Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kekemelik

Kapsül Haber Ajansı - Kekemelik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kekemelik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir! Haber

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir!

Konuşma seslerindeki her güçlüğün okuma yazma problemi anlamına gelmediğini ifade eden Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır. Çocuk ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” dedi. Dil bozukluklarının zekâyla doğrudan ilişkili olmadığına dikkat çeken Dündar, akranlarından belirgin şekilde farklı konuşan çocuklarda terapi için çok beklenmemesi gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, çocuklarda dil ve konuşma becerilerindeki farklılıkların okuma-yazma, akademik başarı, sosyal iletişim ve kaygı üzerindeki olası etkileri ile hangi durumlarda dil ve konuşma terapisine başvurulması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu. Konuşma sesindeki her güçlük okuma yazma sorununa yol açmıyor! Çocuklarda konuşma seslerindeki güçlüklerin okuma yazma problemlerine neden olup olmayacağı konusunda ailelerin endişe duyduğunu ifade eden Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır.” dedi. Çocuğun sadece sesi üretemiyor olabileceğini aktaran Dündar, “Ancak bu sesin farkında olabilir. Sadece ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Normalde işitsel olarak ‘kapı’ ile ‘tapı’yı ayırt ediyordur. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” şeklinde konuştu. Dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yok! Ancak farkındalıkların da gelişim esnasında artikülasyon becerileri gibi geriden gelmiş olmasının okuma yazma güçlüğüne sebep olabilme riski taşıdığına işaret eden Dündar, “Bu ayrımı yapmak önemlidir. Şunu bilmek gerekir; dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yoktur.” dedi. Çocukların bunu yapamamasının herhangi bir bilişsel kapasite problemi olmadığını vurgulayan Dündar, “Çocuğun sadece o alanda desteklenmesi gerekir. Aileler çok kaygılanabiliyor, ancak stres yapmamalılar. Artikülasyon bozuklukları her düzeyde çok sistematik bir şekilde çözülebilen sorunlardır.” ifadelerini kullandı. Konuşmanın anlaşılmaması çocukta kaygıya ve sosyal geri çekilmeye yol açabilir! Çocuğun konuşmasında anlaşılırlık problemi olması durumunun da aileler tarafından endişeyle karşılandığını kaydeden Dündar, “Aileler bu konuda iki şeyi soruyor; birincisi, akademik becerileri nasıl etkileyecek? İkincisi, hem arkadaşlarıyla hem öğretmeniyle iletişimini ve etkileşimini nasıl etkileyecek?” dedi. Bu noktada dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi veren Dündar, şunları söyledi: “Okuma yazma becerileriyle çok ilişkili olup olmadığına bakılmalı. Bunun haricinde çocuk; ‘Ben anlaşılmıyorum, tekrar tekrar soruluyor. Bu bende kaygı yaratıyor. Bu sebeple de arkadaşlarımla çok etkileşim kurmak istemiyorum. Daha sessiz, daha geride kalıyorum. Sınıfta soruyu bilsem de anlaşılmayacağımı düşündüğüm için parmak kaldırmak istemiyorum’ diye düşünebilir. Her çocuk böyle bir durum yaşayacak diyemeyiz. Ancak gözlemlediğinizde böyle bir durum sezerseniz bu, çözmemiz gereken bir bozukluktur.” Kekemelik yaşayan çocuğa konuşma şekline değil, söylediklerine odaklanarak yaklaşılmalı! Okul hayatında ya da başka ortamlardaki heyecan ve stresin var olan sorunları tetikleyebileceğini dile getiren Hazel Ezgi Dündar, “Özellikle kekemelik bu tür durumlarda ortaya çıkabilir. Burada şunu unutmamak gerekir; herhangi bir heyecan ya da stres sıfırdan kekemelik oluşturmaz. Bu zaten doğuştan yatkın olunan bir durumdur.” dedi. Sorunun artması, kaygı geçtiği halde konuşmanın düzelmemesi ya da kasılmalar, zorlanmalar veya tekrarlı davranışlar gibi fiziksel belirtiler görülmeye başlanması durumunda müdahale edilmesi gereken bir problem hâline gelmiş olabileceğine dikkat çeken Dündar, “Ufak bir kaygıdan dolayı biraz artış olduğunda çocuğun nasıl söylediğine değil, ne söylediğine dikkat etmek gerekir. Bunu çocuğa hissettirmek çok önemlidir. Ne kadar takılırsa takılsın ya da nasıl takılırsa takılsın sonuna kadar dinleneceğini, bir problem olmadığını hissettirmek gerekir. Göz temasını kesmeden sonuna kadar dinleyerek, konuşma şekliyle ilgili değil konuşma içeriğiyle ilgili gerekli geri bildirimleri vermek çocuğun kendini daha güvenli bir alanda hissetmesini sağlar. ‘Bir nefes al, biraz yavaşla, daha rahat söyle’ demek sanki ona zaman kazandırıyormuş gibi görünse de yavaşlatmaz, tam tersine hızlandırır. ‘Hemen nefes almalıyım, hemen söylemeliyim, yapmalıyım’ hissi yaratarak daha büyük bir zaman baskısına ve var olan stresin artmasına yol açar; bundan kaçınılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Çocuğun konuşması akranlarından belirgin şekilde farklıysa terapi için beklememek gerekiyor! Dil ve konuşma terapisine ne zaman başlanması gerektiğinin tek bir reçetesi olmadığına değinen Dündar, “Harf hataları varsa, bunlar gelişim sürecinde yavaş yavaş düzelmiyorsa, artık akademik bozukluklara sebep olabilecek bir duruma geldiyse, çocuk bununla ilgili sosyal kaygılar yaşamaya başladıysa, çeşitli çekingenlikler ve kaçınmalar ortaya çıktıysa başvurulabilir. Dil becerileri yeterli değilse; yani akranlarından çok daha farklı bir şekilde konuşuyorsa, cümle kurmasına rağmen cümle niteliği 2-3 yaş küçük arkadaş gruplarına daha uygunsa ya da anlaşılırlığı daha küçük çocuklar gibiyse başvurulmalıdır.” dedi. Yaklaşık 4,5-5 yaşında çocuğun konuşmasının anlaşılırlık ve nitelik olarak bir yetişkin konuşmasına benzemeye başladığını hatırlatan Dündar, şöyle devam etti: “Okul çağı çocuğunda hâlâ bunlar görülmüyorsa, bunlara bağlı kaygılar ve endişeler varsa, zorbalık ihtimalinden endişe ediliyorsa çok beklememekte fayda var. Farklı metotlar ve düzeyler bulunur. Terapist bazen bunun normal bir süreç olduğunu söyleyecek, bazen aileye ve öğretmene öneriler vererek ilerleyecek, bazen birkaç ayda bir takip edecek, bazen de sıklığı çocuğa göre belirlenen bir terapi sürecine başlayacaktır.” Dil ve konuşma becerileri sadece konuşmaktan ibaret değil! Kelimeleri olan, cümle kurabilen ama buna rağmen akranlarından farklı olan durumlar da olduğunu ifade eden Dündar, “Akranlarına hafta sonu ne yaptığı sorulduğunda bütün bir günü, duygusunu ve detayları sıralı olarak anlatabilirken; bazı çocuklar sadece ‘hafta sonu parka gittik’ diyebilir. Detaylandıramama, sıralandıramama ve duygularını ifade edememe durumlarında dil becerileri kelime bilmenin ya da anlaşılır söylemenin ötesinde geriden geliyor olabilir.” dedi. Dil terapisinin yalnızca hiç konuşulmadığı zaman ihtiyaç duyulan bir alan olmadığını aktaran Dündar, “Okul çağıyla beraber evde ya da okulda verilen yönergeleri çocuğun anladığı düşünülse de yerine getiremediği durumlar gözlemlenebilir. Bu bir dikkat problemi olabileceği gibi dille ilişkili bilişsel becerilerden biri olan işitsel bellek ile de ilgili olabilir. İşitsel bellek; birden fazla birim bilgiyi alma, işleme, hafızada tutma ve üzerine işlem yapabilme becerisidir. Çocuğa ‘Matematik kitabını aç, 54. sayfanın sonundaki soruyu çöz’ dendiğinde sadece kitabı açıp devamını hatırlamayabilir. Ya da ‘Cevap kırmızı mı, pembe mi, yeşil mi, sarı mı?’ dendiğinde yönergelerin tamamı işlenemediği için hep son söylenen ya da ilk söylenen hatırlanabilir. Bu durum dinlemek istememekten ya da dikkat probleminden kaynaklanmayabilir; dille ilgili bilişsel becerilerin henüz akran düzeyine erişmemesinden ileri gelebilir. Dil ve konuşma becerileri sadece ağız çevresiyle sınırlı değildir, beyinde pek çok bileşeni vardır ve oralardan desteklenebilir.” diye konuştu. Kitap okumaktan kaçınmanın nedeni dil güçlüğü olabilir! Çocuğun kitap okumayı sevmemesinin de pek çok nedene bağlı olabileceğini belirten Hazel Ezgi Dündar, “Kitap okumanın keyfine henüz varılmamış veya ilgi alanı bulunamamış olabileceği gibi dil güçlüğü de söz konusu olabilir. Bir yabancı dili kelime düzeyinde bilip cümle kurarak günlük hayat sürdürülebilse de bir metin okurken devreye giren kurallar ve ekler nedeniyle yorulup sıkılma ve okumayı bırakma durumu ortaya çıkabilir. Bazı çocuklar bunu Türkçe içinde yaşarlar. Bildiği yapıların dışındaki detayların içinde kaybolabilirler; bu da onların çok daha efor sarf ederek okumasına neden olur. Okumaya devam etmek istememeleri veya dikkatlerinin dağılması normaldir. Bu beceriler desteklendiğinde metni anlamak ve keyif almak daha kolay hâle gelecektir.” dedi. Ekranın kendisinden çok, çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı! Ekranın çok kullanılmasının da merak edilen bir başka konu olduğuna işaret eden Dündar, sözlerini şöyle tamamladı: “Ekranın çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı. Tüm gelişim alanlarında olduğu gibi dil ve konuşma gelişiminde de çevresel uyaranlar ve sosyal etkileşim çok kıymetlidir. Çocuk ekran karşısındayken etkileşimden, temas kurmaktan, uyaran almaktan ya da uykusundan geri kalıyorsa bu durum gelişimin farklı alanlarında aksamaya yol açar. Zararlı bir şey vermekten ziyade yararlı bir şey hayatından çıktığı için gelişim olumsuz etkilenebilir. Ekran yerine sosyal etkileşim ve iletişim konulması tercih edilse de günümüz teknolojisinde maruz kalma durumunda neyden kaybedildiğine bakılarak bir dengeleme yapılabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kekemeliği Olan Çocuklar Dünyadaki Akranlarıyla Buluştu! Haber

Kekemeliği Olan Çocuklar Dünyadaki Akranlarıyla Buluştu!

Türkiye’de bir ilk olan ve beş gün süren programda çocuklar iletişim, öz savunuculuk ve psikolojik dayanıklılık becerilerini geliştirirken Hollanda, Malta, Almanya, Pakistan ve Portekiz'deki akranlarıyla çevrim içi ortamda buluştu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Düşle-Konuş-Yaşa Kampında çocuklara nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmeye çalışmıyoruz. Onların kendi iletişim güçlerini keşfedebilecekleri bir ortam oluşturuyoruz. Çünkü asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimizdir.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü ve Üsküdar Üniversitesi Konuşma Bozuklukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM) ile Texas Üniversitesi Arthur M. Blank Kekemelik Merkezi iş birliğinde düzenlenen Düşle-Konuş-Yaşa Kampı (CDSL) Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi çok amaçlı salonda gerçekleştirildi. Okul çağındaki kekeleyen çocuklara yönelik düzenlenen ve bu yıl ikinci kez gerçekleştirilen kamp, Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Konrot ile Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal koordinatörlüğünde yürütüldü. Türkiye’de bir ilk olan ve Türkiye’nin farklı üniversitelerinin Dil ve Konuşma Terapisi bölümlerinden akademisyenler ile gönüllü öğrencilerin katıldığı kampa Kekemeler Derneği de destek verdi. Prof. Dr. Ahmet Konrot: “Asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimiz” Kampın temel yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, kekemeliğe yalnızca konuşma akıcılığı üzerinden yaklaşmanın çocukların iletişim deneyimini anlamak açısından yeterli olmadığını vurguladı. Kekeleyen bir çocuğun öncelikli ihtiyacının her zaman daha akıcı konuşmak olmadığını belirten Konrot; “Çocuğun kendisini ifade edebilmesi, söz almaktan kaçınmaması, iletişimde kalması ve söyleyeceklerinin değerli olduğunu bilmesi çok önemli. Düşle-Konuş-Yaşa Kampında çocuklara nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmeye çalışmıyoruz. Onların kendi iletişim güçlerini keşfedebilecekleri bir ortam oluşturuyoruz. Çünkü asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimizdir.” dedi. “Farklı ülkelerden kekeleyen akranlarıyla bir araya gelmeleri önemli bir deneyim” Kampa katılan çocukların kekeleyen yetişkinlerle ve dünyanın farklı ülkelerindeki kekeleyen akranlarıyla bir araya gelmelerinin önemli bir deneyim olduğuna dikkat çeken Konrot; “Bir çocuk için ‘Benim gibi konuşan başka insanlar da var ve onlar hayatın her alanında var olabiliyorlar.’ deneyimi son derece değerlidir. Çocukların kekemeliği yalnızca bireysel bir güçlük olarak değil, dünyanın farklı toplumlarında ve kültürlerinde karşılaşılan bir insanlık deneyimi olarak görmeleri, kendilerine ve iletişime bakışlarını değiştirebilir.” ifadelerini kullandı. Çocuklar iletişim becerilerini deneyimleyerek geliştirdi Aralarında dil ve konuşma terapisti olarak mesleğini sürdüren kekeleyen yetişkinlerin de bulunduğu kamp ekibi, çocuklara gerçek yaşamla bağlantılı, katılımcı ve deneyim temelli bir öğrenme ortamı sundu. Grup temelli etkinliklerle çocukların etkili iletişim, öz savunuculuk, kekemelik hakkında güncel ve doğru bilgi edinme ve psikolojik dayanıklılık alanlarında bilgi ve beceriler kazanmaları desteklendi. Kamp boyunca öğrendiklerini uygulamaya dönüştüren çocuklar, edindikleri becerileri günlük yaşamlarına nasıl aktarabileceklerini ve farklı iletişim ortamlarında nasıl kullanabileceklerini deneyimleme fırsatı buldu. Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal: “Öğrendiklerini gerçek yaşamda kullanabilmeleri en önemli hedeflerimizden biri” Kampın koordinatörlerinden Dil ve Konuşma Terapisi öğretim görevlisi Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal, programın çocukların yalnızca bilgi edinmelerine değil, öğrendiklerini deneyimlemelerine ve günlük yaşamlarına aktarabilmelerine odaklandığını söyledi. Uysal; “Kamp boyunca çocuklarımızla iletişim, öz savunuculuk, kekemelik hakkında güncel bilgiler ve dayanıklılık gibi birçok alanda çalıştık. Ancak bizim için önemli olan bu bilgilerin yalnızca kamp ortamında kalmaması. Çocukların öğrendiklerini uygulamaları, kendi deneyimleriyle ilişkilendirmeleri ve günlük yaşamlarında nasıl kullanabileceklerini keşfetmeleri programın en önemli hedeflerinden biri.” şeklinde konuştu. “Grup ortamı çocuklara yalnız olmadıklarını gösteriyor” Kampın grup temelli yapısının çocuklara önemli bir paylaşım alanı sunduğunu ifade eden Uysal; “Grup ortamı çocuklara yalnız olmadıklarını görme, birbirlerinin deneyimlerinden öğrenme ve güvenli bir ortamda yeni iletişim yollarını deneme fırsatı sunuyor. Çocukların beş günün sonunda edindikleri becerileri aileleri ve katılımcılar önünde sergilemeleri, kamp boyunca yaşanan gelişimin en anlamlı göstergelerinden biriydi.” dedi. Beş ülkedeki kekeleyen akranlarıyla çevrim içi buluştular Kampın dikkat çeken etkinliklerinden biri de uluslararası çevrim içi buluşmalar oldu. Kampa katılan çocuklar; Hollanda, Malta, Almanya, Pakistan ve Portekiz’de aynı programa katılan okul çağındaki kekeleyen akranlarıyla çevrim içi platformlarda bir araya geldi. Farklı dilleri konuşan ve farklı kültürlerde yaşayan akranlarıyla tanışan çocuklar, kekemeliğin dünyanın farklı toplumlarında ve kültürlerinde görülebilen bir durum olduğunu doğrudan deneyimledi. Gerçekleştirilen buluşmalarla çocuklar, iletişimde önemli olanın yalnızca akıcı konuşmak değil kendini ifade etmek, paylaşmak ve birbirini anlamak olduğunu yaşayarak öğrenme fırsatı buldu. Kekeleyen yetişkinler deneyimlerini çocuklar ve aileleriyle paylaştı Kapanış oturumunda kampa katılan kekeleyen yetişkinler de kendi yaşam deneyimlerini paylaşarak çocuklara ve ailelerine duygu ve düşüncelerini aktardı. Kekemeler Derneği adına söz alan Dr. Erkan Erener ise hem kekeleyen bir akademisyen olarak kendi deneyimlerini hem de Kekemeler Derneğinin amaç ve faaliyetlerini anlattı. Kekeleyen yetişkinlerin yaşam deneyimlerini çocuklarla paylaşmaları, kampın kuşaklar arası etkileşim boyutunu da güçlendirdi. Çocuklar, kendileri gibi kekeleyen yetişkinlerin akademik ve mesleki yaşamda aktif biçimde yer aldıklarını doğrudan görme ve onların deneyimlerini dinleme fırsatı buldu. Çocuklar iletişim güçlerini keşfetti Düşle-Konuş-Yaşa Kampı, çocukların yalnızca kekemelik hakkında bilgi edindikleri bir etkinliğin ötesine geçti. Kamp; çocukların kendilerini ifade ettikleri, deneyimlerini paylaştıkları, iletişim güçlerini keşfettikleri ve dünyanın farklı ülkelerindeki akranlarıyla ortak bir deneyimde buluştukları güçlü bir sosyal öğrenme ortamı sundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kekemelik Tedavisinde Kişiye Özel Yaklaşım Şart Haber

Kekemelik Tedavisinde Kişiye Özel Yaklaşım Şart

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Dil ve Konuşma Terapisti Prof. Dr. Ahmet Konrot, çocuklarda 2 ila 5 yaş arasında ortaya çıkan kekemelik konusuna değindi. Kekemelik kendiliğinden ortaya çıkıyor Kekemeliğin kendiliğinden ve 2 ile 5 yaşları arasında ortaya çıkan bir durum olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Kekemelik her 100 çocuktan beşinde gözlenir. Kekemeliğe müdahale, kişinin yaşına göre tamamen farklılık gösterir. Okul öncesi dönem, okul çağı, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinin her biri farklı yaklaşımlar gerektirir. Bu nedenle okul öncesi dönemdeki çocuklar için 'ne kadar erken, o kadar iyi' prensibi geçerlidir. Diğer yaş gruplarında ise duruma özgü farklı yöntemler kullanılır. Kekemelik, ilk bakışta basit görünse de aslında yönetilmesi en zor konuşma bozukluklarından biridir. Çünkü bu durum sadece konuşan kişiyi değil, aynı zamanda ailesini ve sosyal çevresini de derinden etkileyen çok boyutlu bir sorundur.” dedi. Kekemelik terapisi nasıl yapılıyor Kekemelik terapisine ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Yaş fark etmeksizin, kekemelik terapisinde temelde iki ana yaklaşım bulunur, bunlar doğrudan ve dolaylı yöntemler. Özellikle okul öncesi dönemde sıkça başvurduğumuz dolaylı yöntemde, çocuğa müdahale etmek yerine çevresi düzenlenir. Bu, ailenin bakış açısını değiştirmeyi, onları bilgilendirmeyi ve sürece doğal gelişimin bir parçası olarak yaklaşmalarını sağlamayı içerir. Diğer yandan, doğrudan yöntemlerde ise değişim için farkındalık yaratmak esastır ve bu amaca yönelik terapiler uygulanır. En uygun yöntemi belirlerken çocuğun kişiliği, ailenin durumu ve dinamikleri gibi pek çok faktörü göz önünde bulundururuz. Bu nedenle, hangi yaşta olursa olsun, kekemelik tedavisi her zaman kişiye özel ve karmaşık bir süreçtir." diye konuştu. Hedefimiz, bireyi daha iyi iletişim kurabilen bir kişi haline getirmek Kekemelik terapisinde üç yaklaşımın öne çıktığını dile getiren Prof. Dr. Ahmet Konrot, şöyle devam etti: “Birincisi, klasik konuşma terapisi olan akıcılığın biçimlendirilmesidir. Bu yöntemde odak, çeşitli alıştırma ve egzersizlerle 'kekemeliği nasıl kontrol edebilirim ve akıcılığı nasıl sağlayabilirim?' sorusuna cevap aramaktır. İkinci yaklaşım ise kekemeliğin yönetilmesidir. Burada amaç kekemeliği tamamen ortadan kaldırmak değil, 'onunla nasıl başa çıkabilirim ve hayatımı nasıl daha rahat sürdürebilirim?' sorusuna odaklanmaktır. Üçüncü ve daha yeni bir yaklaşım ise bizim de Üsküdar Üniversitesi'nde uygulamaya başladığımız, kişinin konuşma şekline değil, iletişim becerilerini geliştirmeye odaklanan yöntemdir. Bu yaklaşımda hedefimiz, bireyi daha iyi iletişim kurabilen bir kişi haline getirmektir. Bu süreçte hem bireyin kendisiyle hem de ailenin farkındalığını artırmaya yönelik çalışırız. Görüldüğü gibi kekemelik, basit bir konuşma sorunundan çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir konudur." Dil ve konuşma terapistlerinin alanı çok geniş Dil ve konuşma terapistlerinin alanının çok geniş olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Görev tanımımız sadece dil ve konuşma bozukluklarını değil, aynı zamanda ses ve yutma bozukluklarını da kapsar. Bu alanların her biri kendi içinde derin ve farklı bir uzmanlık gerektirdiği için terapistler 4 yıllık kapsamlı bir eğitim alırlar. Örneğin, dudak-damak yarıklığı gibi ağız-yüz (orofasiyel) bozukluklarına bağlı sorunlarda, ameliyat öncesi ve sonrası için tamamen farklı terapi yaklaşımları gerekir. Bu noktada 'yönetim' kelimesini sıkça kullanıyorum, çünkü ailelerin ilk sorusu 'Bunu nasıl halledebilirim?' olsa da, asıl önemli olan 'Bu sorunla nasıl baş edebilirim ve bu süreci nasıl yönetebilirim?' sorusudur. Sorunu ortadan kaldırma isteği anlaşılırdır, ancak süreci doğru yönetmek çok daha karmaşık ve önemlidir. Bu nedenle, her vakayı kişiye ve ailenin dinamiklerine özgü olarak, ayrı ayrı değerlendirmek zorundayız." şeklinde konuştu. 'Kekemelik tamamen iyileşir mi?' gibi soruların kesin bir cevabı yok Dil ve konuşma bozukluklarının tanımı net olsa da yönetiminin son derece karmaşık ve çok değişkenli bir süreç olduğuna işaret eden Prof. Dr. Ahmet Konrot, şöyle devam etti: “Özellikle 'Kekemelik tamamen iyileşir mi?' gibi soruların kesin bir cevabı yoktur. Sürecin nasıl ilerleyeceğini ancak yaşayarak görebiliriz. Bu belirsizlik nedeniyle bazı terapi yaklaşımları, kekemeliği tamamen yok etmeye odaklanmak yerine, bireyin 'daha akıcı bir kekeme olarak bununla nasıl başa çıkabileceğine' odaklanır. Bilimsel veriler umut vericidir; özellikle okul öncesi dönemde doğru müdahalelerle kekemeliğin tamamen ortadan kalktığı vakalar kanıta dayalı araştırmalarla gösterilmiştir. Ancak bu, her çocukta aynı sonucun alınacağı anlamına gelmez. Biz istatistiklerle konuşuruz ve kanıta dayalı uygulamalarda bile her zaman bir hata payı ve olumsuz sonuç ihtimali kaçınılmazdır." Dijital çağın çocukların konuşma becerileri üzerindeki etkisi İçinde yaşadığımız dijital çağın çocukların konuşma becerileri üzerindeki etkisine de değinen Prof. Dr. Konrot, "Pek çok soru aileler tarafından bana getirilir: 'Tablet kullanmalı mı? Bu, çocuğun iletişim becerilerini bozar mı?' diye. İçinde yaşadığımız gerçeği bir görmemiz lazım. Ben WhatsApp'ta yazışırken düzgün cümleler kurmaya çalışıyorum ama bir genç 'tamam' yerine 'tmm' diye yazıyor. Şimdi hangisi doğru? Benim düzgün cümlelerle yazmam mı, yoksa WhatsApp'ın kendi jargonu mu? Dijital iletişimin de kendine özgü bir sistemi var ve o kendi mecrasını bulacak. İletişim becerilerini bozduğunu ya da bozmadığını söyleyebilecek kanıta dayalı araştırmaları yapmak mümkün olmadığı için de bunun cevabını vermek çok doğru olmaz." şeklinde sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.