Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kaşıntı

Kapsül Haber Ajansı - Kaşıntı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kaşıntı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor! Haber

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntı, yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. Kaşıma davranışı tekrarlandıkça otomatikleşiyor! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” Utanç ve suçluluk, kaşıntıyı yeniden tetikleyebiliyor! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. Stres ve kaşıntı birbirini besleyen bir kısır döngü oluşturuyor! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapi, kaşıntı–kaşıma döngüsünü kırmaya yardımcı oluyor! Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi. Alışkanlık tersine çevirme terapisinin ise kaşıma davranışının yerine cilde zarar vermeyen bir alternatif koymayı öğrettiğini belirten Aydın, “Yapılan meta-analizler bu yaklaşımın egzama şiddetini ve kaşıma sıklığını anlamlı ölçüde azalttığını göstermiştir. Farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) ve kabul ve kararlılık terapisi (ACT) gibi yaklaşımlar da kişinin kaşıntı hissiyle daha esnek biçimde baş etmesine yardımcı olur. Son yıllarda EMDR temelli dürtü protokolleri de (EMD-U) umut verici sonuçlar vermektedir.” diye konuştu. Kaşımayı tamamen yasaklamak yerine, döngüyü yönetmek hedeflenmeli! Kaşıma dürtüsünü kontrol etmek için günlük hayatta uygulanabilecek birkaç basit ama etkili yöntem olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı: “Öncelikle kişinin kaşıma dürtüsünü fark etmesi ve o anda ne yaptığını gözlemlemesi gerekir. ‘Şu an kaşımak istiyorum, ama 10 saniye bekleyeceğim’ gibi küçük bir erteleme denemesi bile dürtünün yoğunluğunu azaltabilir. Cilde soğuk uygulamak, kaşıntılı bölgeye nemlendirici sürmek, elleri meşgul edecek bir nesne tutmak ya da derin nefes egzersizleri yapmak gibi davranışsal alternatifler kullanılabilir. Ayrıca kaşıma dürtüsünün hangi saatlerde ve hangi duygusal durumlarda arttığını kaydetmek, kişinin kendi tetikleyicilerini tanımasına yardımcı olur. Tüm bu yöntemler, kaşımayı tamamen yasaklamak yerine onu daha az zarar verici hâle getirmeyi hedefler; çünkü amaç mükemmeliyet değil, döngüyü yönetilebilir kılmaktır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yazın Mantar Riskini Artıran 6 Hata ve Korunma Yolları Haber

Yazın Mantar Riskini Artıran 6 Hata ve Korunma Yolları

Sıcak hava, yoğun terleme ve yüksek nem, yaz aylarında cilt mantarlarının daha sık görülmesine neden olabiliyor. Islak mayoyla beklemekten ortak alanlarda çıplak ayakla yürümeye kadar günlük hayatta önemsenmeyen bazı alışkanlıklar, mantar enfeksiyonlarına zemin hazırlayabiliyor. Yaz mevsiminde artan sıcaklık ve nem, cilt sağlığını doğrudan etkiliyor. Özellikle terin uzun süre cilt üzerinde kalması, mantarların çoğalabileceği sıcak ve nemli bir ortam oluşturuyor. Bu nedenle ayak tabanı, parmak araları, kasıklar, koltuk altları ve diğer cilt kıvrımları yaz aylarında daha fazla risk altında bulunuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar, mantar enfeksiyonlarının kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama ve kötü koku gibi belirtilerle ortaya çıkabildiğini belirtiyor. Kolay bulaşabilen enfeksiyonun tedavisinin geciktirilmesi durumunda vücudun başka bölgelerine yayılabileceğine dikkat çeken Bayraktar, günlük yaşamda alınabilecek basit önlemlerin riski önemli ölçüde azaltabileceğini ifade ediyor. İşte yaz aylarında mantara zemin hazırlayan altı yaygın hata… 1. Islak mayo veya bikiniyle uzun süre beklemek Denizden ya da havuzdan çıktıktan sonra ıslak mayo ve bikiniyle uzun süre kalmak, cildin devamlı nemli kalmasına yol açıyor. Sıcak havayla birleşen bu nemli ortam, mantar mikroorganizmalarının çoğalmasını kolaylaştırabiliyor. “Hava sıcak, üzerimde kurur” düşüncesiyle ıslak kıyafetleri değiştirmemek özellikle kasık bölgesi ve cilt kıvrımlarında enfeksiyon riskini artırabiliyor. Bu nedenle yüzme sonrasında mümkün olan en kısa sürede duş alınması, cildin kurulanması ve kuru mayo ya da kıyafet giyilmesi önem taşıyor. 2. Havuz ve ortak duş alanlarında çıplak ayakla yürümek Havuz kenarları, spor salonlarının duş bölümleri, soyunma odaları ve ortak kullanılan ıslak zeminler, mantarın bulaşması açısından riskli alanlar arasında bulunuyor. Özellikle ayak mantarı, enfeksiyon bulunan yüzeylerle temas sonucu kolayca bulaşabiliyor. Bu alanlarda çıplak ayakla yürümek yerine kişiye özel terlik kullanılması, bulaşma ihtimalinin azaltılmasına yardımcı oluyor. 3. Ayakları uzun süre kapalı ayakkabıda tutmak Yaz sıcaklarında uzun süre kapalı ve hava almayan ayakkabılar giymek, ayaklardaki terleme ve nem miktarını artırıyor. Ayakların yeterince hava alamaması, özellikle parmak aralarında mantarın yerleşmesine elverişli bir ortam oluşturabiliyor. Ayak mantarı; kaşıntı, kızarıklık, soyulma, çatlama ve kötü kokuyla kendisini gösterebiliyor. Ayakkabı seçiminde nefes alabilen malzemelerin tercih edilmesi, çorapların düzenli değiştirilmesi ve ayakların mümkün olduğunca kuru tutulması riski azaltabiliyor. 4. Başkasına ait havlu ve terlikleri kullanmak Mantar enfeksiyonları yalnızca ortak zeminlerden değil, kişisel eşyalar üzerinden de bulaşabiliyor. Başkasının havlusunu, terliğini veya bakım ürünlerini kullanmak, özellikle tatil döneminde enfeksiyonun kişiden kişiye taşınmasını kolaylaştırabiliyor. Plajda, havuzda, otelde veya evde havlu ve terlik gibi doğrudan ciltle temas eden eşyaların kişiye özel olması gerekiyor. Kullanılan havluların yeterince kurutulması ve düzenli aralıklarla yıkanması da hijyen açısından önem taşıyor. 5. Duştan sonra cildi nemli bırakmak Duş almak tek başına mantardan korunmak için yeterli olmayabiliyor. Duş sonrasında vücudun tam olarak kurulanmaması, özellikle parmak araları, kasıklar, koltuk altları ve cilt kıvrımlarında nemin uzun süre kalmasına yol açabiliyor. Bu bölgelerin tahrişe neden olmayacak şekilde, temiz ve yumuşak bir havluyla kurulanması gerekiyor. Sert hareketlerle ovalamak yerine hafif dokunuşlarla kurulamak, cilt bariyerinin zarar görmesini önlemeye yardımcı oluyor. 6. Dar ve sentetik kıyafetleri tercih etmek Vücudu sıkan ve hava dolaşımını engelleyen sentetik kıyafetler, terin cilt üzerinden buharlaşmasını zorlaştırabiliyor. Uzun süre nemli kalan cilt yüzeyi ise mantar enfeksiyonlarının gelişmesine uygun koşullar hazırlıyor. Dr. Belma Bayraktar, sıcak havalarda pamuklu, rahat ve hava alabilen giysilerin tercih edilmesini öneriyor. Terleyen kıyafetlerin uzun süre üzerinizde kalmaması ve mümkün olan en kısa sürede değiştirilmesi de korunmada etkili oluyor. Mantar belirtilerini göz ardı etmeyin Ciltte geçmeyen kaşıntı, kızarıklık, soyulma, yanma, çatlama veya kötü koku görülmesi durumunda belirtilerin kendiliğinden geçmesini beklemek enfeksiyonun ilerlemesine yol açabiliyor. Ayrıca mantar sanılan bazı cilt sorunları farklı hastalıklarla benzer belirtiler gösterebildiği için rastgele ilaç kullanmamak önem taşıyor. Özellikle şikâyetlerin yayılması, sık tekrarlaması veya uzun süre devam etmesi halinde bir dermatoloji uzmanına başvurulması gerekiyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İklim Krizi Alerjiyi Tetikliyor: Hastalıklar Hızla Artıyor Haber

İklim Krizi Alerjiyi Tetikliyor: Hastalıklar Hızla Artıyor

İklim değişikliği nedeniyle yükselen sıcaklıklar, mevsimsel alerjisi olan kişilerin daha uzun bir süre boyunca daha fazla polene maruz kalmasını sağlıyor. Bu durum alerjenlerin havada kalma süresini uzatıyor ve alerji şikayetlerini arttırıyor. Günümüzde çocukların yaklaşık üçte birinde, yetişkinlerin ise önemli bir kısmında alerjik hastalıklara rastlanıyor. En yaygın görülen alerjik hastalıklar; alerjik rinit (saman nezlesi), alerjik astım, ürtiker, atopik dermatit (egzema), arı alerjileri ve bazı gıda alerjileridir. Alerjik rinit hastalarının genellikle burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırık, gözlerde kaşıntı ve sulanma, astım hastalarında ise nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı solunum gibi belirtiler görülüyor. Bu şikâyetlerin özellikle ilkbahar aylarında ya da ev tozu gibi alerjenlere maruz kalındığında artıyor. Alerjide doğru tanı, doğru tedavi planı için temel adımdır Tanı sürecine ilişkin bilgi veren Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Dr. Nurhan Sayaca, alerji tanısında hastanın şikâyetlerinin ve öyküsünün dikkatle değerlendirilmesinin büyük önem taşıdığını açıkladı. Bunun yanında deri prick testleri ve bazı kan testleri ile kişinin hangi alerjenlere karşı duyarlılık geliştirdiğinin belirlenebildiğini, doğru tanının doğru tedavi planı için temel adım olduğunu vurguladı. Alerjik hastalıkların tedavisine de değinen Sayaca, üç temel yaklaşım bulunduğunu belirtti. İlk olarak alerjene maruziyetin azaltılmasının, yani korunma önlemlerinin önemine dikkat çeken Sayaca, ikinci aşamada ilaç tedavilerinin uygulandığını söyledi. Üçüncü ve en etkili yöntemlerden birinin ise alerji aşıları olarak bilinen immünoterapi olduğunu ifade eden Sayaca, bu tedavinin alerjik hastalıkların seyrini değiştirebilen ve uzun vadede kalıcı iyileşme sağlayabilen tek yöntem olduğunu dile getirdi. Alerji aşıları bağışıklık sistemini yeniden eğitiyor Alerji aşısının nasıl uygulandığına ilişkin de bilgi veren Sayaca, bu tedavinin bağışıklık sistemini yeniden eğitmeyi amaçladığını anlattı. Hastaya alerjisi olduğu maddeye karşı çok küçük dozlarla başlanarak düzenli aralıklarla artan miktarlarda alerjen verildiğini belirten Sayaca, bu sayede bağışıklık sisteminin zamanla o maddeye karşı aşırı tepki vermemeyi öğrendiğini söyledi. Tedavi süresinin genellikle 3 ila 5 yıl arasında değiştiğini ifade eden Sayaca, düzenli uygulandığında birçok hastada şikâyetlerin belirgin şekilde azaldığını, bazı hastalarda ise tamamen ortadan kalkabildiğini aktardı. Ayrıca bu tedavinin astım gelişme riskini azaltma gibi uzun vadeli faydalarının da bulunduğunu ekledi. Kimler alerji aşısı olabilir? Kimlerin alerji aşısı olabileceğine ilişkin açıklamalarda bulunan Sayaca, öncelikle alerjinin testlerle net olarak ortaya konulması gerektiğini belirtti. Özellikle polen, ev tozu akarı, küf mantarı veya arı alerjisi bulunan ve ilaç tedavisine rağmen şikâyetleri devam eden hastalarda bu yöntemin düşünülebileceğini ifade eden Sayaca, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde uygulanabildiğini söyledi. Alerji aşısı oldukça güvenlidir ancak her hastaya uygulanamaz Toplumda alerji aşılarıyla ilgili yanlış bilinenlere de değinen Sayaca, en sık karşılaşılan yanlış inanışın bu tedavinin çok riskli olduğu yönünde olduğunu dile getirdi. Oysa uzman hekim kontrolünde ve uygun hastalarda uygulandığında alerji aşılarının oldukça güvenli olduğunu vurgulayan Sayaca, bir diğer yanlış bilginin ise her alerji hastasına bu tedavinin uygulanabileceği düşüncesi olduğunu ifade etti. Sayaca, bu nedenle mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Alerji belirtilerini hafife almayın Son olarak alerji hastalarına önerilerde bulunan Sayaca, alerji belirtilerinin hafife alınmaması gerektiğini vurguladı. Alerjiye neden olan faktörlerin mümkün olduğunca azaltılmasının önemine dikkat çeken Sayaca, ev tozu alerjisi olanların ev temizliğine özen göstermesi gerektiğini, polen alerjisi bulunan kişilerin ise yoğun polen dönemlerinde açık havada uzun süre kalmamaya dikkat etmesi gerektiğini belirtti. Doktor önerisi dışında ilaç kullanılmaması gerektiğini ifade eden Sayaca, uzun süren veya yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şikâyetlerde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Alerjiler Kalp Sağlığını Etkileyebilir Haber

Alerjiler Kalp Sağlığını Etkileyebilir

Öyle ki bağışıklık sisteminin verdiği tepkilerle kalp sağlığının kesiştiği durumlara da rastlanabiliyor. Kounis Sendromu’nun, bağışıklığın aşırı koruyucu tepkisinin kalbi zorlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Alerjik bünyeye sahip olanlarda ya da bilinen kalp rahatsızlığı bulunan kişilerde ani gelişen reaksiyonlarla birlikte görülen göğüs ağrısı önem taşıyor. Erken tanı ve doğru müdahale ile kalıcı hasar riski en aza indirilebiliyor. Kalp ve bağışıklık sistemi birlikte çalıştığı için birinde yaşanan sorun diğerini de etkiliyor” dedi. Reçetesiz satılan bir ilaç, arı sokması ya da akşam yemeğinde tüketilen deniz ürünleri… Vücudun bu tür etkenlere verdiği alerjik yanıtın bazı durumlarda kalbi de etkileyebildiğini açıklayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Kounis Sendromu, alerjik veya aşırı duyarlılık reaksiyonları sırasında ortaya çıkan akut koroner sendrom olarak tanımlanır. Halk arasında alerjik kalp krizi ya da alerjik anjina olarak da bilinen bu tabloda, bağışıklık hücrelerinin aktive olmasıyla salınan bazı maddeler, kalp damarlarında spazma yol açabilir” dedi. Fındık, fıstık gibi yüksek alerjen içeren besinler tehlikeyi artırıyor Kounis Sendromu teşhisini zorlaştıran en önemli etkenin, alerji belirtileri ile kalp krizi semptomlarının iç içe geçmesi olduğunu vurgulayan Koylan, “Hastalarda göğüs ağrısı ve sıkışma hissi, nefes darlığı ve çarpıntı ile birlikte vücutta yaygın kaşıntı, kızarıklık veya kurdeşen görülebilir. Buna tansiyon düşüklüğü, bayılma hissi ya da bilinç kaybı da eşlik edebilir. Sendromu tetikleyen en yaygın unsurlar; antibiyotikler başta olmak üzere bazı ilaçlar, ağrı kesiciler ve kontrast maddeler, arı ve eşek arısı sokmalarıdır. Kabuklu deniz ürünleri, fındık ve fıstık gibi yüksek alerjen içeren besinler ile lateks alerjisi ya da bazı kimyasal maruziyetler de tetikleyici olabilir” dedi. Bazı vakalarda adrenalin hayat kurtarıyor Teşhis aşamasında EKG, troponin testleri ve bazı durumlarda ekokardiyografinin kullanıldığını açıklayan Koylan, “Tanıda en kritik nokta hastanın öyküsünde alerjen maruziyetinin olup olmadığının belirlenmesidir. Tedavi sürecinde ise hem alerjik reaksiyonun baskılanması hem de kalp damarlarının rahatlatılması gerekir. Şiddetli vakalarda adrenalin hayat kurtarıcı olabilirken, Tip I Kounis vakalarında damar spazmını artırabileceği için dikkatli kullanılmalı. Bu süreçte hipertansiyon ve damar sağlığına yönelik yaklaşımlar hastanın uzun dönem takibinde önemli rol oynar” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.