Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Mikroorganizmalar

Kapsül Haber Ajansı - Mikroorganizmalar haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Mikroorganizmalar haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Suyu Kaynatmak Her Türlü Kirliliğe Karşı Yeterli Değil! Haber

Suyu Kaynatmak Her Türlü Kirliliğe Karşı Yeterli Değil!

Kirlenmiş suyun kolera, tifo, hepatit A ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarına yol açabileceğini ifade eden Sur, “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir.” dedi. Suyun kaynatılmasının her durumda yeterli olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sur, özellikle kimyasal kirlenmeye karşı vatandaşları uyardı. Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Sağlık Bakanlığı Danışmanı Prof. Dr. Haydar Sur, sel ve yoğun yağışların ardından şebeke suyunun güvenliği konusunda vatandaşların dikkat etmesi gereken noktaları değerlendirdi. Sel suları içme suyu şebekesine nasıl karışıyor? Şiddetli yağışların içme suyu kaynaklarında hem mikrobiyolojik hem de kimyasal kirlenmeye neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Haydar Sur, sel sularının taşıdığı atıkların önemli bir tehdit oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Sur, “Sel suları; kanalizasyon atıklarını, hayvan dışkılarını, tarımsal atıkları, çöpleri ve çeşitli kimyasal maddeleri içerebilir. Bu suların içme suyu kaynaklarına ulaşması, arıtma sistemlerine zarar vermesi veya dağıtım şebekesine sızması suyun kalitesini bozabilir.” dedi. Su şebekesindeki fiziksel hasarların da kirlenme riskini artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Sur, “İnsan ve hayvan dışkılarıyla bakteriler, virüsler ve parazitler suya karışabilir. Borularda çatlaklar oluşması veya su basıncının düşmesi, çevredeki kirli suyun şebekeye girmesine yol açabilir. Suyun bulanıklığının artması, dezenfeksiyon işleminin etkinliğini azaltabilir. Ayrıca yakıtlar, pestisitler, sanayi atıkları ve diğer kimyasallar da su kaynaklarına karışabilir.” Kirli su kolera, tifo ve hepatit A'ya yol açabilir! Kirlenmiş suyun tüketilmesinin ciddi enfeksiyon hastalıklarına neden olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Sur, özellikle dışkı kaynaklı mikroorganizmaların suya karışmasının önemli bir risk oluşturduğunu belirtti. Prof. Dr. Sur, “Kirlenmiş suyun tüketilmesi veya bu suyla hazırlanan yiyeceklerin yenmesi sonucunda bakteriyel enfeksiyonlardan kolera, tifo, şigelloz ve bazı E. coli enfeksiyonları; viral enfeksiyonlardan hepatit A, norovirüs ve rotavirüs enfeksiyonları; paraziter enfeksiyonlardan ise giardiyaz ve kriptosporidiyoz görülebilir.” diye konuştu. Bu hastalıkların farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Sur, “Bu hastalıklar ishal, kusma, karın ağrısı, ateş ve sıvı kaybına neden olabilir. Hepatit A gibi bazı enfeksiyonlarda ise sarılık, halsizlik ve bulantı gibi belirtiler ön plana çıkabilir.” ifadelerini kullandı. “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir” Vatandaşların suyun güvenliğini değerlendirirken en sık düştüğü yanılgılardan birinin görünümüne güvenmek olduğunu belirten Prof. Dr. Haydar Sur, “Berrak, kokusuz ve normal tatta olan su da hastalık yapıcı mikroorganizmalar içerebilir. Renk, koku ve tat değişiklikleri kirlenmeye işaret edebilir; ancak bunların bulunmaması mikrobiyolojik güvenliğin kanıtı değildir.” dedi. Kirleticilerin çoğunun gözle fark edilemeyeceğini ifade eden Prof. Dr. Sur, “Bazı bakteriler, virüsler ve parazitler gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Benzer şekilde, bazı kimyasal kirleticiler de suyun duyusal özelliklerini değiştirmeden bulunabilir.” değerlendirmesinde bulundu. “Suyu kaynatmak her türlü kirliliğe karşı yeterli değildir” Sel sonrasında şebeke suyunun güvenliğinden şüphelenildiğinde vatandaşların suyu kaynatarak kullanma yoluna gidebildiğini belirten Prof. Dr. Sur, bunun yalnızca belirli koşullarda etkili olduğuna dikkat çekti. “Mikrobiyolojik kirlenme söz konusuysa, doğru şekilde kaynatma hastalık yapıcı mikroorganizmaların büyük bölümünü etkisiz hâle getirir. Ancak her türlü su kirliliğine karşı yeterli değildir.” diyen Prof. Dr. Sur, kimyasal kirlenmenin farklı değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Sur, şu uyarılarda bulundu: “Yakıt, pestisit, ağır metal veya sanayi kaynaklı kimyasallar kaynatmayla güvenli hâle gelmez. Bazı maddeler su buharlaştıkça daha yoğun bile hâle gelebilir. Bazı toksinler sıradan kaynatma işlemiyle ortadan kaldırılmaz. Kanalizasyon kaynaklı kirlenme yalnızca kimyasal değil, mikrobiyolojik de olabilir. Kaynatma mikroorganizmaları etkisizleştirebilse de suyun kimyasal açıdan güvenli olduğunu garanti etmez.” Yakıt, kimyasal atık veya başka toksik maddelerle kirlenme ihtimali bulunan suların kaynatılarak içilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, bu tür durumlarda güvenli alternatif su kaynaklarının kullanılmasının önemine işaret etti. “Suyu kaynatarak kullanın” ve “Suyu içmeyin” uyarıları aynı anlama gelmiyor! Şebeke suyunun kirlendiğinden şüphelenildiğinde öncelikle belediyenin, su ve kanalizasyon idaresinin ve sağlık yetkililerinin duyurularının takip edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sur, vatandaşlara yapılan uyarıların niteliğinin büyük önem taşıdığını söyledi. Prof. Dr. Sur, “‘Suyu kaynatarak kullanın’, ‘suyu içmeyin’ ve ‘suyu hiçbir amaçla kullanmayın’ uyarıları aynı anlama gelmez. Mikrobiyolojik riskte kaynatma yeterli olabilirken kimyasal kirlenmede veya suyla temasın da tehlikeli olduğu durumlarda kaynatma çözüm değildir.” dedi. Yetkililerin suyun güvenli olmadığını bildirmesi durumunda belirtilen kısıtlamalara mutlaka uyulması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sur, güvenli olduğu doğrulanmış ambalajlı suyun veya yetkili kurumların sağladığı güvenli suyun kullanılmasını önerdi. Prof. Dr. Sur, “Şüpheli su içilmemeli; çay, kahve, çorba ve bebek maması hazırlamakta kullanılmamalıdır. Diş fırçalama, yiyecek yıkama ve buz yapma işlemlerinde güvenli su tercih edilmelidir. Buzdolabının su ve buz dağıtıcıları da şebekeye bağlı olduğundan, uyarı süresince kullanılmamalıdır. Şüpheli suyla temas eden ve ağıza götürülen emzik, biberon ve benzeri malzemeler güvenli yöntemlerle temizlenmelidir.” diye konuştu. Kirli suyla yıkanan sebze ve meyveler de enfeksiyon kaynağı olabilir! Kirlenmiş şebeke suyunun yalnızca içildiğinde değil, yemek hazırlığında kullanıldığında da sağlık riski oluşturabileceğini ifade eden Prof. Dr. Haydar Sur, “Kirlenmiş su yalnızca doğrudan içildiğinde değil, yiyeceklerin hazırlanması, mutfak gereçlerinin temizlenmesi ve buz yapılması sırasında da enfeksiyonlara neden olabilir. Özellikle pişirilmeden tüketilen gıdalar daha fazla dikkat gerektirir.” dedi. Şebeke suyunun güvenli olmadığı durumlarda sebze ve meyvelerin bu suyla yıkanmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, şöyle devam etti: “Salata, taze yeşillik, çiğ sebze ve meyveler, kirli suyla temas ettiğinde hastalık etkenlerini taşıyabilir. Yıkanmış olması, kirli suyla temas etmiş bir ürünü her zaman güvenli hâle getirmez. Çorba, sos, içecek, bebek maması ve pişirme öncesinde su eklenen yiyeceklerde güvenli su kullanılmalıdır. Pişirme bazı mikroorganizmaları etkisizleştirse de kimyasal kirlenmeyi ortadan kaldırmaz.” Buz ve mutfak gereçlerinin de risk taşıyabileceğine değinen Prof. Dr. Sur, “Güvenli olmayan suyla hazırlanmış buz kullanılmamalıdır. Buzun donması suyu güvenli hâle getirmez.” uyarısında bulundu. Bulaşıkların temizliğinde güvenli su ve uygun dezenfeksiyon yöntemlerinin kullanılması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sur, özellikle bebeklerin beslenmesinde kullanılan biberon ve emziklerin güvenli suyla temizlenmesi ve uygun biçimde dezenfekte edilmesinin önemini vurguladı. Hastalık belirtileri günler, hatta haftalar sonra ortaya çıkabilir! Kirli su kaynaklı enfeksiyonların belirtilerinin hemen ortaya çıkmayabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Haydar Sur, vatandaşların özellikle sel ve su taşkınlarını takip eden dönemde sağlık durumlarını gözlemlemeleri gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Sur, “Belirtilerin ortaya çıkma süresi, alınan mikroorganizmanın türüne, maruz kalınan miktara ve kişinin bağışıklık durumuna göre değişir. Bazı hastalıklar saatler içinde, bazıları ise günler veya haftalar sonra belirti verebilir.” dedi. Enfeksiyonların ishal, kusma, ateş ve karın ağrısıyla başlayabileceğini ifade eden Sur, bazı belirtilerin acil tıbbi değerlendirme gerektirdiğini söyledi. Prof. Dr. Sur, “Dışkıda kan görülmesi, şiddetli veya giderek artan karın ağrısı, yüksek veya devam eden ateş, sık tekrarlayan kusma nedeniyle sıvı alınamaması durumlarında tıbbi değerlendirme geciktirilmemelidir. İdrar miktarında belirgin azalma, ağız kuruluğu, baş dönmesi veya bayılma gibi susuzluk belirtileri de önemsenmelidir.” diye konuştu. Özellikle bilinç bulanıklığı, aşırı uyku hâli ve belirgin genel durum bozukluğuna dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sur, “Kanlı ishal, belirgin bilinç değişikliği, bayılma veya ağır sıvı kaybı belirtileri acil değerlendirme gerektirir.” ifadelerini kullandı. Şebeke suyu yeniden kullanılmadan önce bilimsel analizler yapılmalı! Sel ve şiddetli yağışların ardından su şebekesinin güvenliğinin yalnızca gözleme dayalı olarak değerlendirilemeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Haydar Sur, suyun yeniden kullanılabilmesi için kapsamlı kontroller yapılması gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Sur, “Şebeke suyunun yeniden güvenli kabul edilmesi, yalnızca suyun akmaya başlamasına veya berrak görünmesine bağlı değildir. Su kaynağından arıtma tesisine, dağıtım şebekesinden tüketicinin musluğuna kadar bütün sistemin değerlendirilmesi gerekir.” dedi. Dünya Sağlık Örgütü'nün su güvenliğinin risk temelli yönetim ve bağımsız denetimle sağlanmasını önerdiğini hatırlatan Prof. Dr. Sur, su kaynağı ve altyapının incelenmesi, mikrobiyolojik, fiziksel ve kimyasal analizlerin yapılması, arıtma ve dezenfeksiyon işlemlerinin doğrulanması ve şebekenin farklı noktalarından numuneler alınması gerektiğini kaydetti. Bu süreçte halkın zamanında ve doğru bilgilendirilmesinin de önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sur, “Su güvenliğini yetkili kurumların kontrolleri belirler. Sel sonrasında suyun yeniden kullanılabilir olduğu, yalnızca görünüşüne veya tadına bakılarak ilan edilemez.” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sel Sonrası Eve Dönüşte Görünmeyen Tehlikelere Dikkat! Haber

Sel Sonrası Eve Dönüşte Görünmeyen Tehlikelere Dikkat!

Sel felaketinin ardından evlere ve iş yerlerine dönüş, yalnızca hasarın giderilmesiyle sınırlı değil. Taşkın sularıyla taşınan kanalizasyon atıkları, kimyasal kalıntılar ve çeşitli mikroorganizmalar yaşam alanlarında sağlık riskleri oluşturabiliyor. Islak kalan eşyalarda ve duvarlarda gelişen küf de özellikle solunum yolu hastalıkları bulunan kişiler için sorun yaratabiliyor. İstanbul Rumeli Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdür Yardımcısı Öğr. Gör. Selay Duran, sel sonrasında temizlik çalışmalarına başlamadan önce can güvenliğinin sağlanması gerektiğini belirterek, “Suların çekilmesi, bir binanın güvenli olduğu anlamına gelmez. Hasarlı yapılara, yetkililer güvenli olduğunu bildirmeden girilmemeli. Sel suyuyla kaplı yollar yürüyerek ya da araçla geçilmemeli. Elektrik tesisatı ve gaz bağlantıları da uzman kontrolünden geçmeden kullanılmamalı” dedi. Temizlik sırasında yapılan hatalar sağlık riskini artırabiliyor Selin ardından ev ve iş yerlerinde biriken suyun ve çamurun temizlenmesi sırasında koruyucu ekipman kullanılması gerekiyor. Su geçirmez çizme, dayanıklı eldiven, uzun kollu giysi ve koruyucu gözlük, kirli su ve atıklarla teması azaltan önlemler arasında yer alıyor. Toz ve küf bulunan alanlarda ise uygun bir solunum koruyucu kullanılması önem taşıyor. Duran, temizlik çalışmalarında özellikle temizlik ürünlerinin yanlış kullanımına karşı uyararak, “Sel sonrası temizlikte yalnızca kir ve çamurun uzaklaştırılması yeterli değil; işlemin güvenli biçimde yapılması da gerekiyor. Sert yüzeyler öncelikle su ve deterjanla temizlenmeli, dezenfektanlar gerektiğinde ürünün kullanım talimatlarına uygun olarak kullanılmalı. Çamaşır suyu kesinlikle amonyak, asitli ürünler veya başka temizlik maddeleriyle karıştırılmamalı. Bu karışımlar tehlikeli gazların açığa çıkmasına neden olabilir” diye konuştu. Temizlik sırasında çocukların, gebelerin, bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerin ve kronik solunum hastalığı bulunanların kirli veya küflü alanlardan uzak tutulması da önem taşıyor. Nemli kalan evlerde küf tehlikesi Selden sonra suyun uzaklaştırılması kadar, ıslanan alanların kurutulması da önem taşıyor. Uzun süre nemli kalan duvarlar, zeminler ve eşyalar küf oluşumuna yol açabiliyor. Küf, alerjik reaksiyonları ve solunum yolu şikâyetlerini artırabiliyor. Öğr. Gör. Selay Duran, “Sel suyuna maruz kalan mekânlar ve eşyalar mümkünse ilk 24-48 saat içinde tamamen kurutulmalı. Yeterince temizlenemeyen veya kurutulamayan halı, yatak ve döşemeli mobilyalar gibi eşyaların uzaklaştırılması gerekebilir. Görünür küf bulunan alanlarda, temizlik yapılmadan güçlü fanlarla havalandırma sağlamak küf parçacıklarının yayılmasına neden olabilir. Yaygın küf oluşumu veya kanalizasyon kaynaklı kirlilik varsa uzman desteği alınmalı” ifadelerini kullandı. Sel suyuyla temas eden gıdalar tüketilmemeli Sel, şebeke suyunu ve kuyuları da kirletebiliyor. Bu nedenle içme, yemek hazırlama, diş fırçalama ve bebek maması hazırlama gibi işlemlerde yalnızca güvenli olduğu doğrulanmış suyun kullanılması gerekiyor. Yerel yetkililerin suya ilişkin duyurularının takip edilmesi de önem taşıyor. Duran, suyun kaynatılmasının her türlü kirlenmeyi ortadan kaldırmadığını vurgulayarak, “Kaynatma işlemi bazı mikroorganizmaları etkisiz hâle getirebilir ancak sudaki kimyasal kirleticileri gidermez. Bu nedenle suyun güvenli olup olmadığı konusunda yetkili kurumların açıklamaları esas alınmalı. Sel suyuyla temas etmiş gıdalar tüketilmemeli; elektrik kesintisi nedeniyle uygun soğuklukta korunamayan, bozulabilir besinler de kullanılmamalı” dedi. Küçük yaralanmalar da ihmal edilmemeli Sel sonrası temizlik sırasında cam kırıkları, metal parçaları ve diğer atıklar kesik veya delici yaralanmalara neden olabiliyor. Kirli suyla temas eden yaralarda enfeksiyon riski artabiliyor. Kesiklerin temiz suyla yıkanması ve uygun pansumanla kapatılması, kirli, derin veya delici yaralanmalarda ise tetanos aşısı gereksiniminin sağlık personeli tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Duran, sel sonrasında ortaya çıkan sağlık belirtilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, “Ateş, ishal, kusma, solunum sıkıntısı veya yarada artan kızarıklık, şişlik ve akıntı gelişirse sağlık kuruluşuna başvurulmalı. Temizlik sırasında dinlenmeye ve güvenli içme suyuna erişime de dikkat edilmeli. Sel sonrası iyileşme sürecinde hem kişisel korunma hem de sağlık sorunlarının erken fark edilmesi önemli” diye konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Nu D-Active, Kapalı Alanlarda Enfeksiyon Riskini Akıllı Teknolojiyle Önlemeye Odaklanıyor Haber

Nu D-Active, Kapalı Alanlarda Enfeksiyon Riskini Akıllı Teknolojiyle Önlemeye Odaklanıyor

İnsanlar zamanlarının büyük bölümünü kapalı alanlarda geçiriyor. Avrupa Çevre Ajansı (EEA) verilerine göre Avrupa’da bu oran yüzde 80-90’a ulaşıyor. Okul, hastane, ofis, AVM gibi yoğun kullanılan kapalı alanlarda insan yoğunluğu, havalandırma koşulları, sıcaklık ve nem gibi değişkenler hava kalitesini ve enfeksiyonların yayılım riskini etkileyebiliyor. Nu Teknoloji, ARTEQ ve DLED bu ihtiyaçtan hareketle, hava kalitesi ve enfeksiyon riskinin izlenmesinden dezenfeksiyona uzanan süreci tek sistem üzerinden yönetebilen Nu D-Active çözümünü geliştirdi. Sistem ortam koşullarını izliyor, elde edilen veriler üzerinden enfeksiyon riskini analiz ediyor ve risk belirlenen seviyeye ulaştığında görünür ışık tabanlı dezenfeksiyon sistemini devreye alabiliyor. Böylece, ölçüm, analiz, karar ve müdahaleden oluşan bütünleşik bir yapıya dönüşüyor. Sistemde Nu Teknoloji’ye ait NuSafe 360 hava kalitesi ve çevresel verileri sürekli izlerken, ARTEQ'in geliştirdiği ClairSense teknolojisi bu veriler üzerinden enfeksiyon riskini hesaplıyor. Nu Teknoloji'nin IoT haberleşme ve yazılım altyapısı ise veriyi, risk eşiklerini ve otomasyon sürecini yönetiyor. Riskin belirlenen seviyeye ulaşması halinde DLED'in dezenfeksiyon sistemi devreye alınıyor. Nu D-Active; hastaneler ve sağlık kuruluşları, okul ve kreşler, üniversiteler, oteller, AVM'ler, ofisler ile gıda üretim ve satış alanları başta olmak üzere insan yoğunluğunun yüksek olduğu farklı kapalı alanlarda kullanılabilecek şekilde geliştirildi. Sistem, kullanım alanının özelliklerine göre risk eşikleri, bildirimler ve dezenfeksiyon senaryolarının yapılandırılmasına olanak sağlıyor. “Ölçüm, analiz ve müdahaleyi aynı yapı içinde buluşturduk” Nu Teknoloji'nin İş Geliştirmeden Sorumlu Kurucu Ortağı Ayşe Nur Koroğlu, “ARTEQ ile geçen yıl başlattığımız iş birliğinde kapalı alanlardaki hava kalitesini ölçmenin ötesine geçerek, çevresel veriler üzerinden enfeksiyon riskini görünür hale getirmeyi hedeflemiştik. Nu D-Active ile şimdi bu yaklaşımı bir adım ileri taşıyoruz. DLED'in dezenfeksiyon teknolojisini sisteme dahil ederek ölçüm, analiz ve müdahaleyi aynı yapı içinde buluşturduk. Sistem ortamı sürekli takip ediyor, riski değerlendiriyor ve belirlediğimiz eşiklere ulaşıldığında dezenfeksiyon sürecini devreye alıyor. Hedefimiz insanların yoğun olarak bulunduğu kapalı alanların daha sağlıklı ve veriye dayalı bir sistemle yönetilmesini sağlamak” dedi. “Belirli mikroorganizmalar üzerinde %99,999’un üzerinde azalma tespit edildi” DLED Kurucu Ortağı Direnç Özdemir ise görünür ışık teknolojisinin sağladığı farklılığa dikkat çekerek, “DLED'i geliştirirken görünür ışığın mikrobiyal yük üzerindeki etkisini günlük yaşamın akışını bozmadan kullanılabilecek bir teknolojiye dönüştürmeyi hedefledik. Sistem, insanlar ortamdayken de çalışabiliyor ve aydınlatma ile sürekli dezenfeksiyonu aynı yapıda buluşturuyor. Nu D-Active ile bu teknoloji artık bağımsız çalışan bir sistem olmaktan çıkarak ortamın risk seviyesine göre devreye girebilen akıllı bir yapının müdahale katmanına dönüşüyor. Sistem UV içermiyor, ozon üretmiyor ve ışığa maruz kalan hava ve yüzeylerde mikrobiyal yükün azaltılmasına yönelik olarak çalışıyor. Bu yönde Akdeniz Üniversitesi Ar-Ge ve Biyosidal Ürün Analiz Laboratuvarı'nda yapılan testlerde, belirli mikroorganizmalar üzerinde* %99,999’un üzerinde azalma tespit edildi” dedi. “Risk bilgisi ekranda kalmıyor” ARTEQ Kurucu Ortağı ve CTO'su Tayyip Ensar Özkaya da “Enfeksiyon riski doğrudan gözle görülebilen bir parametre değil. ClairSense, hava kalitesi ve çevresel verileri analiz ederek bu riski ölçülebilir bir göstergeye dönüştürüyor. Nu D-Active'in önemli farkı ise elde edilen risk bilgisinin yalnızca bir raporda veya ekranda kalmaması. Nu Teknoloji'nin altyapısıyla karar mekanizmasına bağlanan veri, DLED entegrasyonuyla gerektiğinde fiziksel müdahaleye dönüşebiliyor” diye konuştu. *Akdeniz Üniversitesi Ar-Ge ve Biyosidal Ürün Analiz Laboratuvarı'nda gerçekleştirilen testlerde E. coli, Staphylococcus aureus, Enterococcus hirae ve Pseudomonas aeruginosa üzerinde, belirlenen laboratuvar koşullarında 5 log'un üzerinde mikrobiyal azalma raporlandı. Bu değer söz konusu test koşullarında yüzde 99,999'un üzerinde azalmaya karşılık geliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuklarda Ağız ve Diş Sağlığında Doğru Alışkanlıkların Önemi Haber

Çocuklarda Ağız ve Diş Sağlığında Doğru Alışkanlıkların Önemi

Çocuklarda diş fırçalama yalnızca ağız ve diş sağlığını korumaya yönelik bir rutin olarak değerlendirilmemelidir. Diş fırçalama, çocukluk döneminden itibaren önem arz eden, diş tedavilerinin ilk adımıdır. Düzenli ve doğru şekilde idame ettirilen ağız bakımı alışkanlıkları, ilerleyen yaşlarda oluşabilecek birçok problemin önlenmesine yardımcı olur. İlk süt dişleri genellikle bebekliğin 6–12. ayları arasında çıkmaya başlar. Bu dönemden itibaren ağız hijyeni rutinleri bir alışkanlık olarak devam ettirilmelidir. Ortalama 2,5–3 yaş civarında tamamlanan 20 süt dişi, düzenli olarak temizlenmediğinde çürük ve enfeksiyon açısından ciddi risk oluşturabilir. Süt dişleri nasıl olsa değişecek düşüncesi doğru değildir. Süt dişlerinin sağlıklı olması; çocuğun beslenmesi, konuşma gelişimi, çene gelişimi ve ileride çıkacak olan daimi dişlerin sağlıklı sürmesi ve dizilimi açısından büyük önem taşır. Çocuklarda diş fırçalama alışkanlığı nasıl kazandırılmalı? Çocukların alışkanlık kazanmasında ebeveynlerin rolü çok büyük. Çocuklar özellikle erken yaşlarda ailelerini gözlemleyerek öğrenir. Bu nedenle anne ve babaların diş fırçalamayı birlikte yapılan keyifli bir rutin haline getirmesi önemlidir. Diş fırçalama bir zorunluluk veya ceza gibi değil, günlük yaşamın doğal bir parçası olarak aktarılmalıdır. Ebeveynlerin bu sürece aktif katılım göstermesi, çocukların ağız bakımını benimsemesini ve sürdürülebilir bir alışkanlık haline getirmesine yardımcı olur. Daimi dişlerin tamamlandığı zamana kadar, dişler mutlaka ebeveyn kontrolünde fırçalamalıdır. Süt dişlerinin yerlerin daimi dişlere bırakmaya başladığı karma dişlenme dönemlerinde, yeterli ağız hijyeninin sağlanması ve dişlerin sürmelerini sağlıkla tamamlaması ilerleyen dönemlere taşınabilecek büyük problemlerin önlenebilmesi için önemlidir. Çocuklarda diş macunu kullanımı nasıl olmalı? Çocuklarda kullanılan diş macununun miktarı yaşa göre belirlenmelidir. 3 yaşına kadar pirinç tanesi büyüklüğünde, 3–6 yaş arasında ise bezelye tanesi büyüklüğünde diş macunu kullanılması önerilir. Dişlerin günde iki kez, doğru teknikle fırçalanması ağız ve diş sağlığının temelini oluşturur. Bunun yanında düzenli diş hekimi kontrolleri de erken dönemde oluşabilecek problemlerin ilerlemeden tespit edilmesi açısından önemlidir. Probiyotiklerin ağız ve diş sağlığı üzerinde nasıl bir etkisi bulunuyor? Dünya Sağlık Örgütü probiyotikleri, “yeterli miktarda alındığında sağlık yararı sağlayan canlı mikroorganizmalar” olarak tanımlıyor. Güncel araştırmalar, belirli probiyotik suşlarının diş çürüğüne neden olan bazı bakterilerin seviyesini azaltabileceğini gösteriyor. Bunun yanında probiyotiklerin tükürük akış hızını artırması, tükürüğün pH dengesini ve tamponlama kapasitesini desteklemesi, ağız ortamının çürüğe karşı daha dirençli hale gelmesine katkı sağlayabiliyor. Ancak probiyotiklerin diş fırçalama ve düzenli ağız bakımının yerine geçmediğini özellikle belirtmek gerekir. Sağlıklı bir ağız için temel yaklaşım; doğru fırçalama, dengeli beslenme ve düzenli diş hekimi kontrolleridir. Diş sağlığı ile genel sağlık arasında nasıl bir ilişki bulunuyor? Ağız sağlığı, vücudun genel sağlığından bağımsız olarak değerlendirilmemelidir. Diş enfeksiyonlarının önlenmesi yalnızca ağız ve diş sağlığı açısından değil, genel sağlık açısından da önem taşır. Düzenli diş fırçalama, diş eti problemlerinin ve enfeksiyonların önlenmesine yardımcı olur. Ağızda oluşan enfeksiyonların kontrol altında tutulması, özellikle kalp sağlığı gibi hayati önem taşıyan durumlar açısından da önemlidir. Çocuklarda ekran karşısında yemek yemek neden risk oluşturuyor? Günümüzde tablet ve telefon kullanımı çocukların günlük yaşamının önemli bir parçası haline geldi. Ancak ekran karşısında yemek yemek, ağız ve diş sağlığı açısından göz ardı edilmemesi gereken riskler oluşturabiliyor. Ekran karşısında yemek yerken çiğneme süresi istemsiz olarak uzayabilir veya çocuklarda gıdaları ağız içerisinde bekletme alışkanlığı gelişebilir. Özellikle karbonhidrat ve şeker içeren besinlerin ağızda uzun süre kalması, çürük oluşum riskini artırabilir. Ayrıca ekran karşısında yemek sırasında çocuğun yemeğe odaklanmaması, ağız açık şekilde yemek yeme alışkanlığı kazanmasına sebebiyet vererek çenelerin gelişimini olumsuz etkileyebilir. Ekran kullanımında duruş bozuklukları da çocukların ağız ve diş gelişimini etkileyebilir mi? Evet, uzun süre tablet veya telefon kullanımı sırasında oluşan duruş bozuklukları çocukların gelişimini etkileyebilir. Özellikle cihazların göz hizasının altında tutulması, başın sürekli öne eğik pozisyonda kalmasına neden olur. Bu durum zaman içerisinde boyun postürünü, solunum fonksiyonlarını ve çene gelişimini etkileyebilir. Çocuklarda uzun süreli yanlış duruş alışkanlıkları, çene eklemi sağlığı açısından da risk oluşturabilir. Çene eklemi ve ağız solunumu açısından aileler nelere dikkat etmeli? Diş sıkma, travmalar ve postür bozuklukları çene eklemi problemlerinde sık karşılaşılan nedenler arasında yer alıyor. Zaman içerisinde çene hareketlerinde kısıtlılık, çiğneme sırasında zorlanma veya eklemden ses gelmesi gibi belirtiler görülebiliyor. Bunun yanında uzun süreli ekran kullanımı bazı çocuklarda ağızdan nefes alma alışkanlığını da tetikleyebilir. Ağızdan nefes alma; dilin doğru pozisyonda konumlanmasını engelleyerek üst çene gelişimini etkileyebilir. Erken dönemde fark edilmeyen bu durumlar, ilerleyen süreçte çene darlıkları, kapanış bozuklukları ve yüz gelişimiyle ilgili problemlere yol açabilir. Bu nedenle çocukların yalnızca diş sağlığı değil, nefes alma şekli, duruşu ve genel ağız gelişimi de bütüncül olarak değerlendirilmelidir. Ebeveynlere son olarak ne önerirsiniz? Çocuklarda sağlıklı bir ağız yapısının temeli erken yaşlarda atılır. Düzenli diş fırçalama, doğru ürün kullanımı, dengeli beslenme, ekran kullanım alışkanlıklarının kontrol edilmesi ve düzenli diş hekimi kontrolleri çocukların yaşam boyu ağız sağlığını destekleyecek olan ilk ve en önemli adımlardır. Ağız ve diş sağlığı yalnızca estetik bir konu değil; çocuğun genel sağlığının, gelişiminin ve yaşam kalitesinin önemli bir parçasıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yaz Tatilinde Lens Kullananlar Dikkat! Haber

Yaz Tatilinde Lens Kullananlar Dikkat!

Uzmanlar; deniz, havuz ve hatta duş sırasında kontakt lens kullanımının göz enfeksiyonları açısından önemli riskler oluşturabileceğine dikkat çekiyor. Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ahmet Taşar, özellikle yaz aylarında artan su teması nedeniyle kontakt lens kullanıcılarının daha dikkatli olması gerektiğini belirtiyor. Su ve Kontakt Lens Bir Araya Geldiğinde Risk Artabiliyor Kontakt lensler kornea yüzeyine doğrudan temas eden tıbbi ürünlerdir. Bu nedenle kullanım kurallarına uyulmaması durumunda enfeksiyon gelişme riski artabilmektedir. Deniz, havuz veya duş suyunda bulunabilen bazı mikroorganizmalar lens yüzeyine tutunarak göz dokusuna ulaşabilir. Op. Dr. Ahmet Taşar konu hakkında şu açıklamalarda bulunuyor: "Kontakt lensler mutlaka önerilen sürelerde kullanılmalı, gece uyumadan önce çıkarılmalı ve uygun solüsyonlarla saklanmalıdır. Lenslerle denize veya havuza girildiğinde su içerisindeki mikroorganizmalar lens ile kornea arasında kalabilir ve enfeksiyon gelişmesi için uygun bir ortam oluşabilir." Basit Bir Rahatsızlık Gibi Başlayıp Ciddi Sonuçlara Yol Açabilir Lens kullanımına bağlı gelişen enfeksiyonlar başlangıçta hafif belirtilerle kendini gösterebilir. Ancak gerekli değerlendirme ve tedavi süreci geciktiğinde daha ciddi tablolar ortaya çıkabilmektedir. Gözde kızarıklık, batma, sulanma, bulanık görme ve ışığa karşı hassasiyet gibi şikâyetler enfeksiyonun ilk belirtileri arasında yer alabilir. İlerleyen süreçte kornea dokusunu etkileyen keratit gibi daha ciddi enfeksiyonlar gelişebilir. Bu nedenle özellikle deniz veya havuz sonrasında ortaya çıkan göz şikâyetlerinin ihmal edilmemesi önem taşımaktadır. Deniz ve Havuz Sonrasında Bu Belirtilere Dikkat Deniz veya havuz sonrasında; Gözde belirgin kızarıklık,Ağrı veya batma hissi,Bulanık görme,Yoğun sulanma,Işığa karşı hassasiyet, gibi belirtiler ortaya çıkıyorsa göz hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmesi önerilmektedir. Yaz Aylarında Lens Kullanıcıları Nelere Dikkat Etmeli? Yaz döneminde kontakt lens kullanan bireylerin hijyen kurallarına daha fazla özen göstermesi gerekir. Enfeksiyon riskinin azaltılmasına yardımcı olabilecek bazı önlemler şunlardır: Lenslerin önerilen kullanım süresi aşılmamalıdır.Lensler düzenli olarak değiştirilmeli ve bakım ürünleri uygun şekilde kullanılmalıdır.Lenslerle duş alınmamalı, mümkünse yüzme sırasında lens kullanılmamalıdır.Gözlerde kuruluk hissi oluşması durumunda göz hekiminin önerdiği ürünler kullanılmalıdır.Lens kapları düzenli aralıklarla yenilenmelidir. Kontakt Lens Kullanımına Alternatif Seçenekler Değerlendirilebilir Kontakt lens kullanımı birçok kişi için güvenli ve etkili bir görme düzeltme yöntemi olsa da bazı bireyler gözlük veya lens kullanımına alternatif seçenekleri merak edebilmektedir. Günümüzde miyop, hipermetrop ve astigmat gibi kırma kusurlarının düzeltilmesinde farklı refraktif cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Yapılan detaylı göz muayenesi sonrasında uygun adaylarda Excimer Lazer veya ReLEx SMILE Pro gibi yöntemler hekim tarafından değerlendirilmektedir. Uygulanabilecek yöntemin belirlenmesinde kornea yapısı, göz numarası, göz sağlığı ve kişinin genel tıbbi durumu birlikte ele alınmalıdır. Op. Dr. Ahmet Taşar, konuyla ilgili şu bilgileri paylaşıyor: "Yaz aylarında göz sağlığını korumanın temel yolu, kontakt lenslerin doğru kullanımı ve hijyen kurallarına uyulmasıdır. Görme kusurlarının düzeltilmesine yönelik güncel teknolojiler farklı seçenekler sunabilse de her yöntem her birey için uygun olmayabilir. Bu nedenle göz sağlığıyla ilgili kararların ayrıntılı göz muayenesi ve tıbbi değerlendirme sonrasında verilmesi önemlidir." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sokak Lezzetleri Besin Zehirlenmesi Riskini Artırıyor! Haber

Sokak Lezzetleri Besin Zehirlenmesi Riskini Artırıyor!

Nev Sağlık Grubu Gastroenteroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Mustafa Özel, özellikle yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte sokak lezzetlerinin besin zehirlenmesi riskini önemli ölçüde yükselttiğini belirterek vatandaşları uyardı. Özel, son dönemde yaşanan ve ölümle sonuçlanabilen ciddi vakalara dikkat çekerek, “Hızlı, ekonomik ve lezzetli olması nedeniyle tercih edilen sokak lezzetleri; uygun olmayan saklama koşulları ve hijyen yetersizliği nedeniyle tehlikeli hâle gelebilir” dedi. “Besin zehirlenmesi ciddi bir klinik tablo” Besin zehirlenmesinin, mikroorganizmalar veya toksinlerle kontamine olmuş gıdaların tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir klinik durum olduğunu belirten Dr. Özel, en sık rastlanan etkenleri şöyle sıraladı: “Salmonella, Staphylococcus aureus toksinleri, E. Coli, Clostridium perfringens, Norovirüs, Vibrio türleri (özellikle deniz ürünlerinde.” “Herkes risk altında ancak bazı gruplar daha savunmasız” Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerin besin zehirlenmesine karşı daha hassas olduğunu vurgulayan Özel, “5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üzeri bireyler, hamileler, kronik hastalığı olanlar ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçları kullananlar daha ağır seyirli tabloyla karşılaşabilir” ifadelerini kullandı. “Gıda zehirlenmesi bulaşıcıdır” Gıda kaynaklı enfeksiyonların bulaşıcı olduğuna dikkat çeken Dr. Özel, kusma ve dışkı yoluyla mikroorganizmaların çevreye kolayca yayılabileceğini, bu nedenle kapalı alanlarda hızlı bulaşma görüldüğünü belirtti. Sokak lezzetlerinde risk neden artıyor? Uzm. Dr. Mustafa Özel’e göre sokak lezzetlerinde riskin daha fazla olmasının başlıca sebepleri şunlar: Uygun Olmayan Saklama Koşulları “Et, tavuk ve deniz ürünleri tezgâhlarda uzun süre açıkta bekleyebiliyor. 5–60°C arası bizim ‘tehlikeli sıcaklık bölgesi’ dediğimiz aralıktır; bakteriler bu sıcaklıklarda hızla çoğalır.” 2. Hijyen Eksikliği “Satıcıların el hijyeni, kullandıkları bıçak, tahta ve ekipmanların temizliği kritik öneme sahiptir. Çiğ ve pişmiş gıdaların aynı ekipmanla hazırlanması ciddi risk oluşturur.” 3. Denetim Eksikliği “Sokak satıcılarının bir kısmı düzenli gıda güvenliği denetimlerinden geçmediği için risk fark edilmeden artabilir.” 4. Su Kaynaklı Riskler “Özellikle midye gibi ürünlerde deniz suyu temizliği çok önemlidir. Kirli sularda toplanan midyelerde ağır metal ve mikroorganizma riski yüksektir. Salata ve soslarda kullanılan suyun temiz olmaması da zehirlenmeye davetiye çıkarır.” En yüksek risk taşıyan sokak lezzetleri Uzm. Dr. Özel, en riskli besinleri şöyle sıraladı: Midye dolma / midye tava: Vibrio ve Salmonella riski yüksek. Tavuk döner / et döner: Yetersiz pişirme ve uzun süre sıcaklıkta bekleme nedeniyle tehlikeli. Kokoreç: İç organ temelli kontaminasyon ve hijyen sorunları. Kumpir ve garnitürlü ürünler: Mayonez ve salataların oda sıcaklığında beklemesi büyük risk. Balık ekmek ve kızartmalar: Çok kullanılan yağ ve çapraz bulaşma tehlikesi. Belirtiler genellikle 1–72 saat içinde başlıyor Belirtilerin çoğunlukla birkaç saat içinde ortaya çıktığını belirten Özel, şikâyetleri şöyle sıraladı: “Bulantı, kusma, karın ağrısı, kramp, sulu ishal, ateş, halsizlik ve nadiren kanlı ishal.” Ne zaman doktora başvurmalı? Dr. Özel, şu belirtilerin görüldüğü durumlarda gecikmeden hastaneye başvurulması gerektiğini de vurguladı: “24-48 saatten uzun süren kusma veya ishal, kanlı ishal, 38.5°C üzeri ateş, aşırı halsizlik, bayılma hissi, dehidratasyon bulguları (ağız kuruluğu, çökük gözler) ve risk grubundaki bireylerde herhangi bir belirti ortaya çıktığında.” “Basit önlemlerle kendinizi koruyabilirsiniz” Uzm. Dr. Mustafa Özel, sokak lezzetlerini seven vatandaşlara şu önerilerde bulundu: “Satıcı seçimine dikkat edin. Kalabalık ve sirkülasyonu yüksek tezgâhları tercih edin. Yemeğin hazırlığını gözlemleyin. Kullanılan ekipmanların temizliğine bakın. Sıcak-soğuk zincirine dikkat edilmeli. Sıcak yemek sıcak, soğuk yemek soğuk tüketilmelidir. Tezgâhta uzun süre beklemiş yiyeceklerden kaçının. El hijyeni çok önemli. Eller mutlaka yıkanmalı, mümkün değilse dezenfektan kullanılmalıdır. Midye, tavuk ve et ürünlerinde ekstra özen gösterilmeli. Kaynağı belli olmayan midyelerden uzak durulmalı. Tavuk ve et ürünlerinin tamamen pişmiş olduğuna dikkat edilmeli.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.