Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Nevzat Tarhan

Kapsül Haber Ajansı - Nevzat Tarhan haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Nevzat Tarhan haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

11’inci Bilim ve Fikir Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu Haber

11’inci Bilim ve Fikir Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu

Üsküdar Üniversitesi tarafından İstanbul, Bursa, Kocaeli, Sakarya ve Yalova İl Milli Eğitim Müdürlükleri iş birliğiyle düzenlenen 11. Bilim ve Fikir Festivali’nde lise öğrencileri geliştirdikleri projelerle yarıştı. Türkiye’nin ilk bilim ve fikir festivali olma özelliğini taşıyan organizasyonda bu yıl 188 okuldan yaklaşık 3 bin öğrenci, takım halinde hazırladıkları 750 bilimsel projeyle yer aldı. Festival, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumunda gerçekleştirildi. “Başımıza İcat Çıkar” mottosuyla düzenlenen festival kapsamında öğrenciler, Fen ve Teknoloji, Sosyal Bilimler ile Sağlık Bilimleri kategorilerinde hazırladıkları projeleri jüri üyelerine sundu. Projeler, alanında uzman 185 akademisyen ile İl Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından görevlendirilen 15 öğretmenin yer aldığı iki aşamalı değerlendirme sürecinden geçti. Ödül töreninde, Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Safa Koçoğlu Gürsoy, İstanbul Vali Yardımcısı Hasan Gözen, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, BFF Koordinatörü Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel ve geçen yıl Fen ve Teknoloji kategorisinde birincilik elde eden öğrenci Asaf Emir Özdemir birer konuşma yaptı. Törene Ümraniye Kaymakamı Yüksel Çelik de katıldı. Doç. Dr. Safa Koçoğlu Gürsoy: “Gençlere alan açıldığında önemli başarılara imza atıyorlar” Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Doç. Dr. Safa Koçoğlu Gürsoy, gençlerin düşünme, üretme ve problem çözme becerilerini destekleyen projelerin Türkiye’nin geleceği açısından büyük önem taşıdığını belirterek, gençlere alan açıldığında önemli başarılara imza attıklarını söyledi. Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen Bilim ve Fikir Festivali’nin uzun yıllardır başarıyla sürdürülmesini çok kıymetli bulduklarını ifade eden Koçoğlu, “Bir şeyi başlatmak kolay değil, onu sürdürebilmek ise hiç kolay değil. Bugün festivalin 11’incisinde bir arada olmak gerçekten çok anlamlı.” dedi. Festivalin farklı şehirlerden gençleri, öğretmenleri ve akademisyenleri ortak bir heyecanda buluşturduğunu kaydeden Koçoğlu, “İstanbul’dan Bursa’ya, Kocaeli’nden Sakarya’ya, Yalova’ya kadar farklı şehirlerden öğrencilerin ve öğretmenlerin bu heyecanın bir parçası olması çok kıymetli.” diye konuştu. “Gençlerimiz üretmek, düşünmek ve katkı sunmak istiyor” Festivalde yer alan projelerin yalnızca teknik çalışmalar olmadığını vurgulayan Bakan Koçoğlu, gençlerin aynı zamanda umut, fikir ve sorumluluk duygusu geliştirdiğini söyledi. “Gençlerimiz üretmek, düşünmek ve katkı sunmak istiyor. Yeter ki gençlere alan açılsın, güvenilsin ve imkan verilsin.” diyen Koçoğlu, bilgiyi insanlık yararına dönüştürmenin önemine dikkat çekti. Koçoğlu, “Burada sadece projeler hazırlanmıyor. Aynı zamanda geleceğe dair fikir, umut ve sorumluluk üretiliyor. Gençler bir problem görüyor ve onun çözümüne odaklanan çalışmalar ortaya koyuyor.” dedi. Konuşmasında Gençlik Haftası’na da değinen Koçoğlu, sabah saatlerinde Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak ile birlikte Anıtkabir’i ziyaret ettiklerini belirtti. Koçoğlu, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda, gençliğe emanet edilen bu ülkenin yarınlarına dair sorumluluğumuzu bir kez daha hatırladık.” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı gençliğin yüzyılı olacak” sözünü hatırlatan Koçoğlu, Gençlik ve Spor Bakanlığı olarak gençlerin yalnızca akademik değil sosyal ve üretken yönlerini de desteklediklerini söyledi. “Gençlerimizin topluma katkı sunma kapasitelerini de güçlendirmeye çalışıyoruz” Koçoğlu, “Gençlerimizin sadece akademik başarısını değil; fikir üretme, problem çözme, proje geliştirme ve topluma katkı sunma kapasitelerini de güçlendirmeye çalışıyoruz.” dedi. Bakanlığın gençlere yönelik çalışmalarına da değinen Koçoğlu, Gençlik ve Spor Bakanlığı bünyesinde gençlik merkezleri, DENEYAP atölyeleri, genç ofisler, gönüllülük faaliyetleri ve gençlik kamplarıyla gençlere çok yönlü destek sağlandığını anlattı. Üniversite öğrenci topluluklarının projelerine destek veren ÜNİDES programına da dikkat çeken Koçoğlu, “Gençlik merkezlerimiz, spor tesislerimiz ve gençlik kamplarımız sizler için var. Önümüzdeki yıllarda bu imkanlardan yararlanan genç sayısının daha da artmasını istiyoruz.” ifadelerini kullandı. Vali Yardımcısı Gözen: “Proje tabanlı öğrenme kültürü Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek” İstanbul Vali Yardımcısı Hasan Gözen, gençlerin bilim ve fikir üretimine yönlendirilmesinin toplumsal gelişim açısından büyük önem taşıdığını belirterek, proje tabanlı öğrenme kültürünün Türkiye’nin geleceğini şekillendireceğini söyledi. Konuşmasına İstanbul Valisi Davut Gül’ün selamlarını ileterek başlayan Gözen, Bilim ve Fikir Festivali’nin üniversite ile lise öğrencilerini aynı platformda buluşturmasının çok kıymetli olduğunu ifade etti. Gözen, “Bugün burada çok güzel bir etkinlikte bir aradayız. Bilim ve fikir festivalinin bir arada olması oldukça anlamlı. Bunun yanında üniversite ile lise öğrencilerinin aynı projede buluşması da çok önemli bir kazanım.” dedi. Türkiye’de yaşanan birçok toplumsal sorunun temelinde gençlere güçlü bir ideal sunulamamasının bulunduğunu kaydeden Gözen, İstanbul Valiliği olarak gençleri bilimsel, kültürel ve sosyal faaliyetlere yönlendiren projeler yürüttüklerini anlattı. Gençlerin boş zamanlarını verimli alanlara yönlendirmesi önemli Gençlerin boş zamanlarını verimli alanlara yönlendirmesinin önemine dikkat çeken Gözen, “Gençlerimizi bir ideale yönlendirmek ve onları boş zamanı olmayan bireyler haline getirmek istiyoruz. Çünkü boş zamanı kontrolsüz kalan insanlar zamanla topluma zarar verebilecek farklı meşguliyetlerin içine sürüklenebiliyor.” diye konuştu. Yapay zekâ ve dijitalleşmenin doğru kullanıldığında büyük fayda sağlayabileceğini ancak risklerinin de bulunduğunu ifade eden Gözen, “Üniversite ortamında yapay zekâ ve dijitalleşme çok faydalı amaçlar için kullanılabilirken, bunun zararlı sonuçlarını önleyecek tedbirlerin de alınması gerekiyor.” dedi. Yapay zekânın artık suç ve suçluyla mücadelede de aktif rol oynadığını belirten Gözen, İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından kullanılan dijital takip sistemlerine dikkat çekti. Gözen, “Yapay zekâ artık suçu ve suçluyu takip edebilen bir seviyeye geldi. İstanbul Emniyeti’nin kullandığı ‘Avcı’ isimli program sayesinde sanal ortamda işlenen suçlardan uyuşturucu kullanımına ve bağımlılığa kadar birçok konuda tespitler yapılabiliyor.” ifadelerini kullandı. Bilimsel gelişimin manevi değerlerle desteklenmesi gerektiğini de vurgulayan Gözen, “Bilim ve fikrin yanına zikri ve şükrü de ekleyebilirsek geleceğe çok daha sağlam adımlarla yürüyebiliriz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Festivalin temelinde beyin temelli eğitim yaklaşımı bulunuyor” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Bilim ve Fikir Festivali’nin ortaya çıkış hikâyesini anlatarak, festival fikrinin bilim üretmeyi gençler için eğlenceli ve kalıcı hale getirme arayışından doğduğunu söyledi. Festivalin temelinde “beyin temelli eğitim” yaklaşımının bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “İnsan beyninin nasıl öğrendiğine ilişkin nörobiyolojik çalışmalar şunu gösteriyor; insan bir konuda hem eğleniyor hem disiplinli çalışıyorsa bilgi beyinde kimyasal kayıt olarak kalıcı şekilde yer ediyor.” dedi. “Bilim ve Fikir Festivali’ni aynı heyecanla sürdürmeye devam ediyoruz” Gençlere bilim üretmeyi nasıl cazip hale getirebileceklerini düşündüklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Öğrencilere bilim üretmeyi, fikir geliştirmeyi nasıl eğlenceli hale getiririz diye literatürü araştırdık. Türkiye’de bilim ile festival kavramını bir araya getiren bir çalışma yoktu. Dünyada da yalnızca ABD’de Utah Üniversitesinde benzer bir örnek gördük. Bunun üzerine ‘Bilim ve Fikir Festivali yapalım’ dedik. 2013 yılında kararını aldık, 2014 yılında ilkini gerçekleştirdik.” Prof. Dr. Tarhan, “O dönemin İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Bey, öğrencilerin büyük heyecanla projelere katıldığını görünce bunun Türkiye çapında yapılabileceğini söyledi. Bakanlığa yazıldı. Sonrasında bizim beklediğimizden daha büyük bir gelişme oldu ve Teknofest başladı. Teknofest de bilim ile festivalin sentezini yaparak çok büyük bir heyecan oluşturdu. Biz de Bilim ve Fikir Festivali’ni aynı heyecanla sürdürmeye devam ediyoruz.” diye konuştu. “Yapay zekâ yalnızca meslekleri değil insan davranışlarını ve toplumsal yapıyı da dönüştürüyor” Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yapay zekânın yalnızca meslekleri değil insan davranışlarını ve toplumsal yapıyı da dönüştürdüğünü belirterek, gelecekte fark oluşturacak en önemli unsurun “sağlam karakter” olacağını söyledi. Teknolojik dönüşümlerin tarih boyunca insanlığı değiştirdiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Matbaa insanlıkta dönüşüm yaptı, elektrik dönüşüm yaptı, şimdi de yapay zekâ dönüşüm yapıyor.” diye konuştu. Yapay zekânın gelişim sürecinin bilim insanlarının ısrarlı çalışmalarıyla ortaya çıktığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, yapay zekânın hayatı hızla değiştirdiğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, teknoloji çağında karakterin daha önemli hale geldiğini belirterek, “Geçen hafta Elon Musk’ın bir paylaşımına rastladım. ‘Zekâ çok ucuzladı, karakter çok pahalandı’ diyordu. Gerçekten çok doğru bir söz. Önümüzdeki dönemde bazı meslekler dönüşecek ama insanlık da dönüşecek. Sağlam karakterli insanlarla sağlam karakteri olmayan insanları yapay zekâ çok hızlı ayıracak.” ifadelerini kullandı. “Dijital demans, dijital otizm gibi kavramlardan söz ediyoruz” Yoğun ekran maruziyetinin gençler üzerinde ciddi psikolojik etkiler oluşturabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Dijital demans, dijital otizm gibi kavramlardan söz ediyoruz. Yapay zekâ artık gerçeğin ve kimliğin sınırlarını değiştiren yeni bir gerçeklik alanı oluşturdu.” dedi. Yapay zekânın sunduğu hız ve kolaylığın doğru kullanılmadığında ciddi riskler doğurabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Yapay zekâ bazı gençlerde gerçeklik algısını bozabiliyor. Bu nedenle yapay zekâ çağında karakterli kalmak, bugün her gencin en önemli meselesi haline geldi. Eskiden bilgelik daha ileri yaşlarla ilişkilendirilirdi. Şimdi ise genç yaşta bilge olma yolunda çabalamak gerekiyor.” dedi. Festival kapsamında sergilenen projelerden etkilendiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, öğrencilerin ortaya koyduğu çalışmaların patent, faydalı model ve akademik makale potansiyeli taşıdığını ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Bu yılki projeler gerçekten bizi şaşırttı. Çok güçlü çalışmalar var. Birçok projede patent alınabilirlik, faydalı model ya da akademik makaleye dönüşebilme potansiyeli gördüm. Bilim bir yolculuktur. Siz de bu yolculuğa çıkmışsınız. Aynı heyecanla devam edin. Önünüzde hiç ummadığınız fırsatlar açılacak.” dedi. Prof. Dr. Ergüzel: “Amaç; proje geliştirme tutkusu taşıyan gençlere bir ekosistem oluşturmaktır” Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı, BFF Koordinatörü Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, festivalin gençlerin proje geliştirme tutkusunu destekleyen bir ekosistem oluşturmayı amaçladığını vurguladı. Prof. Dr. Ergüzel, “Bilim ve Fikir Festivalimizin gayesi, aramızdaki çok sayıda Asaf Emir’i bulmak ve destek ihtiyacı olan, sağlıkta, mühendislikte, sosyal bilimlerde öğrenme ve proje geliştirme tutkusu taşıyan gençlere bir ekosistem oluşturmaktır.” dedi. Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, Dünya Ekonomik Forumu’nun “Geleceğin Meslekleri” raporuna dikkat çekerek 2030 yılına kadar mevcut mesleklerin yaklaşık yüzde 63’ünün dönüşmesinin beklendiğini söyledi. Geleceğin iş dünyasında teknik bilginin yanında farklı yetkinliklerin ön plana çıkacağını ifade eden Ergüzel, “2030 yılı itibarıyla dönüşen mesleklerde ekip çalışması yapabilme, yaratıcı düşünebilme, teknolojiyi konumlandırabilme, fikirleri uygulanabilir çözümlere dönüştürme ve problemleri sistematik şekilde ele alıp projelendirebilme gibi beceriler öne çıkacak.” dedi. Bilim ve Fikir Festivali’nin temel amaçlarından birinin gençlerin zaman, beceri, öğrenme kapasitesi ve mevcut kaynaklarını etkin şekilde kullanmalarını sağlamak olduğunu vurgulayan Ergüzel, festivalin proje geliştirme kültürünü yaygınlaştırmayı hedeflediğini ifade etti. Genç mucitten duygulandıran MS hikâyesi Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen 11. Bilim ve Fikir Festivali’nde konuşan Atatürk Fen Lisesi öğrencisi ve geçen yılın Fen ve Teknoloji kategorisinde birincilik elde eden öğrenci Asaf Emir Özdemir açılışta yaptığı konuşmada, geliştirdikleri yapay zekâ projesiyle bir çocuğun MS hastalığının erken fark edilmesine katkı sağladıklarını anlattı. Özdemir, projenin uluslararası patent sürecinde Üsküdar Üniversitesinin kendilerine destek verdiğini belirterek, “Geçen sene elde ettiğimiz derece sonucunda projemizin uluslararası alanda patentlenmesi için bize sınırsız destek olan Üsküdar Üniversitesine ve tüm öğretim üyelerine teşekkür ediyorum.” dedi. Geliştirdikleri yapay zekânın nörolojik ve ortopedik hastalıkları tespit etmeye yönelik olduğunu ifade eden Özdemir, “Yaklaşık bir buçuk sene önce bir yapay zekâ geliştirmiştik. Bu yapay zekâ, nörolojik ve ortopedik hastalıkları tespit edebiliyordu. Yapay zekânın çalışıp çalışmadığını anlamak için sağlıklı ve sağlıksız insanlardan oluşan iki kontrol grubu ile bir deney oluşturduk.” diye konuştu. Deney sırasında 7 yaşındaki bir çocukta yapay zekânın MS hastalığına işaret ettiğini aktaran Özdemir, “Sağlıklı olarak tanımladığımız 7 yaşındaki bir çocukta yapay zekâ MS hastalığı teşhisi koymuştu. Biz bunu ilk başta yapay zekânın bir hatası olarak düşündük. Ama ne olur ne olmaz diyerek çocuğun ebeveynlerine bildirdik. Daha sonra gerçekten de bu çocukta MS hastalığı çıktı.” dedi. Özdemir, çocuğun annesinden dün aldığı teşekkür mesajının kendisini çok etkilediğini belirterek, mesajı salondakilerle paylaştı. Özdemir; “İyi ki o zaman sizi küçük görüp umursamamak yerine dikkate almışız. Doktorlar hastalığın büyük ölçüde yenildiğini söyledi. Size ne kadar teşekkür etsem az, çünkü bir annenin yavrusuna kavuşmasını asla anlayamazsınız.” İfadelerini kullandı. Gençlere proje yapmaları çağrısında bulunan Özdemir, “Hem toplumu daha iyi bir refah seviyesine kavuşturmak, hem insanların yüreğine dokunmak, hem de problemlere çözüm üretmek istiyorsanız size tek bir şey öneriyorum: Proje yapın, proje yapın, proje yapın.” Şeklinde konuştu. Ödüller… Üsküdar Üniversitesi 11. Bilim ve Fikir Festivali’nde projeler Sağlık Bilimleri, Sosyal Bilimler, Fen ve Teknoloji olmak üzere üç kategoride yarıştı. Festivalde dereceye giren projeler ödüllendirildi. İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Yalova genelinde 188 okuldan öğrencinin takımlar halinde 750 proje ile başvurduğu 11. Bilim ve Fikir Festivali kapsamında dereceye giren projelere toplam 600 bin TL ödül verildi. Bunun 400 bin TL’si öğrencilere, 200 bin TL’si ise danışman öğretmenlere ayrıldı. Her kategoride dereceye giren ilk 3 projeye Üsküdar Üniversitesi tarafından “Patentleme desteği” verilecek. Her kategoride ayrı ayrı olmak üzere ilk 3 dereceye giren öğrencilerden, Üsküdar Üniversitesi'nin ücretli, yüzde 25 ve yüzde 50 indirimli programlarını ilk beş tercihine yazıp bu tercihlerinden birine yerleşenlerin indirim oranı yüzde 75’e tamamlanıyor. Fen ve Teknoloji kategorisinde kazananlar… Fen ve Teknoloji kategorisinde İstanbul Atatürk Fen Lisesi öğrencileri BİYO-MİHA adlı projeyle birinci, TÜBİTAK Fen Lisesi öğrencileri “Biyokütle Tabanlı Kaolin ve Karbon Kuantum Noktası Katkılı Biyopolimer Hidrojel ile Kuraklık Koşullarında Tohum Kaplama” adlı projeyle ikinci, İstanbul Atatürk Fen Lisesi öğrencileri “FROSTGUARD - Biyobazlı ve Mobil Yapay Zekâ Destekli Akıllı Soğuk Zincir Uyarı Etiketi” üçüncülük ödülü aldı. Sağlık Bilimleri kategorisinde dereceye giren projeler… Sağlık Bilimleri kategorisinde İstanbul Fuat Sezgin Bilim ve Sanat Merkezi öğrencileri “Kontrollü Salınım Sağlayan GelMA-NCQDs Tabanlı Mikroiğne Yara Örtüsü İskelesi Tasarımı ve İn Vitro Değerlendirilmesi” adlı projesiyle birinci, Validebağ Fen Lisesi öğrencileri “Çok Modaliteli Derin Öğrenme ile Hasta Sağlık Yörüngesi Tahmini” başlıklı projesiyle ikinci, İstanbul Atatürk Fen Lisesi “Kortikal Yayılım Depresyonunun (CSD) In Slico Simülasyonu ve Sentetik EEG Sinyali Üretimi” başlıklı projesiyle üçüncülük ödülünü aldı. Sosyal Bilimler kategorisinde dereceye girdiler Sosyal Bilimler kategorisinde Halil Rıfat Paşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri “Ekranın Arkasında Ne Var? Yapay Zekâ Destekli Siber Zorbalık Farkındalık ve Rehberlik Modeli” projesi birinci oldu. TÜBİTAK Fen Lisesi öğrencileri “Birlikte Olmanın Bütünleştirici Gücü: Prososyal Harmoni” adlı projesiyle ikinci, 75. Yıl Cumhuriyet Ticaret Meslek Lisesi ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri de “Finans Rehberim: Yapay Zekâ Destekli Mobil Uygulamanın Lise Öğrencilerinin Finansal Okuryazarlık Düzeylerine Etkisi” projesiyle üçüncü oldu. Sürdürülebilir Proje Ödülü Öte yandan tüm kategorilerde geçerli olmak üzere 6-10 arasında yer alan projelere “İyi Fikir, Özgün Yöntem, Sürdürülebilir Proje” ödülü verildi. Tüm katılımcı öğrencilere katılım belgesi, katılan tüm okullara da plaket veya teşekkür belgesi verildi. Üsküdar Üniversitesi Televizyonu (ÜÜ TV) ve Üsküdar Üniversitesi resmi Youtube hesabından canlı yayınlanan tören katılımcıların birlikte hatıra fotoğrafı çektirmesiyle sona erdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı Haber

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşanıyor. Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor.” Prof. Dr. David Baron: “İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” Prof. Dr. Güngör: “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı.” Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır.” Üsküdar Üniversitesi tarafından geleneksel hale getirilen ve bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda başladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi, NP Etiler ve NP Feneryolu Tıp Merkezi, Türk Psikolojik Danışma Rehberlik Derneği ve Pozitif Psikoloji Enstitüsü paydaşlığında Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl 8’incisi gerçekleştirilen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi, bu alanda çalışmalar yürüten uzman isimleri ağırlıyor. İki gün sürecek kongrenin bu yılki teması, "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı: Sosyal İzolasyon mu? Longevity (Uzun Yaşam) mi?" olarak belirlendi. Açılışı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı Kongrenin açılışında Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı" başlıklı açılış konferansında hem akademik hem de küresel ölçekte dikkat çeken mesajlar verdi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasına önemli bir gelişmeyi paylaşarak başladı ve “Dünya Pozitif Psikoloji Kongresi 2027’nin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak. Geçen yıl Avustralya’daydı. Bu kez Üsküdar Üniversitesi öncülüğünde ve İbn Haldun Üniversitesi iş birliğiyle ülkemizde düzenlenecek. Bu müjdeyi de sizinle paylaşmak istedim.” dedi. “21. yüzyıl Bilgelik Yüzyılı olmak zorunda” İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümlere dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, günümüzün yeni bir kırılma dönemine işaret ettiğini belirterek, “Neolitik dönem, Tarım dönemi, Endüstri devrimi ve 20. yüzyılda Bilgi Çağı… Peki 21. yüzyıl ne olacak? Yapay zekâyla birlikte bu yüzyılın ‘Bilgelik Yüzyılı’ olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bunun yolu da pozitif psikolojiden geçiyor.” diye konuştu. Konuşmasının odağında “anlam” kavramının yer aldığını belirten Prof. Dr. Tarhan “Konumuzun ‘Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı’ olması tesadüf değil. Krizlere ve acılara doğru anlam yüklersek onları yönetebiliriz. Yanlış anlam yüklersek acılar çözülmez, devam eder. Bu anlam yükleme sürecinin en önemli yöntemlerinden biri de pozitif psikolojidir.” ifadesinde bulundu. Pozitif psikoloji eğitimi somut sonuçlar verdi Üniversitede pozitif psikolojiyi eğitim sistemine entegre ettiklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Üniversitemiz kurulduktan sonra, 2013 yılında pozitif psikoloji dersini tüm öğrencilere zorunlu ders olarak koyduk. Ders öncesi ve sonrası ölçümler yaptık. Öğrencilerimizden ‘arkadaşımla aram düzeldi’, ‘madde kullanımını bıraktım’, ‘babamla ilişkim düzeldi’ gibi geri bildirimler aldık.” şeklinde konuştu. Pozitif psikolojiden ilhamla geliştirilen projelere de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Yaklaşık 5 bin uluslararası öğrencimiz var. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerin kendi aralarında gruplaştığını ve sosyal temasın sınırlı kaldığını gördük. Bunun üzerine ‘Pozitif Psikolojiden Hedef Arkadaşlığı Projesi’ni başlattık. Bu, bir tür akran mentorluğu modeli. Her yıl bilimsel araştırma projesi olarak destekliyoruz ve sonuçlarını da yayımladık.” dedi. Pozitif psikoloji, sıfırı artıya çıkarır… Klasik psikoloji ile pozitif psikoloji arasındaki farkı da açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Klasik psikoloji eksiyi sıfıra getirir, patolojiyi düzeltir. Pozitif psikoloji ise sıfırı artıya çıkarır. Yaşam kalitesini ve iyilik halini artırır.” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımı tıptaki gelişmelerle kıyaslayan Prof. Dr. Tarhan, “Günümüzde tıpta ‘dokulara saygılı hekimlik’ anlayışı var. Gereksiz müdahaleler yerine minimal yöntemler tercih ediliyor. Bunun psikiyatridedeki karşılığı da pozitif psikoterapidir.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasında dijitalleşme çağında insanın anlam arayışının daha da önem kazandığını belirterek, pozitif psikolojinin bu süreçte bireylerin hem psikolojik dayanıklılığını artıran hem de yaşam kalitesini yükselten temel bir yaklaşım olduğunu vurguladı. İnsanlık nereye gidiyor? Prof. Dr. Tarhan, bireyin güçlü yönlerini merkeze alan yaklaşımların önemine değinerek, “Kişinin karakter güçleri envanteri var (VIA). Howard Gardner’ın çalışmalarından da yararlanarak bunu rutin olarak uyguluyoruz. Kişinin pozitif yönlerini güçlendirdiğinizde, negatif yönlerini büyük ölçüde kendisi çözebiliyor. Bu yaklaşım çok daha etkili bir rehberlik sunuyor.” dedi. 2023 yılında Gardner’ı kongreye davet ettiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor ama insanlık nereye gidiyor diye sorduğumda, ‘İnsanlar daha zeki olacak ama daha insan olacaklarını söyleyemem’ dedi. Bu çok anlamlı bir uyarıydı.” diye konuştu. Zeka ucuzladı, karakter pahalılaştı Teknolojik gelişmelerin insan karakteri üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Tarhan, Elon Musk’ın sözlerini hatırlatarak, “Bugün ‘zeka ucuzladı ama karakter pahalılaştı’ deniyor. Gerçekten de karakterli insan bulmak zorlaşıyor. İnsanlar daha fazla imkana sahip oldukça bastırılmış yönleri, açgözlülükleri ortaya çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı. “Empati çalışmazsak kötülükler artıyor!” Prof. Dr. Tarhan, günümüzde küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşandığını belirterek, “Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor. En büyük organı egosu. Kendini özel, önemli, üstün görüyor; hak duygusu sadece kendilerine yönelik. Hep dünya kendi çıkarı etrafında dönsün istiyor. Mesela narsistik yetişen bir çocuk, eline plastik mermi olan bir silah alıyor, yolda geçen bir hanımefendiye sıkıyor, kameraya çekiyor ve zevkle seyrediyor bunu. Şimdi böyle birisine empati öğretmek gerekiyor. 'O senin kardeşin olsa, annen olsa ne hissederdin?' diye empati çalışmak gerekiyor. Empati çalışmazsak kötülükler artıyor. Bütün kötülükleri bir odaya doldursanız kapısını empati yoksunluğu açıyor. Pozitif Psikoloji bunu öğretiyor.” şeklinde konuştu. “Küresel empati yoksunluğu yaşıyoruz” Dünyadaki çatışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Gazze’den İran’a kadar yaşanan olayların arkasında da empati eksikliği var. Ancak insanlık gelişiyor, umutsuzluğa kapılmamak gerekir. İletişim çağındayız ve kötülüklerin en büyük düşmanı iyi insanların tavır koymasıdır.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrinin geleceği kişiye özel tedavi… Sağlık alanındaki çalışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Hastanemizde kişiye özel tedavi yaklaşımının Türkiye’de öncülerinden olduk. Nörobilim temelli ve kanıta dayalı yöntemlerle psikiyatrik hastalıkların beyindeki karşılıklarını tespit ederek tedavi uyguluyoruz. Ayrıca farmakogenetik çalışmaları da kendi laboratuvarlarımızda yürütüyoruz.” dedi. “Bu bir kabuk değişimi, doğum sancısıdır…” Konuşmasının sonunda umudun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, sözlerini, “Dünyadaki savaşlara bakarak karamsarlığa kapılmayalım. Bu süreç bir kabuk değişimi, bir doğum sancısıdır. İnsanlık daha iyiye doğru ilerliyor. Bunu ‘geliştiren travma’ olarak görmeli ve travma sonrası büyümeye odaklanmalıyız” ifadeleriyle tamamladı. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ise açılış konuşmaları kapsamında yaptığı konuşmada, insanlık tarihinin her yüzyıl başında benzer kaotik süreçlerden geçtiğini belirterek, 21. yüzyılın da küresel ölçekte yeni bir çözülme ve dönüşüm sürecine sahne olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Güngör, “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor. Yüzyıllar çoğu zaman sancıyla, bunalımla başlıyor.” diyerek tarihsel döngülere dikkat çekti. Kaosu üreten, çözümü de buluyor! Tüm bu gelişmelere rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık her zaman kaotik durumlar yaratır ama çözümünü de yine kendisi bulur. Çünkü insan düşünen bir varlıktır. Sorun üretir ama daha iyi bir dünya için sorgulamayı da beraberinde getirir. Onun için de biz akademiye önem verelim. Biz insanlık olarak okumaya, düşünmeye, sorgulamaya, eleştirel düşünüşe önem vermeliyiz, ondan asla vazgeçmemeliyiz. Kötü varsa mutlaka iyi de vardır. Bir şeyler kötüye gidiyorsa, bir şeyler de iyiye gidebilir. Ama bu iyiye gitmesi insanın niyetine bağlıdır.” diye konuştu. Prof. Dr. Güngör: “Umutsuzluk insanlık tarihinde yoktur” İnsanlık tarihinin mücadelelerle dolu olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık tarihinde hep trajediler ve kaoslar olmuştur ama her zaman bir çıkış yolu bulunmuştur. Bu nedenle bolca okumalı, düşünmeli, sorgulamalı ve eleştirel bakış açısını güçlendirmeliyiz. Daha insancıl bir gelecek, ancak bu şekilde mümkün olabilir.” ifadesinde bulundu. “Güler yüz önemli ancak arkasında derin düşünce olmalı” Pozitif psikolojinin önemine de değinen Prof. Dr. Güngör, “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı. Neşeyle bakarken aynı zamanda sorgulayan, eleştiren bir zihni de korumalıyız.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Çok özel bir dönemde yaşıyoruz” Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, günümüz dünyasının insanlık tarihi açısından “en özel ve en kırılgan dönemlerden biri” olduğunu belirterek, dijitalleşmenin yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda insanın anlam dünyasını kökten değiştiren bir süreç olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Kaynak, “Hepimiz açıkçası çok özel bir dönemde yaşıyoruz. Hayatımıza çok hızlı giren ve ‘disruptive technologies’ dediğimiz yıkıcı teknolojilerle iç içeyiz. Dijitalleşme sadece iş yapış biçimlerimizi ya da sosyal medyayı etkileyen bir unsur değil; aynı zamanda hayatımızın anlam içeriğini değiştiren, bizi yeni bir hakikat ortamına adapte etmeye zorlayan travmatik bir dönemdir. Daha önce bildiklerimizin büyük ölçüde geçerliliğini yitirdiği bir çağdayız.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bu bir fırtına değil, iklim değişikliği” Yaşanan dönüşümün geçici bir kriz olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır. Biz de tam olarak böyle bir dönemdeyiz.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi olarak kendilerini yalnızca “beyin üssü” değil, aynı zamanda “duygu üssü” olarak tanımladıklarını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Nevzat Tarhan hocamızın liderliğinde insan psikolojisini ve duygularını anlamaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımı felsefe, tarih ve insan bilimlerinin tüm alanlarına yansıtıyoruz.” dedi. “Bu çağda nasıl iyi insan kalacağız?” Pozitif psikolojinin yalnızca olumlu düşünmekten ibaret olmadığını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Bedenen ve ruhen değiştiğimiz bu ortamda nasıl insan olarak kalacağız? Üstelik nasıl ‘iyi insan’ olarak kalacağız? Pozitif enerji yayan bireyler olarak bu olumsuzlukların içinde nasıl ayakta duracağız ve bu pozitifliği çevremizle nasıl paylaşacağız? Yeni hayatı nasıl inşa edeceğiz? Asıl mesele bu soruların cevabıdır.” ifadesinde bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan: “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz” Kongre Genel Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan, kongrenin iki gün boyunca unutulmaz anılara sahne olacağını belirterek, “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz. İki gün boyunca her birimiz farklı deneyimler ve kazanımlar elde edeceğiz.” ifadelerini kullandı. Kongrenin yalnızca akademik içerikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda sosyal bağları güçlendiren bir yönü bulunduğunu dile getiren Dr. Turan, “Sosyal bağlılığımızla ve ele alacağımız konularla birlikte kendi hayatımıza artılar katabileceğimiz, güzel anılar biriktirebileceğimiz çok kıymetli bir kongre olmasını diliyorum” dedi. Açılış dinletisi Prof. Dr. Haydar Sur’dan… Açılış konseri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından verildi. Prof. Dr. Sur, ud çalarak sevilen eserler seslendirdi. Kongrenin “Onur Konuğu” Prof. Dr. David Baron’a fahri doktora takdim edildi Kongrede “Onur Konuğu” ve psikiyatri ve spor bilimleri alanında uluslararası çalışmalarıyla tanınan Stanford ve Western Üniversitesi’nden (Western University of Health Sciences) Prof. Dr. David Baron’a Fahri Doktora unvanı takdim etti. Tören kapsamında Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Dr. Baron’a cübbesi giydirilerek Fahri Doktora belgesi takdim edildi. Prof. Dr. Tarhan ayrıca kendi eserlerinden oluşan İngilizce kitap setini hediye etti. Törende, senato üyeleri sahneye davet edilerek toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Yaşam tarzı psikiyatrisi ve altı temel sacayağı Törende daha sonra Prof. Dr. David Baron, açılış konferansı verdi ve “Pozitif Yaşam Tarzı Psikiyatrisi Perspektifinden Sosyal İzolasyon ve Yalnızlığın Yaşam Kalitesi Üzerindeki Rolü” konusunu ele aldı. Yaşam tarzı psikiyatrisi, sosyal bağların gücü ve pozitif ruh sağlığına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Baron, modern psikiyatri anlayışının yalnızca hastalık odaklı değil, yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini vurguladı. Baron, yaşam tarzı psikiyatrisi yaklaşımının fiziksel aktivite, beslenme, uyku, zararlı maddelerden uzak durma, sosyal ilişkiler ve stres yönetimi olmak üzere altı temel sacayağı üzerine kurulduğunu belirterek, “Sizi mutlu eden faaliyetleri bulmak ve sürdürülebilir bir yaşam düzeni kurmak ruh sağlığının temelidir.” dedi. “Sosyal izolasyon günde 15 sigara içmeye eşdeğer…” Sosyal izolasyonun ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Baron, “İnsanlar sosyal varlıklardır. Bağ kurmak, insanın en temel ihtiyacıdır. Sosyal izolasyon, günde 15 sigara içmeye eşdeğer bir sağlık riski taşır.” ifadelerini kullandı. Pozitif psikoloji ve ruh sağlığı vizyonu Prof. Dr. Baron, pozitif psikoloji yaklaşımının ruh sağlığında yeni bir paradigma oluşturduğunu belirterek, “Ruh sağlığı yalnızca hastalığın olmaması değildir; hayattan keyif almak, anlam bulmak ve gelişebilmektir.” dedi. Psikiyatride ilaçların önemine değinen Baron, buna rağmen hasta ile hekim arasındaki terapötik ilişkinin çoğu zaman daha belirleyici olduğunu vurguladı. Bağ kuran insan iyileşir, gelişir ve güçlenir… Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu (WFMH) çalışmalarına da değinen Baron, odağın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireylerin “esenlik hali”ne ulaşması olması gerektiğini söyledi. Konuşmasını sosyal bağların kritik önemine dikkat çekerek tamamlayan Baron, “Sosyal izolasyonun önüne geçmek, yaşam kalitesini artırmanın en temel yoludur. İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” dedi. Alanında uzman isimler konferanslar verdi Öte yandan, kongre kapsamında Prof. Dr. Tayfun Doğan “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin”, Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur “İyi Olma Hali (Well-being) Bağlamında İlişkiler”, Doç. Dr. Sevda Yeşim Özdemir “Longevity’de Genetik Faktörler ve Yalnızlığın Biyolojisi” başlıklı konferans verdi. Atölye çalışmaları yapıldı Kongrede ayrıca Doç. Dr. Aslı Kartol ve Psk. Danışman Rümeysa Özel “Pozitif Psikoloji Temelli Vaka Formülasyonu: Güçlü Yön Odaklı Müdahale Tasarımı”, Dr. Psikolog Ebru Sinici “Zamanla Dost Olmak: Dijital Yalnızlık, Anlam ve Longevity”, Uzm. Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk “Dayanıklı Çocuklar Yetiştirmek”, Dr. Öğr. Üyesi Gamze Alçekiç Yaman “Pikselden Kalbe: Dijital Yalnızlıkta Bağ Kurma”, Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Yeniden Bağlanmak: Güçlü Yönlerle Bağ Kurmak”, Klinik Psikolog Mehmet Büyükçorak “Psikolojik Esnekliği İnşa Etmek”, Okan Tiring “Pozitif Psikoloji ve Adler: Sanat Yoluyla Amaç” ve Dr. Hakan Karaman “Cinsel İyilik Hali ve Terapide Temel Yaklaşımlar” başlıklı atölyelerde gerçekleştirildi. Kongrenin ikinci gününde neler var? Kongrenin ikinci günü olan 26 Nisan Pazar günü Dr. Öğr. Üyesi Mert Sinan Bingöl “Anlam ve Anlamsızlık Sarmalından Nasıl Çıkabiliriz?”, Prof. Dr. Emine Nilüfer Pembecioğlu “Dijital Dünyada Gerçeklik Kırılımı” ve Uzm. Psk. Danışman Deniz Altınay “Sosyometri Kuramında Sosyal İzolasyon” başlıklı konferans verecek. Kongrede, “Yıkmadan Yıkılmadan Ayrılmak: Yapıcı Boşanma” konulu panelde Prof. Dr. Sefa Bulut, Doç. Dr. Besra Taş Bolat ve Dr. Öğr. Üyesi Hatice Deniz Özdemir birer konuşma gerçekleştirecek. Kongrede, Prof. Dr. Sırrı Akbaba “Türk-İslam Kültüründe Erdemler”, Doç. Dr. Çiğdem Yavuz Güler “Yakınlık, Sevmek ve Yalnızlık”, Dr. Öğr. Üyesi Abdurrahman Kendirci “Ruhsal İyileşmede Anlamın Rolü” ve Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan da “Sosyal İzolasyon mu? Sosyal Bağlılık mı?” başlıklı konferans gerçekleştirecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk!  Haber

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk! 

Beyin görüntüle yöntemlerinin hızla geliştiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır.” dedi. Tarhan, hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulamanın, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi’nce bu yıl ‘Demansın Erken Teşhisine Multidisipliner Yaklaşım’ ana temasıyla düzenlenen 14. Kognitif Nörobilim ve 4. Nöroteknoloji Kongresi, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. Demansın erken belirtilerini ele veren yeni keşifler ile erken tanıda rol alan son gelişmelerin ele alındığı kongre, alanında uzman isimleri bir araya getirdi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimi kökten değişecek” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu anda yapay zekâ ve dijital devrim yaşadığımızı aktardı. Sanayi devriminin daha yavaş bir değişime yol açtığını ancak dijital devrimin çok daha hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu hızlı değişim, klinik alanları ve tıbbi hastalıkları da etkiliyor. Birçok nöropsikiyatrik hastalık yeniden tanımlanıyor.” dedi. Bugüne kadar hastalıkları tanımlarken kullanılan sistemlerin daha çok anatomik temelli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Şizofreni, demans gibi tanılar, büyük ölçüde anatomik bilgiler üzerinden ele alınıyordu. Ancak artık yalnızca anatomik bağlantılar değil, fonksiyonel bağlantılar da ölçülebilir hâle geldi. Biyobelirteçler ortaya çıktı, epigenetik etkiler ölçülebiliyor ve gen ifadesindeki değişimler izlenebiliyor. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimini kökten değiştirecek. Örneğin ‘şizofreni’ demek yerine, beynin amigdala ile prefrontal bölgesi arasındaki ya da farklı bölgeler arasındaki bağlantı bozuklukları üzerinden tanımlamalar yapılabilecek.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalır” Günümüzde yeni bir beyin görüntüleme yöntemi olarak elektromanyetik tomografinin öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önce X-ray temelli tomografi, ardından manyetik rezonans görüntüleme teknikleri gelişmişti. Şimdi ise elektromanyetik tomografi, beyindeki elektriksel haritalamaları ortaya koyuyor. Böylece hastalıklarla beynin fonksiyonel bağlantıları arasındaki ilişkileri ölçebilir hâle geldik.” dedi. Tüm bunların, tıpta ve özellikle psikiyatride ciddi bir paradigma dönüşümüne işaret ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır. Son yıllarda psikiyatride dikkat çeken konulardan biri de ‘Default Mode Network’. Biz buna ‘anlam ağı2’da diyoruz; benlik algısıyla ilişkilidir. Bu ağ içinde, paryetal lobun medial bölgesinde yer alan precuneus adlı yapı özellikle dikkat çekiyor. Precuneus’un benlik algısıyla doğrudan ilişkili olduğu görülüyor. Bu oldukça önemli ve yeni bir bilgi.” Tarhan: “Yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit eden yazılımlar geliştirdik” Bilinçle ilgili çalışmalar da bu alanı destekliyor diyen Tarhan, “Anestezi uygulandığında bu bölgenin aktivitesi baskılanıyor ve bilinç kaybı gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu bölgenin bilinçle doğrudan ilişkili olduğu anlaşılıyor. Bu gelişmelerin tamamı, tanı ve tedavi süreçlerinde yeni yaklaşımların önünü açıyor. Özellikle geliştirdiğimiz ve patentini aldığımız ‘NP modeli’ bu açıdan önemli. Beynin elektriksel fonksiyonlarını, elektromanyetik dalgaları ve yapay zekâyı kullanarak hastalıkları değerlendirebiliyoruz. Örneğin obsesif kompulsif bozukluğu (OKB), hastayı hiç görmeden, normal popülasyonla karşılaştırarak yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit edebilen yazılımlar geliştirdik. Şimdi hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulama, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldi. Bu çalışmalar hâlen devam ediyor. Bu nedenle yapay zekâyı herkesin öğrenmesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan: “Yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık” Bu konuya verilen önemin yeni olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2008’li yıllardan itibaren bu alana yöneldik. 2017 yılında derin öğrenme üzerine bir laboratuvar kurmak istedik. Bu kapsamda bir proje hazırladık. Başlangıçta büyük bir ilgi gördü; ancak süreç ilerlerken beklenmedik şekilde durdu. Daha sonra Ankara’da NÖROM adlı bir merkez kuruldu. İçeriği büyük ölçüde bizim hazırladığımız projeyle örtüşüyordu. Elbette devletimizin böyle bir merkez kurması sevindiricidir; ancak proje fikrinin bize ait olduğunu da belirtmek isterim.” dedi. Nöroteknolojide güçlü konum 2019 yılında ‘Hesaplamalı Psikiyatri’ başlığıyla hazırlanan çalışmaya da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Çalışmayı 2020’de Amerikan Psikiyatri Birliği Kongresi’ne sunduk. Sunum kabul edildi ve büyük ilgi gördü. Hatta yılın sunumu seçildi. 2021 yılında bu sunum, tüm dünyada online olarak tekrar yayımlandı. Düşünün ki yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık. Bugün geldiğimiz noktada nöroteknoloji alanında güçlü bir konumdayız. Çünkü üniversitemizin kuruluş teması buna dayanıyor: nörobilim, genetik, sağlık, mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin bir araya gelmesi. 2013 yılında başlattığımız Bilim ve Fikir Festivali de bu vizyonun bir parçasıydı. O dönemde Türkiye’de bilim festivali yoktu. ‘Neden bilim festivali yok?’ diye yola çıktık ve bu etkinliği başlattık. Bu yıl 11.’si düzenlenecek. Her yıl yüzlerce lise öğrencisi katılıyor. Bu festivalin amacı, geleceğin bilim insanlarını ve potansiyel Nobel adaylarını desteklemekti. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni, öğrenmeyi eğlenceli ve disiplinli bir ortamda daha iyi gerçekleştiriyor. Biz de bilimi eğlenceli hâle getirmek istedik ve bu yaklaşım büyük ilgi gördü. ” açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor” Bu alandaki çalışmaların geleceğin tıbbını, nörobilimini ve psikiyatrisini şekillendireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor. Matematik ile mantığın birleşmesi bilgisayarı doğurduysa, matematik ile psikiyatrinin birleşmesi de yapay zekâyı doğurdu.” dedi. Eskiden bu alanda çalışanlara ‘fazla hayalci’ denildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bugün bu bakış açısı büyük ölçüde değişti. Nörobilimle ilgilenenler, geleceği daha iyi yakalayacaklardır. Bu nedenle bu toplantıya katılan herkesi vizyoner olarak görüyorum. Nöroteknoloji ile kognitif nörobilimi birleştiren tüm katılımcılara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Artık nöroloji de klasik yaklaşımlarını sorguluyor ve dönüşüyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ: “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” Kongrenin ilk sunumunu ‘Demansta Erken Tanı Kavramı’ konusunda gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Anabilim Dalı Başkanı, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” dedi ve bu kavramın, bir tecrübenin eseri ve aynı zamanda bir mesajı olduğunu dile getirdi. Öncelikle ‘neden?’ sorusunu sormak gerektiğine değinen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti: “Demans, genel olarak kronik zeminde oluşmuş bir sendromdur. Tıbbi anlamda esas olan, risk faktörlerinin ve demans öncesi hastalık evrelerinin tanısıdır. Demans kavramının ortak iç yüzeyine baktığımızda kronik seyirli bir sendrom olduğu görülür ve dört ana özelliği vardır; bilinç korunmuştur, kognitif/bilişsel zayıflama vardır, kişilik ve davranış anormalliği vardır, gündelik yaşam işlevlerinde bozulma vardır. Akut demans diye bir kavram yoktur. Eğer demansa benzeyen akut bir sendromla karşılaşırsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken deliryumdur. Deliryum, psikiyatride demansla birlikte gündeme gelir ve tedavisi mümkün ve başarılı olan bir sendromdur. Demansın ortaya çıkışını belirleyici faktörler arasında; süre faktörü, risk faktörleri, nörodejenerasyon faktörleri ve demans potansiyeli taşıyan hastalıklar bulunur. Her demansın bir oluşum süresi, belirli risk faktörleri, nörodejenerasyon aşamaları ve hastalık faktörleri vardır. ‘Demanslarda erken tanı, geciktirilmiş tanıdır’ derken dayandığımız faktörleri kısaca gözden geçirecek olursak: Alışılmış risk faktörleri arasında ileri yaş, inme, travma, enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik faktörler bulunurken, son 30-40 yılda genetik faktörler riskler arasında ilk sıraya yerleşmiştir.” Prof. Dr. Barış Metin: “Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir” Kongre kapsamında sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin ‘Demansın Erken Tanısında EEG Biyobelirteçleri’ konusunda bilgiler paylaştı. EEG’nin, aslında çok eski bir tetkik olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Barış Metin, “Son yıllarda ise demansın erken tanısı için EEG biyobelirteçleri, özellikle hesaplamalı uygulamalar, hesaplamalı nörobilim ve sinyal işleme biliminin güçlenmesi ile yapay zekâ ve derin öğrenmenin kullanımına paralel olarak hızla artmıştır.” dedi. Demansta EEG’nin neden iyi bir tetkik olduğunu açıklayan Prof. Dr. Metin, şunları söyledi: “EEG uygulaması kolay, non-invaziv ve ucuz bir tetkiktir. Ayrıca beyin fonksiyonları hakkında bilgi verir ve herhangi bir risk oluşturmadan sıkça tekrar edilebilir. Kantitatif EEG yöntemi kullanıldığında, beyin osilasyonları sayısal veriye dönüştürülür ve bir kişinin osilasyonları veya EEG indeksleri, popülasyonun normatif değerleriyle karşılaştırılarak artmış veya azalmış gibi istatistiksel çıkarımlar yapılabilir. Bu yöntem, demans ile depresyon ayrımı gibi somut pratik problemleri çözmede de ciddi düzeyde yardımcı olur. Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir. EEG, genellikle gözle analiz edilse de kantitatif yöntem, erken dönem farklarını tespit etmemizi sağlar. Ucuz ve kolay uygulanabilir olduğundan, tarama testi açısından geniş kitlelere uygulanabilir. Hasta takibi sırasında birçok EEG kaydı yapılabilir. Böylece demansa özgü bulgular ve başlangıç durumunun progresyonu takip edilebilir. Demansın en temel EEG bulguları; yavaş dalgaların (teta, delta) artışı ve hızlı dalgaların (alfa, beta) azalmasıdır. Buna spektral kayma denir. Bu durum, klinik olarak demans henüz ortaya çıkmamış, fakat riski yüksek bireylerde de gözlemlenebilir. Kantitatif EEG ile bu tablo sıkça görülür; delta ve teta dalgalarının spektral gücü artmış, alfa ve beta dalgalarının spektral gücü azalmış olarak gösterilir.” Prof. Dr. Sultan Tarlacı: “LORETA, EEG sinyalini üç boyutlu beyin yapısına dönüştürerek sinyalin hangi beyin bölgesinden geldiğini tespit etmeyi sağlar” ‘Alzheimer Hastalığının Erken Tanısında Düşük Çözünürlüklü Beyin Eloktromanyetik Tomogrofisi (LORETA)’ başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ise EEG’nin yüzyılı aşan bir hikâyeye sahip olsa da yazılımlar geliştikçe ve sinyal analizi yöntemleri ilerledikçe gördüğümüz bilgilerin giderek arttığına değindi. Düşük çözünürlüklü elektromanyetik tomografinin nispeten yeni olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Klasik bir EEG yüksek zamansal çözünürlük sağlar. Ancak uzun yıllar, kaydedilen elektriksel aktivitenin esas kaynağının neresi olduğu bilinmemekteydi. EEG kayıtları, korteksteki birçok piramidal nöronun elektriksel aktivitesini kaydeder. Elektrot sayısını artırarak belirli beyin loblarının veya bölgelerinin karşılığını görmek mümkündür; örneğin frontal lobun ön ve arka kısmı, temporal lobun ön ve arka kısmı veya orta hat gibi bölgeler hakkında fikir edinilebilir. Fakat bu sinyali beynin derin yapıları ve fonksiyonel anatomisiyle ilişkilendirmek uzun süre zor olmuştur.” dedi. 1996 yılında geliştirilen LORETA yöntemi ile bu sorunun aşıldığını aktaran Prof. Dr. Tarlacı, konuşmasında şu noktalara değindi: “LORETA, matematiksel algoritmalar ve ileri hesaplamalar kullanarak düşük çözünürlüklü bir manyetik tomografi gibi işlev görür ve beynin derinliklerindeki elektriksel aktiviteyi anlamamızı sağlar. Normal şartlarda EEG sinyali, düz bir beyin yüzeyi üzerine yayılır. Ancak kafatası ve beyin düz bir yapı değildir; elipsoidal, üç boyutlu bir yapıya sahiptir. LORETA tekniği, sinyali iki boyutlu yapıdan üç boyutlu beyin yapısına dönüştürür. Bu sayede gelen sinyalin beyin derinliklerinde hangi anatomik bölgeden kaynaklandığı tespit edilebilir ve alfa, beta, gama, delta, teta bantları üzerinden ilgili beyin alanı belirlenebilir. LORETA’nın temel özelliği, elektriksel sinyali yapısal anatomi üzerine yerleştirip buradan fonksiyonu çıkarmaktır. Üç aşamalı bir yöntemdir. Edinilen bilgiler, fonksiyonel MR’dan elde edilen verilerle de uyumludur. LORETA ile sinyalin kaynağı ve hangi yapının farklı çalıştığı, hangi fonksiyonların kaybolduğu anlaşılabilir. Konumuz demans olduğundan, belirli networkler doğrudan demansla ilişkilidir. Örneğin dil networkleri, hipokampus, entorhinal korteks ve amigdaloid çekirdek gibi yapılar hafıza ve duygu ile ilişkilidir. Sinyalin kaynaklarını yapısal anatomi ile birleştirerek fonksiyon kaybı LORETA ile gözlemlenebilir. Erken teşhis sorunu her zaman önemlidir; prodromal evreyi yakalamak gerekmektedir.” Alanında uzman isimler sunum gerçekleştirdi! Kongrede daha sonra NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Nöropsikolog İnci Birincioğlu “Demansın Erken Teşhisinde Nöropsikolojik Değerlendirme Testleri”, NPİSTANBUL Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Necati Alp Tabak “Demansta Erken Radyolojik Bulgular”, NPİSTANBUL Hastanesi Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Özdemir “Unutkanlıktan Demansa Giden Yolda: Erken Tanıda Genetik Ve Mitokondriyal Göstergeler”, Prof. Dr. Erdinç Dursun “Demansta Kan Biyobelirteçleri Ve Kullanım Koşulları”, Prof. Dr. Duygu Gezen Ak “Demansta Beyin Omurilik Sıvısı Biyobelirteçleri”, Dr. Öğr. Üyesi Onur Erdem Şahin “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Fdg-Pet İle Görüntülemenin Klinik Önemi”, Doç. Dr. Özgül Ekmekçioğlu “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Diğer Moleküler Görüntüleme Yöntemleri”, Prof. Dr. Lütfü Hanoğlu “Yeni Gelişen Hastalık Modifiye Edici Tedaviler Işığında Biyolojik Erken Tanıya Yaklaşım”, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini “Demansta Nöromodülasyon Uygulamaları”, Üsküdar Üniversitesi Düzenleme Kurulu Sekreteri Dr. Psk. Shams Farhad “Amnestik Hafif Bilişsel Bozuklukta (Ahbb) İşlevsel Beyin Bağlantısallığı” ve Uzm. Müh. Sahar Taghizadeh Makouei “Demansın Erken Teşhisinde Yapay Zekâ Uygulamaları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. Toplu fotoğraf çekimi yapıldı Kongreye sunumlarıyla katkı sağlayan konuşmacılara teşekkür belgesi takdim edildi ve toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnsani Değer Mirası Hızla Tükeniyor! Haber

İnsani Değer Mirası Hızla Tükeniyor!

Tören, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu’nda yoğun katılımla gerçekleştirildi. “İnsanlık değerleri geri plana itiliyor” Açılış konuşmasını yapan Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör, üniversitelerin yalnızca eğitim ve bilim üretmekle kalmayıp toplumsal sorunlara çözüm üretme sorumluluğu taşıdığını vurguladı. Günümüzde maddi değerlerin artarken insani değerlerin geri plana itildiğini belirten Güngör, “İnsanlık, maddi değerleri abartarak insani değerleri ihmal ediyor.” dedi. “Değerler, hayatın rehberidir” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise ödüllerin 2015 yılından bu yana özellikle dijital çağda insan kalabilmenin önemine dikkat çekmek amacıyla verildiğini ifade etti. Değerlerin çocukluk döneminde öğrenildiğine dikkat çeken Tarhan, “Değerler, hayata dokunan ‘trafik levhaları’ gibi rehber niteliğindedir.” dedi. Tarhan ayrıca, değerlerin öğretilmemesi durumunda bireylerin başarılı olsa da erdemsiz yetişebileceğini belirterek, küçük yaşta karakter eğitiminin önemine vurgu yaptı. “İnsani değerler kritik hâle geldi” Prof. Dr. Aysel Aziz, ödülün kendisi için hem onur hem sorumluluk olduğunu belirterek, teknolojinin merkezde olduğu günümüzde insani değerlerin korunmasının daha da önemli hâle geldiğini ifade etti. Toplumsal katkı ve özveri örnekleri Engelli oğlu Muratcan’ın yaşam yolculuğunda gösterdiği özveriyle dikkat çeken Nilgün Çiçek, anneliği bir insanî değer örneğine dönüştürmesi nedeniyle ödüle layık görüldü. Türk dili ve edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla kültürel mirasa katkı sunan Dr. Ömer Demirbağ ise akademik üretimi ve genç kuşaklara katkısıyla öne çıktı. Arda Güler’in ailesine ödül Milli futbolcu Arda Güler’in anne ve babası Serap ve Ümit Güler de ödül alan isimler arasında yer aldı. Ümit Güler, çocuklarının başarısında en önemli unsurun karakter olduğunu vurgulayarak, “İnsanlar Arda’yı başarısı için değil, karakteri için seviyor.” dedi. “Değerler başarıyı belirler” Gazeteci-yazar Taha Akyol, gençlere hitabında değerlerin bireyin geleceğini belirlediğini ifade ederek, “Dürüstlük ve utanma duygusunu koruyan bireyler hem ahlaki hem mesleki açıdan güçlü olur.” dedi. Toplumsal farkındalık vurgusu Taha Kılınç ödülünü Uygur Türklerine ithaf ederken, Prof. Dr. Zuhal Baltaş üniversitenin gençlerin değerleri keşfetmesi için önemli bir platform sunduğunu belirtti. Prof. Dr. Acar Baltaş ise vicdan gelişimi ile başarı kavramlarının birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı. Tören, yoğun katılım eşliğinde gerçekleşirken, Üsküdar Üniversitesi’nin değerler temelli yaklaşımının topluma örnek olma niteliği taşıdığı ifade edildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Deprem Sonrası Panik, Afetin Kendisi Kadar Tehlikeli Olabiliyor Haber

Deprem Sonrası Panik, Afetin Kendisi Kadar Tehlikeli Olabiliyor

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, deprem korkusu konusunu değerlendirdi. Anlamlı bir korku faydalıdır Korkunun aslında faydalı bir duygu olduğunu ve hayatta kalmamızı sağladığını belirten Prof. Dr. Tarhan, "Korku, tehlikelerden korunmamızı, doğru ve sağlıklı kararlar vermemizi ve kendimizi geliştirmemizi sağlar. Tanımlanmış ve anlamlı bir korku faydalıdır." dedi. Prof. Dr. Tarhan, sağlıksız korkuların ise genellikle rasyonel olmayan, orantısız ve ölçüsüz korkular olduğunu dile getirerek, "Anlam arayışı, özgürlük arayışı, yalnızlığı giderme ihtiyacı ve ölümü açıklayamama korkusu varoluşsal korkuları oluşturur. Belirsizlik ise bunların temel nedenidir." diye konuştu. Korkuyu yönetmenin hiç de zor olmadığını belirten Prof. Dr. Tarhan, kişinin kendi kendine başa çıkamadığı durumlarda profesyonel yardım alabileceğini söyledi. "Olayları doğru analiz edersek, ön yargılarımızı ve zihinsel şartlanmalarımızı değiştirebilirsek, birçok korkunun temelsiz olduğu ortaya çıkar. Karar verirken korkuyu yönetebilmek çok önemlidir." Diyen Prof. Dr. Tarhan, beynin belirsizliği gidermesi durumunda korkunun yönetilebileceğini vurguladı. Beyin sisi uzun süreli stresle ilişkili Günümüzde sıkça duyulan "beyin sisi" kavramının uzun süreli stresle ilişkili olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, "Uzun süreli stres, beyinde stres hormonu olan kortizol salgılanmasına neden oluyor. Bu durum, beyindeki anlama, kavrama, algılama ve karar mekanizmalarının yavaşlamasına yol açıyor. Kişinin beyni adeta yavaş çekimde çalışıyor. Başka bir psikiyatrik problemi olmasa da sadece zihinsel yavaşlama görülüyor." dedi. Prof. Dr. Tarhan, tükenmişlik sendromu gibi durumlarda kişinin kronik stresi yönetemediğini ve çaresizlik hissettiğini ifade ederek, "Hayattaki iş yükünü, çocuklarla ilgili sorumlulukları yönetemeyen ve sağlıklı çözümler üretemeyen kişilerde bu durum ortaya çıkıyor. Çözüm üreten kişi ise beyindeki belirsizliği gideriyor. Belirsizliği gidermek, insanın temel ihtiyaçlarından birisidir." şeklinde konuştu. Doğum anı bebek için ilk korku deneyimi Doğum anının bebek için ilk korku deneyimi olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, "Anne karnında bebek nefes almaya bile ihtiyaç duymaz, her şey hazırdır. Ancak vücuttaki mekanizma doğum sonrasına göre planlanmıştır. Doğduktan sonra çocuğun ilk duyduğu his korku, ilk verdiği tepki ise ağlamaktır. Hemen annesine sığınıp rahatlar. Bu, temel güven duygusunun geliştiği andır. 0-3 yaş arası anne veya anne yerine geçen kişinin sıcaklığının yerini hiçbir şey tutamaz." dedi. Prof. Dr. Tarhan, perinatal psikoloji alanındaki çalışmalara da değinerek, normal doğumla dünyaya gelen bebeklerin, sezaryenle doğanlara göre stres testlerinde daha az stres hormonu salgıladığını ifade ederek, "Normal doğum, hayatın ilk meşakkatidir ve çocukları psikolojik olarak daha dayanıklı kılar. Sezaryenle doğan çocuklarda daha çok stres hormonu oluyor." diye ekledi. Korku, insan için bir kamçıdır Yaşanan olumsuz hayat olaylarının "geliştiren travma" olarak değerlendirilebileceğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, "Travma sonrası büyüme ölçekleriyle bunu ölçüyoruz. Kişi bu travmadan bir şeyler öğrenerek çıktı mı? Travma sonrası büyümede yeni ihtimaller ortaya çıkar, kişi insan ilişkilerini gözden geçirir, kişisel güçlerini fark eder. Gücünün yetmediği şeylerde radikal kabullenme yöntemini kullanır. Bu, korkunun bir kazanıma dönüşmesidir. Korku, insan için bir kamçıdır, insanı harekete geçiren ve yeni keşif alanları sunan bir duygudur. Korkudan korkmak yerine korkuyu yönetmek önemlidir." şeklinde konuştu. Çocukluk çağı travmaları bugünkü korkuların önemli bir nedeni Çocukluk çağı travmalarının bugünkü korkularımızda önemli bir etken olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Çocukluk çağı travmaları bugünkü korkularımızın önemli bir nedenidir. Tüylü nesnelerden korkan bir kişiyi incelediğimizde, bu korkunun kökeninin genellikle çocukluk döneminde tüylü bir varlıkla (veya nesneyle) ilgili yaşadığı olumsuz bir deneyime dayandığını görürüz. Kişi bu olayı bilinçli olarak unutmuş olabilir, ancak bu deneyim genel bir tüy veya tüylü nesne korkusu olarak devam edebilir. Bu tür korkuların ve altında yatan travmaların ele alınması, kişinin ruhsal sağlığı ve gelişimi açısından büyük önem taşır. Ancak unutulmamalıdır ki, çocuklukta yaşanan travmaların 'ömür boyu bende kalacak' şeklinde bir kader olduğu düşünülmemelidir. Çünkü bu tür etkiler genetik değil, epigenetiktir; yani çevresel faktörlerle değişebilir ve iyileştirilebilir.” dedi. Deprem korkusu (sismofobi) yönetilemediğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürüyor Prof. Dr. Tarhan, deprem korkusunun (sismofobi) ve sonrasında gelişebilen akut stres bozukluğunun doğal tepkiler olduğunu ancak yönetilemediğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürdüğünü kaydederek, "Kişi zihinsel olarak kendisini bu konuda eğitirse, tıpkı yangın eğitimi almış birinin ne yapacağını bilmesi gibi, panik minimize olur. Çoğu kayıp, afetten değil panikten kaynaklanır." ifadelerini kullandı. Japonya'da 4-6 yaş arası çocuklara verilen afet eğitimlerinin etkinliğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, "Bu eğitimler sonraki yaşlarda daha zor öğreniliyor. Deprem çantası hazırlamak önemli ama asıl mesele o anda ne yapılacağını bilmek. 'Aman deprem konuşmayalım, çocuğun ruh sağlığı bozulur' demek yerine, okul öncesi dahil çocuklarla 'Deprem olursa ne yapacağız?' senaryoları konuşulmalı, evde pratik yapılmalı. Kişi ne olacağını bildiğinde korkusu orantısız olmaktan çıkar. Korku doğal bir duygu. Tabii ki korkacağız. Ama zihinsel hazırlık çok önemli.” şeklinde konuştu. Bazı kişiler devamlı tehdit var, tehlike var diye yaşıyor Deprem anında beyinde sempatik sinir sisteminin aşırı aktive olduğunu (göz bebeklerinde büyüme, kas gerilmesi, tansiyon yükselmesi), ancak tehlike geçtikten sonra parasempatik sistemin devreye girerek rahatlama sağlaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Bazı kişilerde parasempatik sinir sistemi devreye girmiyor. Devamlı tehdit var, tehlike var diye yaşıyor. Travmatik bir olay karşısında, eğer korkunun kaynağı belirsizse, kişide ilk tepki genellikle inkar veya reddetme şeklinde ortaya çıkıyor. Ancak korku, deprem gibi somut ve inkar edilemeyecek bir kaynağa dayanıyorsa, ikinci bir tepki olarak kişi olayla ilgili depresif bir ruh haline girebiliyor. Bu durum, bazı kişilerde öfke patlamaları, bazılarında ise içe kapanma şeklinde kendini gösterebiliyor. Ardından, bazı bireylerde 'savaş, kaç ya da donakal' tepkileri gözlemlenebiliyor. Bazı kişilerde geçici olarak dil tutulması görülebiliyor veya panikle pencereden atlama gibi davranışlar sergilenebiliyor. Tüm bunlar, akut stres durumunda ortaya çıkan tipik tepkilerdir ve bu tepkilerin birkaç saat veya birkaç gün içinde düzelmesi beklenir. Ancak, bu durum kişinin uyku düzenini bozuyor, kişi vaktinin büyük çoğunu (örneğin, bir saatin 50 dakikasını) depremi düşünerek geçiriyorsa veya 'flashback' olarak adlandırılan, olayı yeniden yaşantılama durumları sıkça görülüyorsa (yani olayın her an yeniden olacağı hissine kapılıyorsa), eve girememek, sürekli diken üstünde oturmak, 'hipervijilans' denilen aşırı tetikte olma hali gibi belirtiler ortaya çıkıyorsa, hatta kişi uyumaktan korkar hale geliyorsa, durum ciddiyet kazanmış demektir." Bazı kişiler korkuyu 'mumyalaştırarak' hayatlarında sürekli canlı tutar Yoğun korkunun, adeta beyindeki 'programı' bozabildiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, şunları dile getirdi: “Eğer bu durum günlük yaşam aktivitelerini etkilemiyorsa, özellikle ilk bir ay içinde (bazı görüşlere göre ise 8 haftaya kadar) hastalık olarak kabul edilmez. Bu süreçte genellikle ilaç tedavisi gerekmez; aksine, bu stresin bir ölçüde yaşanması ve işlenmesi beklenir. Hatta bu stres, kişinin yeni bakış açıları kazanması, farklı düşünmesi, olaylara yeni anlamlar yüklemesi, derin analizler yapması ve küçük ayrıntıları fark ederek kendini geliştirmesi için bir fırsata dönüşebilir. Kişinin olaya olumlu ya da olumsuz yaklaşımı ve anlamlandırma biçimi, bu sürecin seyrini belirler. Genellikle bu durum, 6-8 hafta içinde çözülür ve kişi normal hayatına döner. Bu süreçte sağlıklı olan, korkuyu 'minyatürize etmek', yani küçülterek yönetmektir. Ancak bazı kişiler korkuyu minyatürize edemez, aksine 'mumyalaştırarak' hayatlarında sürekli canlı tutarlar. Bu kişilerde durum, nesnesi belirsiz bir obsesyondan ziyade, kaynağı belli bir korkuya işaret eder ve bu da genellikle kaçınma davranışlarına yol açar. Sürekli düşünce tekrarları görülür; bu durum daha çok 'rüminasyon' şeklinde, negatif veya bazen pozitif içerikli olabilir. Kişi sürekli aynı konuyu düşünür. Obsesyonda kişi düşüncelerinin saçma olduğunun farkındadır, ancak rüminasyonda düşüncelerine inanarak onları sürekli zihninde döndürür. O beyni çok yoran bir şeydir. Bu tür tepkilerin 6-8 hafta kadar sürmesi doğaldır. Bu sürenin sonunda kişinin travma sonrası büyüme kazanımlarıyla hayatına devam etmesi beklenir. Eğer bu başarılamazsa, uzman yardımı almak gerekir." İstanbul'un "çılgın projesi" kentsel dönüşüm olmalı İstanbul'un "çılgın projesinin" öncelikle kentsel dönüşüm olması gerektiğini savunan Prof. Dr. Tarhan, "Şu an binaların yaklaşık yüzde 70'i 2000 öncesi yapılar ve yüksek risk taşıma potansiyeline sahip. Bu konuda liderlik ve ciddi bir gelecek projeksiyonu şart." şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan, deprem konusunda farklı uzman görüşlerinin "felaketleştirenler" ve "tehlike atlatıldı diyenler" şeklinde insanları şaşırttığını ve bilgi kirliliğine yol açtığını belirterek, "Uzmanların kendi aralarında oturup çözüm üretmesi gerekirken, herkes farklı bir şey söylüyor. Rasyonel hareket etmek ve düşünmek gerekiyor." dedi. Depremi her an olacak gibi yaşamaya insan alışamaz Toplumun zamanla travmaları unutma eğiliminde olduğunu (6 Şubat depremleri gibi) ifade eden Prof. Dr. Tarhan, "Korkuyu yok saymak yerine 'minyatürize edip' toplumun devamlılığını sağlamak gerekiyor. 'Yarın 7.4 olabilir' gibi söylemler korkuyu 'mumyalaştırmaktır' ve bu korkuyla yaşanmaz. Bir odada yılan varken onunla yaşamaya alışılmaz. Depremi her an olacak gibi yaşamaya insan alışamaz. Yöneticilerin işi ciddiye alıp plan yaptıklarını görmek, örneğin Şehircilik Bakanlığı'nın bina tespit çalışmaları gibi adımlar, insanlarda güven duygusunu artırır, panik davranışını minimize eder ve gelecekle ilgili belirsizliği giderir." diye konuştu. Deprem korkusu adli ve psikiyatrik vakalarda artışa neden olabiliyor Deprem korkusunun adli ve psikiyatrik vakalarda artışa neden olabileceğini, toplumdaki temel güven duygusunu zedeleyebileceğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, "Güven duygusu olursa, insan 'bunun çözümü vardır' diyerek sorunları daha rahat aşar." dedi. Başa çıkma yöntemlerinden ilkinin pozitif psikoloji olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, "Bu yaklaşım, olayları olumlamak ve onlara anlam yükleyebilmek üzerine kuruludur. Her olayın bir tehdit, bir de fırsat boyutu vardır. Tehdit boyutunu görüp fırsat boyutuna odaklanmak, gerçekleri kabul edip hedef belirlemek ve strateji geliştirmek korkuyu en güzel yönetme biçimidir. Buna ‘radikal kabullenme’ diyoruz; kabullenip onu bir fırsata dönüştürmek." diye açıkladı. Hepimizin gücünün yettiği ve yetmediği şeyler var İkinci önemli yöntemin dini başa çıkma olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, "Hepimizin gücünün yettiği ve yetmediği şeyler var. Böyle durumlarda kişinin zihinsel bir sığınağa ihtiyacı olur: Büyük bir anlamın, bir değerin, bir yaratıcının parçası olmak. Evrendeki olayların tesadüfen olmadığını, bir geminin kaptanı olduğu gibi dünyanın da bir sahibi olduğuna inanmak, insanın gücünün yetmediği yerde bu yöntemleri kullanarak rahatlamasını sağlar. Empati, vicdan duygusunun bir ürünüdür. Vicdan duygusu olmayan kimse empati yapamaz. Bencil kişilerde vicdan duygusu körelir. Deprem gibi olaylarda dini başa çıkma yöntemini kullanan kişiler bu konuda bazen aşırı fedakar olabiliyorlar. Aşırı orantısız tepkiler de olabiliyor. Stres altında soğukkanlı kalma konusunda kendini eğitmiş kişiler bu olaylarda liderlik yapıyorlar. Aileyi de yatıştırıyorlar, çevreyi de yatıştırıyorlar. Biraz zihinsel olarak, emek vermek gerekiyor.” şeklinde sözlerini tamamladı. Doi numarası: https://doi.org/10.32739/uha.id.62611

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.