Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Klinik Psikolog

Kapsül Haber Ajansı - Klinik Psikolog haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Klinik Psikolog haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Çocuk için Sevgi Kadar Tutarlılık da Önemli! Haber

Çocuk için Sevgi Kadar Tutarlılık da Önemli!

Güvenli bağlanmanın çocuğa koşulsuz kabul ve güven duygusunun hissettirilmesiyle güçlendirilebileceğine işaret eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Çocuğun da görüşünü aldığımız ya da isteklerini dikkate aldığımız bir tutumdan bahsedebiliriz.” dedi. Ebeveynlerin çocuk karşısında farklı tutumlar sergilemesinin ise çocuğun sınırları zorlamasına ve çatışmalı iletişime yol açabileceği vurgulayan Yıldırım, anne ve babanın aile kuralları konusunda ortak bir tutum sergilemesinin önemine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, sağlıklı anne-baba-çocuk ilişkisinin güvenli bağlanma, çocuğa söz hakkı verme, yaşına uygun sorumluluk kazandırma ve ebeveynlerin ortak tutum sergilemesiyle nasıl güçlendirilebileceğini ele aldı. Bağlanma bireyin psikolojik doğumu olarak da nitelendirilebilir! Anne çocuk ilişkisinde vurgulanan noktalardan birinin bağlanma olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Bağlanma, duygusal yönü ağır olan, olması gereken bir durum. Bebeklikteki bağlanmanın biraz daha belirli bir kişiye karşı olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirmek istenmesi diyebiliriz.” dedi. Herhangi bir korku yaratan durum ya da bir obje karşısında da o kişinin aranabildiğini aktaran Yıldırım, “Aslında burada bağlanılan kişinin varlığının fark edilmesi, bebeklere ve çocuklara eş zamanlı olarak da bir rahatlama veriyor. Bu bağlanma bir şekilde devam ediyor. Biz bunu farklı noktalarda da gözlemleyebiliyoruz. Çocukluk döneminde çocuk bireysel bir adım atmak istiyor, bir iki adım ileri gidiyor ama sonrasında hemen geriye dönüp bakıyor bağlanma kişisi orada mı diye. Kontrol etme ihtiyacı duyuyor. Bağlanmayı aslında bireyin bir psikolojik doğumu olarak da nitelendirebiliriz.” diye konuştu. Güvenli bağlanmanın temeli, çocuğa koşulsuz kabulü hissettirmekten geçiyor! Anne bebek arasındaki ilişkinin ileriki yıllarda güçlendirilebilmesi için bağlanmanın baştan korunmasının önemine işaret eden Yıldırım, “Bazı durumlarda bu bağlanmayı sonradan gerçekleştirebiliyorlar ya da annelik haberinin alınmasıyla beraber bazen tam bir bağlanma kurulamayabiliyor.” dedi. Önemli olanın bağlanmanın güçlenmesi adına neler yapılabildiği olduğunu kaydeden Yıldırım, “Bebekle oynanılan oyunlar daha çok yoğunluğunu gösterebiliyor. Aslında bu ses tonu, sevgi dolu yaklaşım, oyunun arasında onun yanında olması, onun tercihlerine bizim de uyum göstermemiz gibi birçok şeyi kapsıyor. Bu bağlanma koşulsuz kabullenişin de bir noktası aslında. Çocuk bunu hissediyor. Bebek ve çocuklar bu yolla şekilleniyor. Her durumda annenin ya da bakım veren kişinin orada olduğunu fark etmesiyle bu süreç daha kıymetli bir noktaya gidiyor.” açıklamasını yaptı. Çocuğun karar süreçlerinde söz hakkının olduğunu bilmesi, sağlıklı gelişimini destekliyor! Anne çocuk ilişkisindeki yanlış davranışlara da değinen Yıldırım, şunları söyledi: “Bu konuda tutumlardan bahsedebiliriz. Şöyle bir söylem vardır: ‘Biz anne babamıza bırakın bir laf söylemeyi, hiçbir zaman kendi düşüncemizi aktaramazdık.’ Bizdeki tutum artık biraz daha evrilmeye başladı. Çocuğun da görüşünü aldığımız ya da isteklerini dikkate aldığımız bir tutumdan bahsedebiliriz. Şimdiki tutumlar biraz daha çocuk merkezli tutumlar. Ortaklaşa alınan kararlardan devam ediyor diyebilirim. Klinikteki adıyla ‘Demokratik Tutum’. Seçenekleri sunan kişiler anne babalar oluyor ama çocuğun da burada bir hakkının olduğunu bilmesi çocuğa da iyi geliyor.” Çocuk için önemli olan uzun zaman değil, gerçekten ‘orada’ olabilmek! Çalışan annelerin, hem duygusal bağlanma hem de yeterince bir arada olma ve nitelikli zaman geçirme noktalarında biraz güçlük çektiğinin altını çizen Aybeniz Yıldırım, “Zamandan daha önemli olan şey gerçekten orada olarak bir şeyler paylaşıyor olmaktır. Elimizde telefonla başka bir işle uğraşarak değil de, günlük 15-20 dakika da olsa gerçekten ona zaman ayırarak birliktelikle bir şeyler yapıyor olmak çocuğa da kendini değerli hissettirebiliyor.” dedi. Çocuğa sorumluluk küçük yaşlardan itibaren verilmeli! Anne ya da babaların, özellikle ilerleyen yaş gruplarında ‘Ödevin var mı, ödevini yaptın mı, dersini çalıştın mı?’ gibi sözlerle tartışma çıkardıklarını da sözlerine ekleyen Yıldırım, “Aslında çok küçük yaşlardan itibaren bu sorumluluğun çocuğa verilmesinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ortaokul, lise çağına gelmiş bir çocuğa ‘Ders çalış, dersin var mı, sınavına çalış’ gibi cümleleri kurmamak gerekiyor. Burada iş daha da zorlaşabiliyor. Burada en önemli nokta, çocuğa bu sorumlulukların verilmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu. Anne ve baba, çocuğa karşı aynı şeylere evet veya hayır diyebilmeli! Anne ve baba farklı düşüncelerde olduğunda çelişkili bir dinamiğin ortaya çıktığına vurgu yapan Yıldırım, “Çocuk aslında, annenin nelere evet nelere hayır diyeceğini ya da çocuktan neyi talep edeceğinin farkında oluyor. ‘Ben bunu anneme dersem hayır ama babama dersem evet diyeceğini biliyorum.’ ya da ‘Ben bunu babamdan daha kolay talep edebilirim.’ diye düşünüyorlar. Şunu önerebilirim ki aynı şeylere evet veya hayır diyebilmemiz lazım. Çok basit gibi geliyor ama uygulamada zorlanılan bir nokta. Böylece çocukta sağlıklı gelişim noktalarını gözlemleyebiliyoruz, yoksa çocuk da daha çatışmalı bir iletişimde kalabiliyor.” uyarısında bulundu. Çocuğun manipülasyonuna karşı aile kuralları net ve ortak olmalı! Çocukların, anne babalarını manipüle etmesini en aza indirmek için ailelerin zayıf noktaları kendi aralarında netleştirmesi gerektiğini ifade eden Yıldırım sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuklar sık sık ‘Ama arkadaşımın annesi/babası izin veriyor, ama arkadaşım yapıyor.’ gibi söylemlerle gelecekler karşımıza. Burada vurgulanacak en önemli nokta şu; ‘Evet arkadaşın bunu yapıyor olabilir ama bizim aile kurallarımız gereği biz buna hayır diyoruz, bizim için doğru değil.’ Yani her ailenin kurallarının farklı olabileceğini küçük yaşlardan itibaren vurgulanması çocuk için önemlidir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük! Haber

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük!

Solaklığın, genetik ve gelişimsel süreçlerin etkisiyle ortaya çıkan doğal bir özellik olduğunu aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Solaklık bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin dağılımının farklılık gösterebilse de yalnızca el tercihine bakarak bilişsel performans hakkında değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını vurgulayan Alp, çocuklarda baskın el tercihini değiştirmeye çalışmanın ise motor becerileri ve yazı yazma sürecini olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Solak olmak daha zeki veya yaratıcı olmak anlamına gelmiyor! ‘Solakların sağ beyni daha aktif çalıştığı için daha yaratıcı veya zeki olurlar’ algısının toplumda oldukça yaygın bir inanış olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak günümüzde elde edilen bilimsel veriler, zekâ ya da özgün düşünme becerisinin yalnızca hangi elin kullanıldığıyla açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin yarım küreler arasındaki dağılımının sağ elini kullanan kişilere göre daha farklı olabileceğini aktaran Alp, “Yine de bu durum tek başına bilişsel üstünlük anlamına gelmez. İnsan beyni, karmaşık zihinsel süreçleri her iki yarım kürenin koordineli çalışmasıyla yürütür. Dolayısıyla bir kişinin yeteneklerini veya zihinsel performansını yalnızca el tercihine bakarak değerlendirmek doğru değildir.” şeklinde konuştu. Solaklık bir hastalık değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası! Solaklık hem genetik hem de gelişimsel süreçlerin birlikte etkili olduğu doğal bir özellik olduğuna işaret eden Alp, “Tek başına solaklıktan sorumlu bir gen bulunmamakla birlikte, birçok genin küçük etkileri ve anne karnındaki beyin gelişimi el tercihinin şekillenmesinde rol oynar.” dedi. Çocuklarda baskın el tercihinin erken yaşlarda ortaya çıkmaya başladığını ve zaman içinde belirginleştiğini kaydeden Alp, bu nedenle solaklığın bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Solak olmak, bilişsel becerilerin daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor! Solak bireylerin beyin yapısının, dil, motor beceriler ve mekânsal algı gibi nörolojik işlevler açısından sağ elini kullananlara göre farklılık gösterip göstermediğine değinen Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şunları söyledi: “Bazı farklılıklar görülebilir ancak bunlar her solak birey için geçerli değildir. Sağ elini kullanan kişilerin büyük çoğunluğunda dil işlevleri beynin sol yarım küresinde baskın olarak temsil edilir. Solak bireylerde ise dil işlevlerinin sağ yarım kürede veya her iki yarım küreye daha dengeli dağılması biraz daha sık görülebilir. Bunun yanında motor kontrol açısından da bazı farklılıklar bulunabilir. Ancak hafıza, dikkat, dil becerileri veya mekânsal algı gibi alanlarda yalnızca el tercihine bakarak kişinin performansı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Solak bireyler de kendi içinde oldukça heterojen bir gruptur.” Çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek hedeflenmeli! Çocuğun yazı yazarken, resim yaparken veya ince motor beceri gerektiren günlük etkinliklerde baskın olarak kullandığı eli zorla değiştirmeye çalışmanın önerilmediğine dikkat çeken Alp, “Çünkü bu durum bazı çocuklarda motor becerilerin gelişimini olumsuz etkileyebilir, yazı yazmayı güçleştirebilir ve performans kaygısına yol açabilir.” dedi. Bununla birlikte günlük yaşamda her iki elin de işlevsel olarak kullanılabilmesinin önemli bir beceri olduğunu dile getiren Alp, “Eğitim sürecinde amaç çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek ve ihtiyaç duyduğu durumlarda her iki elini de etkili şekilde kullanabilmesini sağlamaktır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ünlü Hayranlığı Duygusal Bağımlılığa Dönüşebilir Haber

Ünlü Hayranlığı Duygusal Bağımlılığa Dönüşebilir

Zamanla derinleşen bu bağın psikolojide “parasosyal ilişki” olarak tanımlandığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Parasosyal ilişkiler her zaman zararlı değildir hatta kişiye ilham, motivasyon ve aidiyet hissi sağlayabilir. Ancak bu bağ aşırı yoğunlaşıp gerçek yaşamın ve ilişkilerin yerini almaya başladığında kişinin günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir” şeklinde konuştu. Sosyal medyanın, ünlülerin günlük yaşamlarına erişebilme hissini güçlendirerek aradaki yakınlık algısını artırdığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Kullanıcılar, takip ettikleri kişiyi gerçekten tanıyormuş gibi hissedebiliyor ve zamanla duygusal yatırımlarını tek bir figüre yöneltebiliyor. Bu bağın giderek güçlenmesiyle kişinin gerçek ilişkilerini ihmal etmesi, sosyal yaşamdan uzaklaşması, zamanının önemli bir bölümünü bu kişiyi takip ederek geçirmesi ya da günlük düzeninin bozulması mümkün. Bu tür değişimler, ‘Ünlü Hayranlığı Sendromu’nun dikkat edilmesi gereken işaretleri arasında yer alıyor” dedi. Ailelerin açık iletişim kurması önemli Özellikle gençlerin dijital dünyada psikolojik sınırlarını koruyabilmesinde ailelerin yaklaşımının önemli bir rolü olduğunun altını çizen Unutmaz, “Bu süreçte yasaklayıcı ve yargılayıcı bir tutum yerine, gençlerin takip ettikleri içerikleri anlamaya çalışan ve onlarla açık iletişim kuran bir yaklaşım benimsenmesi önemli. Dijital okuryazarlığın desteklenmesi, sosyal medyada görülen içeriklerin sorgulanması, eleştirel düşünme becerisinin geliştirilmesi ve ekran süresine dengeli sınırlar konulması, gençlerin ünlülerle kurdukları tek taraflı bağları daha sağlıklı değerlendirmelerine yardımcı olabilir. Bunun yanı sıra gerçek sosyal bağların güçlendirilmesi, aile içi iletişimin desteklenmesi ve gençlerin farklı ilgi alanlarına yönlendirilmesi, duygusal ihtiyaçlarını yalnızca dijital dünyadaki tek taraflı ilişkiler üzerinden karşılamalarının önüne geçebilir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Baba Figürü Güven Duygusunu Güçlendiriyor Haber

Baba Figürü Güven Duygusunu Güçlendiriyor

Baba figürünün çocuğun güven duygusu, sosyal gelişimi ve özgüven oluşumunda önemli bir rolü olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Çocuk, babasıyla kurduğu ilişki üzerinden dış dünyaya dair birçok mesaj öğrenir. Bu ilişki, onun hem kendisine hem de çevresine yönelik algısının şekillenmesine katkı sağlar” şeklinde konuştu. Baba ile kurulan güvenli ilişkinin çocuk üzerinde birçok olumlu etkisi bulunduğuna dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Güvenli bağlanan çocuklar kendilerini daha değerli hisseder, sosyal ilişkilerde daha rahat olur, stresle daha sağlıklı baş eder ve daha yüksek öz güven geliştirebilir. Küçüklük döneminde babadan yeterli ilgi veya destek görememek ise ileriki yaşlarda özgüven sorunları, değersizlik hissi, terk edilme korkusu, ilişkilerde güven problemleri ve duygusal yakınlık kurmakta zorlanma gibi duygusal sorunlara yol açabilir” dedi. Sürekli eleştiri yetersizlik hissine neden olabilir Babaların çocuklarıyla kurduğu iletişimin destekleyici, kabul edici ve güven verici olması gerektiğinden bahseden Unutmaz, “Sürekli eleştirilen çocuklar yetersizlik hissi geliştirebilirken, destekleyici ve kabul edici bir iletişim çocuğun kendine güvenini artırır. Çocuklar için önemli olanın mükemmel ebeveynler değil, güvenilir ve duygusal olarak ulaşılabilir ebeveynler olduğu unutulmamalı” dedi. Boşanma sürecinde çocuk çatışmanın dışında tutulmalı Boşanma veya ayrı yaşama durumlarında baba-çocuk bağının korunabilmesi için iletişimin düzenli biçimde sürdürülmesi, çocuğun ebeveynler arasındaki çatışmalara dahil edilmemesi ve verilen sözlerin tutulmasının çok kıymetli olduğunun altını çizen Unutmaz, “Çocuğun duygularını dinlemek ve önemsemek, kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olur. Bununla birlikte babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmesi, onları gerçekten dinlemesi, duygularını küçümsememesi, tutarlı davranması ve yalnızca başarılarını değil gösterdikleri çabayı da takdir etmesi, aralarındaki bağın güçlenmesine katkı sağlar” açıklamasında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir Haber

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir

Hayal kurmanın sağlıklı bir zihinsel süreç olduğunu ancak sorunun hayal dünyasının kişinin gerçek yaşamının yerini almaya başlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Sıradan hayal kurma genellikle kısa süreli ve işlevseldir. Ancak Maladaptive Daydreaming’de kişi saatlerini hayal dünyasında geçirebilir ve bu durum günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir” açıklamasında bulundu. Travmatik yaşantılar, yalnızlık, duygusal ihmal, stres, kaygı, depresyon ve gerçek yaşamda karşılanamayan psikolojik ihtiyaçların, yoğun hayal kurma davranışı açısından önemli risk faktörleri arasında yer aldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bazı kişiler için hayal kurma, duygusal zorluklarla baş etmeye yardımcı olan bir mekanizmaya dönüşebilir. Ancak bu davranış yoğunlaştığında kişinin ders, iş ve sosyal ilişkilerindeki performansında düşüş görülebilir; sosyal geri çekilme, yalnızlaşma ve zaman yönetimi sorunları ortaya çıkabilir” dedi. Farklı psikolojik rahatsızlıklarla karıştırılabilir Yoğun hayal kurma davranışının; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, obsesif kompulsif belirtiler, depresyon ve dissosiyatif belirtiler gibi farklı psikolojik durumlarla karıştırılabileceğine dikkat çeken Unutmaz, “Buradaki temel ayırt edici özellik, kişinin yoğun ve sürükleyici hayal dünyalarına dalmasıdır. Bu nedenle sürecin doğru değerlendirilmesi ve kişinin gerçek yaşamla bağını güçlendirecek adımlar atması önem taşır. Psikoterapi desteği almak, günlük bir rutin oluşturmak, farkındalık çalışmaları yapmak ve fiziksel aktiviteyi artırmak faydalı olabilir. Bununla birlikte hayal kurmayı tetikleyen durumların fark edilmesi ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesi de sürece katkı sağlar. Hayal kurma nedeniyle eğitim, iş, ilişkiler veya günlük yaşam belirgin biçimde etkilenmeye başladığında ve kişi bu durumu kontrol etmekte zorlandığını hissettiğinde, alışkanlığın ruhsal sağlık açısından riskli bir noktaya ulaştığı ve profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyulduğu söylenebilir” dedi. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, Maladaptive Daydreaming’in en sık görülen belirtilerini şöyle sıraladı: Saatler sürebilen yoğun ve sürükleyici hayaller kurma Hayal dünyasına girmeyi tetikleyen müzik, yürüyüş veya tekrarlayan hareketler gibi ritüeller geliştirme Gerçek hayata, işe veya derse odaklanmakta güçlük yaşama Hayal kurmayı kontrol etmekte veya durdurmakta zorlanma Günlük görevleri ve sorumlulukları erteleme Hayal dünyasının gerçek yaşamdan daha çekici ve tatmin edici gelmesi Hayal kurarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeme Sosyal ilişkilerden ve günlük etkinliklerden geri çekilmeHayal kurmanın kesintiye uğraması durumunda huzursuzluk yaşama Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor!  Haber

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor! 

İnsan beyninin kimliğine yönelik eleştirileri fiziksel tehdit kadar güçlü algılayabildiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur.” dedi. Davranışa odaklanan bir yaklaşımın ise bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Kalaz, sağlıklı eleştirinin empati, saygı ve çözüm odaklı bir iletişim anlayışıyla yapılmasının önemini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sena Kalaz, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. Eleştiride hedef kişilik değil, davranış olmalı! Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen en önemli iletişim araçlarından biri olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Ancak bunun için odağın kişinin karakterine değil, gözlemlenebilir davranışlarına yönelmesi gerekir.” dedi. Davranışa odaklanan eleştirinin, kişinin yaptığı belirli bir eylemi, o eylemin sonuçlarını ve değiştirilebilir yönlerini ele alırken, kişiliğe yönelik eleştirinin bireyin kimliğini hedef aldığına işaret eden Kalaz, “Örneğin, ‘sen dikkatsiz bir insansın’ demek yerine ‘bu raporda bazı ayrıntılar gözden kaçmış, bunları birlikte gözden geçirebiliriz’ demek hem aynı sorunu ifade eder hem de kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olmaz.” şeklinde konuştu. İnsan beyni, kimliğine yönelik tehditleri fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabilir! Psikolojik açıdan kişiliğe yönelik eleştirilerin daha yıkıcı olduğuna dikkat çeken Sena Kalaz, “Çünkü kişilik, bireyin benlik algısının ve öz değerinin temel bileşenlerinden biridir.” dedi. İnsan beyninin kimliğine yönelik tehditleri, fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabileceğini aktaran Kalaz, şöyle devam etti: “Bu nedenle kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler savunmacılığı artırır, utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur. Buna karşılık davranış odaklı geri bildirim, değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir durumu işaret ettiği için bireyde ‘ben kötü bir insanım’ yerine ‘bu davranışımı farklı yapabilirim’ düşüncesini destekler. Bu nedenle davranış odaklı geri bildirimler psikoloji literatüründe daha yapıcı kabul edilir; çünkü suçlayıcı değil geliştirici bir yaklaşım sunar, öğrenmeyi teşvik eder ve öz yeterlilik duygusunu korur.” İnsanlar çoğu zaman tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi etiketleme eğilimi gösterir! İnsanlar eleştiri yaparken sıklıkla kişiliğe yönelme eğilimi gösterdiklerini kaydeden Kalaz, “Bunun en önemli nedenlerinden biri, öfke ve hayal kırıklığı gibi yoğun duygular yaşandığında beynin olayları genelleyerek değerlendirme eğilimidir. Tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi ‘sorumsuz’, ‘bencil’, ‘tembel’ ya da ‘saygısız’ olarak etiketlemek daha kolay gelir.” dedi. Ayrıca çocukluk döneminde aile içinde ya da okul ortamında maruz kalınan iletişim biçimlerinin de bu alışkanlığı pekiştirdiğini dile getiren Kalaz, “Sürekli kişiliği eleştirilerek büyüyen bireyler, yetişkinlikte farkında olmadan aynı dili kullanabilirler. Bunun yanında iletişim becerilerinin yetersiz olması, davranış ile kişilik arasındaki ayrımın bilinmemesi ve temel yükleme hatası olarak adlandırılan bilişsel eğilim de kişilik odaklı eleştirileri artırır; insanlar başkalarının hatalarını çoğu zaman karakter özellikleriyle açıklarken, kendi hatalarını koşullara bağlama eğilimindedir.” açıklamasını yaptı. Kişiliği değil, davranışı eleştirmek değişim motivasyonunu artırır! Davranışa odaklanan bir yaklaşımın, bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Çünkü insanlar değiştirebilecekleri alanlara ilişkin geri bildirim aldıklarında daha fazla sorumluluk üstlenir, çözüm üretmeye yönelir ve gelişim için çaba göstermeye istekli olurlar.” dedi. Kişiliği hedef alınan bireyin ise çoğunlukla umutsuzluk hissettiğini belirten Kalaz, “‘Ben zaten böyle biriyim’ düşüncesi değişim isteğini azaltabilir. Davranış odaklı geri bildirim ise gelişim zihniyetini destekler ve bireyin yaptığı davranışın kimliğiyle eş anlamlı olmadığını hissettirir. Bu durum özellikle çocukların eğitiminde, çift ilişkilerinde, ebeveyn tutumlarında ve iş yaşamında daha sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.” diye konuştu. Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür! Sağlıklı bir eleştiri kültürünün toplumda gelişebilmesi için öncelikle aile içinde çocuklara yargılayıcı değil açıklayıcı bir iletişim modeli sunulması gerektiğine vurgu yapan Kalaz, sözlerini şöyle tamamladı: “Okullarda duygusal farkındalık ve etkili iletişim becerileri öğretilmeli, iş yaşamında ise geri bildirim kültürü yalnızca hata odaklı değil, güçlü yönleri de görünür kılan dengeli bir anlayışla uygulanmalı. Eleştirinin doğru zamanlama ile yapılması, somut örneklere dayanması, çözüm önerisi içermesi, empatiyle sunulması ve kişinin onurunu zedelemeyecek bir dil kullanılması da bu kültürün temel unsurlarıdır. Doğruları ifade etmek yalnızca dürüst olmak değil, aynı zamanda bunu karşımızdaki kişinin gelişimine katkı sağlayacak, saygılı ve yapıcı bir iletişim diliyle yapabilmek anlamına da gelir. Çünkü insanlar en çok yargılandıklarında değil, anlaşıldıklarını hissettiklerinde değişime açık hale gelirler ve gerçek anlamda etkili eleştiri de tam olarak bu zeminde mümkün olur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor! Haber

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor!

Ruh sağlığının bedensel, zihinsel ve sosyal boyutlarıyla bütüncül bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır.” dedi. Psikolojik desteğin sadece kriz anlarında değil, kendini tanıma ve yaşamı güçlendirme sürecinde de önemli olduğuna dikkat çeken Taşkın, psikoloğa gitmenin bir ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci olduğunu vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 10 Mayıs Psikologlar Günü kapsamında psikologların ruh sağlığını koruma, iyileştirme ve güçlendirme sürecindeki rolünden bahsetti. Psikologlar yalnızca sorun çözmüyor! Sağlığın yalnızca bedensel iyilik hali değil zihinsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikologlar tam da bu bütünlüğün görünmeyen ama belirleyici kısmında çalışır.” dedi. Psikoloğun sağlık sistemi içindeki temel rolünü açıklayan Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır. Biz yalnızca ‘sorun çözmeyiz’ aynı zamanda kişinin içsel kaynaklarını fark etmesine ve daha işlevsel bir yaşam kurmasına eşlik ederiz.” diye konuştu. Ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırıyor! Ruh sağlığı alanının doğası gereği multidisipliner bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, “Psikiyatristler medikal değerlendirme ve gerektiğinde farmakolojik tedavi yürütürken, psikologlar psikoterapi ve psikolojik değerlendirme süreçlerini üstlenir. Gerektiğinde hekimler, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler gibi diğer profesyonellerle iş birliği yaparak kişiye bütüncül bir bakım sunulur. Bu ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırır.” dedi. Psikolojik değerlendirme sürecinin işleyişine değinen Taşkın, “Klinik görüşme, gözlem ve bilimsel geçerliliği olan testlerin birlikte kullanıldığı sistematik bir süreçtir. Amaç sadece tanı koymak değil; bireyin güçlü yönlerini, zorlanma alanlarını ve ihtiyaçlarını anlamaktır. Bu süreç kişiye özel bir yol haritası oluşturmanın temelidir.” açıklamasını yaptı. Psikoloğa gitmek ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci! Bilinenin aksine psikoloğa gitmek için ‘çok ciddi bir sorun’ olması gerekmediğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğa gitmek bir ‘son çare’ değil, bir farkındalık ve kendine yatırım sürecidir. İnsanlar yalnızca kriz anlarında değil kendilerini daha iyi tanımak, ilişkilerini güçlendirmek veya yaşam kalitelerini artırmak için de psikolojik destek alabilir.” dedi. Psikologlara dair toplumda hala yanlış inanışlar olduğunu kaydeden Taşkın, şunları söyledi: “En sık karşılaştığımız yanlış inanışlardan biri, psikoloğun ‘akıl okuduğu’ ya da ‘sadece nasihat verdiği’ düşüncesidir. Oysa psikologlar bilimsel yöntemlerle çalışır ve danışanın aktif katılımını esas alır. Bir diğer yanlış inanış da psikoloğa gitmenin ‘zayıflık’ göstergesi olduğudur. Gerçekte bu, kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesinin bir göstergesidir.” Psikolojik destek tedaviye uyumu arttırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor! Günümüzde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal sorunlar giderek yaygınlaştığına işaret eden Taşkın, “Bunun yanı sıra kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin psikolojik yükü de artıyor. Psikologlar bu noktada hem önleyici hem de iyileştirici rol üstlenerek sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor.” dedi. Psikolojik durumun, fiziksel iyileşme sürecini de doğrudan etkilediğini aktaran Taşkın, “Örneğin kaygı ve depresyon, tedaviye uyumu düşürebilir stres ise bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Psikolojik destek alan bireylerde tedaviye uyumun arttığını, yaşam kalitesinin yükseldiğini ve iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediğini görüyoruz.” şeklinde konuştu. Destek ihtiyacını fark etmek psikolojik dayanıklılığın ilk adımı! Psikoloğu, ‘bireyin iç dünyasını anlamlandırmasına yardımcı olarak ruhsal dengeyi kuran ve bu denge üzerinden genel sağlığı destekleyen profesyonel’ olarak tanımlayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir alan değil; yaşam kalitesinin temelidir. Destek almak bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı fark etmek güçsüzlük değil, psikolojik dayanıklılığın ilk adımıdır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Oyun, Sağlıklı Gelişimi Destekliyor Ancak Dijitalde Kontrol Şart Haber

Oyun, Sağlıklı Gelişimi Destekliyor Ancak Dijitalde Kontrol Şart

Çocukların oyun yoluyla dünyayı keşfettiğini ve kendilerini ifade etmeyi öğrendiğini vurgulayan Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Ayrıca oyun, çocukların stresi azaltmasına ve özgüvenlerini arttırmasına da yardımcı olabilir.” dedi. Dijital oyunların ise kontrollü kullanılmadığında olumsuz etkiler yaratabileceğine dikkat çeken Yıldırım, fiziksel oyunların hem motor becerileri geliştirdiği hem de genel sağlığı desteklediğini aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, oyunun çocukların fiziksel, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimindeki temel rolü ile dijital-fiziksel oyun dengesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu. Oyun, çocukların gelişimleri ve öğrenmeleri için temel bir araç! Oyunların, çocukların dünyasında hayati bir rol oynadığını ifade eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Oyun çocukların gelişimleri ve öğrenmeleri için temel bir araç olarak kabul edilir. Oyun, çocukların fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel becerilerini geliştirmelerine olanak tanır.” dedi. Çocuklar için bir oyunun, daha derin bir anlam taşıdığına vurgu yapan Yıldırım, “Çünkü gelişimlerinin pek çok yönü, oyun aracılığıyla şekillenir. Çocuklar, oyunlar vasıtasıyla kendi dünyalarını keşfederler ve kendilerini ifade etmenin ilk yollarını bulurlar.” şeklinde konuştu. Çocuklar dünyayı oyunla keşfediyor! Çocuklar için oyunun, dünyayı keşfetme ve deneyimleme yolu olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Oyun, çocukların hayal gücünü kullanmalarına, sosyal becerilerini geliştirmelerine ve duygusal olarak ifade etmelerine olanak tanır. Ayrıca, oyun çocukların stresi azaltmasına ve özgüvenlerini arttırmasına da yardımcı olabilir. Oyunun, çocukların yaşamlarındaki temel bir parça olduğu unutulmamalı.” dedi. Oyunların, çocukların yaş ve gelişim düzeylerine göre farklılık gösterdiğine de dikkat çeken Yıldırım, şunları söyledi: “Okul öncesi dönemde, çocuklar genellikle bireysel oyunları tercih ederler. Bu dönemde, çocuklar genellikle yapboz yapma, boyama ve hamur oyunları gibi aktivitelerle meşgul olurlar. Okul çağındaki çocuklar ise genellikle arkadaşlarıyla birlikte oynadıkları oyunlara ilgi gösterirler. Bu dönemde, sosyal ilişkileri güçlendiren oyunlar ve strateji oyunları daha yaygındır.” Oyuncaklar çocukların farklı beceriler geliştirmelerine yardımcı olabilir! Oyuncak konusuna da değinen ve oyuncakların çocukların farklı beceriler geliştirmelerine yardımcı olabileceğini anlatan Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Örneğin, yapbozlar çocukların el-göz koordinasyonunu ve problem çözme, bloklar ise çocukların inşa etme ve tasarım becerilerini geliştirebilir. Ayrıca, oyuncaklar çocukların hayal güçlerini ve yaratıcılıklarını da destekleyebilir.” diye konuştu. Dijital oyunlar dengeli kullanılmazsa olumsuz etkiler yaratabilir! Dijital oyunların ise günümüzde çocukların oyun deneyimlerinde önemli bir yer tuttuğuna işaret eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Ancak, dengeli bir şekilde kullanılmadığında olumsuz etkilere yol açabilirler. Çocukların fiziksel aktivitelerini azaltabilir, uyku düzenlerini bozabilir ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilirler. Bu nedenle, ebeveynlerin çocukların dijital oyun kullanımını sınırlamaları ve dengelemeleri önemli.” uyarısında bulundu. Oyun, çocukların mutluluğunu ve sağlığını artırabilir! Çocukların sağlıklı bir şekilde büyümeleri ve gelişmeleri için fiziksel oyunların önemine vurgu yapan Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Ayrıca, fiziksel oyunlar çocukların motor becerilerini geliştirebilir, obezite riskini azaltabilir ve genel sağlıklarını destekleyebilir.” dedi. Ebeveynlerin çocuklarına fiziksel olarak aktif olmaları için fırsatlar sağlamaları gerektiğinin altını çizen Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı: “Oyun, çocukların yaşamlarında önemli bir yer tutar. Onların sağlıklı bir şekilde büyümelerine ve gelişmelerine yardımcı olur. Ebeveynlerin, çocukların oyun deneyimlerini desteklemesi ve yönlendirmesi önemlidir. Dengeli bir şekilde kullanıldığında, oyun çocukların mutluluğunu ve sağlığını artırabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor! Haber

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor!

Hipnoterapide amacın, kişinin bilinçaltındaki yanlış kodlamaları düzelterek tedavi sağlamak olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Örneğin obezite vakalarında hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamaz.” dedi. Seans sayısının genellikle en az 10 olup, seans aralıklarının tedavinin kalıcılığını etkilediğini ifade eden Öztekin, ‘bir seansta kilo verme’ gibi yöntemlerin bilimsel bir karşılığı olmadığına dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoterapinin ne olduğu, hipnozdan farkı, uygulama süreci, etkileri ve özellikle yeme bozuklukları ile kilo kontrolünde nasıl kullanıldığı hakkında bilgi verdi. Hipnoterapide hipnoz tekniğinden yararlanılarak tedavi amaçlanır! Hipnoterapinin, hipnoz tekniğinden yararlanılarak uygulanan bir psikoterapi yöntemi olduğunu aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Tıp dünyasında hipnoterapi bir psikoterapi yöntemi olarak kabul edilir.” dedi. Hipnoz ile hipnoterapinin aynı şey olmadığına değinen Öztekin, “Hipnoz; bir kişi ya da grubu söz, bakış ve telkin gibi yollarla geçici bir süre etki altına alma durumudur. Bu süreçte kişinin dikkati belirli noktalara yoğunlaştırılır ve bilinçaltı daha aktif hale gelir. Hipnoterapide ise hipnoz tekniğinden yararlanılsa da temel amaç tedavidir. Daha çok psikiyatrik ve ruhsal hastalıklarda, ayrıca kişisel gelişim alanlarında uygulanır.” şeklinde konuştu. Herkes, farkında olmadan yaşamı boyunca hipnoz hali yaşar! Her insanda doğuştan hipnotik etki altına girme özelliği olduğuna işaret eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoza girmeyeceğini düşünen kişiler dahil herkes, yaşamı boyunca farkında olmadan birçok kez hipnoz hali yaşar.” dedi. Bir film seyrederken, bir konuşmayı dinlerken ya da akvaryumda balıkları izlerken hipnotik bir odaklanma hali oluşabileceğini dile getiren Öztekin, “Uzun yolculuklarda görülen ‘yol hipnozu’ bu duruma örnek olarak verilebilir. Oyuncağıyla oyuna dalmış bir çocuğun dış dünyaya tepkisiz kalması ya da kişinin yaptığı işe yoğunlaşarak çevresini fark etmemesi de benzer bir odaklanma halidir.” ifadelerini kullandı. Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisi kalıcı oluyor! Hipnoterapinin kaç seans süreceğinin, çözülmek istenen soruna, kişinin yaşadığı çevreye, hipnoterapistin kullandığı telkin ve terapi yaklaşımına, terapistle kurulan güven ilişkisine ve kişinin kişilik özelliklerine bağlı olduğunu kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “En az 10 seans uygulanır. Özellikle ilk seanslar arasındaki sürenin çok uzun tutulmaması önerilir.” dedi. Haftada 2-3 seansla başlanmasının ve ilerleyen süreçte seans aralıklarının açılmasının, tedavinin daha etkili ve kalıcı olması açısından önemli olduğunu vurgulayan Öztekin, şunları söyledi: “Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisinin kalıcı olduğu belirtiliyor. Örneğin kilo verme sürecinde ‘rejim’ ve ‘diyet’ gibi kavramlar bilinçaltı için olumsuz çağrışımlar oluşturabilir. Kişi sevdiği yiyecekleri bırakmak zorunda kaldığını düşünür ve bu durum çoğu zaman diyet sonrasında daha fazla kilo alımıyla sonuçlanabilir. Oysa kontrolsüz yemenin nedenleri bilinçaltında gizlidir. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk ve kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı yeme davranışına yol açabilmektedir.” Amaç, kişiye özel telkinlerle etkili bir tedavi süreci yürütmek! Yeme bozukluğu tanısı ya da şikâyeti ile başvuran danışanlarla ilk seansta ayrıntılı bir psikolojik değerlendirme yapıldığını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Bireyin temel kişilik özellikleri, ailesi, yaşam tarzı, ilişkileri, geçmişte yaşadığı travmalar, mevcut korku ve kaygıları ile takıntıları ele alınır. Yeme bozukluğunda her bireyde farklı davranışlar ve tetikleyiciler görülebileceği için, yeme davranışına ilişkin ayrıntılı sorular yöneltilir.” dedi. Obezite vakalarında; yeme davranışı bozukluğunun ne zaman başladığı, hangi yaşta ortaya çıktığı, hangi yiyeceklerde kontrol kaybının arttığı, günün hangi saatlerinde yoğunlaştığı ve bu davranışa eşlik eden sigara, alkol, kahve ya da çay gibi alışkanlıkların olup olmadığının değerlendirildiğine dikkat çeken Öztekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Amaç, bireye özgü yeme davranışlarını belirleyerek kişiye özel telkinler hazırlamak ve etkili bir tedavi süreci yürütmektir. Hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamak yerine hipnotik etki altında verilen telkinlerle beyindeki yanlış kodlamaların düzeltilmesi ve sağlıksız dürtülerin ortadan kaldırılması üzerinden sağlanır. Aşırı ve kontrolsüz yeme davranışı ortadan kaldırıldığında bireyin normal yeme alışkanlığı kazanması ve sağlıklı, düzenli şekilde kilo vermesi hedeflenir. Yeme bozukluğu psikolojik bir sorun olarak ele alındığından, sorunun psikolojik yöntemlerle çözülmesi verilen kiloların kalıcı olmasına katkı sağlar. Son olarak, ‘bir seansta kilo verme’ gibi sloganlarla sunulan yöntemlerin gerçekçi olmadığı ve bilimsel bir karşılığının bulunmadığı unutulmamalı.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.