sağladığını belirtti. Kurubaklagiller bağırsak bakterilerini de besliyor Nohut, mercimek, kuru fasulye ve barbunyanın yalnızca lif kaynağı olmadığını söyleyen Levent, bu besinlerin bağırsak mikrobiyotasını besleyen prebiyotik özelliklere de sahip olduğunu dile getirerek, "Düzenli baklagil tüketimi hem bağırsak hareketlerini artırır hem de yararlı bağırsak bakterilerinin çoğalmasına katkıda bulunur." ifadelerini kullandı. Meyveleri kabuğuyla tüketmek önemli Elma, armut, kivi ve erik gibi meyvelerin özellikle kabuklarının lif açısından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, mümkün olduğunca iyi yıkandıktan sonra kabuklarıyla tüketilmelerini önererek, kivinin bağırsak hareketlerini destekleyen en etkili meyvelerden biri olduğuna dikkat çekti. Yoğurt ve kefir bağırsak florasını destekliyor Bağırsakların yalnızca lif değil, sağlıklı bakterilere de ihtiyaç duyduğunu ifade eden Levent, probiyotik içeren yoğurt ve kefirin bağırsak mikrobiyotasını güçlendirdiğini, bağırsak florasının dengeli olmasının sindirim sistemi kadar bağışıklık sistemi açısından da önem taşıdığını kaydetti. Hareketsizlik bağırsakları yavaşlatıyor Beslenmenin yanı sıra fiziksel aktivitenin de bağırsak hareketleri üzerinde doğrudan etkili olduğunu söyleyen Levent, düzenli yürüyüş yapan kişilerde kabızlığın daha az görüldüğünü ifade ederek, günde 30 dakikalık tempolu yürüyüşün bile bağırsak hareketlerini belirgin şekilde artırabileceğini söyledi. Bu belirtiler varsa mutlaka doktora başvurun Kabızlığın bazı durumlarda ciddi hastalıkların belirtisi olabileceğini hatırlatan Dr. Ayhan Levent, şu uyarılarda bulundu: “Dışkıda kan görülmesi, ani başlayan kabızlık, açıklanamayan kilo kaybı, şiddetli karın ağrısı, demir eksikliği anemisi, ileri yaşta yeni başlayan kabızlık gibi durumlarda vakit kaybetmeden bir iç hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor.” Bağırsak dostu beslenme uzun vadeli sağlık yatırımıdır Bağırsak sağlığının yalnızca sindirim sistemiyle sınırlı olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık sistemi, metabolizma ve genel sağlık üzerinde önemli rol oynadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı: "Kabızlığı yalnızca bir sindirim problemi olarak görmek doğru değildir. Liften zengin beslenme, yeterli su tüketimi, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları bağırsakların doğal ritmini korumanın en etkili yoludur. Küçük görünen günlük alışkanlıklar, uzun vadede hem bağırsak sağlığını hem de genel yaşam kalitesini belirler." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

‘Parkinsonla Yaşamak’ Masaya Yatırıldı Haber

‘Parkinsonla Yaşamak’ Masaya Yatırıldı

Nilüfer Belediyesi, ‘Dünya Parkinson Günü’ kapsamında Karaman Dernekler Yerleşkesi’nde ‘Parkinsonla Yaşamak’ başlıklı bir seminer düzenledi. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Çiğdem Sevda Erer Özbek’in moderatörlüğünde Bursa Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Demet Yıldız ve Bursa Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Nilüfer Büyükkoyuncu Pekel bilgilerini paylaştı. Toplumda parkinson hastalığına dair farkındalık oluşturmayı hedefleyen seminere katılım yoğun oldu. Uzmanlar, parkinson ile mücadelenin sadece ilaçla değil; egzersiz, doğru beslenme alışkanlıkları ve hasta yakınlarının sabırlı desteğiyle bir bütün olarak yürütülmesi gerektiği vurguladı. ÖLÜMCÜL HASTALIK KATEGORİSİNDE DEĞİL Seminerin açılışında konuşan Prof. Dr. Çiğdem Sevda Erer Özbek, parkinsonun artık ölümcül bir hastalık kategorisinde yer almadığını söyledi. 1960’lı yıllarda dopaminin keşfinden sonra parkinsonun ölümcül hastalık grubundan çıktığını hatırlatan Özbek, “Artık bu hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik bir süreç olarak yaşayabiliyoruz” dedi. Hastalığın artış nedenlerine de değinen Özbek, “Yaşam süresi uzadı ama çevresel faktörler de artık çok etkili. Özellikle hava ve su kirliliğinin yanı sıra tarım ilaçları en önemli faktörler arasında yer alıyor" diye konuştu. ERKEN TANI ÖNEMLİ Hastalığın tıbbi boyutlarını ve tanı sürecini anlatan Doç. Dr. Demet Yıldız, parkinsonun sinsi bir hastalık olduğunu kaydetti. 65 yaş üzerinde her 100 kişiden bir veya ikisinde görüldüğünü anlatan Yıldız, “Tanı koydurucu temel belirtilerimiz; hareketlerde yavaşlama, istirahat halindeyken görülen el titremesi ve eklemlerdeki sertliktir” dedi. Erken tanının önemini vurgulayan Yıldız, “Tedavisiz kalan hastalar 5-10 yıl içinde bağımlı hale gelebilirken, doğru tedaviyle bu süreyi 15-20 yıla kadar uzatabiliyoruz. İleri evrelerde ise farklı tedavi yöntemlerine başvuruyoruz” şeklinde konuştu. GÜNDE 8-10 BARDAK SU TÜKETİN Beslenme konusundaki detayları aktaran Doç. Dr. Nilüfer Büyükkoyuncu Pekel ise ilaç kullanımı ile beslenme arasındaki bağı aktardı. Parkinson ilaçlarının vücutta proteinlerle yarışacağını belirten Pekel, “Bu yüzden maksimum fayda sağlamak için ilacınızı aç karna almalı ve yemek yemek için en az bir saat beklemelisiniz” diye konuştu. Hastaların yüzde 90’ında görülen kabızlık sorunu için de tavsiyelerde bulunan Pekel, “Günde 8-10 bardak su tüketimi, lifli gıdalar ve düzenli yürüyüş olmazsa olmazımızdır. Ayrıca yutma güçlüğü çeken hastalarımızı asla yatar pozisyonda beslenmemeli, gerekirse gıdaları blenderden geçirerek lapa kıvamında sunmalıyız” dedi. Seminer, katılımcılardan gelen soruların yanıtlanmasıyla sona erdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor  Haber

Parkisonda Sabır, Anlayış ve Doğru Tedavi Hayat Değiştiriyor 

Parkinson beynin derinlerinde sessizce başlayan ve zamanla yaşamın birçok alanını etkileyen kompleks bir nörolojik süreçtir. Parkinson hastalarının çoğu zaman yavaş hareket ettikleri, mimikleri azaldığı ya da konuşmaları değiştiği için yanlış anlaşılabildiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Dr. Tuğba Okluoğlu “Biraz sabır ve anlayış bazen en etkili destek olabilir. Parkinson hastalığı doğru yaklaşım, erken tanı ve kişiye özel tedavi ile birlikte yönetilebilen bir yolculuktur. Ve en güçlü tedavilerden biri de farkındalıktır” diyor. Uzm. Dr. Tuğba Okluoğlu parkinson hastalığı hakkında bilgi verdi. Parkinson sadece hareket hastalığı değildir Parkinson hastalığı, beynin hareketleri düzenleyen bölgelerinde dopamin üreten hücrelerin kaybı ile ortaya çıkar. Bu kayıp hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve titreme gibi belirtilere yol açar. Ancak çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Parkinson sadece bir hareket hastalığı değildir. Belirtileri nelerdir? Uyku bozuklukları, koku kaybı, kabızlık, depresyon ve bilişsel değişiklikler… Tüm bu belirtiler hastalığın aslında çok daha geniş bir etki alanına sahip olduğunu gösterir. Hatta bazı hastalarda bu bulgular, motor belirtilerden yıllar önce başlayabilir. Erken tanı hastalığın seyrini değiştirir Parkinson hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebilecek en önemli adımdır. Çünkü doğru zamanda başlanan tedavi, yalnızca belirtileri kontrol etmekle kalmaz. Hastanın günlük yaşamını, bağımsızlığını ve hatta sosyal ilişkilerini korumasına yardımcı olur. Tedavi sadece ilaçtan ibaret değil Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldıran bir tedavi henüz yok. Ama hastalığı yönetmek için güçlü ve giderek gelişen seçenekler var. İlaç tedavileri temel yaklaşımı oluştururken, ileri evrelerde uygulanan beyin pili (derin beyin stimülasyonu) önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte son yıllarda, özellikle gün içinde belirgin dalgalanmalar yaşayan hastalarda sürekli ilaç veren pompa tedavileri öne çıkıyor. İnce bağırsağa yerleştirilen sistemlerle uygulanan intestinal levodopa tedavisi veya deri altından sürekli ilaç verilmesini sağlayan cilt altı pompa sistemleri, hastaların gün içindeki “iyi ve kötü dönem” geçişlerini azaltarak daha stabil bir yaşam sunabiliyor. Tüm bu gelişmeler parkinson tedavisinin artık tek tip değil, kişiye özel ve dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası Bilimsel veriler, egzersizin parkinson hastalığında yalnızca kasları değil, doğrudan beyni etkilediğini ortaya koyuyor. Düzenli fiziksel aktivite; dengeyi, yürüyüşü ve koordinasyonu geliştirmenin ötesinde, beynin kendini yeniden organize etme kapasitesini artırıyor. Yani egzersiz, bu hastalıkta sadece öneri değil, tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anlayış en büyük destektir Sonuç olarak parkinson hastalığı, sadece titreme ile kısıtlı bir tablo değil; erken tanı, doğru tedavi ve yüksek farkındalıkla yürünmesi gereken uzun bir yolculuktur. Hastalara sunulacak en büyük ilaç, onların bu yavaşlayan dünyasına gösterilecek anlayış ve erken tanının sunduğu imkanlardır. Farkındalıkla atılan her adım parkinsonlu bir bireyin hayatında yeni bir hareket alanı açar. Farkındalık hastalar için en az ilaçlar kadar hayati bir destektir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor Haber

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor

Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. 50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu belirtileri görmezden gelmeyin Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir; Dışkıda kan görülmesiBağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme)Karın ağrısı veya kramplarAçıklanamayan kilo kaybıYorgunluk ve halsizlik Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır. Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin; Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin: Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun: Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın: Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin: 45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının: Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikiyatrik İlaçlar, Hastanın Yaşam Tarzı ve İhtiyacına Göre Belirleniyor! Haber

Psikiyatrik İlaçlar, Hastanın Yaşam Tarzı ve İhtiyacına Göre Belirleniyor!

Güncel psikiyatri anlayışı, beyin ve nörobilim temelli yaklaşımlarla kişiye özel tedavileri esas aldığını vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkileri de vardır. Psikiyatrik ilaçların yan etkileri, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıkar. İlacın olumlu etki edebilmesi için zaman gerekir.” dedi. Psikiyatrik ilaçlarla birlikte alkol ve bazı gıdaların tüketiminin ilacın etkisini bozabildiği uyarısında bulunan Dr. Zorbozan, ilaç seçiminin hastanın yaşam tarzı ve ihtiyacına göre yapıldığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, psikiyatrik ilaçların güncel psikiyatrideki yeri, kimler için gerekli olduğu, yan etkileri, kullanımda dikkat edilmesi gerekenler ve ilaçlara dair yanlış inanışlar hakkında bilgi verdi. Bazı psikiyatrik sorunlar, psikiyatrik ilaç kullanımı gerektirebiliyor! Günümüzde psikofarmakolojinin çok geliştiğini ifade eden Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Psikiyatri artık sadece Freudyen bir ekolle devam etmiyor. Beyin odaklı, neuroscience (nörobilim) odaklı ve ilaç tedavilerinin ön planda olduğu bir güncel psikiyatri anlayışı söz konusu.” dedi. Psikiyatrların ilaç yazabildiklerini aktaran Dr. Zorbozan, “Psikiyatrik ilaçları kullanmak için kişinin çok ciddi bir akıl rahatsızlığına sahip olması gerekmez. Depresyon ve anksiyete bozukluğu da bir psikiyatrik hastalıktır; psikiyatrik ilaçlara ihtiyaç duyulur. Bu ilaçları kullanan bir kişiye yapılabilecek en iyi şey, bir sorunu olduğunda doktoru ile görüşmesini öğütlemek ve bunun son derece normal ve insani bir durum olduğunu vurgulayarak onun tedavide kalmasını sağlamaktır. Bu ilaçlar sadece psikiyatrik bozukluklarda değil; nöropatik ağrı tedavisinde, migren tedavisinde, kronik yorgunluk tedavisinde ve kanser hastalarının ağrı tedavilerinde de zaman zaman kullanılabilir. Bununla birlikte bazı psikiyatrik bozukluklar ilaç gerektirmez, sadece psikoterapiler ile tedavi edilebilir. Örneğin sosyal fobiler, ilişki sorunları ve evlilik problemleri ilaç tedavisi olmadan da tedavi edilebilir.” şeklinde konuştu. Psikiyatrik ilaçlarla birlikte tüketilen bazı gıda ve maddeler, ilacın etkisini bozabilir! Psikiyatrik ilaçlar kullanılırken tüketilmemesi gerekenlere değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu, ilacın ihtiva ettiği etken maddeye göre değişebilir. Fakat genel olarak dikkat edilmesi gereken şeylerden biri alkoldür.” dedi. Psikiyatrik ilaçlar ile alkolün metabolize olurken karaciğeri kullandıklarına işaret eden Dr. Zorbozan, “İkisinin birden kullanımı karaciğeri yorabilir. Ayrıca alkol tıpkı psikiyatrik ilaçlar gibi beyin etkili bir madde. Dolayısıyla birbirlerinin çalışmasını etkileyebilir, birbirlerini bozabilir veya beyindeki gaba reseptörleri için birbirleriyle yarışa girebilirler. Bu nedenlerle genel olarak alkolün, psikiyatrik ilaçlarla birlikte kullanılmaması gerekir. Ayrıca eğer çoklu anti depresan kullanımı varsa yoğun peynir tüketilmemeli. Bu bazı özellikli ilaçlar için geçerlidir ve hekiminiz size bu ilaçlara göre bir uyarıda bulunacaktır. Yine aynı şekilde lityum kullanımında tuzlu gıdalardan uzak durulmalı, bol sıvı tüketilmeli.” açıklamasını yaptı. Psikiyatrik ilaçlarda yan etkiler erken, fayda ise zamanla ortaya çıkıyor! İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkilere de sahip olduklarını hatırlatan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu çerçevede sadece psikiyatrik ilaçlar değil, bütün ilaçların insan hayatına bir takım olumsuz etkileri olabilir.” Dedi. Psikiyatrik ilaçların yan etkilerinin, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıktığını vurgulayan Dr. Zorbozan, “Ağız kuruluğu, kabızlık, mide bulantıları gibi yan etkiler vardır. Kişi önce yan etkileri görmeye başlar, hastalığına yararlı etkiyi erken aşamada göremez. Bunun sebebi psikiyatrik ilaçların çok geç etki etmesidir. Akut etki etme oranları düşüktür. Bu ilaçlar etki edebilmek için kan beyin bariyerini geçerler. Kan beyin bariyerini geçmek için de moleküller bir süre vücutta depolanır; ilacın etki edebilmesi için zaman gereklidir. Yan etkilerin erken görülmesi, bir ön yargı oluşturabilir. Bu konuda sabırlı olmak çok önemlidir, akut yan etkiler genellikle ilk bir haftada ortadan kalkar.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrik ilaçlar kişiye özel seçilir; etkileri ve yan etkileri hekim kontrolünde değerlendirilmeli! Psikiyatrik ilaçların uyku durumu üzerinde de olumlu ve olumsuz etkilere sahip olabildiğine dikkat çeken Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Anti depresan ilaçlar genellikle rem uykusunun süresini kısaltır, yani kaliteli uykunun süresini kısaltılmış olur. Dolayısıyla bu ilaçlar uykusuzluk problemi yapabilir.” dedi. Bazı ilaçların da uykuyu arttırdığını kaydeden Dr. Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı: “Dürtüselliği fazla olan hastalarda kullanılan ilaçların yoğun uyku yapma gibi sedatif yan etkileri mevcuttur. Bu tür ilaçlar hekim tarafından hastanın ihtiyacına, yaşam tarzına ve şikâyetine göre seçilir ve hasta, yan etkiler hakkında hekim tarafından bilgilendirilir. Psikiyatri ilaçlarının kilo aldırdığı, kişinin duygularını tamamen ortadan kaldırdığı ve bağımlılık yaptığı gibi şehir efsaneleri de vardır. Özellikle sanal ortamda, ürün yorumları kısmında ilaçlar hakkında çok fazla yanlış bilgi dolaşır. Eğer bir yan etkiye maruz kalırsanız veya kafanızda bir soru işareti oluşursa, ilacı reçete eden hekim ile iletişime geçmelisiniz.”

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural Haber

  İdrar Kaçırmayı Azaltan 6 Önemli Kural

Genellikle 50 yaşından sonra görüldüğü düşünülen bu durum aslında hemen her yaştaki kişilerin kapısını çalabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, tüm dünyada oldukça yaygın rastlanan idrar kaçırmanın görülme sıklığının ülkemizde de özellikle nüfusun yaşlanmasıyla birlikte daha da arttığını belirterek, “Öyle ki toplum bazlı çalışmalarda kadınların yüzde 9-43’ünde, erkeklerin ise yüzde 7-27’sinde idrar kaçırma sorununa rastlanmaktadır. Bu hastalık aile, sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyebilecek şiddette olabilmektedir. Dolayısıyla, tedavisine erken başlanması, hastalığın daha kolay yöntemlerle kontrol altına alınması ve hastanın hayat kalitesinin artması için çok önemlidir. Günümüzde, idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre başvurulan yöntemlerle sorun genellikle ortadan kalkmakta, bazı hastalarda ise en azından hayat kalitesi büyük oranda artmaktadır” diyor. Birkaç farklı türü mevcut İdrar kaçırma; hastanın kontrolünde olmadan veya idrar yapımı için uygun şartlar oluşmadan idrarın istemsiz olarak kaçması şeklinde tanımlanıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen idrar kaçırmanın birkaç farklı türü bulunuyor. Ani idrar isteğiyle birlikte oluşan sıkıştırma tarzında idrar kaçırmanın yanı sıra karın içi basıncının arttığı durumlar olan öksürmek, hapşırmak ve yerden ağır bir cisim kaldırmakla gerçekleşen stres tipi idrar kaçırma en sık görülen tiplerini oluşturuyor. Bazı hastalarda bu iki mekanizmanın beraber görülebildiğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, “Bunların dışında geçici bazı durumlara bağlı olan idrar kaçırma, nörolojik hastalıklara bağlı idrar kaçırma, fistüllere bağlı idrar kaçırma veya hastanın idrar yapamadığı için taşma tarzında idrar kaçırma tipleri de mevcuttur” bilgisini veriyor. Pek çok sebep neden olabiliyor! İdrar kaçırmaya pek çok sebep yol açabiliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, en sık görülen etkenleri; “Doğumlar, yüksek bebek ağırlığı, menopoz, fazla kilo, geçirilmiş cerrahiler, üriner sistem enfeksiyonları, kullanılan bazı ilaçlar, depresyon, zihinsel fonksiyonlarda bozukluk, nörolojik rahatsızlıklar, kabızlık, sigara kullanımı ve genetik yatkınlık” olarak sıralıyor. Tedaviyle kontrol sağlanabiliyor İdrar kaçırmanın tedavisinde hedef hastayı tekrar idrar kontrolünü sağlayabilir hale getirmek ve buna bağlı olarak hayat kalitesini arttırıp, idrar kaçırmanın getirdiği ek problemlerden kurtarmak. Tedavi, idrar kaçırmanın tipine, hastanın yaşına, eşlik eden diğer hastalıklarına, genel sağlık durumuna ve altta yatan bir sebep olup olmamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın tıbben çözülebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Son yıllarda gelişen tedavi yöntemleri ve yaşam alışkanlıklarında alınan önlemler sayesinde hastaların büyük bir kısmında kontrol tamamen sağlanabilmektedir” diye konuşuyor. İdrar kaçırmayı azaltan 6 önemli kural! İdrar kaçırma tedavisinden başarılı sonuç alınmasında altta yatan etkenin tespit edilmesi kritik bir rol üstleniyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Özkan, idrar kaçırmanın altında idrar yolu enfeksiyonu, mesane tümörleri, prostat hastalıkları, üreter veya mesane taşları gibi bir patoloji saptanırsa, öncelikle bu sorunun tedavi edilmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemelerin de son derece önemli olduğunu belirterek, dikkat edilmesi gereken 6 önemli kuralı, “Kilo verilmesi, idrar kontrol mekanizmalarını güçlendiren pelvik taban egzersizlerinin yapılması, orta seviyede egzersiz programlarının uygulanması, tetikleyici faktörler olan kahve ile çay tüketiminin sınırlandırılması ve sigaranın bırakılması, içilen sıvı miktarının ayarlanması ve kabızlık sorununun giderilmesi için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Burak Özkan, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra idrar kaçırmanın tipine ve şiddetine göre ilaç tedavisine, girişimsel yöntemlere veya cerrahi müdahaleye de başvurulabildiğini sözlerine ekliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.