Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Medya Okuryazarlığı

Kapsül Haber Ajansı - Medya Okuryazarlığı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Medya Okuryazarlığı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor! Haber

Akran Zorbalığı Okul Kapısında Bitmiyor, Çocuğun Odasına Kadar Giriyor!

Akran zorbalığının artık okul bahçesinden dijital dünyaya taşındığına dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, zorbalıkla mücadelenin yalnızca ceza üzerinden yürütülemeyeceğini belirterek, “Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir.” ifadelerini kullandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan İlköğretim ile Ortaöğretim Kurumlarında Akran Zorbalığının Araştırılması ve Alınabilecek Önlemlerin Belirlenmesi Alt Komisyonu’nun tutanak ve sunumlarından derlenen rapor, çocuklar arasındaki zorbalığın ulaştığı boyutları ortaya koydu. Komisyon tutanaklarının yanı sıra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sunumları ve TÜİK Türkiye Çocuk Araştırması verilerinin kullanıldığı çalışmada, hem geleneksel akran zorbalığı hem de giderek büyüyen siber zorbalık riski ele alındı. Her 100 çocuktan yaklaşık 14’ü zorbalığa maruz kalıyor Rapora göre 6-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 13,8’i akranları tarafından zorbalığa maruz kalıyor. En sık rastlanan zorbalık biçimi ise alay edilme. Çocukların yüzde 7,2’si kasıtlı biçimde sosyal gruplardan dışlanırken, fiziksel şiddete maruz kalanların oranı yaklaşık yüzde 4,4 olarak bildiriliyor. İşlevsel zorluk yaşayan çocuklarda tablo daha da ağırlaşıyor. Görme, duyma, yürüme, öğrenme, iletişim kurma veya öz bakım gibi alanlarda zorluk yaşayan çocukların zorbalığa uğrama oranı yaklaşık yüzde 27’ye yükseliyor. Prof. Dr. Tarhan: “Her çocuk çatışması zorbalık değildir” Akran zorbalığının çocuklar arasındaki sıradan anlaşmazlıklarla karıştırılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öncelikle zorbalığı doğru tanımlamak gerekiyor. Çocuklar ve ergenler zaman zaman tartışabilir, kavga edebilir, bir süre sonra da barışabilirler. Her tartışmayı, her ses yükseltmeyi veya çocuklar arasındaki her anlaşmazlığı akran zorbalığı olarak değerlendirmek doğru değildir. Bir davranışın zorbalık olarak tanımlanabilmesi için kasıtlı olması, tekrarlayıcı olması ve taraflar arasında bir güç dengesizliği bulunması gerekir. Planlı, sistematik ve karşı tarafı ezmeye, sindirmeye veya dışlamaya yönelik bir davranış varsa burada zorbalıktan söz ederiz.” dedi. Zorbalığın yalnızca fiziksel şiddetten ibaret olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Alay etme, lakap takma, hakaret, tehdit gibi sözel davranışların yanı sıra dedikodu çıkarma, gruba almama, kasıtlı olarak yalnız bırakma gibi ilişkisel zorbalık biçimleri de vardır.” diye konuştu. “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ demez” Zorbalığın fark edilmesinde aile ve öğretmenlerin çocuğun davranışlarındaki değişimi iyi gözlemlemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, çocuğun yaşadıklarını doğrudan anlatmayabileceğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk çoğu zaman ‘Bana zorbalık yapılıyor’ diye gelip söylemez. Özellikle eleştirilmekten, suçlanmaktan veya ‘Sen de karşılık verseydin’ denmesinden korkuyorsa yaşadıklarını içine atabilir. Daha önce severek okula giden bir çocuk okula gitmek istemiyorsa, sabahları karın veya baş ağrısı gibi yakınmalar geliştiriyorsa, ders başarısı düşüyorsa, içine kapanıyorsa, arkadaşlarından uzaklaşıyorsa, odasına kapanmaya başladıysa, uyku ve iştah düzeni değiştiyse bunun arka planına bakmak gerekir. Okul reddinin arkasından kimi zaman akran zorbalığı çıktığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Çocuğun sorgulanmak yerine dinlenmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “‘Niye konuşmuyorsun, sana ne oldu?’ diye herkesin içinde çocuğu sıkıştırmak yerine, birebir konuşup ‘Senin için yapabileceğim bir şey var mı, anlatmak ister misin?’ denilmelidir. Çocuğu konuşturmanın yolu konferans vermek değil, yatay ilişki kurmak ve onu gerçekten dinlemektir.” dedi. Farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelebiliyor Raporda işlevsel zorluk yaşayan çocuklarda zorbalık oranının yaklaşık yüzde 27’ye çıkmasını değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, farklılıkların okul ortamında kolaylıkla hedef haline getirilebildiğine dikkat çekti. “Özel yetenekli, sosyal iletişimde zorlanan veya takım ilişkilerine uyum sağlamakta güçlük çeken çocukların daha fazla zorbalığa maruz kalabildiğini görüyoruz.” diyen Prof. Dr. Tarhan, akademik zekâsı yüksek bir çocuğun dahi sosyal ipuçlarını okumakta zorlanabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Diğer çocuklarla aynı biçimde tepki vermeyince önce farklı görülür, ardından alay konusu olabilir ve süreç zorbalığa dönüşebilir. Akademik zekâ ile sosyal ve duygusal beceriler her zaman aynı ölçüde gelişmiyor. Bu nedenle çocuğu yalnızca ‘utangaç’, ‘uyumsuz’ veya ‘garip’ şeklinde etiketlemek yerine sosyal iletişim becerileri açısından değerlendirmek gerekir.” dedi. “Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim” Zorbalığın merkezinde çoğu zaman yanlış bir güç algısının bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Zorbalığın temelinde çoğu zaman güç üzerinden kurulan yanlış bir ilişki vardır: ‘Ben güçlüyüm, o savunmasız; o halde onu ezebilirim.’ Empati ve merhametin zayıfladığı ortamlarda farklı olan çocuk daha kolay hedef haline gelir. Bir başka önemli sorun da sessiz kalan öğrencilerin görünmez hale gelmesidir. Zorbalık yalnızca zorbanın ve mağdurun sorunu değildir; sınıfın tamamını ilgilendiren bir okul iklimi problemidir.” ifadesinde bulundu. Bu noktada öğretmene önemli sorumluluk düştüğünü söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sınıfın liderinin öğretmen olması gerektiğini belirterek, “İyi bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri tanır; geride kalanı, sessizleşeni, dışlananı fark eder. Fakat bunu çocuğu herkesin önünde teşhir ederek değil, birebir ve empatik iletişim kurarak yapar.” dedi. “Zorbalık yapan çocuğu da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalamayın” “Zorbalık yapan çocuk da sadece ‘kötü çocuk’ diye damgalanmamalıdır.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Her şiddet davranışı aynı zamanda bir mesajdır. Çocuğun hangi duygusal ihtiyacının karşılanmadığına, ailede nasıl bir iletişim gördüğüne, kendisini değersiz hissedip hissetmediğine bakmak gerekir.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, sevginin az, baskının ve eleştirinin fazla olduğu ailelerde çocuğun şiddeti problem çözme yöntemi olarak öğrenebildiğini belirterek, “Ailede sıcak bir ortamın olmaması hem fail olmaya hem de kurban olmaya zemin hazırlayabiliyor.” dedi. Siber zorbalıkta “güvenli alan” ortadan kalkıyor Raporun dikkat çeken başlıklarından biri de dijitalleşmeyle birlikte zorbalığın okul dışına taşınması oldu. Siber zorbalık raporda; dijital platformlar üzerinden tehdit, taciz, alay, iftira, siber şantaj ve mahremiyet ihlali yoluyla çocukların psikolojik ve sosyal olarak hedef alınması şeklinde tanımlanıyor. Prof. Dr. Tarhan ise sosyal medyanın zorbalığın “seyirci kitlesini” büyüttüğünü belirterek, “Eskiden birkaç kişinin gördüğü bir alay veya dışlama olayı sınırlı bir çevrede kalırken, bugün sosyal medyanın viral etkisiyle onlarca, yüzlerce hatta çok daha fazla kişiye ulaşabiliyor.” dedi. “Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor” Siber zorbalığın yüz yüze zorbalığa göre en önemli farklarından birinin süreklilik olduğuna dikkat çeken Tarhan, şu ifadeleri kullandı: “Yüz yüze zorbalık çoğunlukla belirli bir fiziksel ortamda meydana gelir. Çocuk okuldan çıktığında belli ölçüde güvenli alanına dönebilir. Siber zorbalıkta okulun kapısı kapanmıyor. Telefon çocuğun cebinde olduğu için tehdit, hakaret, ifşa ve dışlama eve, hatta çocuğun odasına kadar geliyor. Bu durum mağdurda ‘kaçabileceğim güvenli bir alan yok’ duygusunu oluşturabiliyor.” Dijital ortamda bir fotoğraf veya videonun tekrar tekrar paylaşılmasının travmatik etkiyi sürdürebildiğini kaydeden Tarhan, çocuklarda okul reddi, akademik başarı düşüşü, içe kapanma, depresif belirtiler ve yoğun kaygının görülebileceğini belirtti. Çocukların yüzde 80’i günde 3 saatten fazla ekranda Raporda çocukların yaklaşık yüzde 80’inin günde üç saatten fazla aktif olarak dijital ekran karşısında kaldığı bildiriliyor. Raporda aşırı ekran maruziyetinin odaklanma zafiyeti ve öğrenilen bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılmasında sorunlarla ilişkilendirildiği de ifade ediliyor. Kontrolsüz kullanımın gerçek ilişkilerin yerine sanal ilişkileri geçirebildiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Ben sosyal medyanın akran ilişkilerinde zaman zaman toksik etki yaptığını düşünüyorum. Gerçek akran ilişkisinde yüz yüze iletişim, fiziksel temas, mimikleri okuma, karşı tarafın sevincini ve üzüntüsünü gözlemleme vardır. Empati bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ekran ilişkisinde ise bunların önemli bir bölümü ortadan kalkıyor.” dedi. “Dijital anestezi” uyarısı Uzun süreli ve amaçsız ekran kullanımını “dijital anestezi” kavramıyla açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk ekranın karşısına geçtiğinde zaman ve öncelik algısını kaybedebiliyor. Çocuğa amaçlı kullanmayı, zaman yönetimini, dijital ortamda karşısındakinin de duyguları olan gerçek bir insan olduğunu öğretmek gerekir. Empatiyi öğretmek burada çok değerlidir; çünkü empatiyi öğrenen çocuk siber zorbalığa daha az yönelir.” ifadelerini kullandı. Dünyada sosyal medyaya yaş sınırı gündemde Raporda farklı ülkelerin çocukları dijital risklerden korumak amacıyla aldığı önlemlere de yer veriliyor. Çin’de 16 yaşından küçüklerin ebeveyn izni olmadan sosyal medya hesabı açmasına sınırlama getirildiği, Güney Kore’de 16 yaş altındaki çocuklara yönelik gece çevrimiçi oyun kısıtlamalarının uygulandığı, ABD’nin Florida eyaletinde küçük yaştaki çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin yasal düzenlemelerin bulunduğu aktarılıyor. Raporda ayrıca Avustralya, Yunanistan ve İrlanda’daki düzenleme tartışmaları ile Türkiye’de 13 yaş altının sosyal ağlara erişimine yönelik çalışma bilgileri de yer alıyor. “Hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalı” Küçük yaşlarda ekran kullanımının sınırlandırılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Ergenlik döneminde yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım çoğu zaman ters etki yapabilir. Çocuk, anne babanın bulunmadığı ortamda yine dijital dünyayla karşılaşacaktır. Eğer iç denetim geliştirmemişse yasak kalktığı anda kontrolsüz kullanıma yönelebilir. Bu nedenle hedef dış denetimden iç denetime geçiş olmalıdır.” dedi. “Burada dijital ebeveynlik gerekiyor.” diyen Tarhan, anne ve babanın hem sınır koyması hem de sınırın nedenini anlatması gerektiğini belirterek, çocuklara medya okuryazarlığı ve bilinçli dijital kullanım becerileri kazandırılması gerektiğini söyledi. Raporda dikkat çeken kavram; “Akran nezaketi” Raporda zorbalıkla mücadelede “akran nezaketi” ve “dijital nezaket” kavramları da öne çıkıyor. Milli Eğitim Bakanlığı ve sivil toplum iş birliğiyle “Zorbalıktan Uzak Programı”nın pilot uygulamalarının yürütüldüğü, 12-13 yaş grubunda akrandan akrana eğitim programlarının gerçekleştirildiği belirtiliyor. Uzmanların ilkokul üçüncü sınıftan itibaren dijital etik kuralların müfredata alınmasını istediği aktarılırken, BTK’nın da siber zorbalığı “siber nezakete”, akran zorbalığını ise “akran nezaketine” dönüştürmeyi amaçlayan çalışmalar yürüttüğü ifade ediliyor. “Negatifle mücadelenin yolu pozitifi artırmaktır” Prof. Dr. Nevzat Tarhan da zorbalığı yalnızca yasaklama ve cezalandırma yaklaşımıyla çözmenin mümkün olmadığını belirterek “akran nezaketi” kavramının önemine dikkat çekti. Tarhan, “Akran zorbalığıyla mücadelede yalnızca negatifi ortadan kaldırmaya çalışmak yeterli değildir. Negatifle mücadelenin en etkili yollarından biri pozitifi artırmaktır. Bu nedenle ‘akran zorbalığı’nın karşısına ‘akran nezaketi’ni koymak gerekir. Nezaketin içerisinde empati vardır; karşı tarafın hakkını, ihtiyacını ve duygusunu dikkate almak vardır. Yalnızca karşı tarafı anlamak değil, onu incitmeden problemi çözme becerisi vardır.” diye konuştu. “Teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir” Zorbalığı önlemede sosyal ve duygusal eğitimin ergenliğe bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Tarhan, “Bilgi yüklemekten önce çocuğun karakterine bir pusula kazandırılması önemlidir. Çünkü teknoloji hız verir ama değerler yön gösterir.” ifadelerini kullandı. Empatinin doğuştan değişmez bir özellik değil, öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Değer eğitimini yalnızca haftada bir saatlik ders olarak düşünmemek gerekir. Değer içerikli eğitim olmalıdır. Matematikte, edebiyatta, tarihte, hatta fen derslerinde bile olaylar üzerinden adalet, dürüstlük, merhamet, iş birliği ve sorumluluk tartışılabilir. Böylece değerler teorik bir bilgi olmaktan çıkar, günlük hayatın parçası haline gelir.” dedi. “Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir” Zorbalık gerçekleştikten sonra yalnızca cezalandırmaya odaklanmanın yeterli olmadığını söyleyen Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı: “Zorbalık yapan çocuğun yaptığı davranışın sonucunu görmesi, mağdurun ne hissettiğini anlaması ve sorumluluk alması sağlanmalıdır. Akran zorbalığının karşısına akran nezaketini koymak gerekir. Akran zorbalığının ilacı empatik iletişimdir. Bütün kötücül davranışların ortak noktalarından biri empati yoksunluğudur. Çocuğun vicdanını, merhametini ve empati kapasitesini geliştirirsek zorbalık ortaya çıktıktan sonra peşinden koşmak yerine daha ortaya çıkmadan önleyebiliriz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zekâ Televizyon ve Sinema Sektörünü Dönüştürüyor! Haber

Yapay Zekâ Televizyon ve Sinema Sektörünü Dönüştürüyor!

Yapay zekânın senaryo yazımı, diyalog oluşturma, görüntü ve ses üretimi gibi birçok alanda kullanılabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, “Geleneksel reklam gelirlerinin önemli bir bölümü dijital platformlara kayarken yapım maliyetleri sürekli artıyor. Bu nedenle yapay zekâya, sektör için teknolojik bir yenilik olarak kullanımının yanı sıra, ekonomik bir çözüm olarak da başvuruluyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, TV ve sinema sektöründe yapay zekayla içerik üretimini değerlendirdi. Yapay zekâ artık ekonomik bir çözüm olarak da değerlendiriliyor Televizyon ve sinema sektörünün son yıllarda ciddi ekonomik baskılarla karşı karşıya olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, “Geleneksel reklam gelirlerinin önemli bir bölümü dijital platformlara kayarken yapım maliyetleri sürekli artıyor. Bu nedenle yapay zekâya, sektör için teknolojik bir yenilik olarak kullanımının sıra, ekonomik bir çözüm olarak da başvuruluyor.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, Netflix'in 2025 yapımı The Eternaut dizisinde bazı görsel efekt süreçlerinin yapay zekâ desteğiyle çok daha kısa sürede tamamlanmasının bu dönüşümün güncel örneklerinden biri olduğuna dikkat çekerek, “Yapay zekâ özellikle ön hazırlık, görsel tasarım, kurgu ve pazarlama süreçlerinde maliyetleri düşürebiliyor. Medya ekonomisi açısından baktığımızda bu dönüşüm, şirketlerin daha az maliyetle daha fazla içerik üretme arayışının bir sonucu. Ancak bu noktada karşımıza şu soru kaçınılmaz olarak çıkıyor: Ortaya çıkan tasarruf içerik kalitesinin gelişmesi için mi var yoksa sadece şirketlerin kârını artırmak için mi önem taşıyor?” diye konuştu. Yapay zekâ üreticinin yerine geçmez, güçlü bir yardımcı olur Yapay zekânın senaryo yazımı, diyalog oluşturma, görüntü ve ses üretimi gibi birçok alanda kullanılabildiğini kaydeden Dr. Kabaş, “Yapay zekâ bugün senaryo taslakları oluşturabiliyor, alternatif diyaloglar yazabiliyor, görüntü ve ses üretebiliyor. Bu durum elbette ki yaratıcı süreçleri hızlandırıyor. Ancak yaratıcılık teknik üretimden ibaret değil. İyi bir hikâye çoğu zaman insan deneyiminden, gözlemden ve duygudan beslenmektedir. Bu nedenle yapay zekâyı üreticilerin yerine geçen bir aktörden ziyade onların kullandığı güçlü bir araç olarak görmek daha doğru olacaktır. Önümüzdeki dönemde en başarılı üretimler, insan yaratıcılığı ile yapay zekâ imkânlarını birlikte kullanan ekiplerden çıkacaktır.” şeklinde konuştu. Duygusal bağ yalnızca teknik kaliteyle kurulmaz Yapay zekâ destekli içeriklerin izleyiciler üzerindeki etkisine de değinen Dr. Kabaş, “İzleyiciler için teknik kalite kadar duygusal inandırıcılık da önemlidir. Martin Scorsese'nin The Irishman (2019) ya da Indiana Jones and the Dial of Destiny (2023) filmlerinde kullanılan dijital gençleştirme teknolojileri oldukça etkileyiciydi. Ancak izleyiciyi etkileyen temel unsur görüntüyle sınırlı kalmamaktadır. Karakterlerin taşıdığı insani deneyim de bu duygusal bağın kurulması adına önem taşımaktadır. Yapay zekâ ünlü oyuncuların yüzlerini gençleştirebilir ama deneyimin kendisini gençleştirememektedir. Ayrıca bu tür teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte izleyicilerin gerçek ile kurgu arasındaki sınırı ayırt etmesi de zorlaşabilmektedir. Bu nedenle yapay zekânın farklı kullanım biçimleri etik ve kültürel bir tartışma alanını genişletmektedir.” dedi. Standartlaşma kültürel çeşitlilik için risk oluşturabilir Yapay zekânın geçmişte üretilmiş milyonlarca içerikten öğrenerek çalıştığını hatırlatan Dr. Kabaş, “Bu nedenle bazen mevcut kalıpları tekrar etme eğilimi gösterebiliyor. Eğer sektör yalnızca algoritmaların başarılı bulduğu formüllere yönelirse birbirine benzeyen hikâyeler ve karakterler giderek artabilecek; hatta tek tipleşme sektörünün bir tür hedefine dahi dönüşebilecektir. Özellikle yerel kültürler açısından bu önemli bir risk. Örneğin Türk dizilerinin uluslararası başarısı büyük ölçüde yerel hikâyelerden ve özgün karakterlerden kaynaklanıyor. Yapay zekâ bu çeşitliliği destekleyen bir araç olursa faydalı olabilecektir ancak standartlaşmayı hızlandırırsa kültürel zenginlik de zarar görebilir.” diye konuştu. Hem algoritmik hem özgün yapımlar birlikte var olacak Yapay zekâ sayesinde içerik üretiminin ucuzlayıp hızlanmasının iki farklı sonucu beraberinde getireceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Denizcan Kabaş, “Yapay zekâ sayesinde daha fazla insan içerik üretebilecek ve teknik kaliteye daha kolay erişebilecek. Bu olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak benzer anlatı kalıpları ve güvenli formüllerin çoğalması riski de bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde bir yanda hızlı ve algoritmik içerikler, diğer yanda ise insan yaratıcılığının belirleyici olduğu daha özgün yapımların birlikte var olduğunu görebiliriz. Asıl mesele niceliğin değil, niteliğin nasıl korunacağı olacaktır.” ifadesinde bulundu. Meslekler yok olmayacak, iş tanımları değişecek Yapay zekânın medya sektöründeki meslekleri tamamen ortadan kaldırmayacağını ancak çalışma biçimlerini önemli ölçüde değiştireceğini belirten Dr. Kabaş, “Örneğin 2023 yılında Hollywood’da yaşanan senarist ve oyuncu grevleri, yapay zekânın yaratıcı emek üzerindeki etkilerine yönelik kaygıları açık biçimde ortaya koydu. Gelecekte yapay zekâya doğru komutları verebilen, üretilen içerikleri değerlendirebilen ve yaratıcı kararlar alabilen profesyoneller öne çıkacaktır. Diğer sektörlere benzer biçimde teknik bazı görevler azalırken denetleme, editörlük ve yaratıcı yönlendirme gibi alanların önemi artacaktır.” şeklinde konuştu. İletişim fakülteleri yapay zekâ okuryazarlığını merkeze almalı Türkiye'nin dizi ihracatında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer aldığını hatırlatan Dr. Kabaş, “Ancak yapay zekâ dönüşümü konusunda sektörün henüz deneme aşamasında olduğunu söyleyebiliriz. Yapım şirketleri ve medya kuruluşları çeşitli uygulamalar deniyor fakat ortak standartlar ve uzun vadeli stratejiler henüz netleşmiş değil. Üniversiteler açısından da benzer bir tablo var. İletişim fakültelerinin artık yalnızca kamera kullanmayı, kurgu yapmayı veya senaryo yazmayı öğretmesi yeterli değil. Yapay zekâ okuryazarlığı, veri etiği, telif hakları ve eleştirel medya okuryazarlığı da eğitimin temel parçaları haline gelmeli. Çünkü geleceğin iletişim profesyonelleri yapay zekânın kullanıcısı olmasının yanı sıra denetleyici ve yönlendiricisi de olacaktır.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yeşilay’dan Çocuk Dostu Dijital Oyunlar İçin Önemli Adım Haber

Yeşilay’dan Çocuk Dostu Dijital Oyunlar İçin Önemli Adım

Yeşilay, alkol, tütün, madde ve kumar bağımlılığıyla mücadelenin yanı sıra dijital bağımlılıklar alanında yürüttüğü farkındalık ve politika geliştirme çalışmalarını kararlılıkla sürdürüyor. Bu kapsamda ilki 4 Aralık’ta düzenlenen Çocukluk ve Çocuk Dostu Dijital Oyunlar Çalıştayı’nın ikincisi, 17 Şubat 2026 tarihinde Yeşilay Genel Merkezi Sepetçiler Kasrı’nda gerçekleştirildi. Uygulanabilir ve sürdürülebilir bir “çocuk dostu oyun derecelendirme sistemi” geliştirilmesine katkı sunma hedefiyle düzenlenen ilk çalıştayda, farklı disiplinlerden akademisyenlerin katılımı ile ele alınan çocukluk anlayışları ve yaş evreleri tartışmaları, ikinci çalıştayda çocuklara hizmet veren kurumların katılımı ile daha somut bir zemine taşındı. Çocuklara hizmet veren kamu, sivil toplum ve özel sektörden 20’yi aşkın kurumun katılımı ile kurumların ve yayıncıların çocuklara yönelik yürüttüğü hizmetlere esas teşkil eden çocukluk kabulleri ve yaş evreleri ele alındı. Çalıştayda, çocukların dijital iyi olma hâlini esas alan, kültürel ve toplumsal farklılıkları gözeten, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir oyun derecelendirme sisteminin nasıl geliştirilebileceği çok boyutlu olarak müzakere edildi. Mevcut küresel derecelendirme sistemlerinin tek tip çocukluk anlayışına dayandığına dikkat çekilirken, Türkiye’nin kendi değer dünyasını ve çocuk gelişimi yaklaşımlarını merkeze alan bir model geliştirme ihtiyacı vurgulandı. Çalıştay süresince eğitim, televizyon yayıncılığı, sinema, dijital yayıncılık ve dijital oyun alanlarında kullanılan çocukluk yaş evreleri, içerik üretimi ve sınıflandırma kriterleri ile bu alanlarda karşılaşılan zorluklar değerlendirildi. Kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve içerik üreticileri, çocuklara yönelik hizmetlerin dayandığı yaş gruplarını, mevcut sınıflandırmaların sınırlarını ve yeni bir dönemlendirme ihtiyacını tartışmaya açtı. Oturumlarda ayrıca, yapay zekâ destekli içerik üretimiyle birlikte ortaya çıkan yeni risk alanları, algoritmaların çocuk davranışları üzerindeki etkileri, dijital platformlarda çocukların korunmasına yönelik mekanizmalar ve ebeveyn rehberliğinin güçlendirilmesi gibi başlıklar ele alındı. Dijital oyunların yalnızca riskler üzerinden değil, çocukların gelişimine katkı sunabilecek yönleriyle de değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Çalıştay sonunda ortaya konan değerlendirme ve önerilerin, çocukların üstün yararını merkeze alan, önleyici ve koruyucu bir yaklaşımla geliştirilecek Çocuk Dostu Dijital Oyun Derecelendirme Sistemi için önemli bir zemin oluşturması hedefleniyor. Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin ev sahipliğinde, Medya Okuryazarlığı Araştırmaları Dergisi paydaşlığı ve editoryal ekibinin yürütücülüğünde başlatılan Dijital Oyun Araştırmaları Programı, Türkiye’de ve küresel ölçekte dijital oyun ekosistemini; üretim-dağıtım-iş modelleri, kullanıcı davranışları, düzenleyici çerçeve başlıklarıyla bütüncül olarak analiz etmek, elde edilen bulgularla çocukların üstün yararını önceleyen, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir oyun derecelendirme sistemi tasarlamak ve yaygınlaştırmaya yönelik politika mekanizmaları geliştirmeyi amaçlıyor. Yeşilay, bu alandaki çok paydaşlı iş birlikleri ile Türkiye için olduğu kadar bölgesel ve küresel ölçekte de örnek teşkil edebilecek bir model geliştirme çalışmalarına devam edecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye’de Çocuklara Sosyal Medya Sınırı Geliyor! Haber

Türkiye’de Çocuklara Sosyal Medya Sınırı Geliyor!

Dünyada Avustralya örneğiyle tartışılmaya başlanan “sosyal medyada yaş sınırı” uygulaması, Türkiye’de de gündemin üst sıralarına taşındı. 15 yaş altına yönelik bir sosyal medya sınırlamasının, çocukları dijital ortamların en problemli yönlerinden korumaya dönük önleyici bir adım olarak görülebileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, “Uzun süredir ebeveynlerin ve eğitimcilerin dile getirdiği kaygılar düşünüldüğünde, bu düzenleme devletin çocukların dijital dünyadaki güvenliği konusunda daha aktif bir rol almaya çalıştığını da gösteriyor.” dedi. Konunun yalnızca “yasak” üzerinden ele alınmasının yeterli olmayacağını vurgulayan Dr. Temel, “Sosyal medya aynı zamanda çocuklar için sosyalleşme, aidiyet kurma ve kendini ifade etme alanı. Bu nedenle böylesi bir düzenlemenin katı ve cezalandırıcı bir anlayışla değil, çocukları korurken dijital medya okuryazarlığını ve eleştirel medya kullanımını güçlendiren politikalarla birlikte düşünülmesi gerekiyor.” diye konuştu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, 15 yaş altındaki çocukların sosyal medya kullanımını sınırlandırmayı öngören yasal düzenlemenin bu ay sonunda TBMM’ye sunulacağını açıkladı. Dünyada Avustralya örneğiyle tartışılmaya başlanan "sosyal medyada yaş sınırı" uygulaması, Türkiye’nin de gündemine girdi. Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, "sosyal medyada yaş sınırı" uygulamasını değerlendirdi. Algoritmalar çocukları giderek daha riskli içeriklere yönlendiriyor Sosyal medyanın yaklaşık 20 yıldır hayatımızda olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, çocuklar üzerindeki etkilerin artık çok daha görünür hâle geldiğini belirterek, şu değerlendirmede bulundu: “Sosyal medyayla geçen yaklaşık 20 yılın ardından bu platformların çocuklar üzerindeki etkileri artık çok daha görünür ve tartışılır hâle gelmiş durumda. Algoritmaların kullanıcıları benzer ve giderek daha uç içeriklere yönlendirdiğini biliyoruz; bu konuda çok sayıda araştırma var. Yetişkinler için bile sorunlu olabilen bu yapı, çocuklar ve gençler açısından çok daha riskli sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin, özellikle genç kızlarda beden algısına odaklanan görüntü ve videolar, algoritmaların etkisiyle görünüş kaygılarını artırabiliyor ve yeme bozukluklarına varan riskler yaratabiliyor. Bu açıdan bakıldığında, 15 yaş altına yönelik bir sosyal medya sınırlaması, çocukları dijital ortamların en problemli yönlerinden korumaya dönük önleyici bir adım olarak görülebilir. Uzun süredir ebeveynlerin ve eğitimcilerin dile getirdiği kaygılar düşünüldüğünde, bu düzenleme devletin çocukların dijital dünyadaki güvenliği konusunda daha aktif bir rol almaya çalıştığını da gösteriyor.” Yasak tek başına yeterli değil Ancak konunun yalnızca “yasak” üzerinden ele alınmasının yeterli olmayacağını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, sosyal medyanın çocuklar ve gençler için sadece risklerden ibaret olmadığını da hatırlattı ve “Sosyal medya aynı zamanda çocuklar için sosyalleşme, aidiyet kurma ve kendini ifade etme alanı. Bu nedenle böylesi bir düzenlemenin katı ve cezalandırıcı bir anlayışla değil, çocukları korurken dijital medya okuryazarlığını ve eleştirel medya kullanımını güçlendiren politikalarla birlikte düşünülmesi gerekiyor.” diye konuştu. Ekrandan kopuş değil, dijital göç yaşanabilir Düzenlemenin hayata geçmesi hâlinde çocukların medya kullanım alışkanlıklarında önemli dönüşümler yaşanabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, bu sürecin “ekrandan tamamen kopuş” anlamına gelmeyeceğini belirtti ve şunları kaydetti: “Bu düzenleme hayata geçerse, çocukların ekrandan tamamen kopması değil, dijital bir göç yaşaması daha olası. Sosyal medya kullanımının ertelenmesiyle birlikte çocuklar, mesajlaşma uygulamaları, oyun platformları ve video içeriklerine daha fazla yönelebilir. Bu da medya kullanımının daha parçalı, platformlar arası geçişlerin daha sık olduğu bir yapıyı beraberinde getirebilir. Aynı zamanda sosyal medyayla daha geç yaşta tanışmak, bazı çocuklar için daha bilinçli ve kontrollü kullanım alışkanlıkları geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Ancak bu dönüşümün kalıcı ve sağlıklı olabilmesi, çocukların dijital dünyayı eleştirel biçimde tanımalarını sağlayacak medya okuryazarlığı ve rehberlik mekanizmalarıyla desteklenmesine bağlı.” Avustralya örneğinde 16 yaş altı hesaplar kapatıldı Dünyada bu alandaki en dikkat çekici örneklerden birinin Avustralya olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, Avustralya hükümetinin çıkardığı yasa doğrultusunda Meta’nın aldığı kararlara ilişkin şu bilgileri paylaştı: “Avustralya, 10 Aralık 2025’ten itibaren sosyal medya şirketlerine 16 yaş altındaki çocukların platformlarda hesap sahibi olmasını engelleme zorunluluğu getirdi. Düzenlemenin amacı, çocukların çevrimiçi güvenliğini artırmak ve zararlı içeriklerle karşılaşma riskini azaltmak. Meta bu düzenlemeye katılmadığını açıklasa da yasaya uyacağını duyurdu ve 4 Aralık’tan itibaren Avustralya’da 16 yaş altı olduğu tespit edilen Facebook, Instagram ve Threads hesaplarını kademeli olarak kapatmaya başladı.” 10 platform yükümlülük altında Avustralya’daki düzenlemenin yalnızca Meta’yı kapsamadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, toplam 10 sosyal medya platformunun benzer yükümlülüklerle karşı karşıya olduğunu ifade etti ve “Instagram, Facebook ve Threads’in yanı sıra Snapchat, TikTok, YouTube, X, Reddit, Twitch ve Kick olmak üzere toplam 10 platform, 16 yaş altındaki kullanıcıların hesaplarını engellemek ya da kapatmakla yükümlü. Platformların yaş doğrulama için ‘makul adımlar’ atması gerekiyor; aksi hâlde yüksek para cezaları söz konusu.” şeklinde konuştu. Sorumluluk ebeveynlerden platformlara kayıyor Bu tür düzenlemelerin en önemli yönlerinden birinin çocukların çevrimiçi güvenliğini bireysel ebeveyn denetiminin ötesine taşıması olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Duygu Temel, sözlerini şöyle tamamladı: “Uzun zamandır çocukların sosyal medyada maruz kaldığı zararlı içerikler, siber zorbalık ya da ruh sağlığını olumsuz etkileyebilecek paylaşımlar konuşuluyor; ama çoğu zaman çözüm ‘aileler dikkatli olmalı’ noktasında kalıyordu. Avustralya’daki düzenleme ise bu yaklaşımı değiştirerek, bu ortamları tasarlayan şirketleri daha net biçimde sorumlu tutuyor. Erken yaşta ve yoğun sosyal medya kullanımının çocuklar üzerinde baskı yarattığına dair kaygılar da bu kararın arkasındaki temel nedenlerden biri. 16 yaş altı için getirilen sınır, çocukları tamamen dijital dünyadan koparmayı değil, daha kontrollü ve güvenli bir çevrimiçi deneyim sunmayı hedefliyor. Avustralya, çocukların sosyal medya kullanımını sınırlamak için ülke düzeyinde kapsamlı bir yasa çıkaran ilk ülke. Bu yönüyle diğer ülkeler için önemli bir referans oluşturabilir.”

Final Summit 2025 Antalya’da Gerçekleştirildi Haber

Final Summit 2025 Antalya’da Gerçekleştirildi

Kurum bünyesindeki 400 öğretmeninin katılımıyla gerçekleşen ve dört gün süren zirve; ulusal ve uluslararası uzmanların yer aldığı kapsamlı bir eğitim programına ev sahipliği yaptı. Gün boyunca süren workshoplar, uygulamalı oturumlar ve uzman konuşmalarıyla zenginleşen etkinlik, Final Eğitim Kurumları’nın profesyonel gelişim odaklı vizyonunun önemli bir parçası olarak konumlandı. Final Eğitim Kurumları; 45 yıllık eğitim tecrübesini geleceğe taşımak, öğretmenlerin uluslararası eğitmenlerle bilgi alışverişini güçlendirmek ve eğitimde yenilikçi yaklaşımları sahayla buluşturmak amacıyla düzenlediği Final Summit 2025’i Antalya’ da gerçekleştirdi. Geniş katılımlı Summit etkinliğini geleneksel hale getirmeyi hedeflediklerini belirten Final Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Taşel, açılışta yaptığı konuşmada, “Final Summit’i sadece öğretmenlerimiz için bir eğitim etkinliği olarak değil, aynı zamanda bilgi ve deneyimin paylaşılacağı, ulusal ve uluslararası uzmanlarla doğrudan etkileşim imkanı sunan bir platform olarak kalıcı hale getirmeyi hedefliyoruz. Amacımız, her yıl daha da büyüyen ve eğitimde yenilikçi yaklaşımları sahayla buluşturan bu zirveyi, öğretmenlerimizin mesleki gelişiminde bir mihenk taşı haline dönüştürmek” dedi. Final Summit 2025 programı iki ana salonda eş zamanlı olarak yürütüldü. Bir ana salonda etkinliğin ana teması olan “AI ve Eğitimde Yeni Yaklaşımlar” ele alındı; yapay zekanın öğrenme süreçlerine etkisi, kişiselleştirilmiş dil eğitimi ve geleceğin eğitim modelleri uluslararası uzmanlar tarafından tartışıldı. Yabancı konuşmacılar; yapay zeka ve insan etkileşiminin dil öğrenimine katkıları, medya okuryazarlığı ve öğrenci motivasyonunu artıran yenilikçi öğretim tasarımları üzerine kısa ancak etkili sunumlar gerçekleştirdi. Uluslararası Eğitmen Peter Lucantoni, öğretmen sezgisi ile teknolojinin uyumuna dikkat çekerek “Yapay zekayı öğretmenin sezgisiyle birleştirerek dil öğrenimini daha insani ve etkili hale getiriyoruz” dedi. Modern dil eğitim yaklaşımlarıyla tanınan Harry Waters ise kişiselleştirilmiş öğrenmenin önemini “Öğrencinin ritmine ve öğrenme stiline uyumlanan çağdaş bir model, öğrenmeyi kalıcı kılar” sözleriyle vurguladı. Diğer ana salonda ise Final Eğitim Kurumları rehberlik ekibi, yeni nesil rehberlik perspektiflerini merkeze alan oturumlarda kariyer gelişimi, duygusal süreçlerin sınıf içi yansımaları ve bütüncül öğrenci takibi gibi konuları ele aldı. Öğrencilerin kariyer gelişiminde erken farkındalığın önemine dikkat çeken Final Eğitim Kurumları Ortaokul- Lise Rehberlik Koordinatörü Bora Serhat Çelik, “Kariyer eğitimi erken yaşta başlar…” sözleriyle eğitmenlerin yönlendirici rolünü vurguladı. Öğrencilerin iç dünyasının rehberliğin temel unsuru olduğunu belirten Final Eğitim Kurumları Okul Öncesi- İlkokul Rehberlik Koordinatörü Gözde Ay ise “Sınıfta görünmeyen duygusal engelleri fark etmek rehberliğin en kritik adımıdır” diyerek duygusal okuryazarlığın önemini aktardı. Yeni nesil eğitim yaklaşımları, Final Summit 2025’te ele alındı Zirvede, PDR ve yabancı dil alanlarına özel iki farklı program yürütüldü. Rehberlik alanında düzenlenen “Final Eğitim Kurumları’nda Yeni Nesil Rehberlik Perspektifleri” başlıklı oturumlarda; rehberlikte bütüncül yaklaşım, yapay zeka destekli koçluk süreçleri, yeni nesil sınav tasarımları, terapötik müdahale yöntemleri, K12 kariyer planlama uygulamaları ve mindfulness temelli teknikler ele alındı. Öne çıkan oturumlar arasında “Bütüncül Rehberlik: Koçluk ve Sınav Tasarımı” ve “Mindfulness Temelli Stres Yönetimi ve Dikkat Teknikleri” yer aldı. Program, Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak ve Dr. Bahar Eriş’in yanı sıra alanında uzman birçok eğitmenin katkılarıyla zenginleşti. Öğretmenler, bireyselleştirilmiş öğrenme modellerinden 21. yüzyıl becerilerine uzanan geniş bir içerikte gerçekleştirilen atölyelere katıldı. Uluslararası eğitmenlerin, yenilikçi dil öğretimi perspektiflerini aktardığı yabancı dil eğitimi programı ise “Personalizing Language Education: Blending AI and the Human Touch” temasıyla gerçekleştirildi. Yapay zekanın dil öğrenimindeki rolünü insan dokunuşuyla birleştiren yenilikçi yaklaşımlar, uluslararası uzmanlar Harry Waters, Peter Lucantoni, Steven J. Ogden ve diğer konuşmacıların sunumlarıyla ele alındı. Eğitimde yapay zekanın yaratıcı kullanımı, medya okuryazarlığı, öğrenci motivasyonunu artıran insan merkezli stratejiler ve derin düşünmeyi destekleyen öğretim tasarımları çeşitli workshoplarda uygulamalı olarak işlendi. “Mind and Machine: Media Literacy as the Human Touch in AI Language Learning”, “Designing Homework That Forces Thinking, Not Prompting” ve “Beyond the Algorithm: Keeping Language Human” gibi uygulamalı oturumlarla yeni öğrenme stratejilerini deneyimledi. Final Eğitim Kurumları mesleki gelişime yatırım yapıyor Her iki programda da katılımcılar dört gün boyunca; atölyeler, eşzamanlı workshoplar, uygulamalı eğitimler ve uzman söyleşileriyle yoğun bir akademik takvim izledi. Zirvenin sonunda düzenlenen sertifika törenlerinde, öğretmenlerin program süresince edindikleri kazanımlar resmi olarak belgelendirildi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.