Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kaygı

Kapsül Haber Ajansı - Kaygı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kaygı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor! Haber

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor!

Engellilik bireyin mizacına göre olumlu veya olumsuz etkiler gösterebiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, engelliliğin doğuştan, kaza sonucu veya uzun süren bir hastalığa bağlı olarak organ bozukluğu ya da yokluğu nedeniyle bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal yeteneklerde çeşitli derecelerde kayıp olarak tanımlandığını ifade ederek, “Bazı bireyler engelli olarak doğarken, bazıları için engellilik yaşamın herhangi bir döneminde aniden ortaya çıkabilir veya zaman içinde yavaş yavaş gelişebilir. Bu iki durumun psikolojik etkileri farklılık gösterebilir. Bireyin mizacı, kişilik özellikleri ve sahip olduğu psikolojik, sosyal, çevresel ve finansal kaynaklar, özellikli bireylerin iyi oluşu üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler gösterebilir.” dedi. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığı şartlara da bağlı Psikolojik dayanıklılık, bireyin stresli ve zorlayıcı yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme, esneklik gösterebilme ve güçlenerek ilerleyebilme yeteneği olduğuna dikkat çeken Aytop, “Engellilik deneyimi psikolojik dayanıklılığı hem olumlu hem olumsuz yönde etkileyebilir. Engellilik deneyimi, bireyleri yaşamın zorluklarına karşı daha sabırlı, esnek, uyumlu ve anlayışlı olmaya teşvik edebilir. Bu süreç, problem çözme becerilerini geliştirmelerine ve mevcut şartları daha yaratıcı ve işlevsel kullanmayı öğrenmelerine katkı sağlayabilir. Öte yandan, eşlik eden ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar, engele bağlı gelişen fiziksel sınırlılıklar, toplumsal önyargılara ve etiketlemelere maruz kalmak, dışlanmak, sosyal izolasyon, çeşitli imkanlara erişilebilirlik sorunları (eğitim, sağlık, istihdam gibi), ekonomik zorluklar bireyin öz-şefkatini, öz-saygısını, öz-değerini, öz yeterliğini, öz- farkındalığını, kendisi ve çevresi üzerindeki kontrol hissini, umudunu, yaşam doyumunu, motivasyonunu, kişiler arası ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zedeleyebilir.” diye konuştu. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörler neler? Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörlere işaret ederek, “Bireyin öz-şefkati, öz-saygısı, öz-değeri, öz-yeterliği, öz-farkındalığı, kendini kabulü, anlam ve amaç arayışı, erdemleri ve karakter güçleri ile etkili iletişim ve empati becerileri, dayanıklılığı güçlendiren önemli psikolojik kaynaklar arasında yer alıyor. Ayrıca aile içi sağlıklı iletişim, karşılıklı anlayış, adil görev dağılımı ve değişen koşullara uyum, bireyin kendini değerli hissetmesini ve zorluklarla başa çıkmasını destekliyor.” ifadesinde bulundu. Sosyal ve toplumsal desteklerin de kritik olduğunu belirten Aytop, “Sosyal çevreden algılanan destek, yalnızlık ve izolasyon hissini azaltarak kaygı ve depresyona karşı koruyucu rol oynuyor. Yapılandırılmış psikoterapi, bireylerin esneklik, farkındalık ve problem çözme becerilerini artırırken, erişilebilir fiziksel ortam, eğitim ve istihdam olanakları, zorbalık ve ayrımcılığın azaltılması; özellikli bireylerin hem günlük yaşamda hem de psikolojik olarak daha dayanıklı olmalarını sağlıyor.” şeklinde konuştu. Toplumdaki önyargılar özellikli bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zayıflatan risklere de dikkat çekerek, “Engelin getirdiği zorunlu sınırlamalara ek olarak, toplumdaki önyargılar, etiketleyici tutumlar ve ayrımcılık bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor; eğitim, istihdam ve sosyal yaşamda yaşanan eşitsizlikler aidiyet duygusunu azaltıyor. Sürekli mücadele gerektiren mimari ve sistemsel engeller, kronik stres, tükenmişlik ve yorgunluğa yol açarken, aşırı korumacı veya baskıcı aile ve çevre tutumları bireyin bağımsızlık, özgüven ve kendini gerçekleştirme çabalarını engelleyebiliyor. Özellikle sonradan özellikli olan bireyler kayıp ve yas süreciyle karşı karşıya kalıyor, umutsuzluk ve belirsizlik düşünceleri psikolojik dayanıklılığı zayıflatıyor; tüm bunlar depresyon ve kaygı bozuklukları gibi ruhsal sorunların ortaya çıkmasını kolaylaştırabiliyor.” dedi. Hobilerle ilgilenmek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor Özellikli bireylerin günlük yaşamda psikolojik dayanıklılıklarını artırmak için duygusal farkındalık geliştirmelerinin, zor duyguları tanıyıp kabul etmelerinin ve bunları yargısızca deneyimlemelerinin önemli olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bireylerin güçlü yönlerine odaklanması, sanatsal ve sportif faaliyetler, problem çözme, teknoloji kullanımı gibi alanlarda kendini ifade etmesi özsaygı, öz-yeterlik ve motivasyonu artırıyor. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel hareket ve planlı bir gün gibi günlük rutinler ile sosyal destek ağlarının güçlendirilmesi dayanıklılığı besliyor. Kendine zaman ayırmak, hobilerle ilgilenmek, öz-şefkat göstermek ve küçük, gerçekçi hedefler belirlemek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor. Ayrıca rehabilitasyon programları, destek grupları ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek, bireyin kaynaklarını etkin şekilde kullanmasını, zorluklarla başa çıkmasını ve anlamlı, amaçlı bir yaşam sürmesini sağlıyor.” diye konuştu. Engellilere destekte toplumun rolü de büyük Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığının yalnızca bireysel çabalarla sınırlı olmadığını, toplumun tutum, norm, değer ve fiziki yapılarıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade eden Aytop, “Toplumun özellikli bireyleri kabul eden, kapsayıcı ve çeşitliliği değerli gören bir atmosfer oluşturması, bireyin kendisini ait ve değerli hissetmesini sağlar. Fiziksel çevrede erişilebilirlik düzenlemeleri, eğitimde fırsat eşitliği ve kapsayıcı politikalar; bireyin bağımsızlık, özgüven ve sosyal aidiyet duygusunu güçlendirerek psikolojik dayanıklılığa katkı sunar. Ayrıca toplumun özellikli bireylere yönelik bilinçlenmesi ve farkındalık çalışmaları, yanlış inanç ve önyargıları azaltarak sosyal izolasyon ve psikolojik sıkıntı riskini düşürür.” şeklinde konuştu. Toplumun rolünün yalnızca farkındalıkla sınırlı kalmadığını; istihdam politikaları, sosyal destek sistemleri, gönüllü çalışmalar ve sosyal hizmet mekanizmaları da bireyin dayanıklılığını güçlendirdiğini ifade eden Aytop, “Özellikli bireylerin kamusal alanda görünür olması, karar alma süreçlerine dahil edilmesi ve haklarının uygulanabilir olması, kendilerini değerli ve güvende hissetmelerini sağlıyor. Sağlık hizmetlerine, rehabilitasyon ve psikolojik desteğe erişim imkânları ile sosyal güvenlik mekanizmaları; yaşam kalitesini artırarak, özellikli bireylerin hem zorluklarla başa çıkma kapasitesini hem de içsel güçlerini destekliyor.” ifadesinde bulundu. Yüksek psikolojik dayanıklılık sağlığı olumlu etkiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, yüksek psikolojik dayanıklılığın özellikli bireylerin hem fiziksel hem de sosyal sağlığını olumlu etkidiğini belirterek, şöyle devam etti: “Dayanıklı bireyler stresle daha sağlıklı başa çıkar, duygularını düzenler, sorunlarla etkili şekilde yüzleşir ve gerektiğinde sosyal veya profesyonel destek alarak ruhsal yüklerini hafifletir; bu durum bağışıklık sistemi ve iyileşme süreçleri üzerinde koruyucu etki sağlar. Aynı zamanda dayanıklılık, bireyin kendi sağlığına yönelik sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırır; düzenli kontroller, tedaviye uyum, ilaç kullanımı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları daha kolay benimsenir. Sosyal yaşamda da dayanıklılık, güvenli ilişkiler kurma, iletişimde rahatlık ve sosyal etkinliklere katılımı artırır; yalnızlık ve izolasyonu azaltarak yaşam doyumunu yükseltir. Dayanıklı bireyler zorluklarla karşılaştığında pes etmek yerine çözüm yolları üretir, eğitim, iş ve topluluk faaliyetlerinde aktif rol alır, özgüven ve öz-yeterlik duyguları sayesinde toplumsal rollere daha cesurca katılır. Bu tutum, hem sosyal başarıyı hem de yaşamdan keyif alma ve üretken olma kapasitesini artırarak özellikli bireylerin genel yaşam kalitesini güçlendirir.” Aileler aşırı koruyucu olmaktan kaçınmalı Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığında ailelerin ve bakıcıların rolünün belirleyici olduğuna vurgu yaparak, “Bireyin engelliliğini kabul etmek, eleştirel değil destekleyici bir tutum sergilemek ve güçlü yönlerine odaklanmak, özsaygı, yeterlilik inancı ve kendine güveni artırıyor. Aşırı koruyucu tutumlardan kaçınmak, bireyin bağımsızlık kazanmasını ve problem çözme becerilerini geliştirmesini sağlarken, etkili iletişim de duyguların ifade edilmesini kolaylaştırıyor. Bireyin günlük yaşamda sorumluluk almasına izin vermek, kişisel bakım, ev işleri veya sosyal aktivitelerde katkıda bulunmasını desteklemek; kontrol duygusunu ve dayanıklılığı güçlendiriyor.” dedi. Ailelerin duygusal destek sağlamasının, empati kurmasının ve bireyin duygularını geçerli bulmasının psikolojik sağlamlık için kritik olduğunu belirten Aytop, “Özellikli bireylerin toplumsal hayata katılımını teşvik etmek, eğitim ve sağlık süreçlerine aktif katılımını desteklemek, başarılarını fark edip takdir etmek dayanıklılığı artırıyor. Ayrıca ailelerin ve bakım verenlerin kendi fiziksel ve ruhsal sağlıklarına özen göstermesi, sosyal ve profesyonel desteklerden faydalanmaları; özellikli bireye sağlıklı ve sürdürülebilir bir destek sunabilmelerini sağlıyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Deprem Korkusu Kronikleşiyor Haber

Deprem Korkusu Kronikleşiyor

Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Önder Kavakçı, insanların bastıkları toprağı ve evlerini güvenli kabul ettiklerini, depremin bu inancı kökten sarstığını vurguluyor:"İnsanlar bastıkları toprağın, içinde bulundukları yuvanın güvende olduğunu varsayarlar. Eve girdiğinizde rahatlarsınız, emniyettesinizdir. Deprem, bu en güvende olduğumuz yerle ilgili inançlarımızı sarsar ve 'hiçbir yer güvenli değil' algısına yol açar." Kavakçı; "küçük sarsıntılar kısa sürede unutulabilir; ancak tekrarlayan depremler sürekli bir tehdit algısı yaratabiliyor. Böyle durumlarda kişi, o anda sarsıntı yokken bile sarsılıyormuş gibi hissedebilir. Masanın ya da koltuğun hafif hareketi bile alarm sistemini tetikleyebilir," diyor. Uzmanlara göre deprem korkusu belli bir düzeye kadar normaldir. Ancak belirli sınırları aştığında, anksiyete bozukluğu veya travma sonrası stres tepkisine dönüşebilir. Kavakçı, bu durumda görülebilecek belirtileri şöyle sıralı yor: Sürekli tetikte olma, irkilme veya sarsıntı hissi Çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi Uyku bozuklukları, kabuslar Tahammülsüzlük, huzursuzluk, sinirlilik Hissizlik, duygusal donukluk veya boşluk hissi Prof. Dr. Önder Kavakçı "Deprem sonrası bir iki gün süren tedirginlik normaldir. Ancak yoğun kaygı, sürekli korku hali ve bedensel belirtiler haftalarca devam ediyorsa profesyonel destek almak gerekir," diyor. Çocuklar Nasıl etkileniyor? Depremler yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da derinden etkiliyor. Kavakçı, çocukların korku tepkilerini yetişkinlerden öğrendiklerini belirtiyor: "Çocuklar tehlikeyi değerlendirmek için büyüklerine bakarlar. Ebeveynler sakin kalırsa çocuklar da olayı daha kolay atlatır. Ancak yetişkinler büyük reaksiyonlar verdiğinde, çocukta korku ve güvensizlik duygusu artar." Medyada deprem, fırtına veya felaket görüntülerine maruz kalmanın da çocukların zihinlerinde derin izler bırakabileceğine dikkat çeken Kavakçı, ebeveynlere şu önerilerde bulunuyor: Çocuklara yaşına uygun, doğru bilgiler verin.Korkularını küçümsemeyin, "bir şey olmaz" demeyin.Yanında olduğunuzu hissettirin, mümkünse yalnız bırakmayın.Televizyon veya sosyal medyadaki yıkıcı görüntülere sınırlama getirin. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, sorunların kronikleşmesine neden olabilir Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi'nden Klinik Psikolog Mader Bengisu Bilgen, depremin yol açtığı en önemli sorunlardan birinin, yaşadığı güvenli alanın tahrip olması nedeniyle kişilerin temel güven duygularının sarsılması olduğunu vurguluyor. Sarsıntılara sürekli maruz kalmanın veya artçı sarsıntıların devam etmesinin, bireyin normal hayat a geçişini zorlaştırdığını ve deprem olma ihtimaline karşı tetikte olmasına neden olduğunu belirten Bilgen, "Güvenli bir ortamdayken ve üzerinden yeterince zaman geçmişken bile abartılı irkilme, en ufak sarsıntı ya da yüksek seste panikleme, sürekli tehlike varmış gibi tetikte olma tepkilerinin devam etmesi, psikolojik sorunların başladığına işaret edebilir" diyor. Bilgen, deprem olmamasına rağmen sarsıntı hissetmenin, aşırı uyarılmışlık ve travma kaygısı belirtileriyle ilişkili olduğunu kaydederek, uzman yardımı gerektiren durumları şöyle sıralıyor: "Travmatik tepkilerin şiddetlenmesi ve kişinin işlevselliğini bozması; belirtiler dolayısıyla kişinin yaşam alışkanlıklarına (iş, eğitim, ilişkiler ve ilerleyen zamanda hobiler gibi) dönmekte güçlük çekmesi ve dönemeyeceğine dair kaygılanması." Travmanın etkileriyle başa çıkamayan bireylerde kalıcı sorunlar görülebileceğine dikkati çeken Bilgen, "Deprem gibi büyük doğal afetlerden sonra bireylerde uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete bozuklukları, yeme bozuklukları, disosiyatif bozukluk, alkol-madde bağımlılığı gibi psikolojik bozukluklar gelişebilir. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, kişilerin işlevselliğinin sekteye uğramasına ve sorunların kronikleşmesine neden olabilir" uyarısını yapıyor. Sinir sistemi, ritmik hareketle sakinleşir Bilgen, travma sonrası iyileşmenin bedeni düzenleyerek de başladığına ve yürüyüş, koşu, bisiklete binme gibi tekrarlı hareketlerin psikolojik toparlanmayı hızlandırdığına değinerek, şu önerileri sunuyor: Günü yeniden yapılandırın. Uykuyu mümkün olduğunca koruyun. Tanıdık, güvenilir insanlarla bir arada olun. Konuşmak istemiyorsanız duygularınızı yazarak, resim yaparak, ağlayarak, müzik dinleyerek ifade edin. Astrol ogların tahmin paylaşmasının ortak korkuyu olumsuz etkiliyor Deprem uzmanı olmayan kişilerin, astrologların sosyal medya üzerinden tahmin paylaşmasının kaygıyı artırarak ortak korkuyu olumsuz etkileyebildiğine işaret eden Bilgen, "Depremin yol açtığı temel güven duygusunun sarsılması nedeniyle kişiler artık bilgilerin doğruluğunu araştırma yetisini kaybedip duyduklarına kolayca inanmaya başlayabilirler. Belirsiz ve güvenilmez paylaşımlar, temel güven duygusu sarsılan bireylerin kolayca yönlendirilmesine ve toplumsal kaygının derinleşmesine neden olabilir" diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aşırı Ödev ve Yüksek Beklentiler Çocukta Kaygı Yaratabilir! Haber

Aşırı Ödev ve Yüksek Beklentiler Çocukta Kaygı Yaratabilir!

Ödevlerin öğrenmeyi pekiştirirken sorumluluk, planlama ve zaman yönetimi gibi becerileri geliştirdiğini vurgulayan Çocuk-Ergen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Her çocuğun ilgi alanı ve güçlü yönleri farklıdır. İlgi alanına uygun ödevler, çocuğun motivasyonunu ve özgüvenini yükseltir. Zorlandığı ya da ilgisini çekmeyen konular ise isteksizlik ve olumsuz tutum yaratabilir.” dedi. Aşırı ödev ve yüksek aile beklentilerinin, çocukta kaygı ve isteksizlik yaratabildiğine dikkat çeken Ergür, çocuğun seviyesine ve ilgi alanına uygun, makul miktardaki ödevlerin motivasyonu ve özgüveni desteklerken; ailelerin de rehber rolü üstlenip sorumluluğu çocuğa bırakmasının büyük önem taşıdığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, ev ödevlerinin amacı ile dengeli bir programın çocuk gelişimine katkıları hakkında bilgi verdi. Ev ödevleri öğrenmeyi pekiştirip sorumluluk ve planlama becerilerini geliştirir! Ev ödevlerinin temel amacının, öğrencilerin okulda öğrendiklerini pekiştirmeleri, düzenli çalışma alışkanlığı kazanmaları, problem çözme becerilerini geliştirmeleri ve sorumluluk duygusu edinmeleri olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ayrıca zaman yönetimi, bağımsız çalışma ve plan yapma gibi becerilerin gelişmesini de destekler.” dedi. Öğrencinin zorlanmadan yapabileceği, seviyesine uygun ödevlerin hem güvenini hem de öğrenme motivasyonunu artırdığını dile getiren Ergür, öğretmen veya aileden alınan yapıcı geri bildirimin, bu motivasyonu daha da güçlendirdiğini vurguladı. Aşırı ödev ve yüksek aile beklentileri çocukta kaygı ve isteksizlik yaratır! Her çocuğun ilgi alanı ve güçlü yönlerinin farklı olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “İlgi alanına uygun ödevler, çocuğun motivasyonunu ve özgüvenini yükseltir. Zorlandığı ya da ilgisini çekmeyen konular ise isteksizlik ve olumsuz tutum yaratabilir.” dedi. Bale, spor ya da piyano gibi yoğun programlara sahip olan çocukların, bazen ödev için yeterli zamanı bulamayabileceklerine değinen Ergür, “Bu durum onların ödeve karşı olumsuz bir yaklaşım geliştirmelerine yol açabilir. Ödevin miktarı ve süresi dengeli olmalıdır. Aşırı ödev, tekrar açısından faydalı görünse de çocuğun yılgınlık, kaygı ve umutsuzluk hissetmesine neden olabilir. Seviyesine uygun ve makul miktardaki ödevler ise başarı duygusunu besler ve özgüveni destekler. Ailelerin beklentileri de burada kritik bir rol oynar. ‘Birinci olmalısın’ gibi baskılar, çocukta kaygı ve stres yaratır; başarılı öğrenciler bile kendini yetersiz hissedebilir. Yüksek beklentiler, çocuğun motivasyonunu düşürebilir.” açıklamasını yaptı. İdeal olan, bilgiyi pekiştirip sorumluluk kazandıran ama oyuna da zaman bırakan dengeli ödevler! Öğrencinin performansında veya ödev motivasyonunda belirgin bir düşüş varsa, dikkat eksikliği veya özgül öğrenme güçlüğü gibi nedenlerin de göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Çocuk çabalasa bile ödevde zorlanıyorsa, bu durum özgüvenini zedeleyip duygusal stres yaratabilir.” dedi. Ev ödevlerinin yapılmamasının, öğrencinin tekrar ve sorumluluk alışkanlığının gelişmemesine, problem çözme ve zaman yönetimi becerilerinin zayıf kalmasına yol açabileceğini ifade eden Ergür, şunları söyledi: “Dengeli bir yaklaşım burada anahtar rol oynar. Bilgiyi pekiştiren, sorumluluk duygusunu geliştiren ama çocuğun kendine ve oyun zamanına da yer bırakan ödevler ideal olandır. Anaokulundan itibaren küçük ve düzenli ödevler, çocuklara ‘ödevim var ve bitirmeliyim’ bilincini kazandırarak hem sorumluluk hem de özgüveni destekler.” Aileler sorumluluğu çocuğa bırakmalı! Ailelerin rolünün de büyük önem taşıdığının altını çizen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ebeveynler çocuklarının ödevlerine ilgisiz kalmamalı, gerekli kaynak ve ortamı sağlamalı, öğretmenle iletişimde olmalı. Ancak ödev sorumluluğunu tamamen üstlenmek yerine rehberlik etmeli, çocuğun kendi sorumluluğunu üstlenmesine fırsat vermeli.” dedi. Ödevlerin, aile içi iletişimi güçlendirebilecek ortak etkinliklere de dönüşebileceğini kaydeden Ergür, sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuğun ödevini kendi başına tamamlaması ve ardından ailenin bu çabayı fark edip takdir etmesi, motivasyonu ve aile bağlarını pekiştirir. Ödevi çok geç saatlere bırakmamak da verimlilik açısından önemlidir. Dinlenme sonrası, belirli ve düzenli bir çalışma rutini oluşturmak, hem dikkati hem de öğrenme kapasitesini artırır. Ancak çocuk yalnızca ders ve ödevle meşgul edilmemeli. Oyun, spor, sanat ya da başka ilgi alanlarına da zaman ayrılmalı. Spor veya sanatsal bir faaliyete devam eden çocuklar hem disiplin ve sorumluluk bilinci kazanır hem de elektronik ekranlara bağımlı kalmaz. Bu da onların akademik başarılarının yanı sıra sosyal ve duygusal gelişimlerini de destekler.”

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.