Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kronik Hastalık

Kapsül Haber Ajansı - Kronik Hastalık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kronik Hastalık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor? Haber

Obezite Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Obezite, günümüzde toplum sağlığını etkileyen önemli kronik hastalıklardan biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili beslenme alışkanlıkları, genetik yatkınlık, hormonal faktörler ve çevresel koşullar, obezite gelişiminde rol oynayabiliyor. Vücutta aşırı yağ dokusu birikimiyle karakterize edilen obezite, zaman içerisinde farklı organ ve sistemlerin işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca dış görünüşle ilgili bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, fazla kilonun metabolik sağlık, yaşam kalitesi ve kronik hastalık riskleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Obezite Nedir ve Neden Önemlidir? Obezite, vücutta sağlığı olumsuz etkileyebilecek düzeyde aşırı yağ birikmesiyle ortaya çıkan kronik ve çok faktörlü bir hastalıktır. Yetişkinlerde vücut kitle indeksinin 30 ve üzerinde olması, obezite sınıflandırmasında yaygın olarak kullanılan ölçütlerden biridir. Ancak vücut kitle indeksi tek başına kişinin sağlık durumunu tam olarak ortaya koymayabilir. Bel çevresi, vücut yağ dağılımı, metabolik göstergeler ve eşlik eden hastalıklar da değerlendirilmelidir. Op. Dr. Ahmet Bekin, özellikle karın bölgesinde biriken yağ dokusunun metabolik hastalıklarla ilişkili olabileceğini ve obezite değerlendirmesinde yalnızca tartıdaki kiloya odaklanılmaması gerektiğini vurguluyor. Obezite Kalp ve Damar Sağlığını Nasıl Etkiler? Obezite, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozulma ve damar sertliği gibi kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırlayan durumlarla ilişkili olabiliyor. Vücut ağırlığının artması, kalbin dolaşım sistemine kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olabiliyor. Özellikle karın çevresindeki yağ birikimi, insülin direnci ve kronik düşük dereceli iltihaplanma ile ilişkili metabolik değişikliklere katkıda bulunabiliyor. Obezitesi bulunan bireylerde koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve inme riski artabiliyor. Bununla birlikte risk düzeyi kişinin yaşı, genetik özellikleri, sigara kullanımı ve mevcut sağlık sorunlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, kalp ve damar sağlığının korunmasında sağlıklı kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve kan basıncı kontrolünün önemli olduğunu belirtiyor. Obezite Tip 2 Diyabet Riskini Artırıyor mu? Obezite ile tip 2 diyabet arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Özellikle karın bölgesinde artan yağ dokusu, hücrelerin insüline verdiği yanıtı azaltarak insülin direncinin gelişmesine katkıda bulunabiliyor. İnsülin direncinin ilerlemesiyle kan şekeri seviyelerinde yükselme görülebiliyor ve bazı bireylerde zamanla tip 2 diyabet ortaya çıkabiliyor. Obezitesi bulunan herkesin diyabet geliştireceği söylenemez. Ancak fazla yağ dokusu, genetik yatkınlık ve yaşam tarzı faktörleri bir araya geldiğinde diyabet riski artabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitesi bulunan bireylerde açlık kan şekeri, HbA1c ve diğer metabolik göstergelerin gerektiğinde değerlendirilmesinin erken tanı açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Obezite Karaciğer Yağlanmasına Neden Olabilir mi? Obezitenin etkilediği organlardan biri de karaciğerdir. Özellikle insülin direnci ve metabolik bozukluklarla birlikte görülen karaciğer yağlanması, uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Günümüzde metabolik disfonksiyonla ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD) olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda karaciğer iltihaplanmasına, fibrozise ve ileri evrelerde siroza kadar ilerleyebiliyor. Karaciğer yağlanması başlangıç dönemlerinde belirgin şikâyet oluşturmayabiliyor. Bu nedenle risk faktörleri bulunan kişilerin gerekli tıbbi değerlendirmelerden geçmesi önem taşıyor. Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve uygun kilo kaybı, metabolik karaciğer hastalıklarının yönetiminde önemli bir yere sahip. Obezite Uyku Apnesine Yol Açar mı? Obezite, obstrüktif uyku apnesi gelişimi açısından önemli risk faktörlerinden biridir. Özellikle boyun ve üst solunum yolları çevresindeki yağ dokusunun artması, uyku sırasında hava yolunun daralmasına katkıda bulunabiliyor. Uyku apnesi bulunan kişilerde yüksek sesle horlama, uykuda nefes durması, sabah baş ağrısı, gündüz uykululuk ve dikkat dağınıklığı gibi belirtiler görülebiliyor. Tedavi edilmeyen uyku apnesi, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebildiği gibi yüksek tansiyon ve bazı kalp ve damar sorunlarıyla da ilişkili olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obeziteyle birlikte horlama ve gündüz aşırı uykululuk şikâyetleri bulunan bireylerin uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Obezite Eklem ve Omurga Sağlığını Nasıl Etkiler? Vücut ağırlığının artması, özellikle diz, kalça ve omurga gibi yük taşıyan bölgelerde mekanik baskının artmasına neden olabiliyor. Obezitesi bulunan kişilerde diz osteoartriti, eklem ağrısı, hareket kısıtlılığı ve bazı kas-iskelet sistemi sorunları daha sık görülebiliyor. Bunun yanı sıra yağ dokusuyla ilişkili inflamatuvar süreçler de eklem sağlığını etkileyebiliyor. Eklem ağrısı nedeniyle fiziksel aktivitenin azalması, kilo kontrolünü daha da zorlaştırabilen bir döngü oluşturabiliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde kişinin fiziksel kapasitesine uygun egzersizlerin belirlenmesi ve gerektiğinde kas-iskelet sistemi değerlendirmesinin yapılması önemlidir. Obezite Kanser Riskini Artırıyor mu? Bilimsel araştırmalar, obezitenin bazı kanser türlerinin gelişme riskiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle menopoz sonrası meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, endometrium kanseri, böbrek kanseri ve bazı diğer kanser türlerinde obezite önemli bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Aşırı yağ dokusunun hormonal dengeyi değiştirmesi, kronik düşük dereceli iltihaplanma ve insülinle ilişkili metabolik süreçler bu ilişkinin olası mekanizmaları arasında yer alıyor. Ancak obezitesi bulunan her bireyde kanser gelişeceği anlamına gelmediği gibi, kanser riskini yalnızca vücut ağırlığı üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Obezite Ruh Sağlığını ve Günlük Yaşamı Etkiler mi? Obezite, fiziksel sağlığın yanı sıra psikososyal yaşamı da etkileyebiliyor. Bazı kişilerde hareket kısıtlılığı, uyku sorunları, sosyal damgalanma ve beden algısıyla ilgili güçlükler yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Depresyon ve obezite arasında çift yönlü bir ilişki bulunabildiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bununla birlikte obezitenin her bireyde ruh sağlığı sorunu oluşturduğu söylenemez. Op. Dr. Ahmet Bekin, kilo yönetiminde kişilerin yalnızca fiziksel ölçümleriyle değil, psikolojik iyilik halleri ve günlük yaşam koşullarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Obezitenin Sağlık Üzerindeki Etkileri Kilo Vererek Azaltılabilir mi? Uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, obeziteyle ilişkili birçok sağlık riskinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Özellikle vücut ağırlığında sağlanan mütevazı düzeydeki kayıplar bile kan şekeri kontrolü, kan basıncı ve bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkiler oluşturabiliyor. Daha fazla kilo kaybı bazı hastalarda daha belirgin yararlar sağlayabilse de hedefler kişinin sağlık durumuna göre belirlenmelidir. Obezite tedavisinde beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, fiziksel aktivitenin artırılması, davranış değişiklikleri, uygun hastalarda ilaç tedavileri ve metabolik cerrahi gibi farklı seçenekler bulunuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezite tedavisinin yalnızca kısa sürede kilo vermeye odaklanmaması, uzun vadeli sağlık kazanımlarını ve verilen kilonun korunmasını hedeflemesi gerektiğini belirtiyor. Obezite Tedavisinde Erken Müdahale Önem Taşıyor Obezite, zaman içinde farklı sağlık sorunlarına yol açabilen kronik bir hastalık olması nedeniyle erken değerlendirme ve düzenli takip gerektiriyor. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, uyku apnesi, karaciğer yağlanması veya eklem sorunları bulunan bireylerde kilo yönetimi, genel tedavi planının önemli bir parçasını oluşturabiliyor. Op. Dr. Ahmet Bekin, her hastanın kilo geçmişinin, metabolik durumunun ve eşlik eden hastalıklarının farklı olduğunu belirterek, tedavi planlarının bireysel ihtiyaçlara göre oluşturulmasının önemini vurguluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, obezitenin yalnızca fazla kilo sorunu olmadığını, birçok organ ve sistemi etkileyebilen kronik bir hastalık olduğunu hatırlatarak, sağlıklı kilo kontrolünün yaşam kalitesini artırmak ve obeziteyle ilişkili sağlık risklerini azaltmak açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye Sigorta’dan “Uzun Yaşam Ekonomisi” Raporu Haber

Türkiye Sigorta’dan “Uzun Yaşam Ekonomisi” Raporu

Türkiye, gelişmiş ülkelere kıyasla daha genç demografik yapısını korurken; değişen nüfus yapısı, kronik hastalık riskleri ve aktif/pasif oranındaki düşüş, sigorta ve emeklilik sistemleri açısından yeni ihtiyaçları beraberinde getiriyor. Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in Ekonomik Araştırmalar Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Uzun Yaşam Ekonomisi: Yaşlanan Nüfusun Sigorta ve Emeklilik Sektörüne Etkileri" başlıklı rapor yayımlandı. Demografik dönüşümü ekonomik ve sektörel etkileriyle ele alan rapor; uzayan yaşam süresinin sağlık sisteminden sosyal güvenliğe, bireysel tasarruftan sigorta ve emeklilik ürünlerine kadar yarattığı dönüşümü inceliyor. Raporda ayrıca, yeni nesil sağlık teknolojilerinin ve yapay zekânın sektöre etkileri ile uzayan insan ömrünün beraberinde getirdiği ekonomik, sosyal ve etik boyutlar değerlendiriliyor. Türkiye Sigorta Hazine ve Emeklilik Operasyonları Genel Müdür Yardımcısı Gürol Sami Özer, rapora ilişkin değerlendirmesinde, uzun yaşamın ekonomik ve sosyal sistemler açısından yeni bir dönemin kapısını araladığını belirterek, şunları kaydetti: “Uzayan insan ömrünü sadece demografik bir değişim ya da yönetilmesi gereken bir risk olarak görmemek gerekiyor. Asıl hedef, ömre eklenen yılları sağlıklı, üretken ve finansal açıdan güvenceli hale getirmek olmalı. Sağlıklı yaşam süresinin uzaması, sağlık sistemleri üzerindeki yükü azaltırken, bireylerin üretkenliğini ve ekonomiye katkısını da artırabilecek önemli bir potansiyel taşıyor. Diğer yandan, daha uzun yaşam beraberinde daha uzun süreli sağlık, bakım ve emeklilik ihtiyacını da getiriyor. Bu nedenle geleceğin sistemini kamu, özel sektör ve birey arasında dengeli bir sorumluluk paylaşımı üzerine kurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde önleyici sağlığı, uzun vadeli tasarrufu ve değişen bakım ihtiyaçlarını finansal güvenceyle birlikte ele alan çözümlerin çok daha önemli hale geleceğine inanıyoruz.” 65 yaş üstü nüfus 2050’de 1,6 milyara ulaşacak Rapora göre, dünya ekonomisi nüfusun yaşlanmasıyla birlikte önemli bir yapısal dönüşüm sürecinden geçiyor. Bugün dünya genelinde her 10 kişiden biri 65 yaşın üzerindeyken, 2050 yılında bu oranın her 6 kişiden birine yükselmesi bekleniyor. Küresel ölçekte 65 yaş üstü nüfusun ise 862 milyondan 1,6 milyara çıkarak neredeyse iki katına ulaşacağı öngörülüyor. Raporda, Türkiye’nin birçok gelişmiş ekonomiye kıyasla demografik açıdan daha avantajlı konumda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Türkiye’nin, 2050 yılında nüfusunun yaklaşık üçte birinin 65 yaş ve üzerindeki bireylerden oluşması beklenen Japonya ve İtalya gibi “ileri yaşlı” toplumlar arasında yer almayacağı öngörülüyor. Bununla birlikte Türkiye’de beklenen yaşam süresi 77,3 yıl ile 81,1 yıllık OECD ortalamasının altında bulunurken, her emekliye sadece 1,6 çalışan düşüyor. Uzun yaşam kadar sağlıklı yaşam da önem kazanıyor Raporda, uzun yaşam ekonomisinin en önemli başlıklarından biri olarak “önleyici sağlık” öne çıkıyor. 2050 yılında ortalama bir insanın 78 yıl yaşaması, ancak bunun 11,4 yılını kötü sağlık koşullarında geçirmesi bekleniyor. Sağlık harcamalarının aynı dönemde 20,5 trilyon dolara ulaşabileceği öngörülürken, kanıtlanmış sağlık müdahalelerinin hastalık yükünü yüzde 35 azaltma potansiyeli taşıdığı belirtiliyor. Rapora göre, yapay zekâ da bu dönüşümün önemli unsurlarından biri. İlaç geliştirme ve erken teşhisten operasyonel süreçlere kadar geniş bir alanda kullanılan yapay zekâ uygulamalarının, sağlık hizmetlerinde verimliliği artırarak yükselen maliyetlerin yönetilmesine katkı sağlaması bekleniyor. Yapay zekânın ilaç keşif süreçlerini hızlandırması ve Ar-Ge maliyetlerini düşürmesinin de sağlık sistemleri açısından önemli bir verimlilik alanı oluşturduğu belirtiliyor. Raporda, uzun yaşam ekonomisini şekillendiren gelişmeler arasında GLP-1 (obezite) grubu ilaçlarına da dikkat çekiliyor. Kronik hastalık risklerinin azaltılmasına katkı sağlayan bu ilaçların tüketim alışkanlıklarında da dönüşüm yarattığı belirtilirken, GLP-1 pazarının 2035 yılına kadar 190 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşacağı öngörülüyor. Yaşlanan nüfus sigorta ve emeklilik sistemlerini dönüştürüyor Rapora göre, yaşam sürelerinin uzaması sosyal güvenlik ve emeklilik sistemleri üzerinde de baskı oluşturuyor. Avrupa’da bugün bir emekliyi finanse etmek için 3,4 çalışma çağında insan bulunurken, bu oranın 2050 yılında 2’ye gerilemesi bekleniyor. Uzayan yaşam sürelerinin aktüeryal hesaplamaları da daha karmaşık hale getirdiğine dikkat çekilen raporda, “yaşam süresi riskinin” kamudan bireylere doğru kaydığı belirtiliyor. Bu dönüşüm, bireylerin emeklilik dönemleri için daha fazla ve daha uzun vadeli tasarruf yapmasını gerekli hale getirirken, Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) gibi tasarruf mekanizmalarının önemini artırıyor. Sağlık sigortacılığı da uzun yaşam ekonomisinin önemli büyüme alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Küresel sağlık sigortası prim üretimi 2025 yılında yüzde 12,3 büyüyerek 1,68 trilyon euroya ulaşırken, Türkiye’de özel sağlık sigortalarının GSYH içindeki payı yüzde 0,3 seviyesinde bulunuyor. Türkiye’de sağlık sigortası primlerinin 2026-2036 döneminde yıllık ortalama yüzde 15,3 büyümesi bekleniyor. Uzun yaşam yeni etik ve sosyal soruları da beraberinde getiriyor Raporda, insan ömrünü uzatmaya yönelik biyoteknolojik gelişmelerin ekonomik etkilerinin yanı sıra etik ve sosyal sonuçları da ele alınıyor. Yeni teknolojilere erişimde ortaya çıkabilecek sosyoekonomik eşitsizliklerin zamanla sağlık ve yaşam süresi açısından daha belirgin farklılıklara yol açabileceğine dikkat çekilirken, uzayan yaşam sürelerinin kuşaklar arası dengeler ve toplumsal yapı üzerindeki olası etkileri de değerlendiriliyor. Çalışmada ayrıca, sigorta ve emeklilik sistemlerinin değişen yaşam beklentisine uyum sağlamasına yönelik yeni modellerin önem kazanacağı belirtiliyor. Bu kapsamda emeklilik koşullarının yaşam beklentisindeki değişimlere uyum sağlayabildiği modellerin yanı sıra yüksek maliyetli yeni nesil tedavilerin yaşam tarzı destek programlarıyla birlikte yönetilmesi ve ömür boyu yenileme garantili sağlık çözümlerinin yaygınlaştırılması, sektör açısından öne çıkan başlıklar arasında gösteriliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Erkekler “Evin Reisi Benim” Derken, Kadınlar Eşitliği Tercih Ediyor! Haber

Erkekler “Evin Reisi Benim” Derken, Kadınlar Eşitliği Tercih Ediyor!

Türkiye’de kadın ve erkek profilini karşılaştırmalı olarak ortaya koymak amacıyla gerçekleştirilen geniş kapsamlı çalışma; 7 bölge ve 22 şehirde, 761 erkek ve 602 kadın katılımcı ile yüz yüze görüşülerek yapıldı. Temizlik ve hijyen, beden sağlığı, psikolojik sağlık, cinsel hayat ile evlilik ve aile değerlerine bakış başlıklarında toplumun röntgenini çeken araştırma; çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Araştırmanın katılımcı profili incelendiğinde; kadınların %56’sının, erkeklerin ise %60’ının evli olduğu; eğitim seviyesinde ise kadınların %35’inin, erkeklerin %32’sinin yüksek eğitim grubunda yer aldığı görüldü. Gizli iktidar savaşı: Erkekler "Reis Benim" diyor, kadınlar "Eşitiz" Erkeklerin %35’i “Evin reisi benim” derken, kadınların %46’sı “Eşimle eşitiz” diyor. Ev, erkekler için bir dinlenme ve sığınak alanı iken, kadınlar için hala bir miktar stres ve mesai barındırıyor. Kadınlar daha hijyenik… Hijyen ve bakım konularına da odaklanan araştırma sonuçlarına göre kadınlar günde ortalama 9 kez el yıkayıp bakım rutinlerini aksatmazken; erkekler gündelik bakımda biraz daha geride kalıyor ancak duş alma sıklığında kadınları geçiyor. Kadınlar hak ettikleri konumu bulmakta zorlanıyor… Çalışma sonuçlarına göre iş yerindeki statü algısında önemli bir fark bulunuyor. Kendini yönetici olarak tanımlayan erkeklerin oranı (%29), kadınların (%8) neredeyse 4 katı olarak görülüyor... Erkekler iş yerinde "saygı gördüğünü" hissederken, kadınlar hak ettikleri konumu bulmakta zorlanıyor. Ayrıca bireylerin sağlık durumlarını inceleyen çalışmada, erkek ve kadınlar arasındaki farklılıklar dikkat çekici. Erkekler daha çok sigara ve alkol tüketiyor olmasına karşın kendilerini sağlıklı hissederken; daha sağlıklı yaşayan kadınlar kronik hastalıklarla (tansiyon, şeker) daha çok mücadele ediyor. Kadın ve erkek için de aile kutsal! Tüm bu farklılıklara rağmen toplum tek bir noktada kenetleniyor: Hem kadınların hem erkeklerin %90'ından fazlası "Aile Kutsaldır" görüşünde birleşiyor. Ancak kadınlar evlilikte "resmiyet ve güvence" ararken, erkekler "imam nikahı" veya "birlikte yaşama" gibi alternatiflere daha sıcak bakıyor. Kişisel bakım ve hijyende kadınlar daha titiz! Araştırma, kadınların kişisel bakım ve hijyen konusunda erkeklerden daha titiz olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların %84’ü kendi bakımını yeterli bulurken, erkekler %70 oranında kendini yeterli görüyor. Kadınlar günde ortalama 9 kez el yıkayıp 1,3 kez diş fırçalarken, erkeklerde bu sayılar sırasıyla 7 ve 1. Deodorant ve parfüm kullanımında kadınlar daha aktif, ancak duş alma sıklığında erkekler haftada 5,3 kez ile kadınların 4,5’ini geçiyor. Erkekler, duş alma sıklığında liderliği alıyor; kadınlar haftada ortalama 4,5 kez duş alırken, erkeklerin ortalaması 5,3’e ulaşıyor. Kadınlar sağlıkta daha gerçekçi ve temkinli… Araştırma, erkeklerin sağlık algısında daha iyimser olmasına rağmen, kadınların sağlık durumunun daha gerçekçi ve temkinli olduğunu gösteriyor. Erkeklerin %78’i kendini sağlıklı hissederken, kadınlarda bu oran %72. Kronik hastalık oranı erkeklerde %24, kadınlarda %32; özellikle tansiyon ve şeker hastalığı kadınlarda daha yaygın. Erkekler sağlık sorunlarını genellikle yaşam tarzına bağlarken, kadınlar doğrudan hastalıkla ilişkilendiriyor. Araştırma sonuçlarına göre sigara ve alkol tüketiminde erkekler açık ara önde. Sigara içen erkekler haftada ortalama 5,7 paket tüketirken, kadınlarda bu ortalama 5 pakette kalıyor. Alkol kullanımında ise erkeklerin %31’i alkol kullandığını belirtirken, kadınlarda bu oran %11 seviyesinde görülüyor. Kadınların %46’sı "Eşimle eşitiz" diyor "Evdeki rolünüzü en iyi tanımlayan ifade hangisidir?" sorusuna erkeklerin %35’i "Evin reisi benim" yanıtını verirken, bu tanımı kabul eden kadınların oranı sadece %15’te kalıyor. Kadınların %46’sı "Eşimle eşitiz" derken, erkeklerde eşitlik vurgusu %26’ya kadar düşüyor. Kadınların evdeki varlıklarını "Saygınlığım yüksektir" (%31) ifadesiyle tanımlama oranının ise erkeklerden (%28) daha yüksek ifade ettiği görülüyor. Erkeğe sığınak, kadına mesai alanı… Ev ortamı her iki cinsiyet için de en güvenli liman olarak görülüyor. Kadın %86, Erkek %85 "Güvenli" hissediyor. Erkeklerin %56’sı evde stres hissetmediğini belirtirken, kadınlarda bu oran %47’de kalıyor. Benzer şekilde erkeklerin %64’ü evde "sakin" hissettiğini söylerken, kadınlarda bu oran %55 seviyesine düşüyor. Bu veriler, evin erkekler için bir "dinlenme alanı", kadınlar için ise ev içi sorumluluklar nedeniyle hala bir "mesai alanı" olabileceğine işaret ediyor. Erkekler, ‘Ben daha çok seviyorum’ diyor… Araştırma, aşk hayatında da cinsiyetler arası algı farkını ortaya koyuyor. İlişkisi olanlarda “karşılıklı sevgi ve bağlılık” duygusu öne çıkarken (Kadın %53, Erkek %51), “Ben daha çok seviyorum” diyen erkeklerin oranı %16 iken, kadınlarda bu oran %8. Toplumun yaklaşık beşte biri ise (Kadın %20, Erkek %17) aşk hayatına sahip değil. Cam tavan yıkılmıyor! Araştırma, iş hayatında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin statü ve unvan dağılımına nasıl yansıdığını ortaya koyuyor. Erkek çalışanların oranı %70, kadınların ise %30 olmasına rağmen asıl fark, karar verici pozisyonlardaki temsilde görülüyor. “İş ortamındaki rolünüzü en iyi tanımlayan ifade hangisidir?” sorusuna erkeklerin %29’u “Yöneticiyim” yanıtını verirken, kadınlarda bu oran %8’de kalıyor. Bu durum, kadınların iş hayatında var olsalar bile liderlik pozisyonlarına erişimde yaşadıkları zorlukları (Cam Tavan etkisi) gözler önüne seriyor. Erkeklerin yarısı işyerinde saygınlığım var diyor, kadınlar oran daha düşük Erkeklerin neredeyse yarısı (%48) iş yerinde "Saygınlığım var" diye yanıt verirken, çalışan kadınların sadece %31’i bu ifadeyi kullanıyor. Benzer şekilde, iş süreçlerinde "Fikir alırlar" diyen erkeklerin oranı %18 iken, kadınlarda bu oran %11’de kalıyor. Erkeklerin %64’ü cinsel hayatından memnun Araştırmanın cinsel yaşam ve ilişki geçmişine dair bulgular, kadınlar ve erkekler arasında hem deneyim hem de memnuniyet açısından farklar olduğunu ortaya koyuyor. Erkeklerin %64’ü cinsel hayatlarından memnun olduğunu belirtirken, kadınlarda bu oran %44’te kalıyor. Hayatları boyunca ortalama partner sayısı erkeklerde 7, kadınlarda 2 olarak belirtiliyor. Ciddi ilişki deneyimlerinde de benzer bir tablo var; erkekler ortalama 5 ciddi ilişki yaşarken, kadınlar 2 ciddi ilişki yaşadığını dile getiriyor. Kadın da erkek de evliliği insan doğasına uygun buluyor… Evlilik kurumunu insan doğasına uygun bulma konusunda erkekler (%78) ve kadınlar (%74) benzer görüşte birleşirken, çok eşlilik konusunda farklılıklar dikkat çekiyor: Erkeklerin %11’i çok eşliliğe katıldığını belirtirken, kadınlarda bu oran %5’te kalıyor. Sadakat konusunda ise kadınlar daha temkinli; aldatıldığını düşünen kadınların oranı %9 iken, erkeklerde %7. Erkeklerin %16’sı ise “Evdeki kadın çocuklarımın annesi, dışarıdaki kadın cinselliği yaşadığım kişidir” görüşünü benimseyerek evlilik ve cinselliği ayrı değerlendirme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Katılımcıların %90'dan fazlası ‘Aile kutsaldır’ diyor Araştırmanın son bölümü, yaşam tarzı ve alışkanlıklardaki tüm farklılıklara rağmen Türk toplumunun aile kavramı etrafında kenetlendiğini kanıtladı. Cinsiyet fark etmeksizin katılımcıların neredeyse tamamı aileyi dokunulmaz bir değer olarak görüyor. "Aile kutsaldır" görüşüne katılan erkeklerin oranı %93, kadınların oranı ise %92 olarak ölçülüyor. Benzer bir uzlaşı evlilik kurumunda da görülüyor; kadınların %81’i, erkeklerin ise %79’u "Evlilik kutsaldır" görüşünde birleşiyor. Kadın evlilikte yasal güvence ve resmiyet istiyor… Veriler, erkeklerin gayri resmi birlikteliklere ve alternatif evlilik modellerine kadınlardan daha sıcak baktığını gösteriyor. "Sadece imam nikahı ile evlilik olabilir" görüşünü erkeklerin %29’u desteklerken, kadınlarda bu oran %14’e düşüyor. Benzer şekilde, "Sadece imam nikahı ile çocuk sahibi olunabilir" fikrine erkeklerin %26’sı olumlu yaklaşırken, kadınlarda bu oran %15’te kalıyor. Modern birlikteliklerde de benzer bir eğilim var: "Evlilik olmasa da çiftler birlikte yaşayabilir" diyen erkeklerin oranı %30, kadınlarda %19. Evlilik dışı çocuk sahibi olmaya erkeklerin yaklaşımı (%17) kadınlara (%10) göre daha esnek. Bu veriler, kadınların evlilikte "yasal güvence ve resmiyeti" önemserken, erkeklerin daha esnek modellere yöneldiğini ortaya koyuyor. Geleneksel "görücü usulü" evlilik hâlâ geçerliliğini koruyor Araştırmaya katılan hem kadınlar (%34) hem de erkekler (%32) için en yaygın ve kabul gören evlilik biçimi "Kendimiz tanıştık, anlaştık, aileler onayladı" seçeneği olurken, geleneksel "görücü usulü" evlilik de hâlâ geçerliliğini koruyor; kadınlarda bu oran %31, erkeklerde %22 seviyesinde. Esengül Berişah: “Aile, evlilik ve ortak yaşamda güçlü bir uzlaşı var” Method Research Company Genel Müdür Yardımcısı Esengül Berişah, Method Research Company ve Üsküdar Üniversitesi iş birliğinde yürütülen “Kadın ve Erkeklerin Dünyası Araştırması”, yıllar içinde gençleri, ardından erkekleri ve son olarak kadınları merkeze alarak insanı, toplumsal değerleri, beklentileri ve dönüşümü anlamamıza yönelik önemli bir bakış açısı sağladığını söyledi. Berişah, araştırmanın, kadın ve erkeğin hayatın birçok alanında farklı deneyimler yaşadığını ortaya koymakla birlikte; aile, evlilik ve ortak yaşam gibi temel konularda güçlü bir uzlaşıya da işaret ettiğini kaydetti. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Geleneksel ile modernin harmanlandığı toplum yapısı tüm araştırmalarımızın en belirgin özelliği” Araştırmayı değerlendiren Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Bugün kadın ve erkeklerin sosyal yaşamları ve sosyal kurumlara yaklaşımını özetleyen bir araştırmamızı kamuoyu ile paylaşıyoruz. Ortaya çıkan sonuç hala geleneksel kurumların ve toplumu bir arada tutan temel yapıtaşı olarak ailenin önemini koruduğu. Hala insanlar kendilerini güvende hissedebilmek için çoğuldan tekile doğru yönleniyor. Erkeklerde özgüven, kadınlarda ise fedakarlık eğilimi biraz daha yüksek. Geleneksel ile modernin harmanlandığı bir toplum yapısı tüm araştırmalarımızın en belirgin özelliği.” İfadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.