Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kalp Sağlığı

Kapsül Haber Ajansı - Kalp Sağlığı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kalp Sağlığı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Huawei’den Sağlık Alanında İki Yeni Hamle: Terve Research ve Watch D3 Tanıtıldı Haber

Huawei’den Sağlık Alanında İki Yeni Hamle: Terve Research ve Watch D3 Tanıtıldı

Huawei, Avrupa Kardiyoloji Derneği Kongresi’nde dijital sağlık alanındaki yeni çalışmalarını duyurdu. Şirket, akademik araştırmalara destek verecek Terve Research platformunu tanıtırken tansiyon takibi yapabilen yeni akıllı saati HUAWEI WATCH D3’ü de görücüye çıkardı. Huawei, teknoloji ile sağlık araştırmalarını buluşturacak iki yeni projesini ESC Kongresi 2026 kapsamında açıkladı. Bunlardan ilki, Avrupa’daki üniversiteler ve sağlık kuruluşları için geliştirilen Terve Research platformu oldu. Şirket aynı etkinlikte, bilekten tansiyon takibine odaklanan yeni akıllı saati HUAWEI WATCH D3’ü tanıttı. Cihazın 2 Eylül 2026’dan itibaren dünya genelinde satışa sunulacağı bildirildi. Avrupa genelinde sağlık araştırmaları yapılacak Adını Fince “sağlık” kelimesinden alan Terve Research, araştırmacılar ile Huawei akıllı saat kullanıcılarını ortak çalışmalarda buluşturacak. Üniversiteler ve sağlık kuruluşları platform üzerinden geniş katılımlı araştırmalar başlatabilecek, gönüllü kullanıcıları çalışmalara davet edebilecek ve akıllı saatlerden elde edilen verileri inceleyebilecek. Araştırmalar iki farklı şekilde yürütülebilecek. Kapalı çalışmalarda katılımcılar araştırma ekibi tarafından belirlenecek ve gerekli cihazlar kendilerine verilecek. Açık çalışmalarda ise Avrupa’daki uygun Huawei akıllı saat kullanıcıları, Terve Research uygulamasında yayımlanan projeleri inceleyerek gönüllü biçimde katılabilecek. Katılımcıların onay vermesinin ardından araştırma için gerekli bilgiler kimlikten arındırılarak toplanacak. Huawei, bu yöntemin gönüllülere ulaşmayı kolaylaştıracağını, araştırma maliyetlerini azaltacağını ve daha geniş kitlelerle çalışma yapılmasına imkân sağlayacağını belirtiyor. Platformu bağımsız bir şirket yönetecek Terve Research, Huawei tarafından finanse edilmesine rağmen Avrupa merkezli sağlık teknolojileri şirketi Thryve tarafından bağımsız biçimde yönetilecek. Platformun sağlık verilerinin kullanımı konusunda Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü’ne uygun çalışacağı açıklandı. Bilgi güvenliği ve kalite yönetimi alanlarında ISO 27001 ve ISO 9001 belgelerine sahip olduğu da belirtildi. Huawei akıllı saatleriyle doğrudan bağlantılı çalışacak sistem, araştırmalarda kullanılan verilerin aynı standartlarda toplanmasını amaçlıyor. İlk iki araştırma eylülde başlayacak Terve Research üzerinden yürütülecek ilk çalışmaların eylül ayında başlaması planlanıyor. Zürih Üniversite Hastanesinden Profesör Ramin Khatami’nin yöneteceği araştırmada, uyku saatlerindeki düzensizliğin kalp sağlığı ve metabolizma üzerindeki etkileri incelenecek. Çalışmada özellikle hafta içi ve hafta sonu uyku düzeni arasındaki farklılıklara odaklanılacak. Profesör Tomasz Guzik’in liderliğindeki diğer araştırmada ise fiziksel hareketlilik ile kalp ve damar hastalıklarına ilişkin riskler arasındaki bağ ele alınacak. Akıllı saatlerden alınan verilerle farklı egzersiz alışkanlıklarının kalp sağlığı üzerindeki etkileri değerlendirilecek. Watch D3 tansiyon takibine odaklanıyor Huawei’nin etkinlikte tanıttığı bir diğer yenilik ise HUAWEI WATCH D3 oldu. İnce gövdesi ve hafif kayışıyla günlük kullanıma uygun şekilde tasarlanan saat, üç farklı renk seçeneğiyle sunulacak. Yeni model dinlenme sırasında, gün boyunca ve egzersizin öncesiyle sonrasında tansiyon ölçümü yapabiliyor. Huawei, cihazın kalp atışının yükseldiği durumlarda da ölçüm doğruluğunu koruyacak şekilde geliştirildiğini belirtiyor. Watch D3, kullanıcının egzersiz öncesi ve sonrasındaki değerlerini karşılaştırarak hareket yoğunluğu konusunda kişiselleştirilmiş öneriler de sunacak. Şirkete göre cihaz, egzersizle bağlantılı tansiyon takibi alanındaki ilgili ISO standartlarını karşılayan dünyadaki ilk ürün olma özelliğini taşıyor. Ani sıcaklık değişimlerinde kullanıcıyı uyaracak Tıbbi cihaz kapsamında CE işareti taşıyan HUAWEI WATCH D3, yüksek rakıma çıkıldığında veya hava sıcaklığı aniden değiştiğinde kullanıcıya tansiyonunu ölçmesi yönünde hatırlatma yapabilecek. Saatte ayrıca geliştirilmiş uyku takibi, genel sağlık görünümü ve duygusal iyilik halini izlemeye yardımcı olacak yeni özellikler bulunacak. Bu özelliklere ilişkin ayrıntıların resmi lansman sırasında paylaşılacağı açıklandı. Huawei, dijital sağlık alanındaki çalışmalarını dünya genelinde 160’tan fazla sağlık ve araştırma kuruluşuyla yürüttüğü iş birlikleri üzerine kuruyor. Terve Research ile gerçek yaşamdan elde edilen sağlık verilerinin bilimsel araştırmalarda daha geniş ölçekte kullanılması, Watch D3 ile de gelişmiş sağlık takibinin günlük yaşamda daha ulaşılabilir hale gelmesi hedefleniyor. Akıllı saat tarafından sunulan ölçüm ve uyarıların doktor muayenesi veya tıbbi teşhisin yerine geçmediğini de hatırlatmak gerekiyor.

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir Haber

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir

Özellikle önceden kalp hastalığı bulunan veya kalp üzerinde yan etki oluşturabilecek tedavileri alan hastaların yakından takip edilmesi gerekiyor. Bu ihtiyacın, onkoloji ve kardiyolojiyi bir araya getiren kardiyoonkoloji alanını öne çıkardığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Kardiyoonkolojinin temel amacı, kanser hastalarında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını erken dönemde belirleyip gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini sağlamak” dedi. Her kanser hastasının kalp sağlığıyla ilgili bir problem yaşayacağını söylemenin doğru olmadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Ancak bazı kalp sorunları kanser tedavisi sırasında, bazıları ise yıllar sonra ortaya çıkabiliyor. Özellikle radyoterapiye bağlı etkiler 10, 15 hatta 20 yıl sonra görülebiliyor. Meme kanserinde beş yıllık sağkalım oranının yüzde 90’ın üzerine çıkması, hastaların uzun dönem kalp sağlığı takibini daha da önemli hâle getiriyor. Riskli hastaları önceden belirleyip yakından izleyerek kalp krizi, kalp yetmezliği ve pıhtı oluşumu gibi sorunlara karşı gerekli önlemleri alabiliyoruz” şeklinde konuştu. En sık karşılaşılan sorun kalp yetmezliği Kanser tedavileri sırasında en sık görülen kalp sorunlarından birinin, kalbin kasılma gücünün azalması ve buna bağlı olarak kalp yetmezliği gelişmesi olduğunu vurgulayan Ökmen, “Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçları ile hedefe yönelik tedaviler birlikte uygulandığında kalp yetmezliği riski artabiliyor. Kanser tedavileri ayrıca kalp krizi, pıhtı oluşumu, ritim bozukluğu, kalp zarı iltihabı ve kalp kapakçığı sorunlarına da yol açabiliyor. Riskli hastaların kalp fonksiyonlarını ekokardiyografiyle ve bazı hassas kan testleriyle düzenli olarak kontrol ediyoruz. Bir sorun tespit ettiğimizde onkologlarla birlikte alternatif tedavileri değerlendiriyor, mümkünse kalbi destekleyen seçeneklerle kanser tedavisinin kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlıyoruz” dedi. İki hasta grubu öncelikli olarak değerlendirilmeli Tüm kanser hastalarının kardiyoonkolojik açıdan değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Ökmen, önceliğin riskli hastalara verilmesinin önem taşıdığını söyledi. Ökmen, “İki temel hasta grubu bulunuyor. İlk grupta hipertansiyon, kalp krizi veya kalp yetmezliği öyküsü bulunan; koroner stent uygulanmış ya da bypass ameliyatı geçirmiş hastalar yer alıyor. Ailesinde kalp hastalığı bulunan ve kardiyovasküler risk faktörleri yoğun olan hastalar da bu gruba dahil. İkinci grupta ise bilinen bir kalp hastalığı olmasa bile kalp fonksiyonları üzerinde etkili olabilecek riskli kemoterapi-akıllı ilaçları kullanacak hastalar bulunuyor” dedi. Günde 30 dakikalık yürüyüş önemli Kanser hastalarının hareketsiz kalmaları veya daha kalorili beslenmeleri gerektiği düşüncesinin doğru olmadığını vurgulayan Ökmen, “Bu yaklaşım kan şekeri, kolesterol ve tansiyon dengesini bozabiliyor. Üstelik bazı kanser ilaçları, özellikle hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde tansiyonu yüzde 50’ye varan oranlarda yükseltebiliyor. Hastanın gücüne ve temposuna göre haftada beş gün, günde 30 dakika yürüyüş yapmasını, aşırı kalorili ve tuzlu gıdalardan kaçınarak dengeli bir Akdeniz tipi beslenme planı uygulamasını öneriyoruz” dedi. Kalbin çalışma gücü tedaviden önce ölçülmeli ve hastaların kalp açısından risk düzeyi belirlenmeli Riskli hastaların kanser tedavisinden önce kardiyolojiye yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ökmen, “Kalp hastalığı olduğu bilinen bir hastanın kemoterapiye veya radyoterapiye başlamadan, hatta cerrahi uygulanacaksa ameliyat öncesinde kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Bu değerlendirmede kalbin çalışma gücü ölçülüyor, elektrokardiyografiyle kalple ilgili bir sorun bulunup bulunmadığı inceleniyor ve hassas kalbe özgün kan testleri ile hastanın planlanan tedaviye uygunluğu belirleniyor. Yüksek risk taşıyan hastalarda ise farklı bir tedavinin tercih edilmesinden çok yakın takip ve sık kalp kontrolleri ile tedavisinin güvenli bir şekilde devam ettirilebilmesi hedefleniyor. Ek olarak bazen de ilaç değişikliği de gerekebiliyor” şeklinde konuştu. Bazı kanser ilaçları kalbin işleyişini etkileyebiliyor Kanser tedavilerinin sağlıklı hücreleri neden etkilediğini açıklayan Ökmen, “Kanser hücreleri sürekli büyüyen ve bölünen hücrelerdir. Kanser tedavilerinin büyük bir bölümü de bu çoğalma mekanizmasını hedef alır. Dolayısıyla saç kökleri ve cilt hücreleri gibi hızlı yenilenen sağlıklı hücreler de tedaviden etkilenebilir. Kalp hücrelerinde hızlı bir bölünme ve çoğalma görülmese de bazı kanser ilaçları, kalbin işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli biyolojik mekanizmaları bloke ederek çeşitli yan etkilere yol açabilir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuklarda Ağız ve Diş Sağlığında Doğru Alışkanlıkların Önemi Haber

Çocuklarda Ağız ve Diş Sağlığında Doğru Alışkanlıkların Önemi

Çocuklarda diş fırçalama yalnızca ağız ve diş sağlığını korumaya yönelik bir rutin olarak değerlendirilmemelidir. Diş fırçalama, çocukluk döneminden itibaren önem arz eden, diş tedavilerinin ilk adımıdır. Düzenli ve doğru şekilde idame ettirilen ağız bakımı alışkanlıkları, ilerleyen yaşlarda oluşabilecek birçok problemin önlenmesine yardımcı olur. İlk süt dişleri genellikle bebekliğin 6–12. ayları arasında çıkmaya başlar. Bu dönemden itibaren ağız hijyeni rutinleri bir alışkanlık olarak devam ettirilmelidir. Ortalama 2,5–3 yaş civarında tamamlanan 20 süt dişi, düzenli olarak temizlenmediğinde çürük ve enfeksiyon açısından ciddi risk oluşturabilir. Süt dişleri nasıl olsa değişecek düşüncesi doğru değildir. Süt dişlerinin sağlıklı olması; çocuğun beslenmesi, konuşma gelişimi, çene gelişimi ve ileride çıkacak olan daimi dişlerin sağlıklı sürmesi ve dizilimi açısından büyük önem taşır. Çocuklarda diş fırçalama alışkanlığı nasıl kazandırılmalı? Çocukların alışkanlık kazanmasında ebeveynlerin rolü çok büyük. Çocuklar özellikle erken yaşlarda ailelerini gözlemleyerek öğrenir. Bu nedenle anne ve babaların diş fırçalamayı birlikte yapılan keyifli bir rutin haline getirmesi önemlidir. Diş fırçalama bir zorunluluk veya ceza gibi değil, günlük yaşamın doğal bir parçası olarak aktarılmalıdır. Ebeveynlerin bu sürece aktif katılım göstermesi, çocukların ağız bakımını benimsemesini ve sürdürülebilir bir alışkanlık haline getirmesine yardımcı olur. Daimi dişlerin tamamlandığı zamana kadar, dişler mutlaka ebeveyn kontrolünde fırçalamalıdır. Süt dişlerinin yerlerin daimi dişlere bırakmaya başladığı karma dişlenme dönemlerinde, yeterli ağız hijyeninin sağlanması ve dişlerin sürmelerini sağlıkla tamamlaması ilerleyen dönemlere taşınabilecek büyük problemlerin önlenebilmesi için önemlidir. Çocuklarda diş macunu kullanımı nasıl olmalı? Çocuklarda kullanılan diş macununun miktarı yaşa göre belirlenmelidir. 3 yaşına kadar pirinç tanesi büyüklüğünde, 3–6 yaş arasında ise bezelye tanesi büyüklüğünde diş macunu kullanılması önerilir. Dişlerin günde iki kez, doğru teknikle fırçalanması ağız ve diş sağlığının temelini oluşturur. Bunun yanında düzenli diş hekimi kontrolleri de erken dönemde oluşabilecek problemlerin ilerlemeden tespit edilmesi açısından önemlidir. Probiyotiklerin ağız ve diş sağlığı üzerinde nasıl bir etkisi bulunuyor? Dünya Sağlık Örgütü probiyotikleri, “yeterli miktarda alındığında sağlık yararı sağlayan canlı mikroorganizmalar” olarak tanımlıyor. Güncel araştırmalar, belirli probiyotik suşlarının diş çürüğüne neden olan bazı bakterilerin seviyesini azaltabileceğini gösteriyor. Bunun yanında probiyotiklerin tükürük akış hızını artırması, tükürüğün pH dengesini ve tamponlama kapasitesini desteklemesi, ağız ortamının çürüğe karşı daha dirençli hale gelmesine katkı sağlayabiliyor. Ancak probiyotiklerin diş fırçalama ve düzenli ağız bakımının yerine geçmediğini özellikle belirtmek gerekir. Sağlıklı bir ağız için temel yaklaşım; doğru fırçalama, dengeli beslenme ve düzenli diş hekimi kontrolleridir. Diş sağlığı ile genel sağlık arasında nasıl bir ilişki bulunuyor? Ağız sağlığı, vücudun genel sağlığından bağımsız olarak değerlendirilmemelidir. Diş enfeksiyonlarının önlenmesi yalnızca ağız ve diş sağlığı açısından değil, genel sağlık açısından da önem taşır. Düzenli diş fırçalama, diş eti problemlerinin ve enfeksiyonların önlenmesine yardımcı olur. Ağızda oluşan enfeksiyonların kontrol altında tutulması, özellikle kalp sağlığı gibi hayati önem taşıyan durumlar açısından da önemlidir. Çocuklarda ekran karşısında yemek yemek neden risk oluşturuyor? Günümüzde tablet ve telefon kullanımı çocukların günlük yaşamının önemli bir parçası haline geldi. Ancak ekran karşısında yemek yemek, ağız ve diş sağlığı açısından göz ardı edilmemesi gereken riskler oluşturabiliyor. Ekran karşısında yemek yerken çiğneme süresi istemsiz olarak uzayabilir veya çocuklarda gıdaları ağız içerisinde bekletme alışkanlığı gelişebilir. Özellikle karbonhidrat ve şeker içeren besinlerin ağızda uzun süre kalması, çürük oluşum riskini artırabilir. Ayrıca ekran karşısında yemek sırasında çocuğun yemeğe odaklanmaması, ağız açık şekilde yemek yeme alışkanlığı kazanmasına sebebiyet vererek çenelerin gelişimini olumsuz etkileyebilir. Ekran kullanımında duruş bozuklukları da çocukların ağız ve diş gelişimini etkileyebilir mi? Evet, uzun süre tablet veya telefon kullanımı sırasında oluşan duruş bozuklukları çocukların gelişimini etkileyebilir. Özellikle cihazların göz hizasının altında tutulması, başın sürekli öne eğik pozisyonda kalmasına neden olur. Bu durum zaman içerisinde boyun postürünü, solunum fonksiyonlarını ve çene gelişimini etkileyebilir. Çocuklarda uzun süreli yanlış duruş alışkanlıkları, çene eklemi sağlığı açısından da risk oluşturabilir. Çene eklemi ve ağız solunumu açısından aileler nelere dikkat etmeli? Diş sıkma, travmalar ve postür bozuklukları çene eklemi problemlerinde sık karşılaşılan nedenler arasında yer alıyor. Zaman içerisinde çene hareketlerinde kısıtlılık, çiğneme sırasında zorlanma veya eklemden ses gelmesi gibi belirtiler görülebiliyor. Bunun yanında uzun süreli ekran kullanımı bazı çocuklarda ağızdan nefes alma alışkanlığını da tetikleyebilir. Ağızdan nefes alma; dilin doğru pozisyonda konumlanmasını engelleyerek üst çene gelişimini etkileyebilir. Erken dönemde fark edilmeyen bu durumlar, ilerleyen süreçte çene darlıkları, kapanış bozuklukları ve yüz gelişimiyle ilgili problemlere yol açabilir. Bu nedenle çocukların yalnızca diş sağlığı değil, nefes alma şekli, duruşu ve genel ağız gelişimi de bütüncül olarak değerlendirilmelidir. Ebeveynlere son olarak ne önerirsiniz? Çocuklarda sağlıklı bir ağız yapısının temeli erken yaşlarda atılır. Düzenli diş fırçalama, doğru ürün kullanımı, dengeli beslenme, ekran kullanım alışkanlıklarının kontrol edilmesi ve düzenli diş hekimi kontrolleri çocukların yaşam boyu ağız sağlığını destekleyecek olan ilk ve en önemli adımlardır. Ağız ve diş sağlığı yalnızca estetik bir konu değil; çocuğun genel sağlığının, gelişiminin ve yaşam kalitesinin önemli bir parçasıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kalp Sağlığı Masaya Yatırıldı Haber

Kalp Sağlığı Masaya Yatırıldı

Nilüfer Belediyesi, 12-18 Nisan Kalp Sağlığı etkinlikleri kapsamında “Nilüfer’de Kalbiniz Bize Emanet” başlıklı bir söyleşi düzenledi. Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde gerçekleştirilen etkinliğe alanında uzman isimler katılarak, toplumda her geçen gün artan kalp hastalıklarına, tetikleyici risk faktörlerine ve hastalıklardan korunma yollarına dikkat çekti. Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Uncu’nun moderatörlüğünü üstlendiği etkinlikte, kalbin böbrek veya akciğer gibi diğer organların aksine bir “rezervi” olmadığı hatırlatıldı. Türkiye’de her üç kişiden birinin kalp hastası olduğunu belirten Prof. Dr. Uncu, bu kişilerin büyük bir kısmının durumun farkında olmadığını, teşhis konulanların ise tedavilerini genellikle aksattığını ifade etti. “OBEZİTE BİR PANDEMİ, ÖNLEM ÇOCUKLUKTA BAŞLAMALI” Söyleşide çocuklarda kalp sağlığına odaklanan BUÜ Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Fahrettin Uysal, erişkin dönemde ortaya çıkan kalp hastalıklarının temelinin aslında çocuklukta atıldığının altını çizdi. Türkiye’de her üç çocuktan birinin fazla kilolu olduğuna ve bu durumun yetişkinlikte de devam ettiğine dikkat çeken Uysal, “Obezite gerçekten bir halk sağlığı sorunu, bir pandemi. Hastalıkları önlemenin en iyi yolu çocukluk çağından geçiyor. Paketli gıdaları ve fast-food tarzı beslenmeyi hayatımızdan tamamen çıkarmak zor olsa da mutlaka minimuma indirmeliyiz. Ailede kalp hastalığı öyküsü varsa çocukta da risk vardır ancak genetik değiştirilebilir. İyi beslenme ve doğru alışkanlıklarla bu riski yönetmek bizim elimizde” dedi. KALBİ TEHDİT EDEN RİSK FAKTÖRLERİ Yetişkinlerde kalp-damar hastalıkları ile ilgili açıklamalarda bulunan BUÜ Tıp Fakültesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alparslan Birdane ise, Türkiye’de her yıl yaklaşık 200 bin kişinin bu hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğini hatırlattı. Yaş ve cinsiyetin değiştirilemez risk faktörleri olduğunu belirten Birdane; hipertansiyon, diyabet, tütün kullanımı, yüksek kolestrol, hareketsizlik, obezite ve stresin en büyük tetikleyiciler olduğunu söyledi. Birdane, diyabetin tek başına bir koroner artar hastalığı riski taşıdığını belirterek, “Bir genetik miras bizlere aktarılarak ilerliyor. Fakat bu mirasın ne zaman ortaya çıkacağını yaşam tarzımı belirliyor. Kaderimiz genetiğimiz ile yaşamdaki risk faktörleri arasındaki o yapbozda gizli. Almış olduğumuz genetik mirası, sağlıklı yaşam tercihlerimizle değiştirebilir, hastalıkların önüne geçebiliriz” diye konuştu. Katılımcıların ilgiyle takip ettiği söyleşi, uzmanların vatandaşlardan gelen soruları yanıtlamasıyla sona erdi. Etkinliğin sonunda günün anısına konuklara hediye takdim edildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Santa Farma İlaç ve Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp Sağlığı Haftası’na Özel Anlamlı Proje Haber

Santa Farma İlaç ve Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp Sağlığı Haftası’na Özel Anlamlı Proje

: “Kalbinin Görmediğin Yüzü” Santa Farma İlaç’ın koşulsuz desteği ve Türk Kalp Vakfı’nın katkılarıyla hayata geçirilen Kalbinin Görmediğin Yüzü etkinliği, teknoloji ve farkındalığı bir araya getirdi. Kalp Sağlığı Haftası kapsamında Marmara Forum’da gerçekleştirilen etkinlikte, sağlıklı ve sağlıksız alışkanlıkların kalbi nasıl etkilediği gözler önüne serildi. Standı ziyaret eden katılımcılar, özel bir gözlük takarak izledikleri video ile kalbin iç dünyasına interaktif bir yolculuğa çıktı. İlk etapta sağlıklı bir kalbin düzenli işleyişi ve damar yapısındaki sorunsuz dolaşımı gözlemleyen katılımcılar; stres, uykusuzluk, hareketsizlik ve düzensiz beslenme gibi günlük alışkanlıkların kalp ritmi ve damar yapısı üzerindeki bozucu etkilerini görme fırsatı buldu. Deneyimin sonunda ise sağlıklı yaşam alışkanlıklarının devreye girmesiyle kalbin yeniden sağlıklı çalıştığı gösterilerek “Bu tabloyu değiştirmek senin elinde” mesajı verildi. Etkinlikte, sessizce ilerleyen kalp hastalıkları ile ilgili önemli uyarılar yapan Türk Kalp Vakfı uzmanları, kalp ve damar hastalıklarının hem dünyada hem de ülkemizde en sık görülen ölüm nedeni olmaya devam ettiğini de vurguladı. Kalp sağlığını korumanın sadece hastalıklardan kaçınmak değil, kaliteli bir yaşam sürmenin anahtarı olduğunu ifade eden Türk Kalp Vakfı Tıp Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, kalbin hayati önemini şu sözlerle özetledi: “Kalbimiz, vücudun tüm organlarına kan ve oksijen taşıyan temel organımız. Kalbimizde ortaya çıkan bir sorun, beyin başta olmak üzere birçok hayati sistemi doğrudan etkileyebiliyor.” Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda yaklaşık 20 milyon insanın bu hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğini hatırlatan Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, bu ölümlerin büyük bir kısmının doğru yaşam tarzıyla önlenebilir olduğunun altını çizdi. “Türkiye’de de kalp ve damar hastalıkları, ne yazık ki en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan hastalık grubu olmaya devam ediyor. Güncel verilere baktığımızda, tüm ölümlerin yaklaşık %40’ının kardiyovasküler hastalıklara bağlı olduğunu görüyoruz. Bu da neredeyse her iki ölümden birinin kalp ve damar hastalıkları nedeniyle gerçekleştiğini gösteriyor” bilgisini veren Kılıç, şu uyarılarda bulundu: “Risk gruplarına baktığımızda; hipertansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, obezite ve sigara kullanımı en önemli belirleyiciler arasında. Bunun yanı sıra hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve kronik stres de riski artırıyor. Yaş ilerledikçe risk artmakla birlikte, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olan bireyler, erkekler ve menopoz sonrası kadınlar daha yakından takip edilmesi gereken gruplar arasında yer alıyor.” "Sessiz" Belirtileri Göz Ardı Etmeyin Kalp hastalıklarının her zaman göğüs ağrısı gibi belirgin şikayetlerle ortaya çıkmadığını belirten Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, “En sık karşılaştığımız bulgular arasında göğüs ağrısı veya baskı hissi, nefes darlığı, çabuk yorulma, çarpıntı ve efor kapasitesinde azalma yer alır” bilgisini verdi ve kalp hastalıklarının sessiz belirtilerine dair şu bilgileri aktardı: “Gizli diyebileceğimiz belirtiler arasında eforla gelen nefes darlığı, merdiven çıkarken eskisine göre daha çabuk yorulma, gece nefes darlığıyla uyanma, ayak bileklerinde şişlik ve zaman zaman hissedilen düzensiz kalp atımları sayılabilir. Bu tür şikâyetler çoğu zaman göz ardı edilse de altta yatan bir kalp hastalığının erken sinyalleri olabilir. Özellikle göğüste baskı hissi, kola, çeneye veya sırta yayılan ağrı, ani gelişen nefes darlığı, bayılma ya da bayılacak gibi olma hissi gibi durumlarda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması gerekir. Bunun yanı sıra, herhangi bir belirti olmasa bile risk faktörlerine sahip bireylerin düzenli kardiyolojik kontrollerini ihmal etmemesi büyük önem taşır.” Diyabet, Kalbin En Sinsi Düşmanı! Diyabetin damar yapısına doğrudan zarar vererek damar sertliğini hızlandırdığını belirten Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç diyabet hastalarındaki kalp krizlerinin çoğu zaman klasik belirtiler vermediğine dikkat çekti: “Özellikle kadınlarda, yaşlı bireylerde ve diyabet hastalarında bu belirtiler daha atipik seyredebilir; mide rahatsızlığına benzer şikayetler, sırt ya da çene ağrısı, açıklanamayan halsizlik gibi daha belirsiz yakınmalar ön planda olabilir.” Diyabet hastalarının kalp sağlığı konusunda daha dikkatli olmaları gerektiğinin altını çizen Kılıç, “kan şekerinin düzenli ve hedef aralıkta tutulması, kalp damar sağlığını korumada temel adımdır. Bunun yanı sıra tansiyon ve kolesterolün kontrol altında olması da büyük önem taşır; çünkü bu üç faktör birlikte kalp hastalığı riskini ciddi şekilde artırır” uyarısında bulundu. Kalp Dostu Bir Yaşam İçin 4 Temel Adım Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, belirti olmasa da rutin sağlık kontrolünün önemli bir koruyucu önlem olduğunun altını çizdi ve kalp sağlığını korumak için günlük alışkanlıklarda yapılabilecek değişiklikleri şöyle sıraladı: Dengeli Beslenme: Sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı, düşük tuzlu bir diyet uygulanmalı; işlenmiş gıda ve şekerden uzak durulmalıdır. Düzenli Hareket: Haftada en az 150 dakika orta şiddette yürüyüş, yüzme veya bisiklet gibi aktiviteler tercih edilmelidir. Zararlı Alışkanlıklardan Uzak Durma: Sigara kullanımı bırakılmalı ve ideal kilo korunmalıdır. Stres ve Uyku Yönetimi: Kaliteli uyku ve stres kontrolü kalp dostu yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tuzu Azalt, Sağlığı Artır! Haber

Tuzu Azalt, Sağlığı Artır!

Tuzlu yeme alışkanlığının genetikten çok öğrenilmiş bir damak tadı olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Çocukluk döneminden itibaren tuzlu besinlere maruz kalmak, aile içi yemek alışkanlıkları ve işlenmiş gıdaların yaygın tüketimi bu tercihleri şekillendiriyor.” Günlük tuz miktarını sadece 1 gram azaltmanın bile kalp ve inme riskini düşürebildiğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, tuz tüketimini azaltmanın en etkili yolunun ani kesintiler yerine kademeli azaltım olduğunu aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, 11-17 Mart Dünya Tuza Dikkat Haftası kapsamında tuz tüketiminin sağlık üzerindeki etkileri, fazla tuzun gizli kaynakları ve tuz alışkanlıklarını değiştirmek için pratik, sürdürülebilir yöntemler hakkında bilgi verdi. Günlük tuzu 1 gram azaltmak bile kalp ve inme riskini düşürüyor! Tuzun, vücut için gerekli bir mineral olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Sinir iletimi, kas kasılması ve sıvı dengesi gibi temel süreçlerde rol oynar. Ancak ihtiyaçtan fazlası özellikle hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları ve böbrek sorunları açısından risk oluşturur.” dedi. Yapılan çalışmaların, günlük tuz tüketiminde sadece 1 gramlık azalmanın bile toplum genelinde inme ve kalp-damar hastalıkları riskinde anlamlı düşüş sağlayabildiğini gösterdiğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, küçük bir azalmanın, büyük bir etki yaratabileceğini kaydetti. Fazla tuzun önemli bir kısmı, farkında olmadan tüketilen besinlerden geliyor! Yüksek sodyum alımının vücudun tuz–su dengesini etkileyerek su tutulumuna yol açabileceğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu durum tartıda ani kilo artışı şeklinde görülebilir.” dedi. Tuzun doğrudan yağ artışına neden olmadığına işaret eden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Ancak zayıflamak isteyen bireylerde ödem nedeniyle kilo verme sürecini zorlaştırabilir ve motivasyonu olumsuz etkileyebilir. Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin 5 gramın altında olmasını önerirken, Türkiye’de ortalama tüketim bunun yaklaşık iki katına ulaşıyor. Üstelik fazla tuzun önemli bir kısmı sofrada eklenen tuzdan değil, farkında olmadan tüketilen besinlerden geliyor. Ekmek, beyaz peynir, zeytin, turşu, salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş et ürünleri, hazır soslar, paketli atıştırmalıklar, cipsler, bulyonlar ve hazır çorbalar günlük sodyum alımına ciddi katkı sağlıyor. Bu nedenle yalnızca ‘yemeğe tuz atmamak’ çoğu zaman yeterli değil.” uyarısında bulundu. Mesele genetik kader değil, öğrenilmiş bir damak alışkanlığı! ‘Tuzlu yeme alışkanlığı genetik midir?’ sorusunun sıkça gündeme geldiğini hatırlatan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Tat duyusuna ilişkin bireysel farklılıklar kısmen genetik olabilir; ancak belirleyici olan büyük ölçüde çevresel faktörlerdir.” dedi. Çocukluk döneminden itibaren tuzlu besinlere maruz kalmanın, aile içi yemek alışkanlıkları ve işlenmiş gıdaların yaygın tüketiminin bu tercihleri şekillendirdiğini dile getiren Hülya Yiğit İspiroğlu, “Yani çoğu durumda mesele genetik kader değil, öğrenilmiş bir damak alışkanlığıdır.” şeklinde konuştu. Küçük ama sürdürülebilir değişiklikler, uzun vadede anlamlı bir fark yaratır! Tuz tüketimini azaltmak isteyenler için en etkili stratejinin ani ve radikal kesintiler yerine kademeli azaltım olduğunu kaydeden Hülya Yiğit İspiroğlu, “ Damak tadı yaklaşık 2–4 hafta içinde daha düşük tuz düzeyine uyum sağlayabilir.” Dedi. ‘Az tuzlu yemek tatsızdır’ düşüncesinin çoğunlukla alışkanlıktan kaynaklandığının altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı: “Tuz azaldıkça besinlerin kendi aroması daha belirgin hale gelir. Etiket okumak, sodyum içeriği yüksek ürünleri sınırlamak, yemek pişirirken tuzu en son aşamada ve ölçülü eklemek, sofraya tuzluk koymamak pratik ama etkili adımlardır. Lezzeti artırmak için tuza bağımlı kalmak gerekmez. Limon, sirke, sarımsak, soğan, taze otlar ve baharatlar yemeğin tadını zenginleştirir. Doğru planlanmış, işlenmiş gıdalardan uzak ve dengeli bir beslenme modeliyle tuz tüketimini azaltmak mümkündür. Küçük ama sürdürülebilir değişiklikler, uzun vadede hem kalp sağlığı hem de kilo kontrolü açısından anlamlı bir fark yaratır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.