Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Klinik Psikolog

Kapsül Haber Ajansı - Klinik Psikolog haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Klinik Psikolog haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Meme Kanserinde Erken Tanının Önüne Korku Geçmesin Haber

Meme Kanserinde Erken Tanının Önüne Korku Geçmesin

Bu durumun yalnızca ihmal ya da bilgi eksikliğiyle açıklanamayacağını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bazen kişi riskin ve erken tanının öneminin son derece farkında olduğu için de yoğun bir kaygı yaşayabiliyor. ‘Ya kötü bir sonuç çıkarsa?’, ‘Ya hayatım bir anda değişirse?’, ‘Bununla nasıl baş ederim?’ gibi düşünceler, kontrolün kendisini psikolojik açıdan tehdit edici hale getirebiliyor” açıklamasında bulundu. Sağlık kontrollerini ertelemenin günlük hayatın yoğunluğu veya sorumluluklar gibi farklı nedenleri olabileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, psikolojik faktörlerin de bu süreçte önemli bir rol oynadığını vurguladı. Unutmaz, “Özellikle herhangi bir şikâyeti olmayan kişi, kontrolü acil bir ihtiyaç olarak görmeyebiliyor. Buna olumsuz sonuç alma korkusu da eklendiğinde ‘Biraz daha bekleyeyim’ düşüncesi devreye girebiliyor. Ertelemek, çoğu zaman kişiyi kısa vadede rahatlatıyor. Randevu almadığında, tetkik yaptırmadığında veya sonucu öğrenmediğinde kişinin o anki kaygısı azalabiliyor. Ancak bu rahatlama, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor yalnızca yüzleşme anını ileriye taşıyor” dedi. Kötü bir sonuç alma korkusu kaçınmaya yol açabiliyor Korkunun her zaman kişiyi harekete geçirmediğini, belli bir düzeyi aştığında kaçınma davranışına da neden olabildiğini belirten Unutmaz, “Kişi ‘Ya kanser olduğumu öğrenirsem?’ diye düşündüğünde aslında yalnızca bir tanıdan korkmuyor. Zihninden aynı anda tedavi süreci, ameliyat, ailesi, çocukları, işi, bedeni ve geleceğiyle ilgili pek çok düşünce geçebiliyor. Dolayısıyla bazen kaçınılan şey, kontrolün kendisinden çok, sonucunda ortaya çıkabileceği düşünülen bütün bu senaryolar oluyor” dedi. Kaçınmanın korkuyu azaltmak yerine erteleme davranışını pekiştirebildiğine dikkat çeken Unutmaz, “Zihin, ‘Kontrole gitmedim ve rahatladım’ bağlantısını öğrenebiliyor. Böylece bir sonraki kontrolü ertelemek daha kolay hale geliyor” ifadelerini kullandı. “Bilmeyince sorun yok” düşüncesi yüzleşmeyi geciktirebiliyor “Bilmeyince sorun yok” düşüncesinin altında çoğu zaman “Bilmiyorsam şu anda bununla yüzleşmek zorunda değilim” duygusunun yattığını belirten Unutmaz, “Sonucu öğrenmek, gerektiğinde bir sonraki adımı atmayı, tedaviye başlamayı ve hayatın bazı alanlarında değişiklik yapmayı gerektirebilir. Kişi kendisini bütün bunlara hazır hissetmediğinde, bilgiden uzak durarak kaygısını kontrol etmeye çalışabilir” açıklamasında bulundu. Kaygının kaynağını anlamak süreci kolaylaştırabiliyor Belli bir düzeyde kaygının kişiyi koruyucu davranışlara yöneltebildiğini belirten Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, “Kaygı, ‘Kontrol zamanım geldi, randevumu almalıyım’ düşüncesiyle harekete geçmemizi sağlayabilir. Ancak çok yükseldiğinde kişi tehditle baş etmek yerine ondan uzaklaşmayı seçebilir. Randevuyu ertelemek, belirtileri önemsememek, sağlıkla ilgili mesajları görmezden gelmek veya sürekli ‘Önümüzdeki ay giderim’ demek bunun örnekleridir” dedi. Bu noktada kişinin kendisine “Ben aslında neden korkuyorum?” sorusunu sormasının önemine dikkat çeken Unutmaz, “Mamografiden mi, ağrıdan mı, kötü bir sonuç almaktan mı, tedaviden mi, yoksa hayatın değişmesi ihtimalinden mi korktuğumuzu anlamaya çalışmalıyız. Çünkü korkuyu somutlaştırdığımızda onunla baş etmek de kolaylaşıyor” ifadelerini kullandı. Harekete geçmek için korkunun tamamen geçmesini beklemeyin Korkunun tamamen geçmesini beklemenin gerçekçi olmayabileceğini belirten Unutmaz, “‘Korkum geçince kontrolümü yaptıracağım’ yerine ‘Korkuyor olabilirim ama sağlığım için bu adımı yine de atabilirim’ yaklaşımını benimsemek önemli. Süreci küçük ve yönetilebilir adımlara bölmek faydalı olabilir. Önce doktor randevusunu almak, hangi kontrollerin gerektiğini öğrenmek ve ardından taramayı planlamak gibi. Kişi çok kaygılıysa güvendiği bir yakınının kendisine eşlik etmesini de isteyebilir” dedi. Güvenilir bilgi belirsizliği azaltmaya yardımcı olabilir Belirsizliğin kaygıyı besleyebildiğini, bu nedenle işlemin nasıl yapılacağını güvenilir kaynaklardan öğrenmenin rahatlatıcı olabileceğini söyleyen Unutmaz, “Buna karşılık internette saatlerce hastalık belirtileri veya kötü senaryolar araştırmak kaygıyı daha da büyütebilir. Kontrole gitmeyi ‘Acaba bende kanser var mı diye öğrenmeye gidiyorum’ şeklinde düşünmek yerine ‘Sağlığımı korumak için üzerime düşen kontrolü yaptırıyorum’ şeklinde değerlendirmek de odağı korkulan sonuçtan kişinin kontrol edebildiği davranışa taşıyabilir” ifadelerini kullandı. Psikolojik destek ihtiyacı ortaya çıkabilir Kaygı yaşayan kişiye “Korkacak bir şey yok” demek yerine duygusunu anlamanın ve kabul etmenin önemine dikkat çeken Unutmaz, “‘Korkmanız anlaşılabilir ama korkunuz sağlığınız için gerekli adımları atmanıza engel olmak zorunda değil’ diyebilmeliyiz. Sağlıkla ilgili kaygılar kişinin kontrollerini sürekli ertelemesine, randevu alamamasına veya aldığı randevuya gidememesine neden oluyorsa psikolojik destek almak da düşünülebilir. Çünkü bazen mesele erken tanının önemini bilmemek değil, bildiği halde korkuyu yönetememektir. Bu nedenle ‘Korkmayın’ demekten çok ‘Korksanız da ertelemeyin’ mesajını önemsiyorum” açıklamasında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat! Haber

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat!

Kişinin alışılmış davranışlarında ortaya çıkan ani ve belirgin değişikliklerin ciddiye alınması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişiklikler birlikte görülüyorsa bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerekir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” dedi. Kriz anında kişinin yalnız bırakılmaması ve güvenliğinin önceliklendirilmesi gerektiğine işaret eden Tunçel, krizin yatışmasının riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğini vurguladı. Tunçel, yardım istemenin zayıflık değil, iyileşme yolunda atılabilecek önemli bir adım olduğunun altını çizdi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü dolayısıyla, intihar riskinin erken işaretleri, kişinin sınırlarına saygı gösterirken güvenliğinin gözetilmesi ve kriz sonrasında profesyonel desteğin sürdürülmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu. Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı! Psikolojik krizin herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu nedenle kişinin alışılmış davranışlarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişikliklere dikkat etmek gerekir.” dedi. Yoğun umutsuzluk ve çaresizlik ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’, ‘bunun bir anlamı yok’ gibi söylemlerin, sosyal olarak geri çekilme, günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanma, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun suçluluk veya değersizlik duyguları, alkol ya da madde kullanımında artışın önemli uyarı işaretleri olabileceğini dile getiren Tunçel, “Bunun yanında ölümden veya intihardan söz etmek, hayatına son vermeyle ilgili araştırmalar yapmak, önemli kişisel eşyalarını dağıtmak, vasiyet niteliğinde düzenlemeler yapmak ya da yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha doğrudan risk göstergeleri olarak değerlendirilmeli. Burada önemli olan, bu belirtilerin her zaman intihar riski anlamına gelmediğini; ancak birkaçının bir arada görülmesi, yeni başlaması veya kısa sürede belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınması ve profesyonel değerlendirme için desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktır.” şeklinde konuştu. İntihar düşüncesini doğrudan sormak, kişinin aklına intihar fikrini sokmaz! Daha önce intihar düşüncesinden söz etmeyen bir kişinin davranışlarındaki ani değişikliklerin oldukça ciddiye alınması gerektiğine işaret eden Tunçel, “Bir kişinin daha önce intihardan söz etmemiş olması, risk taşımadığı anlamına gelmez. Bazı kişiler yaşadıkları yoğun sıkıntıyı çevreleriyle paylaşmayabilir veya yardım istemekte zorlanabilir.” dedi. Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişikliklerin birlikte görülmesi durumunda bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerektiğine vurgu yapan Tunçel, “Böyle bir durumda kişinin üzerine varsayımlarla gitmek yerine doğrudan ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda seni çok zorlanıyor gibi görüyorum. Kendine zarar vermeyi veya hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ diye sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” ifadelerini kullandı. Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenliği önceliklendirilmeli! Kriz anında kişinin yanında bulunan biri öncelikle ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi: “Öncelikle sakin kalmaya ve kişiyi yalnız bırakmamaya çalışmalıyız. Onu yargılamadan dinlemek, yaşadığı acıyı küçümsememek ve ‘Bunu neden yapıyorsun?’, ‘Böyle düşünmek doğru değil’ gibi ifadeler yerine; ‘Bunun senin için ne kadar ağır olduğunu görüyorum’ gibi destekleyici bir dil kullanmak önemli. Kişiye doğrudan intihar düşüncesi veya kendisine zarar verme düşüncesi olup olmadığı sorulabilir. Eğer kişi kendisine zarar verme konusunda yakın ve ciddi bir risk taşıyorsa, güvenliği önceliklendirmek gerekir. Mümkünse kişinin yalnız kalmaması, kendisine zarar verebileceği araçlara erişimin güvenli biçimde sınırlandırılması ve gecikmeden profesyonel/acil yardım alınması önemlidir. Böyle bir durumda yakın kişinin bütün sorumluluğu tek başına üstlenmesi beklenmemeli. Acil risk varsa yerel acil sağlık hizmetlerinden destek alınmalı; 112 Acil Çağrı Merkezi aranarak durum açıkça belirtilmeli. Kaçınılması gereken en önemli şeylerden biri ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı problemi küçümsemek olur. ‘Aileni düşün’, ‘Bunca şeyin varken nasıl böyle düşünürsün?’ ya da ‘Bunu yapacak kadar güçlü değilsin’ gibi ifadeler kişiyi daha da yalnızlaştırabilir.” Sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmayı gerektirmiyor! Psikolojik olarak zorlandığı görülen bir kişinin yardım istemeyi reddetmesi durumunda temel ilkenin kişinin özerkliğine saygı gösterirken güvenliğini göz ardı etmemek olduğuna dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Kişi yardım almak istemediğinde onu zorlayıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tutum genellikle faydalı olmaz.” dedi. Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ama yanında olduğumu bilmeni istiyorum’ şeklinde bir yaklaşımın sürdürülebilir olacağını kaydeden Tunçel, “Ancak intihar riski belirginse bunu yalnızca ‘kendi kararı’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Özellikle kişi kendisine zarar verme niyetinden söz ediyor, bir planından bahsediyor veya yakın zamanda kendisine zarar verme ihtimali yüksek görünüyorsa güvenlik öncelikli hale gelir. Böyle bir durumda kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel veya acil yardım aramasına engel olmamalı. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmez. Bazen en önemli destek, ‘Sen şu anda yardım istemesen bile ben bu süreci seninle birlikte taşıyacağım’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı. Krizin yatışması, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez! Krizin yatışmasının, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğine vurgu yapan Tunçel, “Bazen kişi akut olarak sakinleşebilir; ancak krize neden olan depresyon, travma, yoğun kayıp, ilişki sorunları, madde kullanımı veya başka psikolojik güçlükler devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrasında profesyonel değerlendirme ve düzenli takip son derece önemlidir.” dedi. Kişinin yalnızca o anki güvenliğini sağlamak değil, krizin altında yatan nedenleri anlamak ve uzun vadeli bir destek planı oluşturmak gerektiğini aktaran Tunçel, “Psikoterapi, gerektiğinde psikiyatri değerlendirmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi tedavi planının parçaları olabilir. Kişinin yakınlarının da süreçte nasıl destek olabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi faydalıdır. Özellikle kriz sonrasında ‘artık düzeldi’ diyerek takibi bırakmak yerine, kişinin nasıl olduğunu düzenli olarak sormaya ve profesyonel destek sürecini sürdürmesine yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu. Yardım istemek zayıflık değil! 10 Eylül İntiharı Önleme Günü vesilesiyle, yardım istemekte zorlanan veya kendisini çıkmazda hisseden kişilere önemli bir mesaj veren Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı: “Şu anda yaşadığınız acı ne kadar yoğun olursa olsun, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil; zorlayıcı bir dönemden çıkabilmek için atılabilecek en önemli adımlardan biridir. Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde bütün hayatınızı, bütün sorunlarınızı veya geleceğin tamamını bir anda çözmeniz gerekmiyor. Bazen ilk adım yalnızca güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var!’ diyebilmektir. 10 Eylül bize yalnızca intiharı önlemenin değil, ruhsal sıkıntılar hakkında daha açık konuşabilmenin de önemini hatırlatıyor. İntihar düşüncesi bir ‘dikkat çekme davranışı’ olarak küçümsenmemeli; kişinin yaşadığı yoğun psikolojik acının bir işareti olarak ele alınmalı. Doğru zamanda kurulan bir temas ve doğru yönlendirme, yardım alma sürecinin başlangıcı olabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Okula Dönüş Sürecinde Ebeveynlere Öneriler Haber

Okula Dönüş Sürecinde Ebeveynlere Öneriler

Tatil alışkanlıklarından ders programına geçişin her çocukta aynı hızda gerçekleşmeyebileceğini belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Ezgi Dokuzlu Tezel, “Bazı çocuklar okul düzenine kolaylıkla uyum sağlarken bazıları daha fazla zamana ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Her iki durumun da doğal olduğu unutulmamalı. Çocuklar birbirleriyle kıyaslanmadan, onlara sabırlı ve anlayışlı yaklaşılmalı” açıklamasında bulundu. Okul alışverişinin yapılması, çantaların hazırlanması ve yeni döneme ilişkin planların başlaması hem çocuklar hem de ebeveynler için heyecanlı bir süreç. Ancak tatilin esnek düzeninden erken kalkılan ve belirli saatlere uyulan okul rutinine geçmenin, çocuklarda kaygı ve isteksizliği de beraberinde getirebileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Uzman Klinik Psikolog Ezgi Dokuzlu Tezel, “Çocukları acele ettirmek yerine sorularını yanıtlamanın, belirsizlikleri azaltmanın ve onları yeni düzene kademeli olarak hazırlamak kıymetli. Süreçte ebeveynlerin sergilediği sabırlı, anlayışlı ve güven veren yaklaşım, çocuğun okula daha rahat uyum sağlamasına yardımcı oluyor” dedi. Belirsizliği azaltın, okula duyduğunuz güveni çocuğunuza yansıtın Çocuğun okul saatleri, sınıfı, öğretmeni ve günlük düzeni hakkında önceden bilgilendirilmesini öneren Tezel, “Belirsizlik, çocuğun kafasının karışmasına ve kaygı yaşamasına neden olabilir. Özellikle küçük çocuklara okuldan alınacakları zamanı saat vererek değil, ‘Derslerin bitip çıkış zili çaldığında seni okulun kapısında bekliyor olacağım’ gibi okulun günlük akışı üzerinden anlatmak daha anlaşılır olur. Ebeveynler okula ve öğretmene güvendiklerini çocuğa hissettirmeli. Onlara, okulda güvende olacakları ve ihtiyaç duyduklarında öğretmenlerinden yardım isteyebilecekleri açıklanmalı. Okul çıkışında kendisini kimin alacağı, servise binip binmeyeceği ve eve geldiğinde kim tarafından karşılanacağı da net ve basit cümlelerle aktarılmalı” dedi. Uyku ve ekran düzenini okul açılmadan oluşturun Tatil boyunca değişen uyku saatleri ve artan ekran kullanımının okul düzenine dönüşü zorlaştırabileceğini söyleyen Tezel, “Uyku düzeni için okulun açılmasını beklememek gerekiyor. Çocuğu uykuya hazırlayan rutinlere, her zamanki yatış saatinden bir veya bir buçuk saat önce başlanabilir. Tatilde artabilen telefon, tablet ve bilgisayar kullanımına da okul başlamadan önce sınır getirilmeli. Özellikle daha büyük çocukların gece geç saatlere kadar ekran karşısında kalmaması için yaşlarına ve günlük sorumluluklarına uygun bir süre belirlenmeli. Bu planın ebeveyn ve çocuk tarafından birlikte oluşturulması, yeni düzene geçişi kolaylaştırabilir” açıklamasında bulundu. Çocuğunuzu kıyaslamayın, ödül ve cezadan kaçının Okul sonrasında yapılan kısa ve keyifli sohbetlerin çocuğun duygularını paylaşmasına alan açtığını belirten Tezel, “Gününün nasıl geçtiğini, kendisini üzen veya endişelendiren bir durum olup olmadığını sorabilirsiniz. Böylece olası sorunları büyümeden fark edebilir ve çocuğunuza değerli olduğunu hissettirebilirsiniz. ‘Korkacak bir şey yok’ veya ‘Ağlama, artık büyüdün’ gibi duygularını küçümseyen ifadelerden ve onu yaşıtlarıyla kıyaslamaktan kaçının. Ayrıca ‘Okul çıkışında dondurma alırız’ ya da ‘Ağlarsan seni almam’ gibi ödül veya ceza içeren sözlerle okula gitmeye ikna etmeye çalışmayın” uyarılarında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Online Psikolojik Testler Tanı Koymak için Yeterli mi? Haber

Online Psikolojik Testler Tanı Koymak için Yeterli mi?

Bir testin bilimsel kabul edilebilmesi için geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testler dahi tek başına tanı koyma aracı değildir. Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi. Online test sonuçlarına bakarak depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koymanın doğru olmadığına vurgulayan Klinik Psikolog Yasemin Yalçın ise, “Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur.” açıklamasını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy ile Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, internette ve sosyal medyada yer alan psikolojik testlerin ne kadar güvenilir olduğu ve bu testlerin kişiye tanı koydurup koyduramayacağı hakkında açıklamalarda bulundu. Bir testin çok paylaşılması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez! İnternette ve sosyal medyada karşılaşılan psikolojik testlerin önemli bir bölümünün bilimsel açıdan güvenilir olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Bilimsel bir psikolojik ölçek ile sosyal medyada eğlence veya merak amacıyla hazırlanan popüler testlerin birbirinden ayrılması gerekir.” dedi. Psikolojik değerlendirmede kullanılan test ve ölçeklerin bilimsel kabul edilebilmesi için psikoloji kuramlarına dayanması ve üzerinde geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon gibi istatistiksel çalışmalar yapılmış olması gerektiğini vurgulayan Demirsoy, “Bir testin çok paylaşılması ya da profesyonel görünümde olması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez. Güvenirlik ölçme aracının tutarlı sonuçlar vermesi, geçerlilik testin ölçtüğünü iddia ettiği özelliği gerçekten ölçmesi, standardizasyon ise soruların, uygulama koşullarının, puanlama ve yorumlama süreçlerinin önceden belirlenmiş kurallara bağlı olması demektir.” diye konuştu. Online test sonucu kişiye tanı koydurmaz! İnternetten yapılan bir test ile uzman tarafından gerçekleştirilen detaylı psikolojik değerlendirmenin aynı şey olmadığının altını çizen Demirsoy, “Psikolojik testler tanı koydurucu araçlar değil, uzmanın değerlendirmesine ışık tutan tarama araçları olarak çalışır.” dedi. Tanı sürecinde yalnızca test sonucunun değerlendirilmediğine işaret eden Demirsoy, şunları söyledi: “Kişinin belirtilerinin çeşidi, süresi ve sıklığı, yaşam koşulları, belirtilerin günlük işlevselliğe etkisi ve uzman görüşmesi sırasında gözlenen diğer kriterler de değerlendirilmeli. İnternetten yapılan test sonuçlarına bakarak kişinin kendisine depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, borderline, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koyması doğru değil. İnternet testlerinden yola çıkarak kişinin kendisine etiket yapıştırması kaygıyı artırabilir. Bunun tersi de mümkün olabilir. Testte düşük puan alan bir kişi ‘bende bir şey yok’ düşüncesiyle gerçekten ihtiyaç duyduğu profesyonel yardımı erteleyebilir.” Bilimsel testler tanı sürecine önemli katkı sağlar! Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testlerin dahi tek başına tanı koyma aracı olmadığının altını çizen Demirsoy, “Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi. Bu araçların kişinin belirtilerinin sıklığı ve şiddeti, günlük işlevselliğe etkisi ve normatif değerlerden ne ölçüde uzaklaştığı konusunda bilgi sağladığını aktaran Demirsoy, “Testler yalnızca tedavinin başlangıcında değil, tedavi süreci boyunca da kullanılabilir. Periyodik ölçümler tedavinin işe yarayıp yaramadığını ve iyileşmenin devam edip etmediğini takip etmeye yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu. Online testler farkındalık için başlangıç noktası olabilir! Bilimsel temeli bulunan online psikolojik ölçeklerin doğru kullanıldığında yararlı olabileceğini ifade eden Demirsoy, “Bu testler tanı aracı değil, tarama ve farkındalık aracı olarak değerlendirilmeli.” dedi. Kişinin kendisini daha yakından gözlemlemesinin, yaşadığı sorunlar üzerine düşünmesinin ve gerektiğinde profesyonel yardım almak için ilk adımı atmasının online testler açısından faydalı olabileceğini belirten Demirsoy, ancak test sonuçlarından yola çıkarak kendine teşhis koymaktan veya kişilik etiketleri oluşturmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı. Test sonucu değil, kişinin yaşamındaki etkisi önemli! Bir tarama ölçeğinin belirgin düzeyde bir soruna işaret etmesinin ‘kesin tanı’ anlamına gelmediğine dikkat çeken Demirsoy, bunun ‘bir uzmanla görüşmeye değer’ şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Kişinin günlük yaşamında belirgin sıkıntı yaşaması, belirtilerin süreklilik göstermesi veya giderek artması ve işlevselliğinin etkilenmesi durumunda uzman görüşüne başvurulması gerektiğini yineleyen Demirsoy, “Öz bildirim ölçekleri uzman değerlendirmesi olmadan eksik veya yanıltıcı olabilir. Aynı konuda tekrar tekrar internette araştırma yapma ihtiyacı hisseden kişilerin de kendi kendine tanı koymaya çalışmak yerine profesyonel görüş alması daha doğru bir yaklaşım olur.” ifadelerini kullandı. Yasemin Yalçın: “Online testler bazı ipuçları verebilir ama tanımızı söylemez!” Uzman Klinik Psikolog Yasemin Yalçın da internette ve sosyal medyada karşılaşılan her psikolojik testin bilimsel olmadığına işaret ederek, bilimsel psikolojik ölçeklerin geçerlilik, güvenilirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğini vurguladı. Yalçın, özellikle ‘Narsist misin?’, ‘DEHB olabilir misin?’ veya ‘10 soruda kişilik tipini öğren’ gibi içeriklerin önemli bir bölümünün bilimsel kriterleri taşımayabileceğine dikkat çekti ve sözlerini şöyle tamamladı: “Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur. Kişi yalnızca test puanına değil, günlük yaşamındaki işlevselliğine de dikkat etmeli. Uzun süren yoğun mutsuzluk veya kaygı, uyku ve iştah değişiklikleri, belirgin dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, ilişkilerde veya iş/okul yaşamında ciddi bozulma ya da kontrol edilmekte zorlanılan düşünce ve davranışların bulunması halinde test sonucundan bağımsız olarak bir uzmana başvurmak önemli. Online psikolojik testler bize bazı ipuçları verebilir ancak tanımızı söylemez. Test sonucunu bir başlangıç noktası olarak görmek ve klinik değerlendirmenin yerine koymamak gerekir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuk için Sevgi Kadar Tutarlılık da Önemli! Haber

Çocuk için Sevgi Kadar Tutarlılık da Önemli!

Güvenli bağlanmanın çocuğa koşulsuz kabul ve güven duygusunun hissettirilmesiyle güçlendirilebileceğine işaret eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Çocuğun da görüşünü aldığımız ya da isteklerini dikkate aldığımız bir tutumdan bahsedebiliriz.” dedi. Ebeveynlerin çocuk karşısında farklı tutumlar sergilemesinin ise çocuğun sınırları zorlamasına ve çatışmalı iletişime yol açabileceği vurgulayan Yıldırım, anne ve babanın aile kuralları konusunda ortak bir tutum sergilemesinin önemine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, sağlıklı anne-baba-çocuk ilişkisinin güvenli bağlanma, çocuğa söz hakkı verme, yaşına uygun sorumluluk kazandırma ve ebeveynlerin ortak tutum sergilemesiyle nasıl güçlendirilebileceğini ele aldı. Bağlanma bireyin psikolojik doğumu olarak da nitelendirilebilir! Anne çocuk ilişkisinde vurgulanan noktalardan birinin bağlanma olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Bağlanma, duygusal yönü ağır olan, olması gereken bir durum. Bebeklikteki bağlanmanın biraz daha belirli bir kişiye karşı olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirmek istenmesi diyebiliriz.” dedi. Herhangi bir korku yaratan durum ya da bir obje karşısında da o kişinin aranabildiğini aktaran Yıldırım, “Aslında burada bağlanılan kişinin varlığının fark edilmesi, bebeklere ve çocuklara eş zamanlı olarak da bir rahatlama veriyor. Bu bağlanma bir şekilde devam ediyor. Biz bunu farklı noktalarda da gözlemleyebiliyoruz. Çocukluk döneminde çocuk bireysel bir adım atmak istiyor, bir iki adım ileri gidiyor ama sonrasında hemen geriye dönüp bakıyor bağlanma kişisi orada mı diye. Kontrol etme ihtiyacı duyuyor. Bağlanmayı aslında bireyin bir psikolojik doğumu olarak da nitelendirebiliriz.” diye konuştu. Güvenli bağlanmanın temeli, çocuğa koşulsuz kabulü hissettirmekten geçiyor! Anne bebek arasındaki ilişkinin ileriki yıllarda güçlendirilebilmesi için bağlanmanın baştan korunmasının önemine işaret eden Yıldırım, “Bazı durumlarda bu bağlanmayı sonradan gerçekleştirebiliyorlar ya da annelik haberinin alınmasıyla beraber bazen tam bir bağlanma kurulamayabiliyor.” dedi. Önemli olanın bağlanmanın güçlenmesi adına neler yapılabildiği olduğunu kaydeden Yıldırım, “Bebekle oynanılan oyunlar daha çok yoğunluğunu gösterebiliyor. Aslında bu ses tonu, sevgi dolu yaklaşım, oyunun arasında onun yanında olması, onun tercihlerine bizim de uyum göstermemiz gibi birçok şeyi kapsıyor. Bu bağlanma koşulsuz kabullenişin de bir noktası aslında. Çocuk bunu hissediyor. Bebek ve çocuklar bu yolla şekilleniyor. Her durumda annenin ya da bakım veren kişinin orada olduğunu fark etmesiyle bu süreç daha kıymetli bir noktaya gidiyor.” açıklamasını yaptı. Çocuğun karar süreçlerinde söz hakkının olduğunu bilmesi, sağlıklı gelişimini destekliyor! Anne çocuk ilişkisindeki yanlış davranışlara da değinen Yıldırım, şunları söyledi: “Bu konuda tutumlardan bahsedebiliriz. Şöyle bir söylem vardır: ‘Biz anne babamıza bırakın bir laf söylemeyi, hiçbir zaman kendi düşüncemizi aktaramazdık.’ Bizdeki tutum artık biraz daha evrilmeye başladı. Çocuğun da görüşünü aldığımız ya da isteklerini dikkate aldığımız bir tutumdan bahsedebiliriz. Şimdiki tutumlar biraz daha çocuk merkezli tutumlar. Ortaklaşa alınan kararlardan devam ediyor diyebilirim. Klinikteki adıyla ‘Demokratik Tutum’. Seçenekleri sunan kişiler anne babalar oluyor ama çocuğun da burada bir hakkının olduğunu bilmesi çocuğa da iyi geliyor.” Çocuk için önemli olan uzun zaman değil, gerçekten ‘orada’ olabilmek! Çalışan annelerin, hem duygusal bağlanma hem de yeterince bir arada olma ve nitelikli zaman geçirme noktalarında biraz güçlük çektiğinin altını çizen Aybeniz Yıldırım, “Zamandan daha önemli olan şey gerçekten orada olarak bir şeyler paylaşıyor olmaktır. Elimizde telefonla başka bir işle uğraşarak değil de, günlük 15-20 dakika da olsa gerçekten ona zaman ayırarak birliktelikle bir şeyler yapıyor olmak çocuğa da kendini değerli hissettirebiliyor.” dedi. Çocuğa sorumluluk küçük yaşlardan itibaren verilmeli! Anne ya da babaların, özellikle ilerleyen yaş gruplarında ‘Ödevin var mı, ödevini yaptın mı, dersini çalıştın mı?’ gibi sözlerle tartışma çıkardıklarını da sözlerine ekleyen Yıldırım, “Aslında çok küçük yaşlardan itibaren bu sorumluluğun çocuğa verilmesinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ortaokul, lise çağına gelmiş bir çocuğa ‘Ders çalış, dersin var mı, sınavına çalış’ gibi cümleleri kurmamak gerekiyor. Burada iş daha da zorlaşabiliyor. Burada en önemli nokta, çocuğa bu sorumlulukların verilmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu. Anne ve baba, çocuğa karşı aynı şeylere evet veya hayır diyebilmeli! Anne ve baba farklı düşüncelerde olduğunda çelişkili bir dinamiğin ortaya çıktığına vurgu yapan Yıldırım, “Çocuk aslında, annenin nelere evet nelere hayır diyeceğini ya da çocuktan neyi talep edeceğinin farkında oluyor. ‘Ben bunu anneme dersem hayır ama babama dersem evet diyeceğini biliyorum.’ ya da ‘Ben bunu babamdan daha kolay talep edebilirim.’ diye düşünüyorlar. Şunu önerebilirim ki aynı şeylere evet veya hayır diyebilmemiz lazım. Çok basit gibi geliyor ama uygulamada zorlanılan bir nokta. Böylece çocukta sağlıklı gelişim noktalarını gözlemleyebiliyoruz, yoksa çocuk da daha çatışmalı bir iletişimde kalabiliyor.” uyarısında bulundu. Çocuğun manipülasyonuna karşı aile kuralları net ve ortak olmalı! Çocukların, anne babalarını manipüle etmesini en aza indirmek için ailelerin zayıf noktaları kendi aralarında netleştirmesi gerektiğini ifade eden Yıldırım sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuklar sık sık ‘Ama arkadaşımın annesi/babası izin veriyor, ama arkadaşım yapıyor.’ gibi söylemlerle gelecekler karşımıza. Burada vurgulanacak en önemli nokta şu; ‘Evet arkadaşın bunu yapıyor olabilir ama bizim aile kurallarımız gereği biz buna hayır diyoruz, bizim için doğru değil.’ Yani her ailenin kurallarının farklı olabileceğini küçük yaşlardan itibaren vurgulanması çocuk için önemlidir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük! Haber

Solaklık Ne Hastalık Ne Üstünlük!

Solaklığın, genetik ve gelişimsel süreçlerin etkisiyle ortaya çıkan doğal bir özellik olduğunu aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Solaklık bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin dağılımının farklılık gösterebilse de yalnızca el tercihine bakarak bilişsel performans hakkında değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını vurgulayan Alp, çocuklarda baskın el tercihini değiştirmeye çalışmanın ise motor becerileri ve yazı yazma sürecini olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Solak olmak daha zeki veya yaratıcı olmak anlamına gelmiyor! ‘Solakların sağ beyni daha aktif çalıştığı için daha yaratıcı veya zeki olurlar’ algısının toplumda oldukça yaygın bir inanış olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak günümüzde elde edilen bilimsel veriler, zekâ ya da özgün düşünme becerisinin yalnızca hangi elin kullanıldığıyla açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi. Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin yarım küreler arasındaki dağılımının sağ elini kullanan kişilere göre daha farklı olabileceğini aktaran Alp, “Yine de bu durum tek başına bilişsel üstünlük anlamına gelmez. İnsan beyni, karmaşık zihinsel süreçleri her iki yarım kürenin koordineli çalışmasıyla yürütür. Dolayısıyla bir kişinin yeteneklerini veya zihinsel performansını yalnızca el tercihine bakarak değerlendirmek doğru değildir.” şeklinde konuştu. Solaklık bir hastalık değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası! Solaklık hem genetik hem de gelişimsel süreçlerin birlikte etkili olduğu doğal bir özellik olduğuna işaret eden Alp, “Tek başına solaklıktan sorumlu bir gen bulunmamakla birlikte, birçok genin küçük etkileri ve anne karnındaki beyin gelişimi el tercihinin şekillenmesinde rol oynar.” dedi. Çocuklarda baskın el tercihinin erken yaşlarda ortaya çıkmaya başladığını ve zaman içinde belirginleştiğini kaydeden Alp, bu nedenle solaklığın bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Solak olmak, bilişsel becerilerin daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor! Solak bireylerin beyin yapısının, dil, motor beceriler ve mekânsal algı gibi nörolojik işlevler açısından sağ elini kullananlara göre farklılık gösterip göstermediğine değinen Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şunları söyledi: “Bazı farklılıklar görülebilir ancak bunlar her solak birey için geçerli değildir. Sağ elini kullanan kişilerin büyük çoğunluğunda dil işlevleri beynin sol yarım küresinde baskın olarak temsil edilir. Solak bireylerde ise dil işlevlerinin sağ yarım kürede veya her iki yarım küreye daha dengeli dağılması biraz daha sık görülebilir. Bunun yanında motor kontrol açısından da bazı farklılıklar bulunabilir. Ancak hafıza, dikkat, dil becerileri veya mekânsal algı gibi alanlarda yalnızca el tercihine bakarak kişinin performansı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Solak bireyler de kendi içinde oldukça heterojen bir gruptur.” Çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek hedeflenmeli! Çocuğun yazı yazarken, resim yaparken veya ince motor beceri gerektiren günlük etkinliklerde baskın olarak kullandığı eli zorla değiştirmeye çalışmanın önerilmediğine dikkat çeken Alp, “Çünkü bu durum bazı çocuklarda motor becerilerin gelişimini olumsuz etkileyebilir, yazı yazmayı güçleştirebilir ve performans kaygısına yol açabilir.” dedi. Bununla birlikte günlük yaşamda her iki elin de işlevsel olarak kullanılabilmesinin önemli bir beceri olduğunu dile getiren Alp, “Eğitim sürecinde amaç çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek ve ihtiyaç duyduğu durumlarda her iki elini de etkili şekilde kullanabilmesini sağlamaktır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ünlü Hayranlığı Duygusal Bağımlılığa Dönüşebilir Haber

Ünlü Hayranlığı Duygusal Bağımlılığa Dönüşebilir

Zamanla derinleşen bu bağın psikolojide “parasosyal ilişki” olarak tanımlandığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Parasosyal ilişkiler her zaman zararlı değildir hatta kişiye ilham, motivasyon ve aidiyet hissi sağlayabilir. Ancak bu bağ aşırı yoğunlaşıp gerçek yaşamın ve ilişkilerin yerini almaya başladığında kişinin günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir” şeklinde konuştu. Sosyal medyanın, ünlülerin günlük yaşamlarına erişebilme hissini güçlendirerek aradaki yakınlık algısını artırdığına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Kullanıcılar, takip ettikleri kişiyi gerçekten tanıyormuş gibi hissedebiliyor ve zamanla duygusal yatırımlarını tek bir figüre yöneltebiliyor. Bu bağın giderek güçlenmesiyle kişinin gerçek ilişkilerini ihmal etmesi, sosyal yaşamdan uzaklaşması, zamanının önemli bir bölümünü bu kişiyi takip ederek geçirmesi ya da günlük düzeninin bozulması mümkün. Bu tür değişimler, ‘Ünlü Hayranlığı Sendromu’nun dikkat edilmesi gereken işaretleri arasında yer alıyor” dedi. Ailelerin açık iletişim kurması önemli Özellikle gençlerin dijital dünyada psikolojik sınırlarını koruyabilmesinde ailelerin yaklaşımının önemli bir rolü olduğunun altını çizen Unutmaz, “Bu süreçte yasaklayıcı ve yargılayıcı bir tutum yerine, gençlerin takip ettikleri içerikleri anlamaya çalışan ve onlarla açık iletişim kuran bir yaklaşım benimsenmesi önemli. Dijital okuryazarlığın desteklenmesi, sosyal medyada görülen içeriklerin sorgulanması, eleştirel düşünme becerisinin geliştirilmesi ve ekran süresine dengeli sınırlar konulması, gençlerin ünlülerle kurdukları tek taraflı bağları daha sağlıklı değerlendirmelerine yardımcı olabilir. Bunun yanı sıra gerçek sosyal bağların güçlendirilmesi, aile içi iletişimin desteklenmesi ve gençlerin farklı ilgi alanlarına yönlendirilmesi, duygusal ihtiyaçlarını yalnızca dijital dünyadaki tek taraflı ilişkiler üzerinden karşılamalarının önüne geçebilir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Baba Figürü Güven Duygusunu Güçlendiriyor Haber

Baba Figürü Güven Duygusunu Güçlendiriyor

Baba figürünün çocuğun güven duygusu, sosyal gelişimi ve özgüven oluşumunda önemli bir rolü olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Çocuk, babasıyla kurduğu ilişki üzerinden dış dünyaya dair birçok mesaj öğrenir. Bu ilişki, onun hem kendisine hem de çevresine yönelik algısının şekillenmesine katkı sağlar” şeklinde konuştu. Baba ile kurulan güvenli ilişkinin çocuk üzerinde birçok olumlu etkisi bulunduğuna dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Güvenli bağlanan çocuklar kendilerini daha değerli hisseder, sosyal ilişkilerde daha rahat olur, stresle daha sağlıklı baş eder ve daha yüksek öz güven geliştirebilir. Küçüklük döneminde babadan yeterli ilgi veya destek görememek ise ileriki yaşlarda özgüven sorunları, değersizlik hissi, terk edilme korkusu, ilişkilerde güven problemleri ve duygusal yakınlık kurmakta zorlanma gibi duygusal sorunlara yol açabilir” dedi. Sürekli eleştiri yetersizlik hissine neden olabilir Babaların çocuklarıyla kurduğu iletişimin destekleyici, kabul edici ve güven verici olması gerektiğinden bahseden Unutmaz, “Sürekli eleştirilen çocuklar yetersizlik hissi geliştirebilirken, destekleyici ve kabul edici bir iletişim çocuğun kendine güvenini artırır. Çocuklar için önemli olanın mükemmel ebeveynler değil, güvenilir ve duygusal olarak ulaşılabilir ebeveynler olduğu unutulmamalı” dedi. Boşanma sürecinde çocuk çatışmanın dışında tutulmalı Boşanma veya ayrı yaşama durumlarında baba-çocuk bağının korunabilmesi için iletişimin düzenli biçimde sürdürülmesi, çocuğun ebeveynler arasındaki çatışmalara dahil edilmemesi ve verilen sözlerin tutulmasının çok kıymetli olduğunun altını çizen Unutmaz, “Çocuğun duygularını dinlemek ve önemsemek, kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olur. Bununla birlikte babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmesi, onları gerçekten dinlemesi, duygularını küçümsememesi, tutarlı davranması ve yalnızca başarılarını değil gösterdikleri çabayı da takdir etmesi, aralarındaki bağın güçlenmesine katkı sağlar” açıklamasında bulundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir Haber

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir

Hayal kurmanın sağlıklı bir zihinsel süreç olduğunu ancak sorunun hayal dünyasının kişinin gerçek yaşamının yerini almaya başlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Sıradan hayal kurma genellikle kısa süreli ve işlevseldir. Ancak Maladaptive Daydreaming’de kişi saatlerini hayal dünyasında geçirebilir ve bu durum günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir” açıklamasında bulundu. Travmatik yaşantılar, yalnızlık, duygusal ihmal, stres, kaygı, depresyon ve gerçek yaşamda karşılanamayan psikolojik ihtiyaçların, yoğun hayal kurma davranışı açısından önemli risk faktörleri arasında yer aldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bazı kişiler için hayal kurma, duygusal zorluklarla baş etmeye yardımcı olan bir mekanizmaya dönüşebilir. Ancak bu davranış yoğunlaştığında kişinin ders, iş ve sosyal ilişkilerindeki performansında düşüş görülebilir; sosyal geri çekilme, yalnızlaşma ve zaman yönetimi sorunları ortaya çıkabilir” dedi. Farklı psikolojik rahatsızlıklarla karıştırılabilir Yoğun hayal kurma davranışının; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, obsesif kompulsif belirtiler, depresyon ve dissosiyatif belirtiler gibi farklı psikolojik durumlarla karıştırılabileceğine dikkat çeken Unutmaz, “Buradaki temel ayırt edici özellik, kişinin yoğun ve sürükleyici hayal dünyalarına dalmasıdır. Bu nedenle sürecin doğru değerlendirilmesi ve kişinin gerçek yaşamla bağını güçlendirecek adımlar atması önem taşır. Psikoterapi desteği almak, günlük bir rutin oluşturmak, farkındalık çalışmaları yapmak ve fiziksel aktiviteyi artırmak faydalı olabilir. Bununla birlikte hayal kurmayı tetikleyen durumların fark edilmesi ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesi de sürece katkı sağlar. Hayal kurma nedeniyle eğitim, iş, ilişkiler veya günlük yaşam belirgin biçimde etkilenmeye başladığında ve kişi bu durumu kontrol etmekte zorlandığını hissettiğinde, alışkanlığın ruhsal sağlık açısından riskli bir noktaya ulaştığı ve profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyulduğu söylenebilir” dedi. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, Maladaptive Daydreaming’in en sık görülen belirtilerini şöyle sıraladı: Saatler sürebilen yoğun ve sürükleyici hayaller kurma Hayal dünyasına girmeyi tetikleyen müzik, yürüyüş veya tekrarlayan hareketler gibi ritüeller geliştirme Gerçek hayata, işe veya derse odaklanmakta güçlük yaşama Hayal kurmayı kontrol etmekte veya durdurmakta zorlanma Günlük görevleri ve sorumlulukları erteleme Hayal dünyasının gerçek yaşamdan daha çekici ve tatmin edici gelmesi Hayal kurarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeme Sosyal ilişkilerden ve günlük etkinliklerden geri çekilmeHayal kurmanın kesintiye uğraması durumunda huzursuzluk yaşama Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.