Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kaygı

Kapsül Haber Ajansı - Kaygı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kaygı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Ramazan Ayı Psikolojik İyi Oluşa Katkı Sağlayabiliyor!  Haber

Ramazan Ayı Psikolojik İyi Oluşa Katkı Sağlayabiliyor! 

Oruç tutmanın sabır, öz disiplin ve stres yönetimini destekleyebilirken, değişen uyku ve beslenme düzeni bazı kişilerde kaygı ve huzursuzluğa yol açabileceğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Manevi ritüeller bireyin ruh halini olumlu etkileyebilirken, rutin değişiklikleri bazı bireylerde stres yaratabilir.” dedi. Özellikle depresyon ve anksiyete gibi ruhsal rahatsızlıkları olan bireylerin Ramazan sürecinde kendilerini zorlamadan hareket etmesi gerektiğine vurgu yapan Taşkın, bu dönemin doktor veya terapiste danışılarak bireysel ihtiyaçlara göre planlanması gerektiğini aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Ramazan ayının ruh sağlığı üzerindeki hem olumlu hem de zorlayıcı etkileri ile özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin süreci nasıl geçirmeleri gerektiği hakkında bilgi verdi. Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir! Ramazan ayının, bireyler için hem fiziksel hem de ruhsal bir arınma süreci olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Oruç tutmak, sabır ve öz disiplin geliştirirken, stres yönetimine de katkıda bulunabilir.” dedi. Ancak, uyku ve beslenme düzeninin değişmesinin bazı bireylerde kaygıyı artırabileceğine dikkat çeken Taşkın, “Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir. Manevi yönelim ve ibadetler, stres seviyelerini azaltabilir. Ancak, açlık ve susuzluk bazı bireylerde sinirlilik ve huzursuzluk yaratabilir. Bu nedenle, dengeli beslenmek ve yeterli uyumak önemlidir.” şeklinde konuştu. Ramazan ayı hem olumlu hem zorlayıcı etkiler yaratabilir! Ramazan ayının, bireylerin kendilerini değerlendirdiği, geçmişiyle yüzleştiği ve yeni hedefler belirlediği bir dönem olabileceğini kaydeden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu süreç, duygusal dayanıklılığı artırarak psikolojik iyi oluşa katkı sağlayabilir. Ayrıca, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhu, bireylerin yalnızlık hissini azaltır.” dedi. Depresyon, anksiyete veya diğer ruhsal rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın hem destekleyici hem de zorlayıcı olabileceğine vurgu yapan Taşkın, “Manevi ritüeller bireyin ruh halini olumlu etkileyebilirken, rutin değişiklikleri bazı bireylerde stres yaratabilir. Bu yüzden, uzman görüşü almak, sağlıklı beslenmek ve uyku düzenine dikkat etmek gereklidir.” açıklamasını yaptı. Ruhsal rahatsızlığı olanlar Ramazan’ı uzman görüşü alarak geçirmeli! Ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin, Ramazan sürecinde kendilerini zorlamadan hareket etmesi gerektiğinin altını çizen Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı: “Oruç tutma konusunda doktor veya terapistlerine danışmalı, yaşam tarzına özen göstermeli ve sosyal destek almaya önem vermelidirler. Sonuç olarak, Ramazan ayı bireylerin ruh sağlığı üzerinde farklı etkiler yaratabilir. Bu süreç, bireysel ihtiyaçlara uygun şekilde deneyimlenmeli ve dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada 600 Milyondan Fazla, Türkiye’de ise Yaklaşık 10 Milyon Kedi İnsanlarla Birlikte Yaşıyor Haber

Dünyada 600 Milyondan Fazla, Türkiye’de ise Yaklaşık 10 Milyon Kedi İnsanlarla Birlikte Yaşıyor

Dünyada 600 milyondan fazla, Türkiye’de ise yaklaşık 10 milyon kedi insanlarla birlikte yaşıyor. Bu veriler, kedilerin yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini ortaya koyuyor. Son yıllarda yaşanan kedi sahipliğindeki artış eğilimi ile birlikte, modern yaşam dinamiklerine de uyum sağlayabilen kediler, yalnızca yaşamlarımızı, yaşam alanlarımızı birleştirdiğimiz canlılar değil; aynı zamanda duygusal, psikolojik ve sosyal iyilik halinin de önemli bir parçası haline geliyor. Bilimsel araştırmalar, kedilerin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini net biçimde ortaya koyuyor. Kedilerle etkileşim, beynin dopamin ve serotonin salgılamasını tetikleyerek stres seviyesini düşürüyor, mutluluk ve sakinlik hissini artırıyor. Uzun süreli araştırmalar, kedi sahiplerinin kalp krizi ve kardiyovasküler hastalıklardan kaynaklı ölüm risklerinin, hiç kedi sahibi olmayan bireylere kıyasla anlamlı derecede daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda kedilerin, kan basıncını düşürdüğü, stresi azalttığı ve bağışıklık sistemini destekleyen hormonların salgılanmasına katkı sağladığı bilimsel olarak doğrulanıyor. Öte yandan kedi sahipliği, kaygı ve depresyonla mücadelede önemli bir rol oynuyor. Araştırmalar, hayvan sahiplerinin daha yüksek benlik saygısına, olumlu öz-imaja ve daha düşük yalnızlık düzeyine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle gençlerde ve yaşlı bireylerde, kedilerle kurulan bağın bir "amaç duygusu" kazandırdığı; sosyal izolasyonu azalttığı ve ruh sağlığını iyileştirdiği gözlemleniyor. İnsan-Hayvan Bağı Araştırma Enstitüsü (HABRI) tarafından yapılan bir ankete göre, aile hekimlerinin yüzde 87’si hayvanların hastalarının ruh hâline olumlu katkı sağladığını belirtiyor. Ancak bu güçlü bağın sürdürülebilirliği, sorumlu hayvan sahipliği anlayışıyla mümkün. Sorumlu sahiplik; doğru beslenme, düzenli veteriner hekim kontrolleri, fiziksel ve sosyal ihtiyaçların karşılanması, güvenli yaşam alanları oluşturulması ve yaşam boyu bakım sorumluluğunu kapsayan bütüncül bir yaklaşımı ifade ediyor. Bu yaklaşım, hayvan refahını yalnızca bireysel duyarlılık değil; bilimsel, etik ve sistematik bir süreç yönetimi olarak ele almayı gerektiriyor. Royal Canin’den “Sorumlu Hayvan Sahipliği” vurgusu Royal Canin Avrasya Bölgesi Kurumsal İlişkiler Direktörü Tuba Güven Saraçoğlu konu ile ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Royal Canin olarak hayvan sağlığını, yaşam boyu süren bütünsel bir süreç olarak ele alıyoruz. Bilimsel araştırmalar, veteriner hekim iş birlikleri ve önleyici sağlık yaklaşımıyla geliştirdiğimiz beslenme çözümlerimiz, kedilerin yalnızca bugününü değil, tüm yaşam döngüsünü korumayı hedefliyor. Sorumlu hayvan sahipliği; bilinç, bilgi ve sürdürülebilir bakım anlayışıyla mümkündür. Dünya Kediler Günü vesilesiyle bu bilinci birlikte büyütmenin önemine inanıyoruz. Yarım asrı aşan bir süredir sahip olduğumuz tüm bilgi birikimi ve deneyimimizi, onları daha iyi anlayabilmek ve onlara daha iyi bir dünya sunabilmek için çeşitli kanallar aracılığıyla tüm paydaşlarımıza açıyoruz. Her bir kedi eşsiz ve buna paralel her birinin farklı beslenme ve bakım ihtiyaçları bulunuyor. Bu ihtiyaçları anlayıp ona göre çözümler üretmek kurulan bu bağın ve yaratılan değerin daha da büyümesine katkı sağlayacaktır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Depremin Psikolojik Etkileri Sürüyor Haber

Depremin Psikolojik Etkileri Sürüyor

Central Hospital'dan Psikolog Dila Teksin; bu süreçte güçlü olmanın her zaman yeterli olamayacağını söyleyerek, "Üzüntü, kaygı bastırıldığında bedensel ve ruhsal sorunlar daha da artar. Bu nedenle bol bol konuşmak, duyguları paylaşmak çok önemli" diyor. Depremler hafızalara oldukça acı bir şekilde kazındı. Can kayıpları, maddi zararlar rakamlara yansısa da depremin psikolojik etkilerini sayılarla ölçmek imkânsız. Deprem sonrasında yaşanan korku, kaygı ve belirsizlikler ise olay anıyla sınırlı kalmıyor, yıllar geçse de unutmak zorlaşıyor. Ama uzmanlara göre bu tepkiler bir zayıflık olarak görülmemeli... Zira deprem ani ve kontrol edilemeyen bir olay olduğu için kişilerin yaşadığı travmalar oldukça doğal. Psikolojik etkileri devam ediyor Central Hospital'dan Psikolog Dila Teksin'e göre depremin fiziksel zararları görülse de psikolojik etkileri fark edilemeyebilir. Bu durumda bireylerin hayata karşı sağlıklı uyum sergileyebilmesi zorlaşabilir. Depremi yaşayanlar arasında, sürekli tetikte olma, ufak seslerde bile irkilme, hep olay anını tekrar yaşama ve uyku sorunları yıllarca devam edebilir. "Güçlü olmak her zaman yeterli değildir" diyen Psikolog Teksin bastırılan korku ve kaygıların zamanla bedeni ele geçirdiğini ve ani öfke patlamalarına neden olduğunu söylüyor. Bu nedenle duyguları açığa çıkarabilmek iyileşme sürecinin en önemli etkenleri arasında yer alıyor. Duyguları paylaşmak önemli Bu süreçte en sık karşılaşılan duygu ise olay anını tekrar yaşamak.... Bunun olması durumunda yapılması gerekenler arasında duyguların anlatılması, rutinlerin korunması ve kendine zaman tanınması yer alıyor. "Üzüntü, kaygı bastırıldığında bedensel ve ruhsal sorunlar daha da artıyor. Bu nedenle bol bol konuşmak, duyguları paylaşmak önemli. Uyku düzeni, beslenme ve sosyal paylaşımların devam etmesi psikolojik rahatlamayı sağlıyor. Aynı zamanda travmalar hemen atlatılamadığı için sakin olmak ve sabırlı davranmak bu süreci yönetmenizi kolaylaştıracaktır" diyen Psikolog Teksin, deprem sonrası yaşanan psikolojik tepkiler azalmazsa, aylarca uyku ve iştah kaybı, asosyalleşme devam ederse uzman desteği almayı öneriyor.

Çocuk Diş Hekimliğinde Teknolojik Çözümler ‘Korkusuz’ Tedaviyi Mümkün Kılıyor!  Haber

Çocuk Diş Hekimliğinde Teknolojik Çözümler ‘Korkusuz’ Tedaviyi Mümkün Kılıyor! 

Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, özellikle çocuk diş tedavilerinde kullanılan yeni nesil dental yaklaşımların ağrı, iğne korkusu ve kaygı üzerindeki etkileri etkileri hakkında bilgi verdi. Çocuklukta yaşanan diş hekimi deneyimleri, yaşam boyu ağız ve diş sağlığını etkiliyor! Çocukluk çağında edinilen diş hekimi deneyimlerinin, bireyin yaşamı boyunca ağız ve diş sağlığına yönelik tutumunu şekillendiren en önemli unsurlardan biri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Birçok bireyde görülen diş hekimi korkusunun temelinde çoğunlukla ağrı algısı ve enjeksiyon kaygısı yer alır.” dedi. Özellikle erken yaşlarda yaşanan zorlayıcı tedavilerin, olumsuz klinik deneyimler ve iğneye bağlı korkuların, ilerleyen dönemlerde dental fobi gelişimine zemin hazırlayabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, bu nedenle güncel pedodontik yaklaşımların temel amacının; çocuk hastalara ağrısız, güvenli ve konforlu bir tedavi ortamı sunarak, yaşam boyu ağız ve diş sağlığı uygulamalarına uyumu artırmak olduğunu ifade etti. Yeni nesil dental yaklaşımlarla çocukların tedaviye uyumu kolaylaşıyor! Geleneksel diş tedavilerinde en önemli kaygı unsurunun, lokal anestezinin uygulanma şekli ve uygulama sırasında hissedilen basınç olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Klasik enjektör sistemlerinde özellikle alt çene bölgesinde yeterli anestezi sağlamak amacıyla daha karmaşık ve zor tekniklere ihtiyaç duyulabilir.” dedi. Bu durumun, yalnızca ilgili diş bölgesinin değil; dudak, yanak ve çevre yumuşak dokuların da uzun süre uyuşmasına neden olabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şunları söyledi: “Sonuç olarak çocuk hastalarda istemsiz dudak veya yanak ısırıkları, buna bağlı ödem, şişlik ve doku travmaları görülebilir. Ayrıca geleneksel yöntemlerde anestezik solüsyonun dokuya manuel basınçla verilmesi, işlem sırasında ağrı ve rahatsızlık hissinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu durum özellikle çocuk hastalarda tedaviye karşı direnç gelişmesine ve işlemlerin yarıda bırakılmasına neden olabilir. Gelişen teknoloji ile birlikte, pedodonti alanında da daha modern ve hasta dostu uygulamalar ön plana çıktı. Dijital anestezi sistemleri gibi yenilikçi yöntemler sayesinde enjeksiyon sırasında oluşan ağrı, iğne korkusu ve stres belirgin ölçüde azaltılabiliyor. Bu sayede çocukların tedaviye adaptasyonu kolaylaşırken, klinik süreç hem hasta hem de ebeveyn açısından daha kontrollü ve konforlu ilerliyor. Yeni nesil dental yaklaşımlar, çocukların diş hekimiyle olumlu bir bağ kurmasına olanak tanıyor ve bu da ilerleyen yaşlarda ağız ve diş sağlığını önemseyen bireylerin yetişmesine önemli katkı sağlıyor.” İlacın kontrollü verilmesi ağrıyı azaltıyor! Dijital anestezinin, lokal anestezik solüsyonun doku içerisine, bilgisayar kontrollü bir mikroişlemci aracılığıyla, önceden programlanmış sabit hız ve basınçta iletilmesini sağlayan modern bir anestezi yöntemi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bilgisayar destekli sistem, hastanın doku direncine göre anestezik maddenin miktarını otomatik olarak ayarlayarak ilacı yavaş ve kontrollü şekilde iletir.” dedi. Bu sayede işlem sırasında ağrı ve yanma hissinin büyük ölçüde ortadan kalktığını; çoğu hastada yalnızca hafif bir temas hissi oluştuğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Dijital anestezi cihazı genellikle kalem formunda, ergonomik ve ışıklı bir tasarıma sahiptir. Bu yapı, çocuk hastalarda korkuya neden olan klasik enjektörlü iğne görünümünü ortadan kaldırarak tedaviye psikolojik uyumu artırır. Özellikle dental fobi veya iğne korkusu bulunan çocuklar açısından daha güven verici bir uygulama sunar. Cihazın ucunda oldukça ince ve kısa bir iğne yer alır, bu da enjeksiyon hissinin minimum düzeyde algılanmasını sağlar. Ayrıca uygulama sırasında cihazdan yayılan hafif müzik, çocuğun dikkatini dağıtarak kaygı düzeyinin azalmasına katkı sağlar. Çocuk diş hekimi, çocuğu koltuğa aldığında, çocuğa ‘dişine sihirli bir kalemle dokunacağını’ veya ‘dişini uyutacağını’ anlatarak güven sağlar. Böylece klinik ortam daha sakin algılanır, tedaviye uyum artar ve ilerleyen dönemlerde diş hekimi korkusu gelişme riski belirgin şekilde azalır.” açıklamasını yaptı. Dijital anestezi, iğne korkusu olan çocuklarda tedavi konforunu artırıyor! Dijital anestezinin dolgu, kanal tedavisi, diş çekimi gibi lokal anestezi gerektiren pek çok dental işlemde uygulanabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bununla birlikte bazı hasta gruplarında özellikle belirgin avantaj sağlar. Önceden olumsuz deneyim yaşamış veya iğne korkusu bulunan çocuklarda güven duygusunun yeniden oluşturulmasında etkili olur. Kooperasyonun sınırlı olduğu özel gereksinimli bireylerde tedavi konforunu artırarak süreci kolaylaştırır. Dudak ve yanak ısırma riskinin yüksek olduğu çocuklarda, uyuşukluğun sınırlı tutulması açısından tercih edilir.” dedi. Dijital anestezinin ebeveynler ve çocuklar tarafından sıklıkla tercih edilmesinin başlıca nedenlerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Klasik metal enjektör görünümü bulunmadığından, çocuk uygulama sırasında iğne yapıldığını fark etmeyebilir. Anestezik solüsyonun dokuya iletimi bilgisayar denetiminde gerçekleştiği için basınç hissi, yanma ve rahatsızlık belirgin şekilde azalır. Dijital sistemler, yalnızca ilgili diş çevresinin uyuşturulmasını mümkün kılar. Böylece dudak, dil ve yanakta uzun süreli ve rahatsız edici hissizlik oluşma olasılığı düşer. Uyuşukluğun daha kontrollü olması sayesinde tedavi sonrasında dudak veya yanak ısırılmasına bağlı doku hasarı riski azalabilir. Anestezinin etki süresi genellikle kısa olduğundan, tedavi öncesi bekleme zamanı kısalır.” şeklinde konuştu. Dijital anestezi tek başına yeterli değil! Dijital anestezinin genel anesteziye alternatif olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Dijital anestezi, yalnızca lokal anestezi uygulamalarında kullanılan konfor artırıcı bir yöntemdir ve hastanın tedavi sürecine belirli düzeyde uyum göstermesini gerektirir. Genel anestezi ise; kooperasyonun sağlanamadığı, ileri düzey korku ve kaygı bulunan, dental ünitte oturmayı reddeden ya da özel gereksinimi olan bireylerde tercih edilen bir yaklaşımdır.” dedi. Dijital anestezinin, tedavi sürecini kolaylaştıran ileri bir teknoloji olduğunu yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şu uyarıyla sözlerini tamamladı: “Ancak tek başına yeterli değildir. Uygulamanın başarısı; hekimin klinik deneyimi, çocuğun bireysel özellikleri ve ailenin yaklaşımı ile birlikte değerlendirilmeli. Bu nedenle çocuğa ‘hiç acımayacak’ ya da ‘iğne yapılmayacak’ gibi kesin ifadeler yerine, ‘dişler uyuşturulacak’ veya ‘hafif bir gıdıklanma hissedebilirsin’ gibi daha gerçekçi ve güven verici açıklamalar yapılması önerilir.”

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk Haber

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk

Teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte bilgiye, içeriğe ve etkileşime erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Ancak bu kolaylık, beraberinde dijital obezite ve dijital oburluk gibi modern çağın görünmez sorunlarını da getirdi. Bugün birçok kişi, farkında olmadan dijital içerikleri kontrolsüzce tüketiyor; bu durum zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve verimlilik kaybına yol açıyor. Bu yazıda dijital obezite ve dijital oburluk kavramlarını, nedenlerini, etkilerini ve çözüm yollarını ele alıyoruz. Dijital Obezite Nedir? Dijital obezite, bireyin ihtiyaç duymadığı halde aşırı miktarda dijital içeriğe maruz kalması ve bu içerikleri tüketmesi sonucunda ortaya çıkan zihinsel ve duygusal yüklenme durumudur. Tıpkı fiziksel obezitede olduğu gibi burada da temel sorun, kontrolsüz tüketimdir. Dijital Obezitenin Belirtileri Sürekli bildirim kontrol etme ihtiyacı Sosyal medya uygulamalarında planlanandan çok daha fazla zaman geçirme Bilgi bombardımanı nedeniyle karar verememe Odaklanma süresinin kısalması Dijital yorgunluk ve tükenmişlik hissi Dijital Oburluk Nedir? Dijital oburluk, dijital obezitenin davranışsal boyutudur. Kişinin sürekli daha fazla içerik tüketme isteği duyması ve “kaçırma korkusu” (FOMO) ile hareket etmesidir. Burada amaç bilgi edinmekten çok, tüketmeye devam etmektir. Dijital Oburluğa Örnek Davranışlar Bir içeriği bitirmeden diğerine geçmek Sosyal medyada “sonsuz kaydırma” alışkanlığı Aynı anda birden fazla platformda aktif olmak Gerçek ihtiyacı sorgulamadan içerik tüketmek Dijital Obezite ve Dijital Oburluğun Nedenleri 1. Algoritmalar ve Sonsuz Akış Sosyal medya ve içerik platformları, kullanıcıyı daha uzun süre ekranda tutmak için tasarlanır. 2. FOMO (Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) “Bir şeyleri kaçırıyorum” hissi, sürekli bağlantıda kalma ihtiyacı yaratır. 3. Bilgi Çağı Baskısı Her şeyi bilme, her şeye yetişme zorunluluğu algısı. 4. Dijital Minimalizmin Eksikliği Dijital tüketimde sınır koyma alışkanlığının olmaması. Dijital Obezitenin Bireysel ve Kurumsal Etkileri Bireysel Etkiler Dikkat dağınıklığı Zihinsel yorgunluk Stres ve kaygı artışı Üretkenlik kaybı Kurumsal Etkiler Çalışan verimliliğinde düşüş Toplantı ve iletişim kirliliği Sürekli bildirim kaynaklı odak kaybı Dijital tükenmişlik sendromu Dijital Obeziteden Kurtulmanın Yolları 1. Dijital Farkındalık Geliştirin Ne tükettiğinizi, neden tükettiğinizi sorgulayın. 2. Bildirim Diyeti Uygulayın Gerçekten gerekli olmayan bildirimleri kapatın. 3. Dijital Minimalizm Benimseyin Az ama nitelikli içerik tüketmeye odaklanın. 4. Ekran Süresi Sınırları Belirleyin Günlük dijital kullanım sürelerinizi planlayın. 5. Bilinçli İçerik Tüketimi Her içerik size değer katmak zorunda değildir. Dijital Sağlık: Yeni Nesil Bir Yetkinlik Günümüzde dijital sağlık, bireyler ve kurumlar için kritik bir yetkinlik haline gelmiştir. Dijital obezite ve dijital oburlukla mücadele, sadece teknoloji kullanımını azaltmak değil; doğru, bilinçli ve amaçlı kullanım geliştirmektir. Sonuç Dijital obezite ve dijital oburluk, fark edilmediğinde uzun vadede ciddi zihinsel ve davranışsal sorunlara yol açabilir. Ancak doğru farkındalık ve dijital disiplin ile teknoloji, hayat kalitesini düşüren değil; artıran bir araç haline getirilebilir. Unutmayın: Sorun dijital dünya değil, onu nasıl tükettiğimizdir.

Yapay Zekaya İlişkinizdeki Sorunları Anlatmayın Haber

Yapay Zekaya İlişkinizdeki Sorunları Anlatmayın

Bu eğilimin ilişkilerde yeni bir savunma alanı yarattığına dikkat çeken Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, partneriyle konuşmak yerine sorunu bir algoritmaya danışmanın sistemik teoride “üçgenleşme” olarak adlandırılan savunma mekanizmasının dijital bir yansıması olduğunu vurguluyor. İlişkilerde yaşanan sorunlar ve belirsizlikler karşısında çiftler, giderek daha sık yapay zekaya yöneliyor. Partnerler, eşiyle yüzleşmenin getireceği kaygı, hüzün, korku gibi zor duygulardan kaçmak için yapay zekayı bir tampon olarak kullanıyor. Bir başka deyişle, ilişkilerine bir üçüncüyü dahil ediyor. Yapay zekaya başvuran kişi yapay zekayla ittifak kurmaya çalışarak, partnerine karşı elini güçlendirmeyi amaçlıyor ve böylelikle partnere karşı bir savunma alanı yaratıyor. Bu tablo, ilişkide adeta bir mücadele alanı oluşmasına ve eşlerin birbirlerine kimin haklı olduğunu ispat etmeye çalışmasına neden olan sağlıksız bir durumu ortaya çıkarıyor. İlişkilerde sorunlar yaşandığında ya da belirsizliklerle karşı karşıya kalındığında, bireylerin en sık hissettiği duyguların başında çaresizlik, kaygı ve üzüntü geliyor. Bu duygularla birlikte, sorunun hızlıca çözülmesi ve belirsizliklerin ortadan kalkması yönünde güçlü bir beklenti oluşuyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, partnerle konuşup sorunu masaya yatırmak ve çözüm üretmek yerine, daha kolay ve zahmetsiz olduğu düşünülen ChatGPT gibi yapay zeka uygulamalarına yönelme eğilimi öne çıktığını belirtiyor. Yapay Zeka, İlişkilerde Belirsizlikten Kaçışın Dijital Yolu Eşlerin bu yollara başvurmasındaki en önemli sebebin belirsizliklerden kurtulmak olduğunu söyleyen Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, “Sorun yaşandığında, eşiyle yaşadığı problemlerin çözülemeyeceğine dair yoğun kaygı ve korku hisseden bireyler, partnerleriyle konuşmayı ya da tartışmayı tercih etmeyip bu duygularla yüzleşmek yerine, çözümü yapay zeka asistanlarına danışmakta arıyor. Bu tutum sorun yokmuş gibi davranma, odağı başka bir noktaya kaydırma ya da eşin ne düşündüğünü varsayma gibi hatalı baş etme biçimlerinin teknolojik bir yansımasıdır. Eşiyle tartışan bireylerin, haklı olup olmadıklarını ya da partnerlerinin ne hissettiğini ChatGPT’ye sorması ise oldukça endişe verici bir tabloyu ortaya koyuyor. Teknoloji hayatı kolaylaştırsa da bir ilişkiyi bir algoritmaya emanet etmek, o ilişkiyi farkında olmadan sona doğru sürükleyebiliyor. Oysa asıl mesele, bir sorun ya da tartışma yaşandığında kişinin eşinin gözündeki ve gönlündeki yerinden emin olamaması ne kadar değerli, ne kadar sevilebilir ve ne kadar vazgeçilmez olduğunu sorgulamasıdır. Bu güven duygusu zedelendiğinde, birey yanıtını bilmediği soruları ChatGPT’ye yöneltme eğilimi gösteriyor. İlişkiyi iyileştirmek ve daha sağlıklı hale getirmek amacıyla kurulan bu yapay zeka ittifakları ise çoğu zaman ilişkinin daha da karmaşıklaşmasına neden oluyor. Bireyin kendisini daha güvensiz, daha kaygılı ve daha korkulu hissetmesine yol açıyor.” açıklamalarında bulundu. İlişkilerde Yapay Zekaya Başvurmanın 2 Temel Yansıması Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, çiftlerin yapay zekaya yönelmesinin temelinde belirsizlikten kurtulma isteğinin yattığını belirterek bu durumu iki ana başlık altında değerlendiriyor: 1. Zihin okuma: Eşinin zihnini okumaya çalışmak, başvurulan yollardan biri. Zihin okuma, kaygıları dindirme, belirsizlikleri belirli hale getirmeye çalışma, partnerinin hareketlerinin sebebini anlamaya çalışmak için başvurulan bir yoldur. İlişkisinde yaşadıklarını ChatGPT’ye sorarak, eşinin ne düşündüğünü anlamaya çalışıp, hislerinin ne olduğunu öğrenmeye çalışırlar. Böylelikle, eşiyle iletişim kurmadan, konuşmadan, aklından geçenleri ChatGPT’ye sorup öğrendiğini var sayarak, olasılıklar üzerine kurulu bir ilişki yaşamış olur. Gerçek ilişkiden uzak, -mış gibi yaşanan bir ilişki olur. Kanlı canlı partneriyle bu ilişkiyi yaşamak varken, yapay zeka üzerinden ilişki kurar. Bu şekilde eşiyle sorunsuz bir ilişki yaşayacağı hayaline kapılır. Ancak, bu büyük bir hayaldir. 2. İlişkide üçgenleşme: Bir diğer başvurulan yol başka birinden akıl almak. Günümüzde bu akıl alınan kaynak yapay zeka uygulamaları oluyor. Bu durum, eskiden saatlerce arkadaşlarla dertleşmek, onlardan akıl almak, anneyle konuşmak, partnerin yakın arkadaşlarıyla konuşarak onun tarafını öğrenmek şeklinde olurdu. Gerek yapay zekaya gerek başka insanlara sormak tamamen yanlış olup, ilişkinin altına dinamit koyan hareketlerdir. Hele ki bu yapay zeka olduğunda daha da risklidir. Çünkü alacağınız cevaplar bir algoritmaya göre geleceğinden ne sizin ilişkinize özgü ne partnerinize özgü yanıtlar olacaktır. İstemik açıdan baktığımızda, eşinizle aranızdaki sorunu bir robota sormak, modern bir 'zihin okuma' hatasıdır. Siz eşinizin gözlerinin içine bakarak, onun ses tonundaki titremeyi duyarak almanız gereken cevabı, soğuk bir ekrandan okumaya çalışıyorsunuz. Bunu ilişkisel tembellik olarak tanımlıyoruz. İlişkinizin ihtiyacı olan şey 'mantıklı' bir veri analizi değil, 'duygusal' bir temastır. Yapay zeka size 'haklısınız' diyebilir, ama o gece sarılıp uyuyacağınız kişi yapay zeka değil, eşinizdir. İlişkinizi verilere değil, birbirinizin kalbine ve niyetine emanet edin.

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor! Haber

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor!

Engellilik bireyin mizacına göre olumlu veya olumsuz etkiler gösterebiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, engelliliğin doğuştan, kaza sonucu veya uzun süren bir hastalığa bağlı olarak organ bozukluğu ya da yokluğu nedeniyle bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal yeteneklerde çeşitli derecelerde kayıp olarak tanımlandığını ifade ederek, “Bazı bireyler engelli olarak doğarken, bazıları için engellilik yaşamın herhangi bir döneminde aniden ortaya çıkabilir veya zaman içinde yavaş yavaş gelişebilir. Bu iki durumun psikolojik etkileri farklılık gösterebilir. Bireyin mizacı, kişilik özellikleri ve sahip olduğu psikolojik, sosyal, çevresel ve finansal kaynaklar, özellikli bireylerin iyi oluşu üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler gösterebilir.” dedi. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığı şartlara da bağlı Psikolojik dayanıklılık, bireyin stresli ve zorlayıcı yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme, esneklik gösterebilme ve güçlenerek ilerleyebilme yeteneği olduğuna dikkat çeken Aytop, “Engellilik deneyimi psikolojik dayanıklılığı hem olumlu hem olumsuz yönde etkileyebilir. Engellilik deneyimi, bireyleri yaşamın zorluklarına karşı daha sabırlı, esnek, uyumlu ve anlayışlı olmaya teşvik edebilir. Bu süreç, problem çözme becerilerini geliştirmelerine ve mevcut şartları daha yaratıcı ve işlevsel kullanmayı öğrenmelerine katkı sağlayabilir. Öte yandan, eşlik eden ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar, engele bağlı gelişen fiziksel sınırlılıklar, toplumsal önyargılara ve etiketlemelere maruz kalmak, dışlanmak, sosyal izolasyon, çeşitli imkanlara erişilebilirlik sorunları (eğitim, sağlık, istihdam gibi), ekonomik zorluklar bireyin öz-şefkatini, öz-saygısını, öz-değerini, öz yeterliğini, öz- farkındalığını, kendisi ve çevresi üzerindeki kontrol hissini, umudunu, yaşam doyumunu, motivasyonunu, kişiler arası ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zedeleyebilir.” diye konuştu. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörler neler? Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörlere işaret ederek, “Bireyin öz-şefkati, öz-saygısı, öz-değeri, öz-yeterliği, öz-farkındalığı, kendini kabulü, anlam ve amaç arayışı, erdemleri ve karakter güçleri ile etkili iletişim ve empati becerileri, dayanıklılığı güçlendiren önemli psikolojik kaynaklar arasında yer alıyor. Ayrıca aile içi sağlıklı iletişim, karşılıklı anlayış, adil görev dağılımı ve değişen koşullara uyum, bireyin kendini değerli hissetmesini ve zorluklarla başa çıkmasını destekliyor.” ifadesinde bulundu. Sosyal ve toplumsal desteklerin de kritik olduğunu belirten Aytop, “Sosyal çevreden algılanan destek, yalnızlık ve izolasyon hissini azaltarak kaygı ve depresyona karşı koruyucu rol oynuyor. Yapılandırılmış psikoterapi, bireylerin esneklik, farkındalık ve problem çözme becerilerini artırırken, erişilebilir fiziksel ortam, eğitim ve istihdam olanakları, zorbalık ve ayrımcılığın azaltılması; özellikli bireylerin hem günlük yaşamda hem de psikolojik olarak daha dayanıklı olmalarını sağlıyor.” şeklinde konuştu. Toplumdaki önyargılar özellikli bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zayıflatan risklere de dikkat çekerek, “Engelin getirdiği zorunlu sınırlamalara ek olarak, toplumdaki önyargılar, etiketleyici tutumlar ve ayrımcılık bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor; eğitim, istihdam ve sosyal yaşamda yaşanan eşitsizlikler aidiyet duygusunu azaltıyor. Sürekli mücadele gerektiren mimari ve sistemsel engeller, kronik stres, tükenmişlik ve yorgunluğa yol açarken, aşırı korumacı veya baskıcı aile ve çevre tutumları bireyin bağımsızlık, özgüven ve kendini gerçekleştirme çabalarını engelleyebiliyor. Özellikle sonradan özellikli olan bireyler kayıp ve yas süreciyle karşı karşıya kalıyor, umutsuzluk ve belirsizlik düşünceleri psikolojik dayanıklılığı zayıflatıyor; tüm bunlar depresyon ve kaygı bozuklukları gibi ruhsal sorunların ortaya çıkmasını kolaylaştırabiliyor.” dedi. Hobilerle ilgilenmek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor Özellikli bireylerin günlük yaşamda psikolojik dayanıklılıklarını artırmak için duygusal farkındalık geliştirmelerinin, zor duyguları tanıyıp kabul etmelerinin ve bunları yargısızca deneyimlemelerinin önemli olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bireylerin güçlü yönlerine odaklanması, sanatsal ve sportif faaliyetler, problem çözme, teknoloji kullanımı gibi alanlarda kendini ifade etmesi özsaygı, öz-yeterlik ve motivasyonu artırıyor. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel hareket ve planlı bir gün gibi günlük rutinler ile sosyal destek ağlarının güçlendirilmesi dayanıklılığı besliyor. Kendine zaman ayırmak, hobilerle ilgilenmek, öz-şefkat göstermek ve küçük, gerçekçi hedefler belirlemek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor. Ayrıca rehabilitasyon programları, destek grupları ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek, bireyin kaynaklarını etkin şekilde kullanmasını, zorluklarla başa çıkmasını ve anlamlı, amaçlı bir yaşam sürmesini sağlıyor.” diye konuştu. Engellilere destekte toplumun rolü de büyük Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığının yalnızca bireysel çabalarla sınırlı olmadığını, toplumun tutum, norm, değer ve fiziki yapılarıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade eden Aytop, “Toplumun özellikli bireyleri kabul eden, kapsayıcı ve çeşitliliği değerli gören bir atmosfer oluşturması, bireyin kendisini ait ve değerli hissetmesini sağlar. Fiziksel çevrede erişilebilirlik düzenlemeleri, eğitimde fırsat eşitliği ve kapsayıcı politikalar; bireyin bağımsızlık, özgüven ve sosyal aidiyet duygusunu güçlendirerek psikolojik dayanıklılığa katkı sunar. Ayrıca toplumun özellikli bireylere yönelik bilinçlenmesi ve farkındalık çalışmaları, yanlış inanç ve önyargıları azaltarak sosyal izolasyon ve psikolojik sıkıntı riskini düşürür.” şeklinde konuştu. Toplumun rolünün yalnızca farkındalıkla sınırlı kalmadığını; istihdam politikaları, sosyal destek sistemleri, gönüllü çalışmalar ve sosyal hizmet mekanizmaları da bireyin dayanıklılığını güçlendirdiğini ifade eden Aytop, “Özellikli bireylerin kamusal alanda görünür olması, karar alma süreçlerine dahil edilmesi ve haklarının uygulanabilir olması, kendilerini değerli ve güvende hissetmelerini sağlıyor. Sağlık hizmetlerine, rehabilitasyon ve psikolojik desteğe erişim imkânları ile sosyal güvenlik mekanizmaları; yaşam kalitesini artırarak, özellikli bireylerin hem zorluklarla başa çıkma kapasitesini hem de içsel güçlerini destekliyor.” ifadesinde bulundu. Yüksek psikolojik dayanıklılık sağlığı olumlu etkiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, yüksek psikolojik dayanıklılığın özellikli bireylerin hem fiziksel hem de sosyal sağlığını olumlu etkidiğini belirterek, şöyle devam etti: “Dayanıklı bireyler stresle daha sağlıklı başa çıkar, duygularını düzenler, sorunlarla etkili şekilde yüzleşir ve gerektiğinde sosyal veya profesyonel destek alarak ruhsal yüklerini hafifletir; bu durum bağışıklık sistemi ve iyileşme süreçleri üzerinde koruyucu etki sağlar. Aynı zamanda dayanıklılık, bireyin kendi sağlığına yönelik sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırır; düzenli kontroller, tedaviye uyum, ilaç kullanımı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları daha kolay benimsenir. Sosyal yaşamda da dayanıklılık, güvenli ilişkiler kurma, iletişimde rahatlık ve sosyal etkinliklere katılımı artırır; yalnızlık ve izolasyonu azaltarak yaşam doyumunu yükseltir. Dayanıklı bireyler zorluklarla karşılaştığında pes etmek yerine çözüm yolları üretir, eğitim, iş ve topluluk faaliyetlerinde aktif rol alır, özgüven ve öz-yeterlik duyguları sayesinde toplumsal rollere daha cesurca katılır. Bu tutum, hem sosyal başarıyı hem de yaşamdan keyif alma ve üretken olma kapasitesini artırarak özellikli bireylerin genel yaşam kalitesini güçlendirir.” Aileler aşırı koruyucu olmaktan kaçınmalı Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığında ailelerin ve bakıcıların rolünün belirleyici olduğuna vurgu yaparak, “Bireyin engelliliğini kabul etmek, eleştirel değil destekleyici bir tutum sergilemek ve güçlü yönlerine odaklanmak, özsaygı, yeterlilik inancı ve kendine güveni artırıyor. Aşırı koruyucu tutumlardan kaçınmak, bireyin bağımsızlık kazanmasını ve problem çözme becerilerini geliştirmesini sağlarken, etkili iletişim de duyguların ifade edilmesini kolaylaştırıyor. Bireyin günlük yaşamda sorumluluk almasına izin vermek, kişisel bakım, ev işleri veya sosyal aktivitelerde katkıda bulunmasını desteklemek; kontrol duygusunu ve dayanıklılığı güçlendiriyor.” dedi. Ailelerin duygusal destek sağlamasının, empati kurmasının ve bireyin duygularını geçerli bulmasının psikolojik sağlamlık için kritik olduğunu belirten Aytop, “Özellikli bireylerin toplumsal hayata katılımını teşvik etmek, eğitim ve sağlık süreçlerine aktif katılımını desteklemek, başarılarını fark edip takdir etmek dayanıklılığı artırıyor. Ayrıca ailelerin ve bakım verenlerin kendi fiziksel ve ruhsal sağlıklarına özen göstermesi, sosyal ve profesyonel desteklerden faydalanmaları; özellikli bireye sağlıklı ve sürdürülebilir bir destek sunabilmelerini sağlıyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Deprem Korkusu Kronikleşiyor Haber

Deprem Korkusu Kronikleşiyor

Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Önder Kavakçı, insanların bastıkları toprağı ve evlerini güvenli kabul ettiklerini, depremin bu inancı kökten sarstığını vurguluyor:"İnsanlar bastıkları toprağın, içinde bulundukları yuvanın güvende olduğunu varsayarlar. Eve girdiğinizde rahatlarsınız, emniyettesinizdir. Deprem, bu en güvende olduğumuz yerle ilgili inançlarımızı sarsar ve 'hiçbir yer güvenli değil' algısına yol açar." Kavakçı; "küçük sarsıntılar kısa sürede unutulabilir; ancak tekrarlayan depremler sürekli bir tehdit algısı yaratabiliyor. Böyle durumlarda kişi, o anda sarsıntı yokken bile sarsılıyormuş gibi hissedebilir. Masanın ya da koltuğun hafif hareketi bile alarm sistemini tetikleyebilir," diyor. Uzmanlara göre deprem korkusu belli bir düzeye kadar normaldir. Ancak belirli sınırları aştığında, anksiyete bozukluğu veya travma sonrası stres tepkisine dönüşebilir. Kavakçı, bu durumda görülebilecek belirtileri şöyle sıralı yor: Sürekli tetikte olma, irkilme veya sarsıntı hissi Çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi Uyku bozuklukları, kabuslar Tahammülsüzlük, huzursuzluk, sinirlilik Hissizlik, duygusal donukluk veya boşluk hissi Prof. Dr. Önder Kavakçı "Deprem sonrası bir iki gün süren tedirginlik normaldir. Ancak yoğun kaygı, sürekli korku hali ve bedensel belirtiler haftalarca devam ediyorsa profesyonel destek almak gerekir," diyor. Çocuklar Nasıl etkileniyor? Depremler yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da derinden etkiliyor. Kavakçı, çocukların korku tepkilerini yetişkinlerden öğrendiklerini belirtiyor: "Çocuklar tehlikeyi değerlendirmek için büyüklerine bakarlar. Ebeveynler sakin kalırsa çocuklar da olayı daha kolay atlatır. Ancak yetişkinler büyük reaksiyonlar verdiğinde, çocukta korku ve güvensizlik duygusu artar." Medyada deprem, fırtına veya felaket görüntülerine maruz kalmanın da çocukların zihinlerinde derin izler bırakabileceğine dikkat çeken Kavakçı, ebeveynlere şu önerilerde bulunuyor: Çocuklara yaşına uygun, doğru bilgiler verin.Korkularını küçümsemeyin, "bir şey olmaz" demeyin.Yanında olduğunuzu hissettirin, mümkünse yalnız bırakmayın.Televizyon veya sosyal medyadaki yıkıcı görüntülere sınırlama getirin. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, sorunların kronikleşmesine neden olabilir Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi'nden Klinik Psikolog Mader Bengisu Bilgen, depremin yol açtığı en önemli sorunlardan birinin, yaşadığı güvenli alanın tahrip olması nedeniyle kişilerin temel güven duygularının sarsılması olduğunu vurguluyor. Sarsıntılara sürekli maruz kalmanın veya artçı sarsıntıların devam etmesinin, bireyin normal hayat a geçişini zorlaştırdığını ve deprem olma ihtimaline karşı tetikte olmasına neden olduğunu belirten Bilgen, "Güvenli bir ortamdayken ve üzerinden yeterince zaman geçmişken bile abartılı irkilme, en ufak sarsıntı ya da yüksek seste panikleme, sürekli tehlike varmış gibi tetikte olma tepkilerinin devam etmesi, psikolojik sorunların başladığına işaret edebilir" diyor. Bilgen, deprem olmamasına rağmen sarsıntı hissetmenin, aşırı uyarılmışlık ve travma kaygısı belirtileriyle ilişkili olduğunu kaydederek, uzman yardımı gerektiren durumları şöyle sıralıyor: "Travmatik tepkilerin şiddetlenmesi ve kişinin işlevselliğini bozması; belirtiler dolayısıyla kişinin yaşam alışkanlıklarına (iş, eğitim, ilişkiler ve ilerleyen zamanda hobiler gibi) dönmekte güçlük çekmesi ve dönemeyeceğine dair kaygılanması." Travmanın etkileriyle başa çıkamayan bireylerde kalıcı sorunlar görülebileceğine dikkati çeken Bilgen, "Deprem gibi büyük doğal afetlerden sonra bireylerde uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete bozuklukları, yeme bozuklukları, disosiyatif bozukluk, alkol-madde bağımlılığı gibi psikolojik bozukluklar gelişebilir. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, kişilerin işlevselliğinin sekteye uğramasına ve sorunların kronikleşmesine neden olabilir" uyarısını yapıyor. Sinir sistemi, ritmik hareketle sakinleşir Bilgen, travma sonrası iyileşmenin bedeni düzenleyerek de başladığına ve yürüyüş, koşu, bisiklete binme gibi tekrarlı hareketlerin psikolojik toparlanmayı hızlandırdığına değinerek, şu önerileri sunuyor: Günü yeniden yapılandırın. Uykuyu mümkün olduğunca koruyun. Tanıdık, güvenilir insanlarla bir arada olun. Konuşmak istemiyorsanız duygularınızı yazarak, resim yaparak, ağlayarak, müzik dinleyerek ifade edin. Astrol ogların tahmin paylaşmasının ortak korkuyu olumsuz etkiliyor Deprem uzmanı olmayan kişilerin, astrologların sosyal medya üzerinden tahmin paylaşmasının kaygıyı artırarak ortak korkuyu olumsuz etkileyebildiğine işaret eden Bilgen, "Depremin yol açtığı temel güven duygusunun sarsılması nedeniyle kişiler artık bilgilerin doğruluğunu araştırma yetisini kaybedip duyduklarına kolayca inanmaya başlayabilirler. Belirsiz ve güvenilmez paylaşımlar, temel güven duygusu sarsılan bireylerin kolayca yönlendirilmesine ve toplumsal kaygının derinleşmesine neden olabilir" diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aşırı Ödev ve Yüksek Beklentiler Çocukta Kaygı Yaratabilir! Haber

Aşırı Ödev ve Yüksek Beklentiler Çocukta Kaygı Yaratabilir!

Ödevlerin öğrenmeyi pekiştirirken sorumluluk, planlama ve zaman yönetimi gibi becerileri geliştirdiğini vurgulayan Çocuk-Ergen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Her çocuğun ilgi alanı ve güçlü yönleri farklıdır. İlgi alanına uygun ödevler, çocuğun motivasyonunu ve özgüvenini yükseltir. Zorlandığı ya da ilgisini çekmeyen konular ise isteksizlik ve olumsuz tutum yaratabilir.” dedi. Aşırı ödev ve yüksek aile beklentilerinin, çocukta kaygı ve isteksizlik yaratabildiğine dikkat çeken Ergür, çocuğun seviyesine ve ilgi alanına uygun, makul miktardaki ödevlerin motivasyonu ve özgüveni desteklerken; ailelerin de rehber rolü üstlenip sorumluluğu çocuğa bırakmasının büyük önem taşıdığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, ev ödevlerinin amacı ile dengeli bir programın çocuk gelişimine katkıları hakkında bilgi verdi. Ev ödevleri öğrenmeyi pekiştirip sorumluluk ve planlama becerilerini geliştirir! Ev ödevlerinin temel amacının, öğrencilerin okulda öğrendiklerini pekiştirmeleri, düzenli çalışma alışkanlığı kazanmaları, problem çözme becerilerini geliştirmeleri ve sorumluluk duygusu edinmeleri olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ayrıca zaman yönetimi, bağımsız çalışma ve plan yapma gibi becerilerin gelişmesini de destekler.” dedi. Öğrencinin zorlanmadan yapabileceği, seviyesine uygun ödevlerin hem güvenini hem de öğrenme motivasyonunu artırdığını dile getiren Ergür, öğretmen veya aileden alınan yapıcı geri bildirimin, bu motivasyonu daha da güçlendirdiğini vurguladı. Aşırı ödev ve yüksek aile beklentileri çocukta kaygı ve isteksizlik yaratır! Her çocuğun ilgi alanı ve güçlü yönlerinin farklı olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “İlgi alanına uygun ödevler, çocuğun motivasyonunu ve özgüvenini yükseltir. Zorlandığı ya da ilgisini çekmeyen konular ise isteksizlik ve olumsuz tutum yaratabilir.” dedi. Bale, spor ya da piyano gibi yoğun programlara sahip olan çocukların, bazen ödev için yeterli zamanı bulamayabileceklerine değinen Ergür, “Bu durum onların ödeve karşı olumsuz bir yaklaşım geliştirmelerine yol açabilir. Ödevin miktarı ve süresi dengeli olmalıdır. Aşırı ödev, tekrar açısından faydalı görünse de çocuğun yılgınlık, kaygı ve umutsuzluk hissetmesine neden olabilir. Seviyesine uygun ve makul miktardaki ödevler ise başarı duygusunu besler ve özgüveni destekler. Ailelerin beklentileri de burada kritik bir rol oynar. ‘Birinci olmalısın’ gibi baskılar, çocukta kaygı ve stres yaratır; başarılı öğrenciler bile kendini yetersiz hissedebilir. Yüksek beklentiler, çocuğun motivasyonunu düşürebilir.” açıklamasını yaptı. İdeal olan, bilgiyi pekiştirip sorumluluk kazandıran ama oyuna da zaman bırakan dengeli ödevler! Öğrencinin performansında veya ödev motivasyonunda belirgin bir düşüş varsa, dikkat eksikliği veya özgül öğrenme güçlüğü gibi nedenlerin de göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Çocuk çabalasa bile ödevde zorlanıyorsa, bu durum özgüvenini zedeleyip duygusal stres yaratabilir.” dedi. Ev ödevlerinin yapılmamasının, öğrencinin tekrar ve sorumluluk alışkanlığının gelişmemesine, problem çözme ve zaman yönetimi becerilerinin zayıf kalmasına yol açabileceğini ifade eden Ergür, şunları söyledi: “Dengeli bir yaklaşım burada anahtar rol oynar. Bilgiyi pekiştiren, sorumluluk duygusunu geliştiren ama çocuğun kendine ve oyun zamanına da yer bırakan ödevler ideal olandır. Anaokulundan itibaren küçük ve düzenli ödevler, çocuklara ‘ödevim var ve bitirmeliyim’ bilincini kazandırarak hem sorumluluk hem de özgüveni destekler.” Aileler sorumluluğu çocuğa bırakmalı! Ailelerin rolünün de büyük önem taşıdığının altını çizen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ebeveynler çocuklarının ödevlerine ilgisiz kalmamalı, gerekli kaynak ve ortamı sağlamalı, öğretmenle iletişimde olmalı. Ancak ödev sorumluluğunu tamamen üstlenmek yerine rehberlik etmeli, çocuğun kendi sorumluluğunu üstlenmesine fırsat vermeli.” dedi. Ödevlerin, aile içi iletişimi güçlendirebilecek ortak etkinliklere de dönüşebileceğini kaydeden Ergür, sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuğun ödevini kendi başına tamamlaması ve ardından ailenin bu çabayı fark edip takdir etmesi, motivasyonu ve aile bağlarını pekiştirir. Ödevi çok geç saatlere bırakmamak da verimlilik açısından önemlidir. Dinlenme sonrası, belirli ve düzenli bir çalışma rutini oluşturmak, hem dikkati hem de öğrenme kapasitesini artırır. Ancak çocuk yalnızca ders ve ödevle meşgul edilmemeli. Oyun, spor, sanat ya da başka ilgi alanlarına da zaman ayrılmalı. Spor veya sanatsal bir faaliyete devam eden çocuklar hem disiplin ve sorumluluk bilinci kazanır hem de elektronik ekranlara bağımlı kalmaz. Bu da onların akademik başarılarının yanı sıra sosyal ve duygusal gelişimlerini de destekler.”

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.