Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kanser

Kapsül Haber Ajansı - Kanser haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kanser haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor Haber

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, “Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda ‘karaciğerde kitle varsa kötüdür’ önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz “Karaciğer’in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor” diyor. Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: “Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına ‘kriptojenik karaciğer siroz’ dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.” Her kitle kanser değil! Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.” Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir” diyor. Hastaya bütüncül yaklaşım önemli! İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz “Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.” Her kitlede biyopsi gerekmiyor! Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Allianz Türkiye’den Kritik Hastalıklarda Yurt Dışında Tedaviye Uzanan Yeni Güvence Haber

Allianz Türkiye’den Kritik Hastalıklarda Yurt Dışında Tedaviye Uzanan Yeni Güvence

Bu yeni plan kapsamında sigortalılar, 22 farklı kritik hastalık için maddi tazminat teminatının yanı sıra 4 özel hastalık modülü üzerinden yurt dışında ileri tedavi, ikinci tıbbi görüş, kişiselleştirilmiş tıp ve tedavi koordinasyonu gibi kapsamlı hizmetlerden yararlanma imkanı buluyor. Plan, yurt dışı tedavi, seyahat, konaklama, ilaç ve takip giderlerini yıllık 1 milyon avro limitle karşılayarak, 36 aylık tedavi sürecinde toplamda 3 milyon avroya kadar güvence sağlıyor. Allianz Türkiye, bu yenilikle müşterilerinin kritik sağlık süreçlerinde hem mali yükten kurtulmasına hem de en ileri tıbbi imkanlara erişimine destek oluyor. Türk sigorta sektörünün öncü şirketlerinden Allianz Türkiye, kritik hastalıklarla karşılaşılması durumunda müşterilerinin yalnızca finansal açıdan değil, ihtiyaç duydukları sağlık hizmetlerine erişim açısından da desteklenmesini hedefleyen Yarınlara Umut Kritik Hastalık Sigortası Avantajlı Yurt Dışı Planı’nı müşterileriyle buluşturdu. Kanser, Kalp ve Damar Cerrahisi, Beyin Cerrahisi ve Organ Nakli alanlarını kapsayan dört özel tedavi modülünü içeren bu yeni plan, poliçe limitleri ve kapsamı dahilinde yurt dışındaki sağlık kuruluşlarına erişim, uluslararası uzmanlardan ikinci bir tıbbi görüş ve tedavi koordinasyonu gibi kritik hizmetler sunmaktadır. Doğru tedavi seçeneğine ulaşma sürecinde de müşterisinin yanında Planın sunduğu güvence yalnızca tedavinin finansmanına değil, doğru tedavi seçeneğinin belirlenmesi ve sürecin yönetilmesine de uzanıyor. Hastalığın özellikleri ve güncel tıbbi gelişmeler doğrultusunda kişiselleştirilmiş tedavi seçenekleri değerlendirilebilirken, uluslararası uzmanlardan ikinci tıbbi görüş alınabiliyor; moleküler profilleme, ileri genetik testler ve uygun durumlarda klinik araştırmalara yönlendirme gibi hizmetlerden yararlanılabiliyor. Yurt dışındaki tedavi sürecinde seyahat, konaklama, hastane ve doktor organizasyonları, tercümanlık ve tedavi planlaması gibi operasyonel süreçler de anlaşmalı destek ekipleri tarafından koordine edilebiliyor. Allianz Türkiye Sağlık Sigortaları Genel Müdür Yardımcısı Emrah Gökmen, yeni planla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “Kritik hastalıklar, sağlık endişesinin yanı sıra bireylerin ve ailelerin finansal hayatını da önemli ölçüde etkileyebiliyor. Bu nedenle kritik hastalık sigortasını yalnızca bir tazminat ödemesi olarak değil, müşterinin ihtiyaç duyduğu anda doğru sağlık hizmetine ve tedavi seçeneklerine ulaşmasını destekleyen daha bütüncül bir güvence yaklaşımı olarak ele alıyoruz. Yarınlara Umut Kritik Hastalık Sigortası’nın Avantajlı Yurt Dışı Planı ile müşterilerimize 22 kritik hastalığa karşı finansal tazminat güvencesi sunarken aynı zamanda 4 hastalık modülüne özel uluslararası uzman görüşlerinden kişiselleştirilmiş tıbba, yurt dışında tedaviden, tedavi sürecinin koordinasyonuna ve masraflarına kadar uzanan kapsamlı bir maddi ve organizasyonel destek sağlıyoruz. Böylece kritik bir sağlık durumunda müşterilerimizin hem finansal dayanıklılığını hem de ihtiyaç duydukları sağlık hizmetlerine erişimini desteklemeyi amaçlıyoruz.” Kritik hastalıklarda finansal güvenceyi sağlık desteğiyle tamamlıyor Yarınlara Umut Kritik Hastalık Sigortası; kanser, kalp krizi, inme, Alzheimer, Parkinson ve Multipl Skleroz (MS) gibi yaşamı önemli ölçüde etkileyebilen kritik hastalıklara karşı müşterilere toplu maddi destek sunuyor. Bu destek, tedavi giderlerinin yanı sıra gelir kaybı veya günlük yaşam ihtiyaçları gibi farklı ihtiyaçlar için de kullanılabiliyor. Müşteriler ihtiyaçlarına göre 10 kritik hastalığı kapsayan Temel Plan, 22 kritik hastalığı kapsayan Kapsamlı Plan veya 22 kritik hastalığa ek olarak yurt dışı tedavi hizmetlerini içeren Avantajlı Yurt Dışı Planı arasından seçim yapabiliyor. Tüm planlarda sunulan 7/24 Dr. Allianz hizmetiyle de müşteriler sağlıkla ilgili ihtiyaçlarında anlaşmalı doktor ve hemşirelerden uzaktan tıbbi danışmanlık desteği alabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

BMS Türkiye’den Sağlık Okuryazarlığını Destekleyen Dijital Proje Haber

BMS Türkiye’den Sağlık Okuryazarlığını Destekleyen Dijital Proje

Sosyal medya üzerinden yayınlanan seri, kalp hastalıklarından kan hastalıklarına, kanserden psikososyal desteğe uzanan farklı başlıklarda bilimsel bilgiyi anlaşılır içeriklerle toplumla buluşturuyor. Ciddi hastalıklarla mücadele eden hastalar için yenilikçi tedaviler geliştirmeye odaklanan Bristol Myers Squibb (BMS), bilimsel araştırmalarının yanı sıra sağlık bilgisinin doğru ve anlaşılır biçimde toplumla buluşmasını destekliyor. Türkiye’de onkoloji, hematoloji ve immünoloji alanlarında faaliyet gösteren BMS Türkiye, sağlık okuryazarlığının güçlendirilmesine yönelik çalışmalar da yürütüyor. Sağlık okuryazarlığının güçlendirilmesine duyulan ihtiyacın boyutunu, T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü’nün 81 ili kapsayan Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Düzeyi ve İlişkili Faktörleri Araştırması ortaya koyuyor. Araştırmaya göre Türkiye’de her 10 kişiden yaklaşık 2’sinin sağlık okuryazarlığı yetersiz, 3’ünün ise sorunlu-sınırlı düzeyde. Her 10 kişiden yaklaşık 6’sı sağlıkla ilgili bilgi edinmek için internet arama motorlarına, 3’ü ise sosyal medyaya başvuruyor. Bu tablo, Türkiye’de sağlık okuryazarlığının güçlendirilmesini önemli bir toplumsal ihtiyaç haline getiriyor. BMS Türkiye de kendi bilimsel birikimi ve hasta odaklı yaklaşımıyla bu ihtiyaca katkı sunmak üzere “BMS ile Sağlık 101”i geliştirdi. Bu projede; kalp krizi risk sinyallerinden MDS ve Beta Talasemi gibi kan hastalıklarına, kanser sürecinde psikolojik desteğe kadar farklı konuları anlaşılır içeriklerle ele alıyor. İçerikler, koruyucu sağlık ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları konusunda bilinç oluşturmayı destekliyor. Olası belirtilerin erken fark edilmesinin ardından doğru zamanda uzman hekime başvurulması, erken tanı süreçlerinin desteklenmesi ve kişisel sağlık kararlarının hekim görüşü doğrultusunda alınması sürdürülebilir toplumsal sağlık açısından önem taşıyor. “BMS ile Sağlık 101, bilimsel uzmanlığımızı toplumsal faydaya dönüştüren önemli bir adım” BMS Türkiye Genel Müdürü Ece Kaşıkcı, “BMS ile Sağlık 101 ile bilimsel uzmanlığımızı sağlık okuryazarlığını artırmak için kullanıyoruz. Amacımız koruyucu sağlığı desteklemek, erken tanı süreçlerine katkı sunmak ve bireylerin kendi sağlıklarına sahip çıkmalarını sağlamak. Bu yolculukta tedaviyle ilgili kararların mutlaka bir uzman hekime danışarak alınmasını da önemli buluyoruz.” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğal Atıştırmalıklara İlgi Artıyor, Hurma Öne Çıkıyor! Haber

Doğal Atıştırmalıklara İlgi Artıyor, Hurma Öne Çıkıyor!

Hurmanın gebeliğin son dönemlerinde de dikkat çekici etkileri bulunduğunu, bilimsel araştırmaların doğum sürecini destekleyebileceğine işaret ettiğini kaydeden Konuk, “Özellikle gebeliğin son haftalarında hamile kadınlar için kullanımı önerilir.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhsin Konuk, 21 Temmuz Abur Cubur Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulundu. Hurma temiz içerikli doğal bir enerji kaynağı Tüketicilerin ultra işlenmiş atıştırmalıklardan uzaklaşarak hurma gibi doğal besinlere yöneldiğini ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Tüketicilerin ultra işlenmiş atıştırmalıklar yerine hurmaya yönelmesinin temel nedeni; hurmanın kan şekerini aniden yükseltmeden doğal ve uzun süreli enerji sağlaması, lif açısından zengin olması ve kanser ile obezite gibi hastalıkları tetikleyen yapay katkı maddelerinden tamamen arınmış ‘temiz içerikli’ bir gıda olmasıdır.” dedi. Hurma besleyici bir meyvedir ancak mucizevi bir besin değildir Hurmanın son yıllarda "süper gıda" olarak anıldığını ancak bu kavramın doğru değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Dr. Konuk, “Hurma, zengin lif, vitamin, mineral ve antioksidan profiliyle oldukça besleyici bir meyvedir. Kan şekerini hızla yükseltebilen yüksek fruktoz ve glukoz içeriği nedeniyle kontrollü tüketilmelidir. Sağlıklı bir beslenmede değerli bir tamamlayıcıdır ancak tek başına mucizevi bir ‘süper gıda’ olarak görülmemelidir.” diye konuştu. Hurmanın yüksek diyet lifi sayesinde sindirim sistemini desteklediğini ve uzun süre tokluk hissi sağladığını söyleyen Prof. Dr. Konuk, şöyle devam etti: “Yüksek diyet lifi (özellikle pektin) içerdiği için bağırsak hareketlerini düzenler, sindirime yardımcı olur ve uzun süre tok tutarak kilo kontrolünü kolaylaştırır. Hücre yenilenmesi ve sinir sistemi için faydalı olan B6 vitamini açısından zengindir ve az miktarda A, C ve K vitaminleri ile folat (B9) içerir. Kalp ritmini ve kan basıncını dengelemeye yardımcı olan potasyum, kas ve kemik sağlığını destekleyen magnezyum, kansızlığı önlemeye ve vücuttaki oksijen taşıma kapasitesini artırmaya katkı sağlayan demir ile kemik ve diş minesinin güçlenmesinde kritik rol oynayan kalsiyum ve fosfor içerir.” Rafine şekere alternatif olabilir ancak miktarına dikkat edilmeli Hurmanın beyaz şekere göre çok daha besleyici bir alternatif olduğunu belirten Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Hurma; içerdiği lifler, vitaminler ve minerallerle rafine şekere göre besin değeri yüksek, harika bir alternatif olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, hurma yüksek oranda doğal şeker içermektedir. Hurma şeker alternatifi olarak kullanılacaksa, hamur işlerinde, keklerde ve tatlılarda püre haline getirilerek veya hurma özü/şurubu formunda beyaz şekere alternatif olarak kullanılabilir.” şeklinde konuştu. Kan şekeri kontrolü açısından da önemli uyarılarda bulunan Konuk, "Günlük porsiyon kontrolü mutlaka yapılmalıdır. Yaklaşık üç orta boy hurma bir porsiyon olarak kabul edilebilir. Kan şekerinin ani yükselmesini önlemek amacıyla ceviz, badem gibi yağlı tohumlarla veya süt, yoğurt gibi protein kaynaklarıyla birlikte tüketilmesi önerilir. Bu kombinasyonlar şekerin kana karışma hızını yavaşlatmaktadır." dedi. Sporcular için doğal performans desteği sağlayabilir Hurmanın özellikle spor yapan bireyler için güçlü bir enerji kaynağı olduğuna işaret eden Prof. Dr. Konuk, “İçeriğindeki yüksek lif, doğal şeker (fruktoz ve glukoz), potasyum ve magnezyum sayesinde sporcular ve aktif bireyler için mükemmel bir doğal enerji kaynağıdır. Sindirimi kolaydır, mideyi yormadan kas glikojen depolarını hızla doldurur ve gün içi enerji düşüşlerini engeller. Hurma, içerdiği karbohidratın yanında protein ve sağlıklı yağ kaynaklarıyla desteklendiğinde kas onarımını hızlandıran ve tokluk süresini uzatan kusursuz bir ara öğüne dönüşebilir. Antrenmandan 30-45 dakika önce tüketilen 1 porsiyon hurma egzersiz performansını zirveye taşımak için gereken enerjiyi sağlar.” ifadesinde de bulundu. Doğal beslenme kronik hastalık risklerini azaltmaya katkı sağlayabilir Doğal ve lif bakımından zengin besinlerin ağırlıkta olduğu beslenme modelinin birçok kronik hastalığın önlenmesine katkı sunduğunu ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, “Hurma gibi doğal ve lifli besinlerin ağırlıkta olduğu bir beslenme modeli, rafine şeker alımını azaltarak insülin direnci ve obezite gibi risklerin düşürülmesine yardımcı olur. Ayrıca kan basıncını düzenler, sindirimi iyileştirir ve zengin antioksidan yapısıyla kronik inflamasyonu baskılar. Yüksek potasyum ve çözünür lif içeriği sayesinde kan basıncını dengelemeye ve kötü kolesterolü (LDL) düşürmeye destek olur. Doğal bir tatlandırıcı alternatifi sunarak şeker krizlerini engeller. Hurma, lif yapısı sayesinde düşük-orta glisemik indekse sahiptir. Bu sayede kan şekerinde ani dalgalanmalar yaratmadan dengeli bir enerji sağlar.” diye konuştu. Kanser ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların önlenmesine katkıda bulunuyor Bağırsak sağlığı açısından da önemli katkılar sunduğunu belirten Prof. Dr. Konuk, "Yüksek posa oranı bağırsak hareketlerini düzenleyerek kabızlık gibi sorunların önlenmesine yardımcı olur. Prebiyotik etkileri sayesinde yararlı bağırsak bakterilerinin gelişimini destekler. Midede uzun süre kalarak tokluk hissini artırır ve sağlıksız atıştırmalık tüketiminin azalmasına katkıda bulunur. Yapısındaki fenolik bileşikler ve flavonoidler gibi güçlü antioksidanlar, vücudu serbest radikallerin hasarına karşı koruyarak kanser ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların önlenmesine katkıda bulunur.” şeklinde sözlerini sürdürdü. Hurma doğum sürecini destekleyebilir Hurmanın gebeliğin son dönemlerinde de dikkat çekici etkileri bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Muhsin Konuk, bilimsel araştırmaların doğum sürecini destekleyebileceğine işaret ettiğini söyledi. Prof. Dr. Konuk, "Hurma, içerdiği oksitosin benzeri bileşikler ve oksitosin reseptörlerini uyarıcı etkisi sayesinde rahim kaslarını harekete geçirir. Bu doğal mekanizma rahim ağzının kolayca açılmasına, doğum eyleminin hızlanmasına ve doğum sonrası kanamaların azalmasına yardımcı olabilir." dedi. Bilimsel çalışmalarda gebeliğin son haftalarında hurma tüketiminin olumlu sonuçlar ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Konuk, “Rahim ağzını uyararak tıbbi müdahaleye (suni sancı/oksitosin iğnesi) olan ihtiyacı azaltabilir. Doğum sırasındaki kasılmaların düzenli ve verimli geçmesine destek olur. Doğum sonrasında rahmin toparlanmasını kolaylaştırarak kanama riskini düşürebilir. Yüksek lif, vitamin ve mineral içeriğiyle doğum anında ihtiyaç duyulan enerjiyi sağlar. Hamileliğin son dönemlerinde (genellikle son birkaç hafta) hurma tüketimi bu hormonal etkiler nedeniyle uzmanlar tarafından sıklıkla önerilmektedir.” diye konuştu. Meryem Suresi'ndeki hurma vurgusu dikkat çekici Hurmanın kutsal metinlerde de yer aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Muhsin Konuk, Meryem Suresi'nde Hz. Meryem'e doğum sırasında hurma yemesinin tavsiye edildiğini hatırlattı. Prof. Dr. Konuk, "Meryem Suresi 25. ayette Hz. Meryem'e, 'Hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurmalar dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun.' buyrulmaktadır. Hurma tüketen kadınlarda rahim ağzı olgunlaşması, tüketmeyen gruba göre daha olumlu olmuştur. Hurma meyvesi 13 hayati madde ve 5 çeşit vitamin, yağ asidi ve şeker içerir. Bu nedenle, mineraller açısından zengin olan bu meyve, enerji verici ve besleyici bir gıdaya ihtiyaç duyan hamile kadınlar için önerilir. Hurma ayrıca, rahmin hazırlanmasında ve rahim ağzının olgunlaşmasında etkili olan östrojen ve progesteron hormonlarını da etkiler. Hurma meyvesi enerji verici ve besleyici bir madde olduğundan, özellikle gebeliğin son haftalarında olmak üzere, hamilelik döneminde hamile kadınlar için kullanımı önerilir.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bitkisel Yağlar Hakkındaki Gerçekler 5. Uluslararası Gıda Kimyası Kongresi’nde Ele Alındı Haber

Bitkisel Yağlar Hakkındaki Gerçekler 5. Uluslararası Gıda Kimyası Kongresi’nde Ele Alındı

Gıda üretimi ve tüketimiyle ilgili artan bilgi kirliliğine karşı bilimsel veriye dayalı yaklaşımın önemine vurgu yapılan kongrede; gıda güvenliği, sürdürülebilir üretim, beslenme, regülasyonlar ve yeni teknolojiler gibi başlıkların yanı sıra izlenebilirlik sistemleri ve dijital çözümler de ele alındı. Gıda üretim sistemlerinin teknolojik özelliklerinden beslenmeye uzanan süreçte bilimsel bilginin önemine dikkat çekildi. Kongrede Gıda Mühendisi Dr. Fahri Yemişçioğlu ve Gıda Teknolojisi Uzmanı Dr. Elif Güngör Reis, bitkisel yağlar arasında önemli bir yere sahip olan palm yağı hakkında doğru bilinen yanlışları düzeltmek amacıyla bilimsel bilgi ve değerlendirmeler paylaştı. Dr. Fahri Yemişçioğlu, sunumunda bitkisel yağlara ilişkin bilimsel gerçekler ile kamuoyunda oluşan yanlış algılara odaklandı. Palm yağının zeytin meyvesinden elde edilen zeytinyağı gibi palm ağacının meyvesinden elde edilen bir meyve yağı olduğunu anlatan Yemişçioğlu, bu yağın gıda endüstrisinde kritik bir işlev üstlendiğine dikkat çekti. Palm yağı ve fraksiyonlarının, tohum yağlarının kısmi hidrojenasyonu ile üretilen ve trans yağ asidi içeren yağların besin zincirinden çıkarılmasını sağladığını belirten Yemişçioğlu, bu sayede trans yağ içermeyen gıda ürünlerinin üretiminin mümkün hale geldiğini söyledi. Palm yağına yönelik gıda güvenliği ve sağlık temelli eleştirilere de değinen Yemişçioğlu, “Palm yağı kanser yapar ifadesi bilimsel bir gerçek değil; bir algıdır. Yağlar tek başına kanser yapmaz, maddeler belirli dozların üzerinde toksik etki gösterir. GE ve 3-MCPDE, yalnızca palm yağına özgü değildir. Uygun olmayan hammaddelerin yüksek sıcaklıklarda rafine edilmesiyle diğer yağlarda da oluşabilir” ifadelerini kullandı. Palm yağının palmitik asit içeriği nedeniyle eleştirilere konu olmasının beslenme açısından gerçekçi olmadığını belirten Yemişçioğlu; palmitik asidin süt yağlarında da bulunduğunu ve zararlı olduğuna yönelik bilimsel görüş birliğinin bulunmadığını belirtti. Yemişçioğlu, Avrupa Birliği ve Türkiye’de yürürlükte olan düzenlemelerin bu konuda yüksek düzeyde gıda güvenliği standardı sağladığının ve ilgili regülasyonların Türkiye’de yürürlüğe girmesiyle gıdaların daha güvenli hale geldiğinin de altını çizdi. “İzlenebilir ve denetlenebilir sistemler sürdürülebilirlik için olmazsa olmaz” Palm yağı ekosisteminde verimlilik ve sürdürülebilirlik konularına dikkat çeken Dr. Elif Güngör Reis de; palm ağacının tarım yapılan arazilerde birim alandan elde edilen yağ miktarı açısından diğer yağlı tohumlara kıyasla açık ara en yüksek verime sahip bitki olduğunu vurguladı. Küresel yağlı tohum arazilerinin yalnızca %10’unu kullanmasına rağmen dünya bitkisel yağ üretiminin yaklaşık %40’ını karşılamasının önemli bir verimlilik göstergesi olduğunu ifade eden Reis, bu durumu “10/40 Paradoksu” olarak tanımladı. Palm yağının küresel gıda arzında stratejik bir rol üstlendiğini vurgulayan Reis, palm yağının tamamen devre dışı bırakılmasının daha fazla tarım alanı ihtiyacı ve buna bağlı orman kaybı riski doğurabileceğini belirtti. Palm yağının GDO riski barındırmayan ham yağ kaynaklarının başında geldiğini belirten Reis, çözümün boykot değil sürdürülebilir üretim standartlarının yaygınlaştırılması olduğunu ifade etti. Sürdürülebilirliğin ancak izlenebilir ve denetlenebilir sistemlerle mümkün olabileceğini de belirten Reis, sürdürülebilirlik hassasiyeti taşıyan üretici ve tüketicilerin Malezya’da zorunlu olarak uygulanması hedeflenen MSPO 2.0 sertifikasını mutlaka talep etmesi gerektiğini ifade etti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye- Endonezya Arasında Bilim ve İrfan Köprüsü!  Haber

Türkiye- Endonezya Arasında Bilim ve İrfan Köprüsü! 

Prof. Dr. Tarhan, "Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı ve sosyal medyayı kullanırdı. Ancak viral olmaktan çok derinliği, alkıştan çok anlam arayışını tercih ederdi. Allah ile 'online' olmayı sağlardı. Mevlâna’yı bilim dünyasına sunmazsak bu bir vebal olur.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve beraberindeki heyet, Endonezya’da 4 gün süren bir dizi stratejik temas ve bilimsel buluşma gerçekleştirdi. Paramadina Üniversitesi ile imzalanan iş birliği protokolü ve Cakarta’da açılan resmi temsilcilikle Türkiye-Endonezya arasındaki eğitim diplomasisi yeni bir boyut kazanırken, Prof. Dr. Tarhan’ın "Mesnevi Terapi" ve "Modern İnsanın Anlam Arayışı" üzerine verdiği konferanslar Endonezyalılar tarafından ilgiyle takip edildi. “Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı kullanırdı” Ziyaretin ilk durağı olan Paramadina Üniversitesi’ndeki "Mesnevi Terapi" panelinde konuşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Batı dünyasının son yıllarda keşfettiği Pozitif Psikoloji disiplininin aslında 700 yıl önce Mevlâna tarafından sistemleştirildiğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, şu çarpıcı tespitte bulundu: "Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı ve sosyal medyayı kullanırdı. Ancak viral olmaktan çok derinliği, alkıştan çok anlam arayışını tercih ederdi. Allah ile 'online' olmayı sağlardı. Mevlâna’yı bilim dünyasına sunmazsak bu bir vebal olur. O, narratif terapi ve bibliyoterapi yöntemlerini asırlar önce hikâyelerle kullanmıştı; bugün Harvard ve Yale’de okutulan Pozitif Psikoloji, aslında Mevlâna’nın metodolojisidir." Yapay zekâ ve "akıllı tasarım" analizi Teknolojinin ulaştığı son noktayı "Tevhid" inancı ve matematiksel modellerle açıklayan Prof. Dr. Tarhan, yapay zekânın ilahi bir tasarımın delili olduğunu söyledi ve “Matematik ve mantık bilgisayarları; matematik ve felsefe ise yapay zekâyı doğurdu. 'Fuzzy Logic' (Bulanık Mantık) ve 2024 Nobel Fizik Ödülü alan çalışmalar, kâinatın tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Yapay zekâ, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen 'Levh-i Mahfuz' (evrensel veri tabanı) kavramına bilimsel bir delil teşkil ediyor. Bu, 'Akıllı Tasarım'ın ve Süper-determinizmin matematiksel ispatıdır." diye konuştu. Modern insan kanser hücresi gibi tüketiyor Endonezya gezisi kapsamında İstiklal Kültür Merkezi ve Yunus Emre Enstitüsü’ndeki konuşmalarında modern insanın "hazcılık" (hedonizm) ve "narsisizm" kıskacında olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, narsisizmi biyolojik bir felaketle kıyasladı ve "Narsisizm, vücuttaki en özgür ama en tehlikeli hücre olan kanser hücresine benzer. Kanser hücresi sınır tanımaz, yanındakini yutarak büyür ama sonunda hem bünyeyi hem kendini öldürür. Modern insan, 'Kaliforniya Sendromu' ile birlikte sadece tüketmeye ve haz almaya odaklı bir hayata hapsedildi. Bu durum, bireyi kalabalıklar içinde derin bir yalnızlığa sürüklüyor." şeklinde konuştu. Pozitif Psikolojinin Referansı Mevlâna… Batı dünyasının son yıllarda "Mutluluk bilimi" olarak sunduğu Pozitif Psikoloji’nin aslında Mevlâna’nın metodolojisi olduğunu belirten Tarhan, PERMA modelini tasavvufi kavramlarla açıkladı. Pozitif Psikolojinin en son teorisi olan Seligman’ın PERMA Modeli’nde bulunan 5 maddenin tasavvufta bulunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, bu maddeleri şöyle açıkladı: “P harfi (positive emotion), E harfi (engagement), R harfi (relationships), M harfi (meaning) ve A harfi (accomplishment). Birinci madde; kişinin hayatında ilk başta pozitif algıyla hareket etmesi. Bu nedir? Tasavvufta insanlar aksini görmedikçe her insan dost olabilir diyor. Bu felsefenin aynısını alıp, pozitif psikolojide işlemişler. İkincisi kişinin mutlu olacağı işe angaje olması yani küçük şeylerden mutlu olma hali. Şükür kelimesinin karşılığı. Küçük şeylere şükredebilmek. Üçüncü madde ilişki kurmak, sosyal bağları güçlü tutmak, bu da tasavvuftaki dost insan kavramına karşılık geliyor. Tasavvufun özü sana yardım edecek dost mu arıyorsun, o çok az ama yardım edilecek dost arıyorsan o kadara çok var ki. İyilik yapmayı yöntem haline getirmek irfan öğretisinin felsefesi. Dördüncüsü anlamlılık, Her işe anlam kat. Tasavvuf kültürünün bir öğretisi de yaptığınız her işin anlamı var tebessüm etmek bile sadaka kabul ediliyor. Tebessümün bile sadaka kabul edildiği kültürü şu anda bilimsel olarak tanımlayabiliyoruz. Beşinci model ise başarının tadını almak. Küçük başarılardan haz almayı başarabilmek. Batı felsefesinin hep dafa fazla olmalı felsefesi burada sorgulanıyor. Perma’da bir madde eksik, gerçek mutluluk sadece bu dünyadaki mutlulukla mümkün olmaz ki, bu sadece bu dünyadaki mutluluğu hedefleyen bir felsefe.” Sufi meditasyonu beyni nasıl etkiliyor? Üsküdar Üniversitesi’nin nörobilim alanındaki çalışmalarına da değinen Prof. Dr. Tarhan, maneviyatın biyolojik karşılığını şu sözlerle anlattı: "Yaptığımız MR görüntüleme çalışmalarıyla 'Sufi Meditasyonu'nun beynin duygu regülasyon merkezi olan anterior singulat korteksi canlandırdığını bilimsel olarak kanıtladık. Allah’a inanmak ve O’nunla bütünleşme hissi, beyinde mutluluk hormonları olan dopamin, serotonin ve oksitosin salgılatıyor. Bu, depresyona karşı en güçlü koruyucu kalkandır." Sadaka ekonomisi ve sosyal güven Batı dünyasının "Sadaka ve yardımlaşmayı maliyet artırıcı" gördüğü kapitalist dönemden "Sosyal sorumluluk" aşamasına geçtiğini söyleyen Tarhan, İslamiyet’teki zekât ve sadaka kültürünün toplumsal güveni inşa ettiğini vurguladı. Prof. Dr. Tarhan, "Güvenin olduğu yerde barış, barışın olduğu yerde ise üretim ve huzur olur" diyerek, tasavvufun toplumsal refah üzerindeki etkisine dikkat çekti. Katılımcılardan gelen soruları da cevaplayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, tasavvuf ve psikoloji penceresinden kadın-erkek ilişkilerine ve beyin yapısındaki farklılıklara da dikkat çekici söylemlerde bulundu. Akademik diplomasi ve yeni temsilcilik Ziyaret kapsamında Üsküdar Üniversitesi ile Paramadina Üniversitesi arasında öğrenci ve akademisyen değişimini kapsayan bir MOU (İyi Niyet Protokolü) imzalandı. Ayrıca, Üsküdar Üniversitesi’nin Endonezya Temsilciliği Cakarta’da resmi olarak faaliyetlerine başladı. Temsilciliği İbrahim Albayrak temsil edecek. Paramadina Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Lin Mayasari de iş birliği hakkında, "Üsküdar Üniversitesi ile bu girişim, üniversite olarak iş birliği ağlarımızı ciddi anlamda geliştirecek ve Türkiye ile aramızda ilmi bir köprü kuracaktır." dedi. Endonezya’da "Best-Seller" ilgisi Prof. Dr. Tarhan’ın Endonezya diline (Bahasa Indonesia) çevrilen altı kitabı, bölgede büyük ilgi görerek "en çok satanlar" listelerine girdi. Özellikle narsisizm, aile değerleri ve pozitif psikoloji üzerine kaleme aldığı eserler, Uzak Doğu’nun bu yoğun nüfuslu ülkesinde hem akademik çevrelerin hem de halkın yoğun ilgisini çekti. Tarhan’ın kitapları, Endonezyalı okurlar için modern hayatın getirdiği ruhsal krizlere karşı "akılcı ve manevi" bir rehber niteliği taşıyor. Yeni Kitap Müjdesi: "İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol" Cakarta programının sürpriz detaylarından biri de Tarhan’ın Aile Yayınları’ndan çıkan son eseri "İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol" kitabının Endonezya diline çevrilmesi oldu. Bilişsel davranışçı yaklaşımları hikmetli bir perspektifle sunan bu eserin de çevrilmesiyle birlikte, Tarhan’ın Endonezya dilindeki külliyatı daha da zenginleşti. Program kapsamında gerçekleştirilen her oturumun ardından düzenlenen imza törenlerinde, okurların ellerinde Tarhan’ın yeni çevrilen bu kitabıyla uzun kuyruklar oluşturması dikkat çekti. Okurlardan Yoğun İlgi ve Uzun İmza Sırası… Paramadina Üniversitesi’nden İstiklal Kültür Merkezine, Yunus Emre Enstitüsü’nden resmi temaslara kadar her durakta Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bir bilim insanı olduğu kadar bir yazar olarak da yoğun sevgi seliyle karşılandı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Endonezya programı, başkent Cakarta’daki Yunus Emre Enstitüsü’nde düzenlenen “Yunus Emre ile Günümüz Problemlerine Manevi Reçeteler” başlıklı söyleşi ile tamamlandı. Mevlâna’dan Yunus’a: Medeniyetin İnşacıları Konuşmasına Mevlâna ve Yunus Emre arasındaki manevi bağa dikkat çekerek başlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, her iki ismin de aynı dönemde yaşadığını ve Osmanlı’nın kuruluşunun fikri temellerini attığını belirtti. Tarhan, "Mevlâna ulema arasında hizmet ederken, Yunus Emre halkın içine girerek aynı bilgeliği avama ulaştırmıştır. Osmanlı’nın 600 yıl boyunca dünyaya barış getirmesinin sırrı, bu isimlerin 'İlay-i Kelimetullah' ve 'İlahi Rıza' eksenli felsefesinde saklıdır" dedi. Yapay zekanın Mevlana ve Yunus cevaplarına derin analiz… Tarhan, Yapay Zeka’ya “Hazreti Mevlana ve Yunus bu zamanda yaşasaydı hangi metodu kullanırdı? Yunus Emre'yi bugüne getirdiğimizde bu çağda yaşasaydı nasıl bir yöntem izlerdi?” sorduğu bu sorulara cevaplarını derinlemesine analiz ederek başladı. Günümüz dünyasının en büyük iki küresel düşmanının materyalizm ve ateizm olduğunu ifade eden Tarhan, bu akımların insanı "anlam kaybına" sürüklediğini söyledi. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu konudaki tespitlerine değinen Tarhan, "İslam’ın hakikatlerini bu çağın fen ilimleriyle ispat etmek bir zorunluluktur. Bugünün Müslümanı bir elinde bilim ve teknolojiyi, diğer elinde Kur’an’ı tutarak yaşamalıdır" vurgusunu yaptı. Endonezya ziyareti ile gönül coğrafyaları arasında bilim ve irfan köprüsü Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Endonezya programı, akademik diplomasiden manevi buluşmalara kadar her aşaması yoğun ilgi ve nitelikli buluşmalarla tamamlandı. Modern psikiyatrinin verilerini Mevlâna ve Yunus Emre’nin öğretileriyle sentezleyen Tarhan, sadece akademik bir paylaşım yapmadı; aynı zamanda Türkiye ve Endonezya arasında kalıcı bir gönül köprüsü inşa etti. Endonezyalı gençlerin ve akademik camianın yoğun ilgisiyle taçlanan bu program, 'Bilim ve Bilgelik' vizyonunun küresel ölçekteki karşılığını gösteren tarihi bir ziyaret olarak kayıtlara geçti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanserli Hücre Fotokopi Makinesi Gibi Çalışıyor Haber

Kanserli Hücre Fotokopi Makinesi Gibi Çalışıyor

1–7 Nisan Ulusal Kanser Haftası’nda normal hücre ile kanserli hücre arasındaki farklara değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Sinyal gelmediği sürece çoğalmayan normal hücrelere karşı kanser hücresi, çoğalmayı fotokopi makinesi gibi gerçekleştiriyor. Kanser tedavisinin başarı oranlarını artıran akıllı ilaçlar da bu durmak bilmeyen hücrelere ‘artık intihar etmelisin’ mesajı veriyor” açıklamasında bulundu. Yara iyileşmesi sırasında hücreler çoğalarak dokuyu onarır ve süreç tamamlandığında bu çoğalma durur. Ancak kanserli hücrede bu programlı hücre ölümünün olmadığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Yeni geliştirilen ilaçlar bu programı yeniden hatırlatma prensibiyle çalışıyor. Bazı akıllı ilaçlar doğrudan hücreye değil, çevresindeki onu besleyen damarları hedef alıyor ve bu sayede aç bırakılan kanser hücresi yok oluyor. Akıllı ilaçların fark yarattığı en önemli nokta ise doğrudan hedefe yönelerek yalnızca tümörü etkilemesi ve böylece sağlıklı hücreleri koruması. Geleneksel kemoterapide ise saç, tırnak ve kemik iliği gibi çoğalması gereken hücreler de tedaviden olumsuz etkileniyor” dedi. Ülkeler arası genetik farklılıklar başarı oranını yüzde 30’a kadar çıkarabiliyor Akıllı ilaçların kemoterapiye kıyasla daha düşük yan etki gösterdiğini de vurgulayan Üskent, “Ameliyat ve kemoterapi gereksinimini azaltabilen akıllı ilaçlardan, akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 10 ila 15’inde fayda sağlanabiliyor. Bu oran genetik farklılıklar nedeniyle Filipin, Çin ve Japonya gibi ülkelerde yüzde 25-30 seviyelerine çıkabiliyor. Özellikle hiç sigara kullanmamış kadın hastalarda başarı oranı yüzde 50-60’lara ulaşılabiliyor. Akıllı ilaç tedavisi için erken evre şartı olduğu düşünülse de aslında bu tedaviyi kanserin yayılım gösterdiği durumlarda daha sık tercih ediyoruz” dedi. Pankreas kanserinin yüzde 80’inde görülen mutasyona yönelik yeni ilaçlar geliştiriliyor Akıllı ilaçların yeni bir gelişme olarak görülse de geçmişinin 2000’li yılların başına dayandığını açıklayan Üskent, “2003’lerde lösemide sadece transplantasyon ile ömür uzatılabilirken hastalığa neden olan yapısal bozukluk tespit edildi ve buna yönelik geliştirilen tedaviyle hastalar tamamen iyileşti. Kan kanserinde yaşanan gelişme akıllı ilaçların temelini oluşturdu. Daha sonra bu yaklaşım diğer kanser türlerine de taşındı ve 2007’de akciğer kanserinde EGFR mutasyonuna karşı geliştirilen tablet ilaçla kemoterapiye gerek kalmadan tümörlerde gerileme görüldü. Akıllı ilaç tedavisinin uygunluğu kanser türüne değil mutasyonun türüne göre belirlenir. Uygun hastalarda bu ilaçlar tümörü tamamen yok edebilir ve ameliyata gerek kalmayabilir. Aynı mutasyon görüldüğünde tümör hangi organda olursa olsun benzer başarı elde edilir ve hastanın bu tedavilere uygun olup olmadığı kısa sürede sonuçlanan genetik testlerle anlaşılabilir. Bugün tüm mutasyonlara karşı ilaç bulunmuş olmasa da çalışmalar hızla sürüyor. Örneğin pankreas kanserinin yüzde 80’inde görülen bir mutasyona yönelik yeni ilaçlar üzerinde çalışılıyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

  Kanserden Korunmanın 10 Önemli Kuralı! Haber

  Kanserden Korunmanın 10 Önemli Kuralı!

Üstelik kanser kalp damar hastalıklarından sonra dünya genelinde en sık görülen ikinci ölüm nedeni olarak öne çıkıyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde bazı yaş gruplarında ise birinci sıraya yaklaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konuluyor ve yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Türkiye’de de her yıl yaklaşık 230–240 bin yeni kanser vakası görülüyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, aslında kanserin risk faktörlerinin önemli bir kısmının kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Bilimsel çalışmalar, uygun önlemler alındığında kanserlerin yaklaşık yüzde 30–40’ının önlenebileceğini göstermektedir. Kanserden korunmada en temel kurallar ise sigara kullanmamak, sağlıklı beslenmek ve düzenli egzersiz yapmaktır. Bunların yanı sıra tarama tetkiklerini düzenli olarak yaptırmak da kanser riskini önemli ölçüde azaltabilmektedir” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, kanserden korunmak için dikkat etmemiz gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durun Sigara dumanında dört binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve bunların 50’den fazlasının kansere yol açabildiği biliniyor. Bu etkisi nedeniyle sigara ve tütün ürünleri; başta akciğer kanseri olmak üzere ağız, gırtlak, pankreas, mesane ve böbrek gibi pek çok kanser türüne yol açabiliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, “Araştırmalar, akciğer kanserinin yüzde 90’ından sigara ve tütün ürünlerinin sorumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu zararlı alışkanlığın bırakılması yaşamsal önem taşımaktadır” diyor. Akdeniz tipi beslenin Sebze, meyve, tam tahıllar ve liften zengin besinlerin tüketildiği “Akdeniz tipi” beslenme kanser riskinin azalmasında önemli bir rol oynuyor. Bu besinler içerdikleri antioksidanlar, vitaminler ve fitokimyasallar sayesinde hücrelere zarar veren serbest radikalleri azaltarak DNA hasarını önlemeye yardımcı oluyor. Bunun yanı sıra liften zengin besinler, bağırsakta zararlı maddelerin daha hızlı atılmalarını sağlayarak, özellikle kolorektal kanser riskini düşürüyor. Araştırmalar, liften zengin beslenmenin bazı kanser türlerinde riski yaklaşık yüzde 20 oranında azaltabileceğini gösteriyor. Sağlıklı kilonuzu koruyun Çağımızın önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite, kanser riskini artıran başlıca faktörler arasında yer alıyor. Obezite; kronik iltihap, artmış insülin ve IGF-1 hormon düzeyleri ile yağ dokusundan salgılanan östrojen gibi bazı hormonların artışı yoluyla hücre çoğalmasını tetikleyebiliyor. Bu durum bazı kanser türlerinin gelişimine zemin hazırlayabiliyor. Obezitenin özellikle meme, kolon, rahim, pankreas ve karaciğer kanseriyle ilişkili olduğu belirtiliyor. Haftada en az 150 dakika egzersiz yapın Düzenli egzersiz; bağışıklık sistemini güçlendirmesi, hormon dengesini düzenlemesi, bağırsak hareketlerini artırması ve kronik iltihabı azaltması sayesinde kanser riskini düşürebiliyor. Büyük ölçekli çalışmalar; düzenli egzersizin kanser riskini yaklaşık yüzde 10 – 30 oranında azalttığını gösteriyor. Düzenli fiziksel aktivitenin özellikle kolon ve meme kanseri üzerinde etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, “Sağlıklı bir yaşam için haftada en az 150 dakika orta düzeyde egzersiz yapılması önemlidir” diyor. Alkolden uzak durun Alkol vücutta asetaldehit adı verilen toksik bir maddeye dönüşerek oksidatif stres ve hormonal değişikliklere yol açabiliyor. Bu durum DNA’ya zarar vererek hücrelerin kontrolsüz çoğalmasını kolaylaştırabiliyor. Alkol tüketimi; karaciğer, ağız, yemek borusu, meme ve kolon kanserleriyle ilişkili oluyor. Alkol tüketimi arttıkça kanser riski de yükseliyor. İşlenmiş et ürünlerinden kaçının İşlenmiş et tüketimi özellikle kolorektal kanser riskini artırabiliyor. Salam, sucuk ve sosis gibi işlenmiş ürünler; içerdikleri nitrit ve nitratların kansere neden olabilen N-nitrozo bileşiklerine dönüşmesi sebebiyle risk oluşturuyor. Ayrıca, bu ürünler yüksek sıcaklıkta pişirildiğinde oluşan zararlı bileşikler de DNA hasarına yol açabiliyor. Güneşin zararlı ışınlarından korunun Aşırı güneş ışığına maruz kalmak cilt kanserlerinin en önemli nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Güneşten korunmak ve yüksek koruma faktörlü güneş kremi kullanımı riski azaltabiliyor. Bu nedenle güneşin zararlı ultraviyole ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11:00 – 15:00 saatleri arasında mümküne dışarı çıkmayın. Mecbursanız güneş koruyucunuzu güneşe çıkmadan yarım saat önce uygulamayı ihmal etmeyin. Enfeksiyonlara karşı aşı olun HPV (Human Papilloma Virüsü) enfeksiyonu rahim ağzı kanseri; hepatit B ve C virüsleri ise karaciğer kanseriyle ilişkili oluyor. Aşı olmak bu kanserlerin önlenmesinde etkili bir yöntem olarak yerini koruyor. Tarama programlarını ihmal etmeyin! Meme kanseri için mamografi, kolon kanseri için kolonoskopi ve rahim ağzı kanseri için Pap smear ile HPV (Human Papilloma Virüsü) tarama testleri kanserin önlenmesi açısından büyük bir öneme sahip. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ömer Fatih Ölmez, hiçbir yakınmanız olmasa bile bu tarama yöntemlerini düzenli olarak yaptırmanızın yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekiyor. Kolonoskopi: Kansere dönüşebilen poliplerin saptanması için 45 yaşından itibaren 5-10 yılda bir kolonoskopi öneriliyor. Ailede kolon kanseri öyküsü varsa tarama 40 yaşında başlatılabiliyor. İltihabi bağırsak hastalığı gibi risk faktörlerinde takvim daha öne çekilebiliyor. Pap smear ve HPV DNA testi: 21 yaşından itibaren her 3 yılda bir Pap smear testi yaptırılması gerekiyor. 30 yaşından sonra 5 yılda bir Pap Smear ile birlikte HPV DNA testinin yapılması, rahim ağzı kanserine neden olabilen CIN (Cervical Intraepithelial Neoplasia) lezyonlarının erken saptanmasını sağlıyor. Mamografi: 40 yaşından itibaren yılda bir kez yapılan mamografi taramasıyla meme kanserinin öncül lezyonları tespit edilebiliyor. Zararlı çevresel maddelerden kaçının Hava kirliliği ve bazı kimyasallar (asbest, kurşun, arsenik, pestisit ve civa) DNA hasarına ve inflamasyona neden olarak özellikle akciğer kanseri riskini artırabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı Haber

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı

Son yıllarda bilim dünyasında adını daha sık duymaya başladığımız bir alan var, o da “epigenetik”. Yani yalnızca hangi genlere sahip olduğumuz değil, o genlerin ne zaman ve nasıl çalıştığı da sağlığımızı belirliyor. Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik testlerin sağladığı bilgilerin epigenetik verilerle birlikte değerlendirildiğinde çok daha anlamlı hale geldiğini vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı “Aslında doğduğumuz anda belirli genetik yatkınlıklarla dünyaya geliyoruz. Ancak bu yatkınlıkların sağlık üzerindeki etkisini belirleyen önemli mekanizmalardan biri epigenetik düzenlemelerdir” diyor. Uzun yaşamın ve sağlıklı yaşlanmanın sırrı yalnızca DNA diziliminde saklı değil. Beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite, stres düzeyi, uyku düzeni ve maruz kalınan çevresel faktörler; genlerin çalışma biçimini etkileyebiliyor. İşte bu noktada epigenetik devreye giriyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, konuyu şöyle açıklıyor: “Genetik yapımız sabit olabilir; ancak epigenetik mekanizmalar genlerimizin açılıp kapanmasını düzenler. Genlerin aktif ya da baskılanmış olması yalnızca DNA dizilimimizle belirlenmez. Epigenetik süreçler, yaşam boyunca genlerin nasıl çalışacağını düzenleyen doğal ve dinamik mekanizmalardır. Bu süreçler, büyüme, gelişim ve hücrelerin kimlik kazanması gibi normal biyolojik olayların ayrılmaz bir parçasıdır”… Kronik hastalıkların büyük bir kısmı multifaktöryel, yani hem genetik hem çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkıyor. Kanserler, kalp-damar hastalıkları, nörolojik ve nöropsikiyatrik hastalıklar ile bağışıklık sistemiyle ilişkili birçok tablo bu gruba giriyor. “Risk genlerimiz olduğu gibi koruyucu genlerimiz de var” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik risk skorlarının artık daha ayrıntılı şekilde hesaplanabildiğini, ancak bu riskin hastalığa dönüşmesinde epigenetik düzenlemelerin önemli rol oynadığını vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Bir bireyde riskle ilişkili bir genetik varyantın bulunması, fenotipik sonucun kesinleştiği anlamına gelmez. Gen ekspresyonu ve biyolojik süreçler; epigenetik düzenlemeler ile yaşam tarzı ve çevresel etkileşimler tarafından dinamik biçimde şekillendirilir. Beslenme alışkanlıkları, stres düzeyi, uyku düzeni, sigara kullanımı ve diğer çevresel faktörler genlerin işleyişini etkileyerek biyolojik risklerin ortaya çıkma olasılığını artırabilir ya da azaltabilir” diyor. Hastalık Riskini Bilmek Önemli Günümüzde genetik analizlerle; kalp-damar sağlığına ilişkin yatkınlıklar, bazı kanser türleri için risk profilleri, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklara genetik eğilimler ve bağışıklık sistemiyle ilişkili risk göstergeleri değerlendirilebiliyor. Ancak artık yalnızca “Hangi genetik varyantları taşıyoruz?” sorusu değil, “Bu genler nasıl ve ne düzeyde çalışıyor?” sorusu da önem kazanıyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı epigenetik analizler sayesinde hücre düzeyinde biyolojik yaşlanma göstergeleri, hücresel stres yanıtları ve bazı hastalık süreçlerinin erken izlerinin saptanabildiğine dikkat çekiyor: “Örneğin 10 yıl sonra Parkinson hastalığına yakalanma riskinizin olduğunu bilmek, hastalığı tamamen engelleyeceğiniz anlamına gelmez; fakat zihinsel aktiviteyi artırmak, beslenmeyi düzenlemek, egzersiz yapmak gibi epigenetik etkisi olan yaşam değişiklikleriyle süreci yavaşlatma şansınız olabilir”… Artık Kişiye Özel Tıp Gündemde Geleceğin tıbbı artık tedavi edici olmaktan çok önleyici ve kişiselleştirilmiş bir yapıya evriliyor. Bu süreçte tıp, genetik, moleküler biyoloji, farmakoloji, mühendislik ve bilgisayar bilimleri bir araya gelerek disiplinler arası bir yaklaşım geliştiriliyor. Özellikle kanser tedavisinde kullanılan “akıllı ilaçlar”, tümörün moleküler ve genetik özelliklerine göre belirleniyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Kanser hücresinin hangi moleküler yolağı kullandığını analiz ederek, o yolu hedefleyen ilaç seçilebiliyor. Üstelik yalnızca tümörün genetiği değil, hastanın ilaca nasıl yanıt vereceği de genetik ve epigenetik belirteçlerle öngörülebiliyor” diyor. Bu yaklaşım sadece kanserle sınırlı değil. Bazı ağrı kesiciler, antibiyotikler ve psikiyatrik ilaçlar için de farmakogenetik testler sayesinde kişiye en uygun doz ve ilaç seçimi yapılabiliyor. Kimler Genetik Test Yaptırmalı Tek gen hastalıklarında, hastalıkla güçlü şekilde ilişkili bir patojenik varyantın taşınması durumunda klinik tablonun ortaya çıkma olasılığı oldukça yüksek. Bu nedenle ülkemizde ve birçok ülkede bazı tek gen hastalıkları için yenidoğan tarama programları uygulanıyor; ayrıca evlilik öncesi veya gebelik planlaması döneminde taşıyıcılık taramaları (örneğin SMA için) yapılıyor. Buna karşılık kronik ve çok faktörlü hastalıklarda genetik yapı tek başına belirleyici olmadığı için toplum genelinde yaygın tarama programları bulunmuyor. Ancak ailesinde birden fazla kanser olgusu olanlar, erken yaşta kalp-damar hastalığı görülen bireyler ve nörolojik hastalık öyküsü bulunan aileler için genetik danışmanlık ve uygun genetik analizler önerilebiliyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, önümüzdeki yıllarda genetik ve epigenetik analizlerin daha erişilebilir hale geleceğini belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yalnızca hastalıklar ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye odaklanan bir yaklaşımdan; riskleri daha erken dönemde değerlendirmeyi ve yönetmeyi hedefleyen bir sağlık modeline doğru bir dönüşüm görebiliriz. Genetik ve epigenetik veriler sayesinde özellikle bazı kronik hastalıklarda risklerin daha erken yaşlarda fark edilmesi ve uygun yaşam düzenlemeleriyle sürecin daha yakından izlenmesi mümkün olabilir”… Hedef Sağlıklı Yaşlanmak Yaşam süresi uzuyor; ancak asıl mesele sağlıklı ve bağımsız bir yaşam sürdürebilmek. “Kişi kendi işini yapabiliyor, kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürebiliyorsa gerçekten sağlıklı yaşlanmadan söz edebiliriz” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik ve epigenetik analizlerin yalnızca yaşam süresini değil, yaşam kalitesini artırma potansiyeline sahip olduğunu da vurguluyor. Sonuç olarak, geleceğin tıbbında yalnızca DNA haritamız değil; bu bilginin nasıl yorumlandığı, genlerin hangi koşullarda nasıl çalıştığı ve yaşam biçimimizin bu süreci nasıl etkileyebileceği giderek daha fazla önem kazanacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.