Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Nörobilim

Kapsül Haber Ajansı - Nörobilim haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Nörobilim haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı Haber

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşanıyor. Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor.” Prof. Dr. David Baron: “İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” Prof. Dr. Güngör: “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı.” Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır.” Üsküdar Üniversitesi tarafından geleneksel hale getirilen ve bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda başladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi, NP Etiler ve NP Feneryolu Tıp Merkezi, Türk Psikolojik Danışma Rehberlik Derneği ve Pozitif Psikoloji Enstitüsü paydaşlığında Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl 8’incisi gerçekleştirilen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi, bu alanda çalışmalar yürüten uzman isimleri ağırlıyor. İki gün sürecek kongrenin bu yılki teması, "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı: Sosyal İzolasyon mu? Longevity (Uzun Yaşam) mi?" olarak belirlendi. Açılışı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı Kongrenin açılışında Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı" başlıklı açılış konferansında hem akademik hem de küresel ölçekte dikkat çeken mesajlar verdi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasına önemli bir gelişmeyi paylaşarak başladı ve “Dünya Pozitif Psikoloji Kongresi 2027’nin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak. Geçen yıl Avustralya’daydı. Bu kez Üsküdar Üniversitesi öncülüğünde ve İbn Haldun Üniversitesi iş birliğiyle ülkemizde düzenlenecek. Bu müjdeyi de sizinle paylaşmak istedim.” dedi. “21. yüzyıl Bilgelik Yüzyılı olmak zorunda” İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümlere dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, günümüzün yeni bir kırılma dönemine işaret ettiğini belirterek, “Neolitik dönem, Tarım dönemi, Endüstri devrimi ve 20. yüzyılda Bilgi Çağı… Peki 21. yüzyıl ne olacak? Yapay zekâyla birlikte bu yüzyılın ‘Bilgelik Yüzyılı’ olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bunun yolu da pozitif psikolojiden geçiyor.” diye konuştu. Konuşmasının odağında “anlam” kavramının yer aldığını belirten Prof. Dr. Tarhan “Konumuzun ‘Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı’ olması tesadüf değil. Krizlere ve acılara doğru anlam yüklersek onları yönetebiliriz. Yanlış anlam yüklersek acılar çözülmez, devam eder. Bu anlam yükleme sürecinin en önemli yöntemlerinden biri de pozitif psikolojidir.” ifadesinde bulundu. Pozitif psikoloji eğitimi somut sonuçlar verdi Üniversitede pozitif psikolojiyi eğitim sistemine entegre ettiklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Üniversitemiz kurulduktan sonra, 2013 yılında pozitif psikoloji dersini tüm öğrencilere zorunlu ders olarak koyduk. Ders öncesi ve sonrası ölçümler yaptık. Öğrencilerimizden ‘arkadaşımla aram düzeldi’, ‘madde kullanımını bıraktım’, ‘babamla ilişkim düzeldi’ gibi geri bildirimler aldık.” şeklinde konuştu. Pozitif psikolojiden ilhamla geliştirilen projelere de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Yaklaşık 5 bin uluslararası öğrencimiz var. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerin kendi aralarında gruplaştığını ve sosyal temasın sınırlı kaldığını gördük. Bunun üzerine ‘Pozitif Psikolojiden Hedef Arkadaşlığı Projesi’ni başlattık. Bu, bir tür akran mentorluğu modeli. Her yıl bilimsel araştırma projesi olarak destekliyoruz ve sonuçlarını da yayımladık.” dedi. Pozitif psikoloji, sıfırı artıya çıkarır… Klasik psikoloji ile pozitif psikoloji arasındaki farkı da açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Klasik psikoloji eksiyi sıfıra getirir, patolojiyi düzeltir. Pozitif psikoloji ise sıfırı artıya çıkarır. Yaşam kalitesini ve iyilik halini artırır.” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımı tıptaki gelişmelerle kıyaslayan Prof. Dr. Tarhan, “Günümüzde tıpta ‘dokulara saygılı hekimlik’ anlayışı var. Gereksiz müdahaleler yerine minimal yöntemler tercih ediliyor. Bunun psikiyatridedeki karşılığı da pozitif psikoterapidir.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasında dijitalleşme çağında insanın anlam arayışının daha da önem kazandığını belirterek, pozitif psikolojinin bu süreçte bireylerin hem psikolojik dayanıklılığını artıran hem de yaşam kalitesini yükselten temel bir yaklaşım olduğunu vurguladı. İnsanlık nereye gidiyor? Prof. Dr. Tarhan, bireyin güçlü yönlerini merkeze alan yaklaşımların önemine değinerek, “Kişinin karakter güçleri envanteri var (VIA). Howard Gardner’ın çalışmalarından da yararlanarak bunu rutin olarak uyguluyoruz. Kişinin pozitif yönlerini güçlendirdiğinizde, negatif yönlerini büyük ölçüde kendisi çözebiliyor. Bu yaklaşım çok daha etkili bir rehberlik sunuyor.” dedi. 2023 yılında Gardner’ı kongreye davet ettiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor ama insanlık nereye gidiyor diye sorduğumda, ‘İnsanlar daha zeki olacak ama daha insan olacaklarını söyleyemem’ dedi. Bu çok anlamlı bir uyarıydı.” diye konuştu. Zeka ucuzladı, karakter pahalılaştı Teknolojik gelişmelerin insan karakteri üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Tarhan, Elon Musk’ın sözlerini hatırlatarak, “Bugün ‘zeka ucuzladı ama karakter pahalılaştı’ deniyor. Gerçekten de karakterli insan bulmak zorlaşıyor. İnsanlar daha fazla imkana sahip oldukça bastırılmış yönleri, açgözlülükleri ortaya çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı. “Empati çalışmazsak kötülükler artıyor!” Prof. Dr. Tarhan, günümüzde küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşandığını belirterek, “Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor. En büyük organı egosu. Kendini özel, önemli, üstün görüyor; hak duygusu sadece kendilerine yönelik. Hep dünya kendi çıkarı etrafında dönsün istiyor. Mesela narsistik yetişen bir çocuk, eline plastik mermi olan bir silah alıyor, yolda geçen bir hanımefendiye sıkıyor, kameraya çekiyor ve zevkle seyrediyor bunu. Şimdi böyle birisine empati öğretmek gerekiyor. 'O senin kardeşin olsa, annen olsa ne hissederdin?' diye empati çalışmak gerekiyor. Empati çalışmazsak kötülükler artıyor. Bütün kötülükleri bir odaya doldursanız kapısını empati yoksunluğu açıyor. Pozitif Psikoloji bunu öğretiyor.” şeklinde konuştu. “Küresel empati yoksunluğu yaşıyoruz” Dünyadaki çatışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Gazze’den İran’a kadar yaşanan olayların arkasında da empati eksikliği var. Ancak insanlık gelişiyor, umutsuzluğa kapılmamak gerekir. İletişim çağındayız ve kötülüklerin en büyük düşmanı iyi insanların tavır koymasıdır.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrinin geleceği kişiye özel tedavi… Sağlık alanındaki çalışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Hastanemizde kişiye özel tedavi yaklaşımının Türkiye’de öncülerinden olduk. Nörobilim temelli ve kanıta dayalı yöntemlerle psikiyatrik hastalıkların beyindeki karşılıklarını tespit ederek tedavi uyguluyoruz. Ayrıca farmakogenetik çalışmaları da kendi laboratuvarlarımızda yürütüyoruz.” dedi. “Bu bir kabuk değişimi, doğum sancısıdır…” Konuşmasının sonunda umudun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, sözlerini, “Dünyadaki savaşlara bakarak karamsarlığa kapılmayalım. Bu süreç bir kabuk değişimi, bir doğum sancısıdır. İnsanlık daha iyiye doğru ilerliyor. Bunu ‘geliştiren travma’ olarak görmeli ve travma sonrası büyümeye odaklanmalıyız” ifadeleriyle tamamladı. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ise açılış konuşmaları kapsamında yaptığı konuşmada, insanlık tarihinin her yüzyıl başında benzer kaotik süreçlerden geçtiğini belirterek, 21. yüzyılın da küresel ölçekte yeni bir çözülme ve dönüşüm sürecine sahne olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Güngör, “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor. Yüzyıllar çoğu zaman sancıyla, bunalımla başlıyor.” diyerek tarihsel döngülere dikkat çekti. Kaosu üreten, çözümü de buluyor! Tüm bu gelişmelere rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık her zaman kaotik durumlar yaratır ama çözümünü de yine kendisi bulur. Çünkü insan düşünen bir varlıktır. Sorun üretir ama daha iyi bir dünya için sorgulamayı da beraberinde getirir. Onun için de biz akademiye önem verelim. Biz insanlık olarak okumaya, düşünmeye, sorgulamaya, eleştirel düşünüşe önem vermeliyiz, ondan asla vazgeçmemeliyiz. Kötü varsa mutlaka iyi de vardır. Bir şeyler kötüye gidiyorsa, bir şeyler de iyiye gidebilir. Ama bu iyiye gitmesi insanın niyetine bağlıdır.” diye konuştu. Prof. Dr. Güngör: “Umutsuzluk insanlık tarihinde yoktur” İnsanlık tarihinin mücadelelerle dolu olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık tarihinde hep trajediler ve kaoslar olmuştur ama her zaman bir çıkış yolu bulunmuştur. Bu nedenle bolca okumalı, düşünmeli, sorgulamalı ve eleştirel bakış açısını güçlendirmeliyiz. Daha insancıl bir gelecek, ancak bu şekilde mümkün olabilir.” ifadesinde bulundu. “Güler yüz önemli ancak arkasında derin düşünce olmalı” Pozitif psikolojinin önemine de değinen Prof. Dr. Güngör, “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı. Neşeyle bakarken aynı zamanda sorgulayan, eleştiren bir zihni de korumalıyız.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Çok özel bir dönemde yaşıyoruz” Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, günümüz dünyasının insanlık tarihi açısından “en özel ve en kırılgan dönemlerden biri” olduğunu belirterek, dijitalleşmenin yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda insanın anlam dünyasını kökten değiştiren bir süreç olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Kaynak, “Hepimiz açıkçası çok özel bir dönemde yaşıyoruz. Hayatımıza çok hızlı giren ve ‘disruptive technologies’ dediğimiz yıkıcı teknolojilerle iç içeyiz. Dijitalleşme sadece iş yapış biçimlerimizi ya da sosyal medyayı etkileyen bir unsur değil; aynı zamanda hayatımızın anlam içeriğini değiştiren, bizi yeni bir hakikat ortamına adapte etmeye zorlayan travmatik bir dönemdir. Daha önce bildiklerimizin büyük ölçüde geçerliliğini yitirdiği bir çağdayız.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bu bir fırtına değil, iklim değişikliği” Yaşanan dönüşümün geçici bir kriz olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır. Biz de tam olarak böyle bir dönemdeyiz.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi olarak kendilerini yalnızca “beyin üssü” değil, aynı zamanda “duygu üssü” olarak tanımladıklarını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Nevzat Tarhan hocamızın liderliğinde insan psikolojisini ve duygularını anlamaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımı felsefe, tarih ve insan bilimlerinin tüm alanlarına yansıtıyoruz.” dedi. “Bu çağda nasıl iyi insan kalacağız?” Pozitif psikolojinin yalnızca olumlu düşünmekten ibaret olmadığını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Bedenen ve ruhen değiştiğimiz bu ortamda nasıl insan olarak kalacağız? Üstelik nasıl ‘iyi insan’ olarak kalacağız? Pozitif enerji yayan bireyler olarak bu olumsuzlukların içinde nasıl ayakta duracağız ve bu pozitifliği çevremizle nasıl paylaşacağız? Yeni hayatı nasıl inşa edeceğiz? Asıl mesele bu soruların cevabıdır.” ifadesinde bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan: “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz” Kongre Genel Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan, kongrenin iki gün boyunca unutulmaz anılara sahne olacağını belirterek, “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz. İki gün boyunca her birimiz farklı deneyimler ve kazanımlar elde edeceğiz.” ifadelerini kullandı. Kongrenin yalnızca akademik içerikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda sosyal bağları güçlendiren bir yönü bulunduğunu dile getiren Dr. Turan, “Sosyal bağlılığımızla ve ele alacağımız konularla birlikte kendi hayatımıza artılar katabileceğimiz, güzel anılar biriktirebileceğimiz çok kıymetli bir kongre olmasını diliyorum” dedi. Açılış dinletisi Prof. Dr. Haydar Sur’dan… Açılış konseri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından verildi. Prof. Dr. Sur, ud çalarak sevilen eserler seslendirdi. Kongrenin “Onur Konuğu” Prof. Dr. David Baron’a fahri doktora takdim edildi Kongrede “Onur Konuğu” ve psikiyatri ve spor bilimleri alanında uluslararası çalışmalarıyla tanınan Stanford ve Western Üniversitesi’nden (Western University of Health Sciences) Prof. Dr. David Baron’a Fahri Doktora unvanı takdim etti. Tören kapsamında Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Dr. Baron’a cübbesi giydirilerek Fahri Doktora belgesi takdim edildi. Prof. Dr. Tarhan ayrıca kendi eserlerinden oluşan İngilizce kitap setini hediye etti. Törende, senato üyeleri sahneye davet edilerek toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Yaşam tarzı psikiyatrisi ve altı temel sacayağı Törende daha sonra Prof. Dr. David Baron, açılış konferansı verdi ve “Pozitif Yaşam Tarzı Psikiyatrisi Perspektifinden Sosyal İzolasyon ve Yalnızlığın Yaşam Kalitesi Üzerindeki Rolü” konusunu ele aldı. Yaşam tarzı psikiyatrisi, sosyal bağların gücü ve pozitif ruh sağlığına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Baron, modern psikiyatri anlayışının yalnızca hastalık odaklı değil, yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini vurguladı. Baron, yaşam tarzı psikiyatrisi yaklaşımının fiziksel aktivite, beslenme, uyku, zararlı maddelerden uzak durma, sosyal ilişkiler ve stres yönetimi olmak üzere altı temel sacayağı üzerine kurulduğunu belirterek, “Sizi mutlu eden faaliyetleri bulmak ve sürdürülebilir bir yaşam düzeni kurmak ruh sağlığının temelidir.” dedi. “Sosyal izolasyon günde 15 sigara içmeye eşdeğer…” Sosyal izolasyonun ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Baron, “İnsanlar sosyal varlıklardır. Bağ kurmak, insanın en temel ihtiyacıdır. Sosyal izolasyon, günde 15 sigara içmeye eşdeğer bir sağlık riski taşır.” ifadelerini kullandı. Pozitif psikoloji ve ruh sağlığı vizyonu Prof. Dr. Baron, pozitif psikoloji yaklaşımının ruh sağlığında yeni bir paradigma oluşturduğunu belirterek, “Ruh sağlığı yalnızca hastalığın olmaması değildir; hayattan keyif almak, anlam bulmak ve gelişebilmektir.” dedi. Psikiyatride ilaçların önemine değinen Baron, buna rağmen hasta ile hekim arasındaki terapötik ilişkinin çoğu zaman daha belirleyici olduğunu vurguladı. Bağ kuran insan iyileşir, gelişir ve güçlenir… Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu (WFMH) çalışmalarına da değinen Baron, odağın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireylerin “esenlik hali”ne ulaşması olması gerektiğini söyledi. Konuşmasını sosyal bağların kritik önemine dikkat çekerek tamamlayan Baron, “Sosyal izolasyonun önüne geçmek, yaşam kalitesini artırmanın en temel yoludur. İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” dedi. Alanında uzman isimler konferanslar verdi Öte yandan, kongre kapsamında Prof. Dr. Tayfun Doğan “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin”, Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur “İyi Olma Hali (Well-being) Bağlamında İlişkiler”, Doç. Dr. Sevda Yeşim Özdemir “Longevity’de Genetik Faktörler ve Yalnızlığın Biyolojisi” başlıklı konferans verdi. Atölye çalışmaları yapıldı Kongrede ayrıca Doç. Dr. Aslı Kartol ve Psk. Danışman Rümeysa Özel “Pozitif Psikoloji Temelli Vaka Formülasyonu: Güçlü Yön Odaklı Müdahale Tasarımı”, Dr. Psikolog Ebru Sinici “Zamanla Dost Olmak: Dijital Yalnızlık, Anlam ve Longevity”, Uzm. Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk “Dayanıklı Çocuklar Yetiştirmek”, Dr. Öğr. Üyesi Gamze Alçekiç Yaman “Pikselden Kalbe: Dijital Yalnızlıkta Bağ Kurma”, Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Yeniden Bağlanmak: Güçlü Yönlerle Bağ Kurmak”, Klinik Psikolog Mehmet Büyükçorak “Psikolojik Esnekliği İnşa Etmek”, Okan Tiring “Pozitif Psikoloji ve Adler: Sanat Yoluyla Amaç” ve Dr. Hakan Karaman “Cinsel İyilik Hali ve Terapide Temel Yaklaşımlar” başlıklı atölyelerde gerçekleştirildi. Kongrenin ikinci gününde neler var? Kongrenin ikinci günü olan 26 Nisan Pazar günü Dr. Öğr. Üyesi Mert Sinan Bingöl “Anlam ve Anlamsızlık Sarmalından Nasıl Çıkabiliriz?”, Prof. Dr. Emine Nilüfer Pembecioğlu “Dijital Dünyada Gerçeklik Kırılımı” ve Uzm. Psk. Danışman Deniz Altınay “Sosyometri Kuramında Sosyal İzolasyon” başlıklı konferans verecek. Kongrede, “Yıkmadan Yıkılmadan Ayrılmak: Yapıcı Boşanma” konulu panelde Prof. Dr. Sefa Bulut, Doç. Dr. Besra Taş Bolat ve Dr. Öğr. Üyesi Hatice Deniz Özdemir birer konuşma gerçekleştirecek. Kongrede, Prof. Dr. Sırrı Akbaba “Türk-İslam Kültüründe Erdemler”, Doç. Dr. Çiğdem Yavuz Güler “Yakınlık, Sevmek ve Yalnızlık”, Dr. Öğr. Üyesi Abdurrahman Kendirci “Ruhsal İyileşmede Anlamın Rolü” ve Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan da “Sosyal İzolasyon mu? Sosyal Bağlılık mı?” başlıklı konferans gerçekleştirecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi! Haber

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi!

Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlandı: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, iki farklı disiplinden bir araya gelerek bireysel psikolojinin önemli kavramlarından “öğrenilmiş çaresizlik” teorisini toplumsal düzeye taşıyarak dikkat çeken bir akademik çalışmaya imza attı. Uluslararası saygınlığı yüksek dergilerden Theory and Society’de yayımlanan makale, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramını teorik bir çerçeveye oturttu. Araştırma, özellikle günümüzde toplumların iklim krizi, ekonomik eşitsizlik ve demokrasi sorunları karşısında neden giderek daha pasif kaldığını anlamaya yönelik önemli bir açıklama sunuyor. Bireysel bir teori, toplumsal bir açıklama aracına dönüştü Makalenin çıkış noktasının, psikolog Martin Seligman tarafından geliştirilen “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tayfun Uzbay, bu kavramın bireylerle sınırlı kalmadığını vurguladı ve “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerin tekrarlanan ve kontrol edilemeyen olumsuz deneyimler sonucunda çaba göstermeyi bırakmasıdır. Benzer bir süreç, kolektif travmalara maruz kalan toplumlarda da ortaya çıkabilir.” dedi. Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlanıyor: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” “Ne yaparsak yapalım değişmez” inancı yayılıyor Çalışmaya göre bu süreç bireysel değil, sosyal ağlar üzerinden yayılan bir mekanizma ile güç kazanıyor. “Başarısızlık deneyimleri bireyler arasında paylaşılır, yayılır ve zamanla kolektif bir zihinsel çerçeveye dönüşür. Böylece ‘ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmez’ inancı toplumsal bir norm haline gelir.” diyen Prof. Dr. Barış Erdoğan, bu durumun yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojik ve politik sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti. Kolektif travma, depresyon ve çaresizlik aynı şey değil Makalede, sıkça karıştırılan üç kavram arasında net bir ayrım yapılarak, şöyle devam edildi: “Kolektif travma, savaş, doğal afet veya soykırım gibi toplumun maruz kaldığı sarsıcı olaylardır. Kolektif depresyon, bu travmaların sonrası ortaya çıkan yaygın umutsuzluk ve karamsarlık gibi duygusal sonuçlarıdır. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik ise tekrarlanan başarısızlıklar sonucu oluşan eylemin faydasızlığına dair inanç ve davranışsal pasiflik sürecidir. Negatif koşullar ortadan kalksa bile bu pasiflik devam edebilir.” Makalede, bu yönüyle kavramın, yalnızca bir duygu durumunu değil, doğrudan eylemsizliği açıklayan bir çerçeve sunduğu vurgulandı. Beyindeki nöronlar ve toplum benzerliği vurgusu… Makalede, beyindeki nöronlar arasındaki sinaptik bağlar ile toplumdaki bireyler/kurumlar arasındaki etkileşim arasında bir benzetme yapıldı ve beyindeki bağların zayıflamasının depresyona yol açtığı hatırlatıldı. Sosyal plastisite kavramına da işaret edilen makalede, “Sosyal plastisite toplumun travmalara uyum sağlama yeteneğidir. Eğitim, ifade özgürlüğü ve adil hukuk sistemleri toplumsal direnci (sosyal plastisiteyi) artırırken; otoriter rejimler ve adaletsizlik bu direnci kırarak kolektif öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlar.” vurgusunda da bulunuldu. Çözüm için demokratik katılımın yeniden inşası kritik rol oynuyor Makalede çözüm yollarına da işaret edilerek, “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerde harekete geçme ve kontrolü geri kazanma ile tersine çevrilebilir” görüşüne yer verilerek, toplumsal dönüşüm için de kurumsal reformlar, şeffaflık ve adaletin güçlendirilmesi, sivil toplumun somut başarılar üretmesi ve demokratik katılımın yeniden inşasının kritik rol oynadığına da işaret edildi. Makalede, kolektif öğrenilmiş çaresizliğin günümüzde demokrasilerin gerilemesi, gelir adaletsizliği ve çevre krizleri karşısındaki toplumsal ataleti (eylemsizliği) açıklamak için güçlü bir araç olduğuna dikkat çekilerek, bu kavramın sosyoloji, psikoloji, nörobilim ve siyaset bilimi arasında köprü kurarak daha derinlemesine incelenmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk!  Haber

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk! 

Beyin görüntüle yöntemlerinin hızla geliştiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır.” dedi. Tarhan, hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulamanın, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi’nce bu yıl ‘Demansın Erken Teşhisine Multidisipliner Yaklaşım’ ana temasıyla düzenlenen 14. Kognitif Nörobilim ve 4. Nöroteknoloji Kongresi, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. Demansın erken belirtilerini ele veren yeni keşifler ile erken tanıda rol alan son gelişmelerin ele alındığı kongre, alanında uzman isimleri bir araya getirdi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimi kökten değişecek” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu anda yapay zekâ ve dijital devrim yaşadığımızı aktardı. Sanayi devriminin daha yavaş bir değişime yol açtığını ancak dijital devrimin çok daha hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu hızlı değişim, klinik alanları ve tıbbi hastalıkları da etkiliyor. Birçok nöropsikiyatrik hastalık yeniden tanımlanıyor.” dedi. Bugüne kadar hastalıkları tanımlarken kullanılan sistemlerin daha çok anatomik temelli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Şizofreni, demans gibi tanılar, büyük ölçüde anatomik bilgiler üzerinden ele alınıyordu. Ancak artık yalnızca anatomik bağlantılar değil, fonksiyonel bağlantılar da ölçülebilir hâle geldi. Biyobelirteçler ortaya çıktı, epigenetik etkiler ölçülebiliyor ve gen ifadesindeki değişimler izlenebiliyor. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimini kökten değiştirecek. Örneğin ‘şizofreni’ demek yerine, beynin amigdala ile prefrontal bölgesi arasındaki ya da farklı bölgeler arasındaki bağlantı bozuklukları üzerinden tanımlamalar yapılabilecek.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalır” Günümüzde yeni bir beyin görüntüleme yöntemi olarak elektromanyetik tomografinin öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önce X-ray temelli tomografi, ardından manyetik rezonans görüntüleme teknikleri gelişmişti. Şimdi ise elektromanyetik tomografi, beyindeki elektriksel haritalamaları ortaya koyuyor. Böylece hastalıklarla beynin fonksiyonel bağlantıları arasındaki ilişkileri ölçebilir hâle geldik.” dedi. Tüm bunların, tıpta ve özellikle psikiyatride ciddi bir paradigma dönüşümüne işaret ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır. Son yıllarda psikiyatride dikkat çeken konulardan biri de ‘Default Mode Network’. Biz buna ‘anlam ağı2’da diyoruz; benlik algısıyla ilişkilidir. Bu ağ içinde, paryetal lobun medial bölgesinde yer alan precuneus adlı yapı özellikle dikkat çekiyor. Precuneus’un benlik algısıyla doğrudan ilişkili olduğu görülüyor. Bu oldukça önemli ve yeni bir bilgi.” Tarhan: “Yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit eden yazılımlar geliştirdik” Bilinçle ilgili çalışmalar da bu alanı destekliyor diyen Tarhan, “Anestezi uygulandığında bu bölgenin aktivitesi baskılanıyor ve bilinç kaybı gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu bölgenin bilinçle doğrudan ilişkili olduğu anlaşılıyor. Bu gelişmelerin tamamı, tanı ve tedavi süreçlerinde yeni yaklaşımların önünü açıyor. Özellikle geliştirdiğimiz ve patentini aldığımız ‘NP modeli’ bu açıdan önemli. Beynin elektriksel fonksiyonlarını, elektromanyetik dalgaları ve yapay zekâyı kullanarak hastalıkları değerlendirebiliyoruz. Örneğin obsesif kompulsif bozukluğu (OKB), hastayı hiç görmeden, normal popülasyonla karşılaştırarak yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit edebilen yazılımlar geliştirdik. Şimdi hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulama, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldi. Bu çalışmalar hâlen devam ediyor. Bu nedenle yapay zekâyı herkesin öğrenmesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan: “Yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık” Bu konuya verilen önemin yeni olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2008’li yıllardan itibaren bu alana yöneldik. 2017 yılında derin öğrenme üzerine bir laboratuvar kurmak istedik. Bu kapsamda bir proje hazırladık. Başlangıçta büyük bir ilgi gördü; ancak süreç ilerlerken beklenmedik şekilde durdu. Daha sonra Ankara’da NÖROM adlı bir merkez kuruldu. İçeriği büyük ölçüde bizim hazırladığımız projeyle örtüşüyordu. Elbette devletimizin böyle bir merkez kurması sevindiricidir; ancak proje fikrinin bize ait olduğunu da belirtmek isterim.” dedi. Nöroteknolojide güçlü konum 2019 yılında ‘Hesaplamalı Psikiyatri’ başlığıyla hazırlanan çalışmaya da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Çalışmayı 2020’de Amerikan Psikiyatri Birliği Kongresi’ne sunduk. Sunum kabul edildi ve büyük ilgi gördü. Hatta yılın sunumu seçildi. 2021 yılında bu sunum, tüm dünyada online olarak tekrar yayımlandı. Düşünün ki yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık. Bugün geldiğimiz noktada nöroteknoloji alanında güçlü bir konumdayız. Çünkü üniversitemizin kuruluş teması buna dayanıyor: nörobilim, genetik, sağlık, mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin bir araya gelmesi. 2013 yılında başlattığımız Bilim ve Fikir Festivali de bu vizyonun bir parçasıydı. O dönemde Türkiye’de bilim festivali yoktu. ‘Neden bilim festivali yok?’ diye yola çıktık ve bu etkinliği başlattık. Bu yıl 11.’si düzenlenecek. Her yıl yüzlerce lise öğrencisi katılıyor. Bu festivalin amacı, geleceğin bilim insanlarını ve potansiyel Nobel adaylarını desteklemekti. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni, öğrenmeyi eğlenceli ve disiplinli bir ortamda daha iyi gerçekleştiriyor. Biz de bilimi eğlenceli hâle getirmek istedik ve bu yaklaşım büyük ilgi gördü. ” açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor” Bu alandaki çalışmaların geleceğin tıbbını, nörobilimini ve psikiyatrisini şekillendireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor. Matematik ile mantığın birleşmesi bilgisayarı doğurduysa, matematik ile psikiyatrinin birleşmesi de yapay zekâyı doğurdu.” dedi. Eskiden bu alanda çalışanlara ‘fazla hayalci’ denildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bugün bu bakış açısı büyük ölçüde değişti. Nörobilimle ilgilenenler, geleceği daha iyi yakalayacaklardır. Bu nedenle bu toplantıya katılan herkesi vizyoner olarak görüyorum. Nöroteknoloji ile kognitif nörobilimi birleştiren tüm katılımcılara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Artık nöroloji de klasik yaklaşımlarını sorguluyor ve dönüşüyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ: “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” Kongrenin ilk sunumunu ‘Demansta Erken Tanı Kavramı’ konusunda gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Anabilim Dalı Başkanı, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” dedi ve bu kavramın, bir tecrübenin eseri ve aynı zamanda bir mesajı olduğunu dile getirdi. Öncelikle ‘neden?’ sorusunu sormak gerektiğine değinen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti: “Demans, genel olarak kronik zeminde oluşmuş bir sendromdur. Tıbbi anlamda esas olan, risk faktörlerinin ve demans öncesi hastalık evrelerinin tanısıdır. Demans kavramının ortak iç yüzeyine baktığımızda kronik seyirli bir sendrom olduğu görülür ve dört ana özelliği vardır; bilinç korunmuştur, kognitif/bilişsel zayıflama vardır, kişilik ve davranış anormalliği vardır, gündelik yaşam işlevlerinde bozulma vardır. Akut demans diye bir kavram yoktur. Eğer demansa benzeyen akut bir sendromla karşılaşırsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken deliryumdur. Deliryum, psikiyatride demansla birlikte gündeme gelir ve tedavisi mümkün ve başarılı olan bir sendromdur. Demansın ortaya çıkışını belirleyici faktörler arasında; süre faktörü, risk faktörleri, nörodejenerasyon faktörleri ve demans potansiyeli taşıyan hastalıklar bulunur. Her demansın bir oluşum süresi, belirli risk faktörleri, nörodejenerasyon aşamaları ve hastalık faktörleri vardır. ‘Demanslarda erken tanı, geciktirilmiş tanıdır’ derken dayandığımız faktörleri kısaca gözden geçirecek olursak: Alışılmış risk faktörleri arasında ileri yaş, inme, travma, enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik faktörler bulunurken, son 30-40 yılda genetik faktörler riskler arasında ilk sıraya yerleşmiştir.” Prof. Dr. Barış Metin: “Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir” Kongre kapsamında sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin ‘Demansın Erken Tanısında EEG Biyobelirteçleri’ konusunda bilgiler paylaştı. EEG’nin, aslında çok eski bir tetkik olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Barış Metin, “Son yıllarda ise demansın erken tanısı için EEG biyobelirteçleri, özellikle hesaplamalı uygulamalar, hesaplamalı nörobilim ve sinyal işleme biliminin güçlenmesi ile yapay zekâ ve derin öğrenmenin kullanımına paralel olarak hızla artmıştır.” dedi. Demansta EEG’nin neden iyi bir tetkik olduğunu açıklayan Prof. Dr. Metin, şunları söyledi: “EEG uygulaması kolay, non-invaziv ve ucuz bir tetkiktir. Ayrıca beyin fonksiyonları hakkında bilgi verir ve herhangi bir risk oluşturmadan sıkça tekrar edilebilir. Kantitatif EEG yöntemi kullanıldığında, beyin osilasyonları sayısal veriye dönüştürülür ve bir kişinin osilasyonları veya EEG indeksleri, popülasyonun normatif değerleriyle karşılaştırılarak artmış veya azalmış gibi istatistiksel çıkarımlar yapılabilir. Bu yöntem, demans ile depresyon ayrımı gibi somut pratik problemleri çözmede de ciddi düzeyde yardımcı olur. Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir. EEG, genellikle gözle analiz edilse de kantitatif yöntem, erken dönem farklarını tespit etmemizi sağlar. Ucuz ve kolay uygulanabilir olduğundan, tarama testi açısından geniş kitlelere uygulanabilir. Hasta takibi sırasında birçok EEG kaydı yapılabilir. Böylece demansa özgü bulgular ve başlangıç durumunun progresyonu takip edilebilir. Demansın en temel EEG bulguları; yavaş dalgaların (teta, delta) artışı ve hızlı dalgaların (alfa, beta) azalmasıdır. Buna spektral kayma denir. Bu durum, klinik olarak demans henüz ortaya çıkmamış, fakat riski yüksek bireylerde de gözlemlenebilir. Kantitatif EEG ile bu tablo sıkça görülür; delta ve teta dalgalarının spektral gücü artmış, alfa ve beta dalgalarının spektral gücü azalmış olarak gösterilir.” Prof. Dr. Sultan Tarlacı: “LORETA, EEG sinyalini üç boyutlu beyin yapısına dönüştürerek sinyalin hangi beyin bölgesinden geldiğini tespit etmeyi sağlar” ‘Alzheimer Hastalığının Erken Tanısında Düşük Çözünürlüklü Beyin Eloktromanyetik Tomogrofisi (LORETA)’ başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ise EEG’nin yüzyılı aşan bir hikâyeye sahip olsa da yazılımlar geliştikçe ve sinyal analizi yöntemleri ilerledikçe gördüğümüz bilgilerin giderek arttığına değindi. Düşük çözünürlüklü elektromanyetik tomografinin nispeten yeni olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Klasik bir EEG yüksek zamansal çözünürlük sağlar. Ancak uzun yıllar, kaydedilen elektriksel aktivitenin esas kaynağının neresi olduğu bilinmemekteydi. EEG kayıtları, korteksteki birçok piramidal nöronun elektriksel aktivitesini kaydeder. Elektrot sayısını artırarak belirli beyin loblarının veya bölgelerinin karşılığını görmek mümkündür; örneğin frontal lobun ön ve arka kısmı, temporal lobun ön ve arka kısmı veya orta hat gibi bölgeler hakkında fikir edinilebilir. Fakat bu sinyali beynin derin yapıları ve fonksiyonel anatomisiyle ilişkilendirmek uzun süre zor olmuştur.” dedi. 1996 yılında geliştirilen LORETA yöntemi ile bu sorunun aşıldığını aktaran Prof. Dr. Tarlacı, konuşmasında şu noktalara değindi: “LORETA, matematiksel algoritmalar ve ileri hesaplamalar kullanarak düşük çözünürlüklü bir manyetik tomografi gibi işlev görür ve beynin derinliklerindeki elektriksel aktiviteyi anlamamızı sağlar. Normal şartlarda EEG sinyali, düz bir beyin yüzeyi üzerine yayılır. Ancak kafatası ve beyin düz bir yapı değildir; elipsoidal, üç boyutlu bir yapıya sahiptir. LORETA tekniği, sinyali iki boyutlu yapıdan üç boyutlu beyin yapısına dönüştürür. Bu sayede gelen sinyalin beyin derinliklerinde hangi anatomik bölgeden kaynaklandığı tespit edilebilir ve alfa, beta, gama, delta, teta bantları üzerinden ilgili beyin alanı belirlenebilir. LORETA’nın temel özelliği, elektriksel sinyali yapısal anatomi üzerine yerleştirip buradan fonksiyonu çıkarmaktır. Üç aşamalı bir yöntemdir. Edinilen bilgiler, fonksiyonel MR’dan elde edilen verilerle de uyumludur. LORETA ile sinyalin kaynağı ve hangi yapının farklı çalıştığı, hangi fonksiyonların kaybolduğu anlaşılabilir. Konumuz demans olduğundan, belirli networkler doğrudan demansla ilişkilidir. Örneğin dil networkleri, hipokampus, entorhinal korteks ve amigdaloid çekirdek gibi yapılar hafıza ve duygu ile ilişkilidir. Sinyalin kaynaklarını yapısal anatomi ile birleştirerek fonksiyon kaybı LORETA ile gözlemlenebilir. Erken teşhis sorunu her zaman önemlidir; prodromal evreyi yakalamak gerekmektedir.” Alanında uzman isimler sunum gerçekleştirdi! Kongrede daha sonra NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Nöropsikolog İnci Birincioğlu “Demansın Erken Teşhisinde Nöropsikolojik Değerlendirme Testleri”, NPİSTANBUL Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Necati Alp Tabak “Demansta Erken Radyolojik Bulgular”, NPİSTANBUL Hastanesi Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Özdemir “Unutkanlıktan Demansa Giden Yolda: Erken Tanıda Genetik Ve Mitokondriyal Göstergeler”, Prof. Dr. Erdinç Dursun “Demansta Kan Biyobelirteçleri Ve Kullanım Koşulları”, Prof. Dr. Duygu Gezen Ak “Demansta Beyin Omurilik Sıvısı Biyobelirteçleri”, Dr. Öğr. Üyesi Onur Erdem Şahin “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Fdg-Pet İle Görüntülemenin Klinik Önemi”, Doç. Dr. Özgül Ekmekçioğlu “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Diğer Moleküler Görüntüleme Yöntemleri”, Prof. Dr. Lütfü Hanoğlu “Yeni Gelişen Hastalık Modifiye Edici Tedaviler Işığında Biyolojik Erken Tanıya Yaklaşım”, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini “Demansta Nöromodülasyon Uygulamaları”, Üsküdar Üniversitesi Düzenleme Kurulu Sekreteri Dr. Psk. Shams Farhad “Amnestik Hafif Bilişsel Bozuklukta (Ahbb) İşlevsel Beyin Bağlantısallığı” ve Uzm. Müh. Sahar Taghizadeh Makouei “Demansın Erken Teşhisinde Yapay Zekâ Uygulamaları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. Toplu fotoğraf çekimi yapıldı Kongreye sunumlarıyla katkı sağlayan konuşmacılara teşekkür belgesi takdim edildi ve toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

SEYEV Vakfı ve Döhler’den Anlamlı İş Birliği Haber

SEYEV Vakfı ve Döhler’den Anlamlı İş Birliği

Global ölçekte faaliyet gösteren, sürdürülebilirlik ve inovasyon odaklı büyüme yaklaşımıyla öne çıkan Döhler ile nörobilim temelli dil edinimi modeli geliştiren SEYEV Vakfı arasında stratejik bir iş birliği hayata geçiriliyor. Dil bilimci, eğitimci ve yazar Seda Yekeler tarafından 2013 yılında hayata geçirilen Türkiye’nin tek yabancı dil vakfı SEYEV Vakfı, bu anlamlı iş birliği kapsamında kimya, gıda ve bilgisayar mühendisliği bölümlerinde öğrenim gören 25 kız üniversite öğrencisine bir eğitim yılı boyunca yabancı dil bursu sağlayacak. Program, yalnızca dil öğretimini hedeflemekle kalmıyor; bilişsel gelişimi destekleyen, akademik özgüveni güçlendiren ve küresel profesyonel yetkinlikleri artırmayı amaçlayan bütüncül bir eğitim modeli sunuyor. Burs programı, Döhler İstanbul Genel Merkezi’nde gerçekleştirilecek iki günlük yüz yüze kamp ile başlayacak. Kamp, SEYEV NEUROBRIDGE programı kapsamında, SEYEV Kurucusu Seda Yekeler tarafından yürütülecek “Dil ve Beyin” semineri ile açılacak. Bu süreçte öğrenciler dil ediniminin nörobilimsel temelleri, öğrenme süreçlerinde miyelizasyonun rolü, ayna nöron sistemi ile dikkat ve hafıza mekanizmaları gibi başlıkları bilimsel bir çerçevede inceleme şansı yakalayacak, dil öğrenimini bilişsel performans ve kimlik gelişimi bağlamında da değerlendirme fırsatı bulacak. Programın Akademik Omurgası: YEK Metot Modeli Programın akademik omurgasını, SEYEV tarafından geliştirilen YEK Metot oluşturuyor. YEK Metot, dil edinimini tekrar odaklı geleneksel modellerden ayırarak, beynin doğal öğrenme mimarisine uyumlu bir sistem önerir. Bu modelde dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, düşünme, problem çözme ve disiplinler arası üretkenlik kapasitesini artıran bilişsel bir araç olarak konumlandırılır. Katılımcılar bir yıl boyunca yapılandırılmış modüller, performans analizleri ve düzenli ölçme-değerlendirme süreçleri ile takip edilecek, gelişimleri ise akademik ve nörobilişsel göstergeler üzerinden izlenecek. Bu yönüyle program, kısa süreli bir burs desteğinin ötesine geçerek sürdürülebilir ve ölçülebilir bir dönüşüm modeli sunuyor. Seçilen öğrencilerin mühendislik disiplinlerinden geliyor olması, programın stratejik vizyonunu güçlendiriyor. Kimya, gıda ve bilgisayar mühendisliği alanlarında eğitim alan genç kadınlar, bir yıl boyunca yabancı dil yetkinliklerini geliştirirken aynı zamanda Döhler’in inovasyon, Ar-Ge ve sürdürülebilir üretim süreçlerini yerinde deneyimleme ve profesyonel ekosisteme dahil olma fırsatı bulacak. Bu temas, katılımcıların yalnızca dilsel değil, sektörel ve kurumsal vizyon açısından da ufuklarını genişletecek, küresel ölçekte rekabet edebilir kariyerler inşa etmelerine anlamlı bir katkı sağlayacak. Program hakkında değerlendirmede bulunan Döhler İnsan Kaynakları Direktörü & Konfrut Tarım Genel Müdürü Ömür Coşar, bu iş birliğinin yalnızca bir burs programı olmadığını, uzun vadeli bir insan kaynağı yatırımı olduğunu vurguluyor. Coşar, süreci şu sözlerle ifade ediyor: “Sürdürülebilirlik yaklaşımımız yalnızca üretim süreçlerimizle sınırlı kalmıyor, bilgiye erişimi ve genç kadınların potansiyelini desteklemeyi de kapsıyor. STEM alanlarında eğitim gören genç kadınların uluslararası iletişim yetkinliklerini güçlendirmek hem sektörel gelişim hem de toplumsal dönüşüm açısından stratejik bir adım. SEYEV Vakfı ile hayata geçirdiğimiz bu program, ölçülebilir çıktılarla takip edilen, uzun vadeli bir gelişim modeli sunuyor.” Dil bilimci, eğitimci ve Seda Yekeler Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Seda Yekeler, Döhler iş birliğiyle hayata geçirilen bu modelin, bilim temelli bir eğitim anlayışıyla fırsat eşitliğini güçlendiren ve sürdürülebilir bir dönüşümü hedefleyen öncü bir girişim olduğunu belirtti. “‘Dil ve Beyin’ semineri kapsamında, kimya, gıda ve bilgisayar mühendisliği bölümlerinde eğitim gören 25 kız öğrenciye bir yıl boyunca yabancı dil bursu sağlayacağız. Öğrenciler, dil ediniminin nörobilimsel temellerini, öğrenme süreçlerinde miyelizasyonun önemini ve ayna nöron sistemi ile dikkat ve hafıza mekanizmalarını bilimsel bir perspektifle inceleme fırsatı bulacak. Bu çalışma, geleceğin liderlerini yetiştirirken bilim ve eğitim arasındaki bağı güçlendirmeyi amaçlıyor” dedi. Döhler’in sürdürülebilirlik stratejisinde insan kaynağına yatırım temel bir unsur olarak konumlanıyor. Kadınların mühendislik ve teknoloji alanlarında güçlendirilmesi, ekonomik sürdürülebilirlik ile sosyal sürdürülebilirliğin kesişim noktasında yer alıyor. SEYEV Vakfı ise dil edinimini toplumsal kalkınmanın stratejik bir bileşeni olarak ele alıyor, bireysel dönüşüm ile ulusal rekabet gücü arasında doğrudan bir ilişki kuruyor. Bu program kapsamında, 25 genç kadının akademik ve profesyonel yolculuğunda kalıcı bir etki oluşturmayı, sürdürülebilir, izlenebilir ve bilim temelli bir eğitim modeliyle geleceğin bilim, teknoloji ve üretim ekosistemine nitelikli kadın liderler kazandırmayı amaçlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikiyatrik İlaçlar, Hastanın Yaşam Tarzı ve İhtiyacına Göre Belirleniyor! Haber

Psikiyatrik İlaçlar, Hastanın Yaşam Tarzı ve İhtiyacına Göre Belirleniyor!

Güncel psikiyatri anlayışı, beyin ve nörobilim temelli yaklaşımlarla kişiye özel tedavileri esas aldığını vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkileri de vardır. Psikiyatrik ilaçların yan etkileri, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıkar. İlacın olumlu etki edebilmesi için zaman gerekir.” dedi. Psikiyatrik ilaçlarla birlikte alkol ve bazı gıdaların tüketiminin ilacın etkisini bozabildiği uyarısında bulunan Dr. Zorbozan, ilaç seçiminin hastanın yaşam tarzı ve ihtiyacına göre yapıldığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, psikiyatrik ilaçların güncel psikiyatrideki yeri, kimler için gerekli olduğu, yan etkileri, kullanımda dikkat edilmesi gerekenler ve ilaçlara dair yanlış inanışlar hakkında bilgi verdi. Bazı psikiyatrik sorunlar, psikiyatrik ilaç kullanımı gerektirebiliyor! Günümüzde psikofarmakolojinin çok geliştiğini ifade eden Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Psikiyatri artık sadece Freudyen bir ekolle devam etmiyor. Beyin odaklı, neuroscience (nörobilim) odaklı ve ilaç tedavilerinin ön planda olduğu bir güncel psikiyatri anlayışı söz konusu.” dedi. Psikiyatrların ilaç yazabildiklerini aktaran Dr. Zorbozan, “Psikiyatrik ilaçları kullanmak için kişinin çok ciddi bir akıl rahatsızlığına sahip olması gerekmez. Depresyon ve anksiyete bozukluğu da bir psikiyatrik hastalıktır; psikiyatrik ilaçlara ihtiyaç duyulur. Bu ilaçları kullanan bir kişiye yapılabilecek en iyi şey, bir sorunu olduğunda doktoru ile görüşmesini öğütlemek ve bunun son derece normal ve insani bir durum olduğunu vurgulayarak onun tedavide kalmasını sağlamaktır. Bu ilaçlar sadece psikiyatrik bozukluklarda değil; nöropatik ağrı tedavisinde, migren tedavisinde, kronik yorgunluk tedavisinde ve kanser hastalarının ağrı tedavilerinde de zaman zaman kullanılabilir. Bununla birlikte bazı psikiyatrik bozukluklar ilaç gerektirmez, sadece psikoterapiler ile tedavi edilebilir. Örneğin sosyal fobiler, ilişki sorunları ve evlilik problemleri ilaç tedavisi olmadan da tedavi edilebilir.” şeklinde konuştu. Psikiyatrik ilaçlarla birlikte tüketilen bazı gıda ve maddeler, ilacın etkisini bozabilir! Psikiyatrik ilaçlar kullanılırken tüketilmemesi gerekenlere değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu, ilacın ihtiva ettiği etken maddeye göre değişebilir. Fakat genel olarak dikkat edilmesi gereken şeylerden biri alkoldür.” dedi. Psikiyatrik ilaçlar ile alkolün metabolize olurken karaciğeri kullandıklarına işaret eden Dr. Zorbozan, “İkisinin birden kullanımı karaciğeri yorabilir. Ayrıca alkol tıpkı psikiyatrik ilaçlar gibi beyin etkili bir madde. Dolayısıyla birbirlerinin çalışmasını etkileyebilir, birbirlerini bozabilir veya beyindeki gaba reseptörleri için birbirleriyle yarışa girebilirler. Bu nedenlerle genel olarak alkolün, psikiyatrik ilaçlarla birlikte kullanılmaması gerekir. Ayrıca eğer çoklu anti depresan kullanımı varsa yoğun peynir tüketilmemeli. Bu bazı özellikli ilaçlar için geçerlidir ve hekiminiz size bu ilaçlara göre bir uyarıda bulunacaktır. Yine aynı şekilde lityum kullanımında tuzlu gıdalardan uzak durulmalı, bol sıvı tüketilmeli.” açıklamasını yaptı. Psikiyatrik ilaçlarda yan etkiler erken, fayda ise zamanla ortaya çıkıyor! İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkilere de sahip olduklarını hatırlatan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu çerçevede sadece psikiyatrik ilaçlar değil, bütün ilaçların insan hayatına bir takım olumsuz etkileri olabilir.” Dedi. Psikiyatrik ilaçların yan etkilerinin, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıktığını vurgulayan Dr. Zorbozan, “Ağız kuruluğu, kabızlık, mide bulantıları gibi yan etkiler vardır. Kişi önce yan etkileri görmeye başlar, hastalığına yararlı etkiyi erken aşamada göremez. Bunun sebebi psikiyatrik ilaçların çok geç etki etmesidir. Akut etki etme oranları düşüktür. Bu ilaçlar etki edebilmek için kan beyin bariyerini geçerler. Kan beyin bariyerini geçmek için de moleküller bir süre vücutta depolanır; ilacın etki edebilmesi için zaman gereklidir. Yan etkilerin erken görülmesi, bir ön yargı oluşturabilir. Bu konuda sabırlı olmak çok önemlidir, akut yan etkiler genellikle ilk bir haftada ortadan kalkar.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrik ilaçlar kişiye özel seçilir; etkileri ve yan etkileri hekim kontrolünde değerlendirilmeli! Psikiyatrik ilaçların uyku durumu üzerinde de olumlu ve olumsuz etkilere sahip olabildiğine dikkat çeken Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Anti depresan ilaçlar genellikle rem uykusunun süresini kısaltır, yani kaliteli uykunun süresini kısaltılmış olur. Dolayısıyla bu ilaçlar uykusuzluk problemi yapabilir.” dedi. Bazı ilaçların da uykuyu arttırdığını kaydeden Dr. Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı: “Dürtüselliği fazla olan hastalarda kullanılan ilaçların yoğun uyku yapma gibi sedatif yan etkileri mevcuttur. Bu tür ilaçlar hekim tarafından hastanın ihtiyacına, yaşam tarzına ve şikâyetine göre seçilir ve hasta, yan etkiler hakkında hekim tarafından bilgilendirilir. Psikiyatri ilaçlarının kilo aldırdığı, kişinin duygularını tamamen ortadan kaldırdığı ve bağımlılık yaptığı gibi şehir efsaneleri de vardır. Özellikle sanal ortamda, ürün yorumları kısmında ilaçlar hakkında çok fazla yanlış bilgi dolaşır. Eğer bir yan etkiye maruz kalırsanız veya kafanızda bir soru işareti oluşursa, ilacı reçete eden hekim ile iletişime geçmelisiniz.”

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku! Haber

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku!

Beynin kendi temizlik ve düzenleme sistemlerinin özellikle derin uyku sırasında aktif hale geldiğini vurgulayan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir.” dedi. Detoks kürleri, takviyeler ya da ani beslenme değişikliklerinin beyni kısa sürede ‘arınmış’ hale getirdiğine dair güçlü bilimsel kanıtlar olmadığına dikkat çeken Alp, aksine, kontrolsüz kullanılan bu uygulamaların bazı nörolojik ve psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor! ‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi. Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu. Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili! Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti: “Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.” Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir! Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi. Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu. ‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil! Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi. Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı. Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli! Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi. Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı. Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur! Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı: “Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.

Kuveyt Türk’ten Bankacılık Sektöründe Bir İlk Haber

Kuveyt Türk’ten Bankacılık Sektöründe Bir İlk

Bu yeni teknoloji sayesinde hem şube deneyimleri hem de mobil bankacılık uygulama etkileşimleri analiz edilerek, hizmetler müşterilerin gözünden ölçümleniyor. Türkiye’nin öncü katılım finans kuruluşu Kuveyt Türk, 2023 yılında hayata geçirdiği Empatika Nöropazarlama Araştırma Merkezi’nde müşteri deneyimini bilimsel yöntemlerle analiz etmeye devam ediyor. Beyin görüntüleme, göz izleme, yüz ifade kodlama gibi nöropazarlama araştırma teknikleri kullanarak müşteri davranışlarını inceleyen Merkez, Pupil Neon Göz İzleme Gözlüğünü (Pupil Neon Eye Tracking Glasses) çalışmalarına dahil ederek bankacılıkta bir ilki daha hayata geçirdi. Gözlük teknolojisiyle; müşterilerin bankacılık işlemleri sırasında en çok odaklandığı noktalar ve hangi adımlarda zorlandığı bilimsel olarak ölçülebiliyor. Şube ve dijital kanallardaki etkileşimlerin anlık olarak kaydedilmesini sağlayan teknolojinin, ATM ve Self Nokta gibi fiziksel temas noktalarındaki araştırmalara da dahil edilmesi planlanıyor. Böylece müşterilerin bankacılık işlemlerini gerçekleştirirken fiziksel ortamdaki hareketleri, işlem akışındaki hızlanma ve duraksama noktalarını gerçek kullanım senaryoları üzerinden gözlemleme yapılabilecek. Bu sayede davranışlar ölçümlenerek, veriye dayalı iyileştirme ve geliştirmeler de yapılabilecek. “Hizmetlerimizi müşterilerimizin deneyimlediği şekilde ölçümlüyoruz” Kuveyt Türk Dijital Bankacılık ve Ödeme Sistemleri Genel Müdür Yardımcısı Dr. Okan Acar Empatika’daki yeniliğe dair şu açıklamalarda bulundu: “Empatika çalışmalarında, göz izleme teknolojisinin yanı sıra beyin dalgaları izleme, deri iletkenliği ve yüz ifadeleri analizi gibi yöntemleri kullanarak bankacılığı müşterilerimizin gözünden değerlendiriyoruz. Bu yeni teknoloji yalnızca dijital deneyimi değil; şube, ATM ve Self Nokta gibi fiziki temas noktalarındaki müşteri yolculuklarını da gerçek zamanlı olarak ölçümlemeye olanak tanıyacak. Böylece ihtiyaçları daha doğru tespit edebilecek, hizmetlerimizi daha anlaşılır, güvenli ve kişiselleştirilmiş şekilde geliştirebileceğiz. Müşterilerimizin banka içi deneyim yolculuğunu uçtan uca ve bütüncül bir yaklaşımla değerlendirirken operasyonel verimliliğin de artırılmasına katkı sağlayacağız. Katılım finans sektöründe yenilikçi duruşumuzu güçlendirmeye, müşteri odaklı inovasyona öncülük etmeye hem bankacılık hizmetlerinin gelişimine hem de nörobilim literatürüne katkı sağlamaya devam edeceğiz.” Kuveyt Türk, bu yenilikle birlikte bankacılık deneyimini empati temelli bir bakış açısıyla yeniden tasarlıyor, hizmet süreçlerini müşterilerin gerçek ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilerek daha kolay, anlaşılır ve kullanıcı dostu hale getiriyor. Empatika: Bankacılığı müşterinin gözünden yorumlayan merkez Kuveyt Türk bünyesinde 2023 yılında kurulan Empatika Nöropazarlama Araştırma Merkezi, nörobilim ve pazarlama disiplinlerini bir araya getiren, bankacılık sektöründe öncü bir merkez olarak faaliyet gösteriyor. Empatika, “önce deneyim” prensibiyle çalışmalarını yürütüyor. Tüm araştırmalar etik ilkelere ve veri güvenliğine uygun şekilde, anonimleştirilmiş verilerle gerçekleştiriliyor. Kuruluşundan bu yana 20 nöropazarlama projesini tamamlayan Empatika, ulusal ve uluslararası arenada 7 ayrı kategoride prestijli ödüllere layık görüldü. Araştırma merkezi, devreye alınan mobil göz izleme altyapısı ile araştırma kapsamını saha deneyimini de içerecek şekilde genişletti. Bu teknoloji sayesinde, fiziksel ortamlardaki mikro kullanıcı davranışları veri odaklı bir metodolojiyle analiz edilebiliyor. Dijital kanalların yanı sıra tüm temas noktalarından elde edilen bu içgörüler sentezlenerek, müşteri deneyimi süreçleri uçtan uca ve bütüncül bir perspektifle ele alınıyor.

2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu” Yapıldı Haber

2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu” Yapıldı

Üsküdar Üniversitesi tarafından merhum Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan anısına "İsraftan Verimliliğe" temasıyla düzenlenen “2. Tasarruf ve İsraf Sempozyumu,” NP Sağlık Yerleşkesi (Ümraniye) İbni Sina Oditoryumu’nda gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve İskenderun Teknik Üniversitesi gibi önemli paydaşların desteklediği sempozyum, Rektör Danışmanı Prof. Dr. Mehmet Zelka, İskenderun Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Duruel ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın açılış konuşmalarıyla başladı. Prof. Dr. Tarhan: “Kaynak yönetimindeki en büyük belirleyici akıl değil, duygulardır.” Sempozyum Onursal Başkanı, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, israf ve verimlilik meselesinin yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve kültürel boyutlarıyla ele alınması gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Tarhan, “İnsan Homo Economicus değil, Homo Psychologicus’tur. Kaynak yönetimindeki en büyük belirleyici akıl değil, duygulardır.” dedi. Sempozyumun bu yılki ana temasının verimlilik olarak belirlenmesinin bilinçli bir tercih olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, kuşaklar arası farklara dikkat çekerek, “Geçmiş kuşaklar yokluk içinde olgunlaşıyordu. Bugünün kuşakları ise varlık içinde olgunlaşmak zorunda. Bu çok daha zordur. Çünkü varlık, insanda algı körlüğü oluşturuyor. Her şeyin kolay elde edildiği, her şeyin garanti olduğu duygusu kaynak yönetimini zayıflatıyor. Bu durum özellikle gelecek nesiller için ciddi bir tehlikedir.” diye konuştu. Ekonomi ile psikoloji arasındaki ilişki var Ekonomi ile psikoloji arasındaki ilişkinin bilimsel olarak 2000’li yıllarda net biçimde ortaya konduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, bir psikoloğun Nobel İktisat Ödülü almasının bu dönüşümün simgesi olduğunu belirterek, “Davranış İktisadı böyle doğdu. İnsan yalnızca rasyonel bir varlık değildir. İnsan karar verirken takdir edilme arzusu, beğenilme ihtiyacı ve duygusal boşluklarıyla hareket eder” ifadelerini kullandı. İnsan davranışlarında israfa yol açan pek çok örnek bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişi ihtiyacından değil, alkış almak için yatırım yapabiliyor. Boş bir çerçeveye yüz bin dolar veriliyor. On binlerce dolarlık saatler, çantalar sosyal medyada sergileniyor. Üstelik bunu yaparken yoksulluğa karşı bir rahatsızlık hissi de oluşmuyor. Utanma duygusu kaybolmuş durumda. Bunların tamamı psikolojik faktörlerdir” diye konuştu. Verimliliğin temelinde anlam ve amaç var Toplumların “yüksek güvenli” ve “düşük güvenli” olarak ikiye ayrıldığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Yüksek güvenli toplumlarda güç kişilerde değil, kurallardadır. İstişare vardır, öngörülebilirlik vardır. Böyle toplumlarda orta ve uzun vadeli kaynak yönetimi sağlıklı yapılabilir” dedi. Verimliliğin temelinde anlam ve amaç olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Verimliliğin yakıtı anlamdır. Anlamı olmayan bir insan kaynağı verimli kullanamaz. İstekle ihtiyaç arasındaki farkı ayırt edemeyen kişi israf eder” değerlendirmesinde bulundu. Haz mutluluğu satın alınabilir ama geçici… Haz ve anlam kavramlarını nörobilim üzerinden açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Dopamin haz hormonudur, serotonin ise anlam hormonudur. Haz mutluluğu satın alınabilir ama geçicidir. Anlam mutluluğu ise emek ister yatırım ister ve kalıcıdır. Aristoteles bunu 2500 yıl önce söylemişti; bugün nörobilim bunu doğruluyor” dedi. Haz odaklı yaşamın duyguları regüle edememeye yol açtığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Canı istediği için alışveriş yapan, öfkesini tüketimle telafi eden, bugünü düşünerek harcayan kişi kaynak yönetemez. Oysa beynin ön bölgesindeki karar mekanizması ‘Bu bir ihtiyaç mı?’ sorusunu sordurur. Bunu yapabilen insan anlam peşindedir” ifadelerini kullandı. “Bir çocuk 10 yaşına kadar bütçe yönetimini öğrenirse, zamanını ve ilişkilerini de daha iyi yönetir” Kaynak yönetiminin yalnızca finansal alanla sınırlı olmadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Hayatın kendisi bir çeşit kaynak yönetimidir. Psikolojik sermaye, sosyal sermaye, zaman ve ilişkiler de kaynaklardır” dedi. Bu bağlamda çocuklara erken yaşta bütçe yönetimi öğretilmesinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir çocuk 10 yaşına kadar bütçe yönetimini öğrenirse, zamanını ve ilişkilerini de daha iyi yönetir” şeklinde konuştu. “Görünür olmanın kutsallaştırıldığı bir çağdayız” Dijitalleşme ve sosyal medyanın tüketimi küresel ölçekte teşvik ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Görünür olmanın kutsallaştırıldığı bir çağdayız. Beğeni kültürü, kozmetik ve estetik sektörlerini aşırı biçimde büyüttü. İhtiyaç olmadığı halde harcamalar artıyor. Bu sistem bir süre sonra tembel toplumlar üretir. Roma’nın çöküşü de böyle olmuştur” dedi. Konuşmasının sonunda sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu konuya sahip çıktığı için Prof. Dr. Mehmet Zelka hocamıza, katkı sunan tüm akademisyenlere teşekkür ediyorum. İnşallah bu sempozyumu önümüzdeki yıllarda da aynı kararlılıkla sürdürürüz” ifadeleriyle sözlerini tamamladı. Prof. Dr. Duruel: “Bugün israf; kaynakların adaletsiz, bilinçsiz ve sürdürülemez biçimde kullanılmasıdır” İskenderun Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Duruel, açılışta yaptığı konuşmada “Böylesine anlamlı, çok katmanlı ve geleceğe dair güçlü bir farkındalık zemini oluşturan bu sempozyumda bulunmaktan büyük bir onur duyuyorum” ifadelerini kullandı. Modern dünyada israfın yalnızca fazla harcama anlamına gelmediğine dikkat çeken Prof. Dr. Duruel, “Bugün israf; kaynakların adaletsiz, bilinçsiz ve sürdürülemez biçimde kullanılmasıdır. Bu durum yalnızca ekonomik yapıları değil, insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi de doğrudan etkilemektedir” dedi. Artan tüketim mutluluk üretmiyor Prof. Dr. Duruel, tüketim ekonomisinin yalnızca maddi kaynakları değil, insan ilişkilerini ve ruhsal dengeyi de tükettiğini vurgulayarak, “Psikoloji, sosyoloji ve iktisadın kesişim noktasındaki araştırmalar, artan tüketimin mutluluk üretmediğini; aksine tatminsizlik, yalnızlık ve stres gibi sorunları derinleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tablo, israfın aynı zamanda insani bir mesele olduğunu göstermektedir” şeklinde konuştu. İsrafın güçlü bir ideolojik arka planı bulunduğuna işaret eden Prof. Dr. Duruel, mevcut küresel sistemde tüketimin bir ihtiyaçtan çok yaşam tarzı ve değer ölçüsüne dönüştüğünü belirtti. Prof. Dr. Duruel, “Bireyin varlığı sahip oldukları üzerinden tanımlanmaya başlanmıştır. Bu anlayış ekonomik eşitsizlikleri derinleştirirken, ahlaki ve kültürel bir aşınmayı da beraberinde getirmektedir” ifadesinde bulundu. Kapitalist sistemin sürekliliği için tüketimi zorunlu kıldığını ifade eden Prof. Dr. Duruel, “Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve OECD raporları dünyada her yıl üretilen gıdanın yaklaşık üçte birinin israf edildiğini ortaya koyuyor. Buna karşın yüz milyonlarca insan temel gıdaya ve temiz suya erişimde ciddi sorunlar yaşıyor. Yüksek gelirli ülkelerde kişi başına düşen tüketim, gezegenin ekolojik sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmış durumda. Bu tablo bize sorunun kaynak yetersizliği değil, kaynakların yönetimi ve paylaşımındaki adaletsizlik olduğunu açıkça göstermektedir.” dedi. Bu yılki sempozyum odağını “verimliliği inşa etmek” sorusuna yöneltti Geçtiğimiz yıl düzenlenen birinci sempozyumun güçlü bir zihinsel altyapı oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Duruel, bu yılki sempozyumun ise odağını “israfı tanımlamak” yerine “verimliliği inşa etmek” sorusuna yönelttiğini ifade ederek, “Bu yaklaşım yalnızca teknik bir dönüşümü değil; zihniyet, değer ve yönetim anlayışında köklü bir değişimi de beraberinde getirmektedir” dedi. Program kapsamında ele alınan üretimde israf, yalın üretim sistemleri, kamu ekonomisinde verimlilik ve pazarlamada sadeleşme başlıklarının önemine değinen Prof. Dr. Duruel, Japonya, Almanya ve İskandinav ülkelerinin uygulamalarını örnek göstererek, “Verimlilik ancak bilimsel yaklaşım, etik değerler ve uzun vadeli bir bakış açısıyla mümkün olabilir” değerlendirmesinde bulundu. Sempozyumun, merhum Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’ın anısına ithaf edilmesinin ayrıca anlamlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Duruel, “Kıymetli hocamız akademik hayatı boyunca bilginin yalnızca üretilen değil, hikmetle buluşturulması gereken bir değer olduğunu bizlere hatırlatmıştır.” diye konuştu. İskenderun Teknik Üniversitesi olarak üniversitelerin yalnızca bilgi üreten değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk üstlenen kurumlar olduğuna inandıklarını belirten Prof. Dr. Duruel, “Kaynağı korumak geleceği gözetmektir. Bugünü yönetirken yarını hesaba katmaktır. Bu anlayış hem evrensel etik ilkelerle hem de kadim değer dünyamızla uyumludur” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Zelka: “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor” Rektör Danışmanı Prof. Dr. Mehmet Zelka, sempozyumun ilk kez geçen yıl, üniversitenin Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın fikir ve destekleriyle hayata geçirildiğini hatırlattı. İsrafın yalnızca maddi kaynaklarla sınırlı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Zelka, “İsrafın kalbi, aklı, ömrü ve hatta nefesi kapsayan bir boyutu vardır. Bu nedenle konuya sadece iktisadi açıdan bakmak yetersiz kalır.” dedi. “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor. Türkiye’de ise bu rakam 8,7 milyon tonu aşıyor.” diyen Prof. Dr. Zelka, israfın gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde benzer oranlarda yaşandığını, gelişmiş ülkelerde israf oranının yüzde 56, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 44 seviyesinde olduğunu kaydetti. Doğal kaynakların hızla tükendiğine de değinen Prof. Dr. Zelka, “İnsanlık 2025 yılına ait doğal kaynakları yılın ilk yedi ayında tüketmiş durumda. Kalan süreçte ise gelecek nesillerden borç alıyoruz” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Zelka, bu durumun ekonomik dengeleri bozduğunu, enflasyon, sosyal adaletsizlik ve ahlaki aşınma gibi sorunları beraberinde getirdiğini söyledi. İsrafla mücadele yalnızca hükümet politikalarıyla sınırlı kalmamalı İsrafla mücadelenin yalnızca hükümet politikalarıyla sınırlı kalamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Zelka, bireysel sorumluluğun da büyük önem taşıdığını belirtti. İngiltere’de Leeds Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya atıfta bulunan Prof. Dr. Zelka, “İngiltere’de de Atık ve Kaynakları Eylem Programı diye bir program hazırlanmış. Neden? İngiltere’de 30 milyona yakın açlık çeken kimse var. 9.5 milyon ton gıda israfı var. Bu 9.5 milyon tonun sadece 8.5 milyon tonu olumlu şekilde kullanılırsa, israftan kurtarılması halinde açlık diye bir şey kalmayacaktır.” diye konuştu. Prof. Dr. Zelka, dünyada israf edilen kaynakların yalnızca yüzde 25’inin verimli kullanılması halinde açlık sorununun büyük ölçüde ortadan kalkabileceğini ifade ederek, her gün binlerce insanın açlıktan hayatını kaybettiğine dikkat çekti. Uzlaştırma (Helalleşme) Endeksi önerisi Ekonomi, çevre bilimleri, sosyoloji, kamu yönetimi ve mühendislik gibi birçok farklı disiplinden uzmanı bir araya getiren etkinlikte, israfın bireysel, kurumsal ve toplumsal boyutları kapsamlı olarak ele alındı. Programda, tasarruf kültürünün yaygınlaştırılmasına yönelik çözüm odaklı yaklaşımlar sunuldu ve alanında yetkin birçok akademisyen sunum yaptı. Sempozyumda, İskenderun Teknik Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümü Öğr. Gör. Durmuş Baysal tarafından hazırlanan çalışma, borçlu ve alacaklı arasındaki güven bunalımını, toplumun köklerinde yer alan "helalleşme kültürü" üzerinden çözmeyi teklif eden Uzlaştırma (Helalleşme) Endeksi konusunda bir sunum da gerçekleştirdi. ÜÜ TV’den canlı yayınlanan sempozyum kapsamında iki ayrı oturum gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümünden Prof. Dr. Sırrı Akbaba oturum başkanlığında gerçekleştirilen ilk oturumda; Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) Kurucusu “Prof.Dr. Aziz Akgül “İsraf Bir İnsanlık Suçudur”, Bartın Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Said Ceyhan, “Bartın Üniversitesi Sürdürülebilir Enerji Verimliliği Projesi Uygulaması ve Etkileri”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Doç. Dr. Özgun Burak Kaymakçı, “Üretimin Karmaşıklığı ve Tüketimin Dolaysızlığı Arasındaki Çelişki: Niçin Tüketiyoruz?” İskenderun Teknik Ünv. Ekonomi ve Finans ABD Öğr. Gör. Durmuş Baysal, Prof. Dr. Nazif Çalış ve Prof. Dr. Mehmet Duruel ise çalışmaları olan “Finansal Anlaşmazlıkların Çözümünde Uzlaştırma Endeksi”ni sundu. Öğleden sonraki oturum ise Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümünden Prof. Dr. İsmail Barış’ın oturum başkanlığında gerçekleşti. Düzce Üniversitesi-İşletme Fakültesi Prof. Dr. Abdulvahap Baydaş, “Pazarlamada Yeni Bir Yaklaşım: Gönüllü Sade Hayat”, İstanbul Üniversitesi-İktisat Fakültesi Prof. Dr. Mehmet Saraç “İslam İktisadı Perspektifinden Tasarruf Eğilimi: Temel İlkeler ve Ekonomik Sonuçları”, İstanbul Üniversitesi- İktisat Fakültesi Prof. Dr. Naci Tolga Saruç, “Davranışsal Maliye ve Tasarruf Eğilimleri”, Kocaeli üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Emin YardımcI ve Prof. Dr. İsmail Barış, “Osmanlı Esnaf Loncalarının İsrafı Önlemede Rolü”, Yalova Üniversitesi- İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Prof. Dr. Hacı Yunus Taş, İstanbul Medeniyet Üniversitesi- Yüksek Lisans Öğrencisi Nurefşan Taş “Modern Tüketim Tuzağında Tasarruf Bilinci: Üniversite Örneğinde Bir Araştırma”, Yalova Üniversitesi-İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Prof. Dr. Selami Özcan “Üretimde İsraf Kaynakları ve Tam Zamanında Üretim (JIT)” başlıklı sunum yaptı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.