Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Motivasyon Kaybı

Kapsül Haber Ajansı - Motivasyon Kaybı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Motivasyon Kaybı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi! Haber

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi!

Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlandı: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, iki farklı disiplinden bir araya gelerek bireysel psikolojinin önemli kavramlarından “öğrenilmiş çaresizlik” teorisini toplumsal düzeye taşıyarak dikkat çeken bir akademik çalışmaya imza attı. Uluslararası saygınlığı yüksek dergilerden Theory and Society’de yayımlanan makale, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramını teorik bir çerçeveye oturttu. Araştırma, özellikle günümüzde toplumların iklim krizi, ekonomik eşitsizlik ve demokrasi sorunları karşısında neden giderek daha pasif kaldığını anlamaya yönelik önemli bir açıklama sunuyor. Bireysel bir teori, toplumsal bir açıklama aracına dönüştü Makalenin çıkış noktasının, psikolog Martin Seligman tarafından geliştirilen “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tayfun Uzbay, bu kavramın bireylerle sınırlı kalmadığını vurguladı ve “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerin tekrarlanan ve kontrol edilemeyen olumsuz deneyimler sonucunda çaba göstermeyi bırakmasıdır. Benzer bir süreç, kolektif travmalara maruz kalan toplumlarda da ortaya çıkabilir.” dedi. Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlanıyor: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” “Ne yaparsak yapalım değişmez” inancı yayılıyor Çalışmaya göre bu süreç bireysel değil, sosyal ağlar üzerinden yayılan bir mekanizma ile güç kazanıyor. “Başarısızlık deneyimleri bireyler arasında paylaşılır, yayılır ve zamanla kolektif bir zihinsel çerçeveye dönüşür. Böylece ‘ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmez’ inancı toplumsal bir norm haline gelir.” diyen Prof. Dr. Barış Erdoğan, bu durumun yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojik ve politik sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti. Kolektif travma, depresyon ve çaresizlik aynı şey değil Makalede, sıkça karıştırılan üç kavram arasında net bir ayrım yapılarak, şöyle devam edildi: “Kolektif travma, savaş, doğal afet veya soykırım gibi toplumun maruz kaldığı sarsıcı olaylardır. Kolektif depresyon, bu travmaların sonrası ortaya çıkan yaygın umutsuzluk ve karamsarlık gibi duygusal sonuçlarıdır. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik ise tekrarlanan başarısızlıklar sonucu oluşan eylemin faydasızlığına dair inanç ve davranışsal pasiflik sürecidir. Negatif koşullar ortadan kalksa bile bu pasiflik devam edebilir.” Makalede, bu yönüyle kavramın, yalnızca bir duygu durumunu değil, doğrudan eylemsizliği açıklayan bir çerçeve sunduğu vurgulandı. Beyindeki nöronlar ve toplum benzerliği vurgusu… Makalede, beyindeki nöronlar arasındaki sinaptik bağlar ile toplumdaki bireyler/kurumlar arasındaki etkileşim arasında bir benzetme yapıldı ve beyindeki bağların zayıflamasının depresyona yol açtığı hatırlatıldı. Sosyal plastisite kavramına da işaret edilen makalede, “Sosyal plastisite toplumun travmalara uyum sağlama yeteneğidir. Eğitim, ifade özgürlüğü ve adil hukuk sistemleri toplumsal direnci (sosyal plastisiteyi) artırırken; otoriter rejimler ve adaletsizlik bu direnci kırarak kolektif öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlar.” vurgusunda da bulunuldu. Çözüm için demokratik katılımın yeniden inşası kritik rol oynuyor Makalede çözüm yollarına da işaret edilerek, “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerde harekete geçme ve kontrolü geri kazanma ile tersine çevrilebilir” görüşüne yer verilerek, toplumsal dönüşüm için de kurumsal reformlar, şeffaflık ve adaletin güçlendirilmesi, sivil toplumun somut başarılar üretmesi ve demokratik katılımın yeniden inşasının kritik rol oynadığına da işaret edildi. Makalede, kolektif öğrenilmiş çaresizliğin günümüzde demokrasilerin gerilemesi, gelir adaletsizliği ve çevre krizleri karşısındaki toplumsal ataleti (eylemsizliği) açıklamak için güçlü bir araç olduğuna dikkat çekilerek, bu kavramın sosyoloji, psikoloji, nörobilim ve siyaset bilimi arasında köprü kurarak daha derinlemesine incelenmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Mobbing ve Şiddet Sistemi Zorluyor Haber

Mobbing ve Şiddet Sistemi Zorluyor

Artan iş yükü, baskı ve güvensiz çalışma ortamları, sağlık ve sosyal hizmet sisteminin en kritik unsuru olan insan kaynağını zorlarken; sahadan gelen veriler, sorunun yalnızca bireysel değil, doğrudan sistemin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüştüğünü ortaya koyuyor. Sağlık ve sosyal hizmet çalışanları başta olmak üzere kamuda çalışanların maruz kaldığı mobbing ve şiddet vakaları, son dönemde artan yoğunluk ve görünürlükle birlikte sistemin en kritik sorunlarından biri haline geldi. Hizmetin temel taşı olan çalışanların kendilerini güvende hissetmediği bir ortamda, nitelikli ve sürdürülebilir bir yapıdan söz etmek ise giderek zorlaşıyor. Sağlık kurumlarında giderek ağırlaşan mobbing ve şiddet olgusunu tüm yönleriyle ele alan Sağlık Hizmetleri Sendikası (Sahim-SEN), çevrimiçi bir seminer düzenledi. Sendika yönetimi ve uzman isimlerin katkı sunduğu programda, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının yaşadığı görünür ve görünmeyen baskılar çarpıcı örneklerle değerlendirildi. Mobbing Sağlık ve Sosyal Hizmet Sistemini İçten Çökertiyor Sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere mobbing, çoğu zaman açık çatışmalarla değil; sistematik baskı, değersizleştirme, dışlama ve görev tanımı dışı yüklemeler üzerinden ilerliyor. Çalışanların sürekli denetlendiği, hatalarının öne çıkarıldığı ve yalnızlaştırıldığı bu süreç, zamanla psikolojik bir yıpranmaya dönüşüyor. Seminerde konuşan SAHİMSEN Engelliler Komisyonu Başkanı Ayşe Sarı, mobbingin sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında başta olmak üzere kamuda çoğu zaman görünmez bir şiddet biçimi olarak ilerlediğini ancak etkilerinin derin ve yıkıcı olduğunu vurguladı. Sarı, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının sistematik baskı, dışlanma ve itibarsızlaştırma gibi yöntemlerle yıldırıldığını belirterek, “Mobbing, yalnızca bireyi değil, bulunduğu kurumu da zayıflatan bir süreçtir. Çalışanların yalnızlaştırıldığı, değersizleştirildiği bir ortamda ne verimlilikten ne de sağlıklı bir hizmetten söz edilebilir” değerlendirmesinde bulundu. Görev tanımı dışı yüklemelerden iletişim eksikliklerine, ayrımcılıktan psikolojik baskıya kadar uzanan bu sürecin, çalışanları sessiz bir tükenmişliğe sürüklediğine dikkat çekildi. Sürekli Baskı ve Sessiz Yıpranma Şiddetin Yeni Yüzü Seminerde öne çıkan bir diğer başlık ise sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere kamuda şiddetin sadece fiziksel saldırılarla sınırlı olmadığı gerçeği oldu. Günlük işleyiş içinde normalleştirilen baskı, değersizleştirme ve dışlama davranışlarının, özellikle sağlık ve sosyal hizmet çalışanları üzerinde kalıcı izler bıraktığı vurgulandı. Uzman değerlendirmelerinde, bu tür psikolojik şiddetin zamanla tükenmişlik, motivasyon kaybı ve mesleki kopuşa yol açtığı ifade edilirken; çalışanların kendilerini güvende hissetmediği bir ortamda hizmet kalitesinin sürdürülebilir olmadığına dikkat çekildi. “Bu Tablo Artık Bir Meslek Sorunu Değil, Sistem Sorunudur” SAHİMSEN Genel Başkanı Özlem Akarken, sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlarda mobbing ve şiddetin ulaştığı noktaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, sorunun ciddiyetine dikkat çekerek net bir çerçeve çizdi. Akarken, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının yalnızca mesleklerini icra etmediğini, aynı zamanda sistemsel baskılarla mücadele ettiğini belirterek, “Bugün gelinen noktada bu tabloyu sadece çalışanların sorunu olarak görmek mümkün değildir. Bu doğrudan sistemin sorunudur ve çözüm de sistemsel olmak zorundadır” ifadelerini kullandı. Sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının kendini güvende hissetmediği bir yapıda, toplum sağlığını korumanın mümkün olmadığını vurgulayan Akarken, her şiddet ve mobbing vakasının hizmete doğrudan zarar verdiğini belirtti. Çözüm Net! Güçlü Politika, Etkin Koruma, Sıfır Tolerans SAHİMSEN, sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere kamuda mobbing ve şiddetle mücadelede daha güçlü ve kararlı adımlar atılması gerektiğini vurguluyor. Çalışma ortamlarının daha güvenli hale getirilmesi, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının hak arama süreçlerinin etkinleştirilmesi ve yönetsel yaklaşımların iyileştirilmesi, çözümün temel başlıkları arasında yer alıyor. Sendika, başta sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının korunmasının yalnızca meslek grubu açısından değil, toplum sağlığı açısından da kritik olduğunu belirterek, bu alandaki farkındalık çalışmalarını ve savunuculuk faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çalışanların %47’si Ofiste Işık Yetersizliği Nedeniyle Yorgun Hissediyor Haber

Çalışanların %47’si Ofiste Işık Yetersizliği Nedeniyle Yorgun Hissediyor

Global araştırmalar; mekânın, ruh hâli, motivasyon ve üretkenlik üzerinde doğrudan etkisi olduğunu gösteriyor. Özellikle doğal ışık alan ve ferah ofislerin, çalışanların motivasyonunu artırdığı ve psikolojik iyi hâllerini desteklediği öne çıkıyor. Buna karşılık dar, sıkışık ve ışık almayan ofisler kaygı ve stres seviyelerini yükseltebiliyor. Harvard Üniversitesi’nin 2021 tarihli araştırmaları, doğal ışık alan ofis ve yaşam alanlarının çalışanların odaklanmasını ve verimliliğini olumlu etkilediğini ortaya koyuyor; benzer şekilde ışık ve ferahlık eksikliği, motivasyon kaybı ve stres üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor… 1.614 çalışan üzerinde yapılan araştırmaya göre; çalışanların yüzde 47’si ofis ortamında doğal ışık olmamasından dolayı kendilerini yorgun hissettiğini, yüzde 43'ü de ışık yetersizliğinden dolayı çalışma ortamlarının kasvetli olduğunu belirtiyor. Araştırma, doğal ışığa erişimi yüksek olan çalışanların performanslarının çok daha iyi olduğunu gösteriyor. MİMARLIKTA PSİKOLOJİK ETKİLERİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURAN TASARIMLAR Türk Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Aura Design Kurucu Mimarı Filiz Cingi Yurdakul, mimarlığın yalnızca estetik değil, kullanıcı deneyimini merkeze alan bir disiplin olduğunu ifade ediyor. Yurdakul, ofislerin kalitesinin sadece alan büyüklüğü veya malzeme seçimleriyle değil, ışığın mekân içindeki hareketi, kullanıcının mekândaki deneyimi ve zihinsel durumuyla belirlendiğini belirtiyor. Yapılan araştırmaların, doğal ışık alan ofislerin çalışanların odaklanma ve üretkenliğini artırdığını ortaya koyduğunu aktaran Yurdakul, dar ve sıkışık alanların fark edilmeden stres ve motivasyon kaybına yol açtığını ifade ediyor. Doğal ışığın yalnızca bir aydınlatma unsuru değil, biyolojik ritmi düzenleyen ve mekâna derinlik kazandıran bir araç olduğunu belirten Yurdakul, iyi tasarlanmış ofislerin kullanıcıya hem fiziksel hem de zihinsel konfor sunduğunu vurguluyor. Yurdakul, ofislerin doğal ışığı derinlemesine alan, ferah ve akışkan mekân kurgularına sahip, farklı çalışma senaryolarına izin veren ve çalışan sağlığını gözeten alanlar olarak tasarlanması gerektiğini ifade ediyor. Mimarlık ve psikolojinin kesişiminde gelişen bu anlayışın, ofisleri yalnızca üretim alanları olmaktan çıkarıp, insanların daha verimli, daha rahat ve kendilerini daha iyi hissettikleri yaşam alanlarına dönüştürdüğünü belirtiyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Küresel İşlerin Yaklaşık Yüzde 40’ı Yapay Zekâ Etkisi Altında Haber

Küresel İşlerin Yaklaşık Yüzde 40’ı Yapay Zekâ Etkisi Altında

Vatansever, istihdam rakamları korunurken görevlerin ve yetkinliklerin algoritmalara devredildiği bu sürecin, klasik işsizlik tartışmalarının ötesinde, mesleklerin içeriden dönüşümü perspektifiyle ele alınması gerektiğini vurguladı. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) göre yapay zekâ, küresel ölçekte istihdamın yaklaşık yüzde 40’ını etkileyebilir. IMF, gelişmiş ekonomilerde bu oranın yüzde 60’a kadar çıkabileceğini belirtirken, söz konusu etkinin büyük ölçüde doğrudan iş kaybı değil, işlerin içeriğinde ve görev dağılımında dönüşüm şeklinde gerçekleşeceğine dikkat çekiyor. Bu tablo, istihdam rakamları korunurken mesleklerin içinin kademeli olarak boşalabildiğini gösteriyor. Bu bağlamda sessiz dijital işsizlik, bireyin istihdamda kalmasına rağmen karar alma, üretim ve mesleki katkı kapasitesinin yapay zekâ destekli sistemler tarafından aşamalı biçimde devre dışı bırakılması sürecini ifade ediyor. Sorun, insanların işsiz kalması değil; çalışmaya devam ederken mesleki değerlerinin görünmez biçimde aşınması olarak tanımlanıyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) verileri, küresel ortalamada istihdamın yaklaşık yüzde 28’inin yüksek otomasyon riski altında bulunduğunu ortaya koyuyor. OECD, bu riskin kısa vadede kitlesel işten çıkarmalardan ziyade rol ve görev dönüşümü yoluyla ortaya çıkabileceğini vurguluyor. Bu durum, çalışanların karar verici pozisyonlardan daha sınırlı uygulayıcı rollere kaymasına neden olabiliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile NASK tarafından hazırlanan küresel endeks ise dünya genelinde işlerin yaklaşık dörtte birinin (yüzde 25) generatif yapay zekâ tarafından dönüşüm riski taşıdığını gösteriyor. ILO, bu dönüşümün çoğu durumda işlerin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmediğini; ancak işin içeriğinin, gereken becerilerin ve çalışma biçimlerinin köklü biçimde değiştiğini belirtiyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Future of Jobs 2025 raporu da benzer bir eğilime işaret ediyor. Raporda, yapay zekânın yalnızca bazı iş rollerini azaltmakla kalmayacağı; aynı zamanda meslek tanımlarını, beceri gereksinimlerini ve kariyer yollarını yeniden şekillendireceği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, iş kaybı tartışmalarından çok iş dönüşümü kavramını öne çıkarıyor. Günlük iş pratiklerinde bu dönüşüm, birçok kurumda somut biçimde hissediliyor. Analist, muhasebeci, editör veya idari uzman gibi unvanlar korunurken; raporlama, veri sınıflandırma, içerik üretimi ve ön analiz gibi görevlerin giderek yapay zekâ destekli sistemler tarafından üstlenildiği görülüyor. Çalışanlar istihdamda kalmaya devam etse de mesleğin karar ve üretim merkezinden uzaklaşma riski artıyor. Klasik otomasyon çoğu zaman işten çıkarma odaklı bir tehdit olarak ele alınırken, sessiz dijital işsizlik yerinde tutarak dönüştürme pratiğiyle ilerliyor. Bu nedenle etkileri daha yavaş, daha görünmez ve ölçülmesi daha zor; ancak uzun vadede kurumsal verimlilik, mesleki kimlik ve karar alma kapasitesi üzerinde daha derin sonuçlar doğurabiliyor. Türkiye açısından bakıldığında, beyaz yaka istihdam oranının görece yüksek olması ve yapay zekâ yatırımlarının hız kazanması bu eğilimi daha kritik hâle getiriyor. Uzmanlar, sürecin yalnızca ekonomik değil; motivasyon kaybı, aidiyet zayıflaması ve mesleki kimlik erozyonu gibi psikososyal etkiler de ürettiğine dikkat çekiyor. Bu tabloya ilişkin değerlendirmelerde, mesleklerin yapay zekâ karşısındaki kırılganlığını ortaya koyan göstergelerin, farklı ülkelerden gelen verilerin ortak bir analitik çerçevede birlikte okunmasıyla anlam kazandığı belirtiliyor. Yapay zekânın istihdam üzerindeki etkilerini tekil raporlar üzerinden değil, görev, yetkinlik ve karar alma süreçlerindeki yapısal değişimi birlikte ele alan bir yaklaşımla değerlendirmek gerektiği vurgulanıyor. Vatansever Platformu ve Dijital Biz editoryal ekipleri tarafından, IMF, OECD, WEF ve ILO başta olmak üzere uluslararası kurumların güncel rapor ve verileri esas alınarak derlenen bu değerlendirmede, istihdam göstergeleri korunurken mesleklerin içeriden dönüştüğü ve “sessiz dijital işsizlik” olarak tanımlanan risk alanının orta ve uzun vadede belirleyici bir yapısal mesele hâline geldiği vurgulanıyor. İstihdam rakamları ayakta kalırken mesleklerin içi boşalıyorsa sorun hâlâ görünmezdir. “Sorun işsiz kalmak değil, çalışırken mesleğini kaybetmek.” Bu yaklaşım, sessiz dijital işsizliğin bir kriz söyleminden ziyade istatistiklerin henüz yakalayamadığı bir dönüşüme dair erken uyarı kavramı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Tartışmanın önümüzdeki dönemde hangi mesleklerin değil, hangi yetkinliklerin ayakta kalacağı sorusu etrafında derinleşmesi bekleniyor.

Brand Week Istanbul 2025'ten   Görkemli Başlangıç  Haber

Brand Week Istanbul 2025'ten  Görkemli Başlangıç 

Kendi alanlarında çığır açan sektör öncüleri ve yaratıcı dehalar, zirveye giden yolun stratejilerini paylaştı. Başarı hikayelerinin perde arkasını aralayan liderler; azim, stratejik disiplin ve vizyonun, bir fikri nasıl küresel bir başarıya dönüştürdüğünün altını çizdi. İlk gün, yarının dünyasını tasarlamak için gereken ilhamı ve somut başarı stratejilerini bir araya getirdi. Reklamcı Andrey Tyukavkin, “Kronik Yaratıcı Bozukluk: Nörolojik Bir Durum Olarak Hayal Gücü” başlıklı oturumunda, yaratıcı insanların beyninin gerçekten farklı çalışıp çalışmadığı sorusuna yanıt aradı. Kendi “tuhaf” çocukluk deneyiminden yola çıkan Tyukavkin, beynin kısa yolları tercih eden tembel doğasına karşı gelmenin yaratıcılığın özü olduğunu vurguladı. Nörolojik vakalardan örneklerle, “sapak” düşünmenin, yani kestirme yoldan sapmanın, büyük fikirlerin doğduğu alan olduğunu belirtti. “Yaratıcılık, beynin kolay yolu seçmesine izin vermemekte ısrar etmektir,” diyen Tyukavkin, “çılgın” ya da “tuhaf” olarak nitelendirilen fikirlerin aslında yaratıcı zekânın en doğal çıktısı olduğunu söyledi. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Ahmet Gülüm, milli sporcularımız Buse Naz Çakıroğlu ve Ferhat Arıcan’ın Yekta Kopan moderatörlüğünde gerçekleştirdiği “İstanbul ve Olimpiyatlar: Bir Şehrin Vizyonu ve Bir Şampiyonun Hikâyesi” oturumu, sporun ekonomik ve kültürel gücünü merkeze aldı. Gülüm, 2,6 trilyon dolarlık küresel spor endüstrisinin artık moda, medya, turizm ve markalaşma ile iç içe geçtiğini vurguladı. Türkiye’nin spor iletişimi yatırımlarında hâlâ gelişme potansiyeli olduğunu belirterek, İstanbul’da gerçekleşecek 2027 Avrupa Oyunları ve 2036 Olimpiyat adaylığının ülke için stratejik bir fırsat olduğunu söyledi. Sporcular ise olimpiyat hazırlıklarını, zihinsel dayanıklılığı ve genç nesillere ilham olmanın değerini anlattı. Ekonomi alanında ise Prof. Dr. Hakan Kara, “Türkiye Gündemi: Ekonomide Küresel Dalgalar ve Yerel Gerçekler” oturumunda, 2026’ya yaklaşırken küresel ve yerel ekonominin gidişatını değerlendirdi. Türkiye’nin yönetilen kur politikasıyla geçici bir denge yakaladığını, ancak bunun uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguladı. Enerji fiyatlarındaki düşüşün “piyango etkisi” yarattığını belirten Kara, 2025 sonunda enflasyonun %30-33 bandında kalacağını öngördü. Türkiye’nin küresel dalgalanmalar arasında “ortalamanın altında kaybedenlerden biri” olabileceğini söyleyerek, rasyonel politikalara bağlı kalmanın kritik önemine dikkat çekti. Dr. Pınar Balcı, “Yeni Dünyanın Yeni Pandemisi: Brain Rot” başlıklı sunumunda, dijital çağın görünmez salgınını anlattı. Sürekli bildirim, içerik ve ekran maruziyetinin insan beynini yorduğunu, odaklanma, derinleşme ve dinlenme kapasitesini azalttığını belirtti. Sosyal medyanın kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı tetiklediğini söyleyen Balcı, dopamin dengesinin bozulmasının motivasyon kaybı ve kilo artışıyla doğrudan ilişkili olduğunu aktardı. Çözüm olarak dijital detoks, gerçek sosyal etkileşimler ve kaliteli uyku rutinlerini önerdi: “Hiçbir dijital uyarı, gerçek bir kahkahanın yerini tutamaz.” Filozof Wilhelm Schmid, “Yaşam Sanatı: Modern Zamanlarda Nasıl Yaşanır” başlıklı etkileyici konuşmasında, modern insanın özgürleşme arayışının beraberinde getirdiği yönsüzlük ve boşluk duygusuna değindi. Schmid, anlamlı bir yaşam için yedi temel ilke sundu: ilişkileri güçlendirmek, deneyimleri kabullenmek, amaç belirlemek, değerleri yaşatmak, alışkanlıkları yönetmek, acıyı hayatın parçası olarak görmek ve güzelliği aramak. “Mutluluk değil, doyum önemlidir,” diyerek yaşamın çelişkileri içinde anlam bulmanın asıl sanat olduğunu ifade etti. “Sağlıkta Yapay Zekânın Dönüştürücü Etkisi: New Born” oturumunda Zehra Öney ve Çiçek Çizmeci, kişiselleştirilmiş sağlık çağını anlattı. Artık “herkese uyan tek beden” anlayışının sona erdiğini vurgulayan konuşmacılar, DNA temelli, veri odaklı ve bireyin kendi sağlığının mimarı olduğu bir döneme girildiğini belirtti. “Süper Sağlık Zekâsı” kavramıyla, teknolojinin insanı merkeze alarak sağlık hizmetlerini demokratikleştirdiğini paylaştılar. David Tiltman, “Kaosa Karşı Tutarlılık: Strateji, Eylem, Etki” başlıklı sunumunda, dijital çağın içerik bombardımanı altında markaların tutarlılığı nasıl koruyabileceğini anlattı. Kısa ömürlü kampanyalar yerine uzun vadeli “yaratıcı platformlar” oluşturmanın önemine değinerek, Desperados ve Duolingo örnekleriyle “gizli tekrar” stratejisinin markalara sürdürülebilir etki sağladığını gösterdi. Institute for Growth İçerik Direktörü Mariana Peneva, “Yapay Zeka Çağında İnsan Odaklı Büyüme” başlıklı konuşmasında, yapay zekâyı artık bir risk değil büyüme fırsatı olarak gören markaların “insan merkezli” bakış açısıyla öne çıkacağını belirtti. L’Oréal, Audible ve Suncorp örnekleriyle, şirketlerin yalnızca müşteri değil, çalışan, topluluk ve yatırımcı değerini artırarak uzun vadeli başarı yakalayabileceğini vurguladı. Deeper Kurucu Ortakları İhsan Özçıtak ve Viktor Kuzu, “AI Agent Teknolojisiyle Yaşayan Türkiye’yi Modellemek” oturumunda, insan davranışlarının ağ bilimi ve veri bilimiyle nasıl modellenebileceğini anlattı. 130 binden fazla kişiyle yürütülen çalışmalar sonucu 160 farklı davranışsal segment tanımladıklarını paylaşan konuşmacılar, bu verilerin “Deeper Alive” platformunda yaşayan personalara dönüştürülerek Türkiye’nin sosyal dinamiklerini gerçek zamanlı modellemeye olanak sağladığını açıkladılar. Oxford Üniversitesi’nden Prof. Andrew Stephen, “Vicdan mı Cüzdan mı? Kapsayıcı Pazarlamanın Finansal Etkisi Kanıtlandı!” başlıklı sunumunda, dört yıl süren küresel araştırma sonuçlarını paylaştı. 58 ülke ve 392 markayı kapsayan çalışmaya göre kapsayıcı reklamcılık, markalara %16’dan fazla satış artışı, %54 fiyatlandırma gücü ve %15 müşteri sadakati kazandırıyor. Stephen, “Kapsayıcılık ek bir maliyet değil, stratejik bir tercih. Pazarınızdaki çeşitliliği keşfedin ve bunu reklam olarak geri sunun,” diyerek konuşmasını sonlandırdı. “AI Agent Teknolojisiyle Yaşayan Türkiye’yi Modellemek” başlıklı oturumda Viktor Kuzu ve İhsan Özçıtak, Türkiye’de yaşayan insanların kişilik özellikleri ve ilgi alanlarını yapay zekâ destekli veri analizleriyle modelleyen yenilikçi projelerini anlattı. Beş temel kişilik özelliği —sorumluluk, dışa dönüklük, uyumluluk, duygusal denge ve açıklık— üzerinden 130.000 kişiyle yürütülen araştırma, bireylerin kişilikleriyle ilgi alanları arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor. Konuşmada, bu verilerin insanların hangi markalarla etkileşim kurduğunu, hangi trendleri takip ettiğini ve farklı durumlarda nasıl davrandıklarını anlamak için nasıl kullanılabileceği örneklerle aktarıldı. Bu kapsamda Türkiye’de 160 anlamlı davranışsal segment tanımlandığı ve bu segmentlerin yıllar içinde toplumsal eğilimleri izlemek için kullanıldığı paylaşıldı. Pandemi döneminde çalışmalarını daha da derinleştirdiklerini belirten Kuzu ve Özçıtak, her bir segmentin çözünürlüğünü artırarak bireylerin davranışlarını daha detaylı ve dinamik biçimde analiz etmeyi hedeflediklerini ifade ettiler. İlgi kümeleri arasındaki ilişkileri inceleyerek bu segmentlerin dijital ayak izlerini sürekli güncellediklerini söyleyen konuşmacılar, 44 farklı kategorideki ilgi alanlarının artık gerçek zamanlı olarak izlenebildiğini vurguladılar. Elde edilen bu bulgular, markalar için stratejik bir içgörü aracı sunuyor. Böylece şirketler, hedef kitleleriyle nasıl iletişim kurmaları gerektiğini daha net biçimde belirleyebiliyor; pazarlama yatırımları ise veri temelli, davranış odaklı ve ölçümlenebilir bir zemine oturuyor. “Benim Adım Mücadele: Pes Etmeyen Bir Kadının Özgürlük Şarkısı” başlıklı oturumda Afganistanlı rap sanatçısı, yazar ve aktivist Sonita Alizadeh, özgürlüğe ve dayanışmaya adanmış ilham verici hikâyesini Brand Week Istanbul sahnesinde paylaştı. Oturumun moderatörlüğünü gazeteci Afşin Yurdakul üstlendi. Taliban yönetimi altındaki Afganistan’da çocuk yaşta iki kez evliliğe zorlanan Alizadeh, yaşadıklarını içten bir dille anlattı: “O anlarda her şeyimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Hayallerim boğuluyordu. Ama o acı, beni sesimi kullanarak savaşmaya çağırdı,” dedi. Rap müziğiyle tanışmasının hayatındaki dönüm noktası olduğunu vurgulayan sanatçı, “Müzik yapmayı hiç düşünmemiştim; çünkü benim ülkemde müzik haramdı. Ama sonunda anladım ki, kelimelerim ve sesim benim özgürlük yolumdu,” sözleriyle müziğin dönüştürücü gücünü anlattı. İran’a kaçış sürecinden eğitime erişim zorluklarına, göçmenlik deneyiminden toplumsal baskılara kadar uzanan yolculuğunu paylaşan Alizadeh, tüm zorluklara rağmen umudun asla kaybedilmemesi gerektiğini vurguladı: “Umut ve dayanışma olduğu sürece hiçbir şey imkânsız değildir.” Bugün dünyanın birçok ülkesinde çocuk yaşta evliliklerle mücadele eden bir aktivist olarak çalışmalarını sürdüren Sonita Alizadeh, müziğini bir “çağrı” olarak tanımlıyor: “Benim şarkılarım sadece ritim değil; özgürlüğün, direnişin ve umudun sesi.” Yılın en ilham verici haftası Brand Week Istanbul, “Brand New World” temasıyla 10-14 Kasım tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşiyor. Festivalin ilk günü Türkiye’nin ve dünyanın en yaratıcı isimlerini, iş dünyasının ezber bozan uzmanlarını ve trendlere yön veren düşünce liderlerini bir araya getirerek görkemli bir buluşmaya imza attı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.