Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Nöroloji

Kapsül Haber Ajansı - Nöroloji haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Nöroloji haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Azerbaycan'ın En Büyük İlaç Fabrikası Türk Yatırımıyla Faaliyete Geçti Haber

Azerbaycan'ın En Büyük İlaç Fabrikası Türk Yatırımıyla Faaliyete Geçti

Türk ilaç şirketi GEN İlaç öncülüğünde Azerbaycan'da hayata geçirilen Gen Pharma Caucasus Manufacturing Operations ilaç üretim tesisi faaliyete geçti. Azerbaycan'ın en büyük ilaç üretim tesisi olan fabrikanın açılışı, 5 Ekim 2026 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in katılımıyla gerçekleştirildi. Bakü yakınlarındaki Pirallahı Sanayi Parkı'nda 5,2 hektarlık alanda kurulan tesis, yıllık 60 milyon kutu ilaç ile yaklaşık 2,5 milyar tablet ve kapsül üretim kapasitesine sahip. İki yıldan kısa sürede tamamlanan tesisin, Azerbaycan'ın ilaçta yerel üretim kapasitesinin güçlendirilmesine ve ülkenin stratejik sağlık ihtiyaçlarının karşılanmasına önemli katkı sağlaması hedefleniyor. Gen Pharma Caucasus Manufacturing Operations'ın ortaklık yapısında GEN İlaç yüzde 66 ile ana yatırımcı olarak yer alırken, Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı'na bağlı Azerbaycan İş Geliştirme Fonu yüzde 29, SIA Pharmaceuticals ise yüzde 5 paya sahip. Toplam proje değeri 113,9 milyon manat olan yatırım, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ekonomik ve stratejik iş birliğinin sağlık sektöründeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor. "Yatırım yapmaya, sağlık için üretmeye ve büyümeye devam ediyoruz" GEN Yönetim Kurulu Başkanı Abidin Gülmüş, yatırımla ilgili değerlendirmesinde şunları söyledi: "Dünyada ve bölgemizde yaşanan zorlu gelişmelere rağmen GEN olarak yatırım yapmaya, sağlık için üretmeye ve sürdürülebilir şekilde büyümeye devam ediyoruz. Azerbaycan'da hayata geçirdiğimiz bu tesis, yalnızca yeni bir üretim yatırımı değil; Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güçlü iş birliğinin sağlık alanındaki somut bir yansıması ve GEN'in uluslararası büyüme yolculuğunda önemli bir kilometre taşıdır. Önceliğimiz, Azerbaycan sağlık sisteminin ihtiyaç duyduğu, hayati öneme sahip ilaçların yerel üretimini gerçekleştirmek. Bununla birlikte buradaki üretim gücünü zaman içerisinde bölge ülkelerine de taşıyarak daha geniş bir coğrafyada hastaların ilaca erişimine katkı sağlamayı hedefliyoruz. Bilim, üretim ve güçlü iş birliklerinden aldığımız güçle global ölçekte faaliyet gösteren bir ilaç şirketi olma hedefimize emin adımlarla ilerliyoruz." İlk hedef 2027'de 50 ilaç Tesiste öncelikli olarak Azerbaycan sağlık sisteminin ihtiyaç duyduğu ilaçların yerel olarak üretilmesi planlanıyor. Kardiyoloji, nöroloji, üroloji, diyabetoloji ve gastroenteroloji başta olmak üzere farklı tedavi alanlarında kullanılan ilaçların yanı sıra ağrı kesici ve antibiyotiklerin de üretimi gerçekleştirilecek. Tesis için belirlenen ilk önemli hedef, 2027 yılı içerisinde 50 ilacın üretime alınması. Orta vadeli planda ise üretim kapasitesinin ve ürün çeşitliliğinin hızla artırılarak beş yıl içerisinde 500'ün üzerinde ilacın üretiminin yerelleştirilmesi hedefleniyor. Azerbaycan'dan bölge ülkelerine ihracat hedefi Gen Pharma Caucasus Manufacturing Operations yalnızca Azerbaycan pazarına yönelik bir üretim tesisi olarak değil, bölgesel bir ilaç üretim ve ihracat üssü olarak konumlandırılıyor. Tesiste üretilecek ilaçların Azerbaycan iç pazarının yanı sıra Özbekistan, Kazakistan, Gürcistan ve diğer ülkelere ihraç edilmesi planlanıyor. Böylece tesisin Azerbaycan'ın ilaç üretim kapasitesinin geliştirilmesinin yanında ülkenin bölgesel ilaç tedarik zincirindeki rolünün güçlendirilmesine de katkıda bulunması amaçlanıyor. Yıllık 60 milyon kutu üretim kapasitesi Yüksek teknolojiyle donatılan tesiste ABD, Japonya, Almanya, İsviçre, Çin, Danimarka, İsveç ve Türkiye'nin önde gelen üreticilerine ait ekipmanlar kullanılıyor. 5,2 hektarlık alan üzerine kurulan fabrikanın yıllık üretim kapasitesi 60 milyon kutuya, tablet ve kapsül bazında ise yaklaşık 2,5 milyar adede ulaşıyor. Tesiste 178 kişiye sürekli istihdam sağlanması öngörülüyor. Üretimin yanı sıra bilimsel gelişim ve nitelikli insan kaynağının desteklenmesi de yatırımın önemli bileşenleri arasında yer alıyor. Tesis bünyesinde Karabağ Üniversitesi ve Azerbaycan Tıp Üniversitesi için resmi eğitim üsleri oluşturularak eğitim ve bilimsel iş birliklerinin geliştirilmesi hedefleniyor. Türkiye-Azerbaycan iş birliğinde yeni bir stratejik adım GEN'in Azerbaycan yatırımı, şirketin uluslararası büyüme yolculuğunda önemli bir üretim adımı olurken, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güçlü ekonomik ilişkilerin sağlık ve ilaç sanayisindeki yansımasını da ortaya koyuyor. Hayati öneme sahip ilaçların yerel üretiminin artırılması, ürün portföyünün hızla genişletilmesi ve Azerbaycan'dan çevre ülkelere ihracat yapılması hedefleri doğrultusunda tesisin, önümüzdeki dönemde bölgenin önemli ilaç üretim merkezlerinden biri haline gelmesi amaçlanıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek Haber

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek

“Sağlıklı Yaşlan, Alzheimer’dan Korunmaya Bugün Başla” sloganıyla düzenlenecek etkinlikte; toplum sağlığını doğrudan ilgilendiren risk faktörleri, erken tanının önemi, hasta ve yakınlarının karşılaştığı zorluklar ele alınırken; nöroloji alanındaki tedavi yaklaşımları ve yenilikçi çözümler paylaşılacak. Ziyaretçiler, Alzheimer hastalarının günlük yaşamda deneyimledikleri algısal değişimleri bizzat fark etmelerini sağlayacak Sanovel’in alanda kurduğu stantta VR gözlük deneyimi ile hastalık hakkında bilgi sahibi olabilecekler. Sağlık alanındaki öncü çalışmalarıyla bilinen Sanovel, “Aklımda” kampanyasıyla etkinlikteki yerini alarak Alzheimer hastalığına dikkat çekecek ve ziyaretçilere VR (sanal gerçeklik) teknolojisiyle hastaların yaşadığı zorlukları deneyimleyebilecekleri özel empati alanları sunacak. Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla etkisi artan Alzheimer hastalığına karşı toplumsal bilinci yükseltmeyi amaçlayan etkinlik; hasta yakınlarını, uzmanları ve vatandaşları bir araya getirerek hem risk faktörlerine yönelik taramalar ve korunma önlemleri hakkında bilgilendirmeler yapacak hem de erken tanı ile hasta deneyimini anlamanın önemine dikkat çekecek. Etkinlik boyunca park alanında müzik dinletisi, flamenko gösterisi, halk oyunları gösterileri, fiziksel ve zihinsel aktivite çalışmaları, tavla turnuvası ve kuşaklar arası bağları güçlendiren torun köşesi gibi pek çok çeşitli aktivite ziyaretçilerle buluşacak. Ziyaretçiler Alzheimer’ı VR Deneyim Alanı ile Yaşayacak Etkinlik alanında Sanovel “Aklımda” kampanyası konseptiyle stand ve kiosk alanları kurulacak; Aynı zamanda VR (Sanal Gerçeklik) deneyim alanı ile ziyaretçilere farkındalık deneyimi yaşatılacak. Ziyaretçiler, bu teknoloji sayesinde Alzheimer hastalarının günlük yaşamda karşılaştıkları zorlukları bizzat sanal gerçeklik gözlüğü vasıtasıyla deneyimleyerek hastalarla empati kurma fırsatı bulacaklar. “Merkezi Sinir Sistemi Alanındaki Deneyimimizle Hasta ve Hasta Yakınlarının Yanındayız” Toplum sağlığını iyileştirmeyi temel misyon edindiklerini belirten Sanovel Stratejik İş Birimi Müdürü Aydın Alsema, şirketin Alzheimer ve nöroloji alanındaki çalışmaları hakkında şu değerlendirmelerde bulundu: “Sanovel olarak 43 yıllık köklü geçmişimiz, geniş ürün portföyümüz, yenilikçi bakış açımız ile Türk ilaç sektörüne yön vermeye devam ediyoruz. Merkezi Sinir Sistemi (MSS) alanında toplam pazarda ikinci sırada yer alan bir marka olarak, sadece tedavi edici çözümlerimizle değil, toplumsal farkındalık yaratan projelerimizle de öne çıkıyoruz. Alzheimer gibi hayatın en hassas dönemlerinde etkisini gösteren hastalıklarda en güvenilir paydaş olmayı ve bu alanda yenilikçi çözümleri takip ederek tıp dünyasına kazandırmayı sürdüreceğiz.. ‘Aklımda’ kampanyamızla, bu anlamlı günde ziyaretçilerimizin zihninde iz bırakmak ve toplumsal duyarlılığı en üst seviyeye taşımak için buradayız.” “Erken Tanı ve Toplumsal Destek Hayati Önem Taşıyor” Etkinliğin bilimsel ve toplumsal boyutuna dikkat çeken Etlik Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği Uzmanı ve Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şube Başkanı Doç. Dr. Özlem Bizpınar ise şunları söyledi: “Alzheimer, yalnızca bireyi değil, tüm aileyi ve çevreyi derinden etkileyen ve tedavi edilmediğinde ilerleyen nörolojik bir rahatsızlıktır. Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şubesi olarak amacımız, bu hastalıktan muzdarip bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek, hasta yakınlarının yükünü hafifletmek ve toplumda 'sağlıklı yaşlanma' ile erken tanı bilincini yerleştirmektir. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Sanovel’in değerli destekleriyle hayata geçirdiğimiz bu etkinlik, teorik bilgileri pratiğe dökerek toplumun her kesiminde empati duygusunu uyandırmak adına büyük bir adımdır. Unutmayalım ki Alzheimer ile mücadele, ancak toplumsal dayanışma ve farkındalıkla mümkündür.” Kritik Eşik: Erken Tanı ve Tedavi Devamlılığı Hafıza kayıplarının yaşlılığın olağan bir süreci olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Özlem Bizpınar, erken tanının ve tedavi devamlılığının önemine dikkat çekerek, “Erken evrede konulan teşhis, hastanın bağımsızlık süresini uzatmakta ve yaşam kalitesini korumaktadır. Hekim kontrolünde başlatılan tedavilerin aksatılmadan sürdürülmesi ise hastalığın ilerleme hızını yavaşlatmada kritik bir eşiktir. Öte yandan Alzheimer, yalnızca hastayı değil, bakım sürecini üstlenen hasta yakınlarını da fiziksel ve psikolojik olarak derinden etkilemektedir. Bu nedenle hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi ve desteklenmesi de sürecin en temel bileşenidir” diye konuştu. 19 Eylül’de Doğal Yaşam ve Atatürk Çocukları Parkı’nda saat 16:00'da ücretsiz olarak kapılarını açacak olan etkinlik, gün boyunca tüm halkın katılımına açık olacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir Haber

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, menopoz geçişinde baş ağrılarının kadının hormonal durumu ve eşlik eden menopoz belirtileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Perimenopozda Migren Atakları Neden Değişebilir? Menopoz, adetlerin bir anda sona erdiği tek bir dönemden ibaret değildir. Menopozdan önceki perimenopoz sürecinde yumurtalıkların hormon üretiminde ve adet düzeninde önemli değişiklikler meydana gelebilir. Östrojen düzeylerindeki dalgalanmalar, hormonlara duyarlı migreni bulunan bazı kadınlarda atakların daha sık ortaya çıkması veya mevcut baş ağrısı düzeninin değişmesi ile ilişkili olabilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Perimenopoz döneminde hormon düzeyleri düzenli bir şekilde azalmaz; belirgin dalgalanmalar görülebilir. Bu nedenle özellikle adet döngüsüyle ilişkili migren öyküsü bulunan kadınlar bu dönemde baş ağrılarında değişiklik fark edebilir. Ancak baş ağrısındaki her değişikliği yalnızca hormonlara bağlamamak gerekir” diyor. Baş ağrılarının değişmesinde hormonal dalgalanmaların yanı sıra menopoz döneminde sık karşılaşılan sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku düzensizlikleri, stres, öğün atlama ve yetersiz sıvı tüketimi gibi faktörler de rol oynayabilir. Menopoz Başladı, Baş Ağrısı da Başladıysa Dikkat Daha önce migreni bulunan bir kadında perimenopoz sırasında atakların değişmesi ile hayatında ilk kez ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrısı aynı şekilde değerlendirilmemelidir. Özellikle 50 yaşından sonra yeni başlayan baş ağrısı, daha önce var olan ağrının karakterinin belirgin biçimde değişmesi veya giderek şiddetlenmesi durumunda altta yatan farklı nedenlerin değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz dönemindeki bir kadında yeni başlayan baş ağrısına ‘hormonlardandır’ diyerek yaklaşmak doğru değildir. Baş ağrısının özellikleri, kişinin yaşı, tıbbi öyküsü ve eşlik eden belirtiler birlikte ele alınmalıdır. Gerektiğinde nörolojik değerlendirme de sürecin bir parçası olmalıdır. Aniden başlayan ve çok şiddetli seyreden baş ağrısına görme veya konuşma bozukluğu, yüzde ya da kol ve bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, denge kaybı, bilinç değişikliği gibi nörolojik belirtilerin eşlik etmesi ise acil tıbbi değerlendirme gerektirebilir. Migrenin Auralı Olup Olmadığı Tedavi Planında Önem Taşıyor Migren değerlendirilirken baş ağrısının yanı sıra aura varlığı da önem taşıyor. Aura; bazı kişilerde baş ağrısından önce veya baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkabilen ışık çakmaları, görme alanında değişiklikler, uyuşma veya konuşmayla ilgili geçici nörolojik belirtilerle kendini gösterebilir. Auralı ve aurasız migren ayrımı özellikle hormonal tedaviler değerlendirilirken kişinin genel sağlık durumu ve damar hastalıkları açısından taşıdığı diğer risk faktörleri ile birlikte dikkate alınmalıdır. Op. Dr. Soypaçacı, “Migren öyküsü bulunan kadınlarda hormon tedavisi kararı yalnızca baş ağrısının varlığına bakılarak verilmez. Aura öyküsü, yaş, sigara kullanımı, tansiyon, kilo, kişisel ve ailesel pıhtılaşma öyküsü ile diğer sağlık sorunları birlikte değerlendirilmelidir” diyor. Hormon Tedavisi Migren Tedavisi Değildir Menopozal hormon tedavisi, migreni tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tedavi değildir. Ancak sıcak basması, gece terlemesi ve uyku sorunları gibi menopoz belirtileri için hormon tedavisinin gündeme geldiği kadınlarda mevcut migren öyküsünün de tedavi planlamasında dikkate alınması gerekir. Migreni bulunan kadınlarda hormon düzeylerinde daha az dalgalanmaya yol açan tedavi seçenekleri hekim tarafından değerlendirilebilir. Hangi hormonun, hangi yolla ve hangi dozda kullanılacağı ise her kadın için aynı değildir. Rahmi bulunan kadınlarda sistemik östrojen tedavisi planlandığında endometriumun korunması amacıyla uygun progestojen kullanımı da tedavinin önemli bir parçasıdır. Menopoz tedavisinde standart bir reçeteden söz etmek mümkün değildir. Amaç yalnızca bir semptomu ortadan kaldırmak değil; kadının yaşı, menopoz belirtileri, rahim ve meme sağlığı, kardiyovasküler riskleri, migren öyküsü ve kişisel tıbbi geçmişini birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir. Baş Ağrısı Günlüğü Değerlendirmeyi Kolaylaştırabilir Perimenopoz döneminde baş ağrılarının ne zaman ortaya çıktığının takip edilmesi, hormonal değişimlerle veya günlük yaşam alışkanlıklarıyla olası ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Ağrının başladığı gün ve saat, süresi, adet döngüsüyle ilişkisi, aura bulunup bulunmadığı, sıcak basması veya gece terlemesinin eşlik edip etmediği, uyku düzeni ve kullanılan ilaçların kaydedildiği bir baş ağrısı günlüğü, hekim değerlendirmesinde yararlı bilgiler sağlayabilir. Düzenli uyku, yeterli sıvı tüketimi, öğün düzeninin korunması, kişinin fark ettiği migren tetikleyicilerinden mümkün olduğunca kaçınması ve uygun fiziksel aktivitenin günlük yaşama dahil edilmesi de genel sağlık açısından önem taşır. Kadın Doğum ve Nöroloji Birlikte Değerlendirebilir Menopoz döneminde baş ağrısı hem hormonal değişimlerle hem de nörolojik nedenlerle ilişkili olabileceğinden bazı kadınlarda kadın hastalıkları ve doğum ile nöroloji uzmanlarının birlikte değerlendirmesi gerekebilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Menopoz geçişinde kadının vücudunda birçok değişiklik aynı dönemde ortaya çıkabiliyor. Baş ağrısı da bunlardan biri olabilir; ancak özellikle yeni başlayan veya alışılmışın dışında seyreden ağrıları menopozun doğal bir sonucu olarak kabul etmemek gerekir. Öncelikle ağrının nedeninin değerlendirilmesi, ardından menopoz belirtileri için uygulanabilecek yaklaşımın kişinin sağlık durumuna göre planlanması önemlidir” diyerek sözlerini tamamlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sinaptik Budama Beyni Daha Verimli Kılıyor! Haber

Sinaptik Budama Beyni Daha Verimli Kılıyor!

Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde yoğunlaşan ve bu süreçte kullanılan sinir bağlantılarının güçlendiğini, kullanılmayanların ise zayıfladığını dile getiren Dr. Şalçini, “Kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek, müzikle ilgilenmek, spor yapmak ve sosyal etkileşim içinde olmak beynin kullandığı sinir ağlarını güçlendirir. Beyin, yaşam boyunca deneyimlere göre kendini yeniden düzenleyen dinamik bir yapıya sahiptir.” dedi. Kaliteli uykunun da öğrenilen bilgilerin pekiştirilmesi ve gereksiz bağlantıların ayıklanmasında önemli rol oynadığı kaydeden Dr. Şalçini, dengeli beslenme, düzenli egzersiz, zihinsel aktivite ve kaliteli uykunun beyin sağlığını desteklediğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, sinaptik budamanın beynin gelişimi ve öğrenme süreçlerindeki rolü, çocukluk ve ergenlikteki önemi ve yaşam boyu beyin sağlığını destekleyen alışkanlıklarla ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Beyinde daha fazla bağlantı, daha yüksek zekâ anlamına gelmiyor! Sinaptik budamanın beynin gelişimi için vazgeçilmez bir mekanizma olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “İnsan beyni doğumdan sonra çok sayıda sinaptik bağlantı oluşturur. Ancak bu bağlantıların tamamının korunması mümkün değildir. Beyin, kullanılmayan veya işlevsel olmayan bağlantıları zamanla ortadan kaldırarak daha güçlü ve daha verimli sinir ağları oluşturur. Sinaptik budama olarak adlandırılan bu süreç, sağlıklı beyin gelişiminin doğal ve gerekli bir parçasıdır.” dedi. Sinaptik budamanın yanlış anlaşılan bir konu olduğuna dikkat çeken Dr. Şalçini, “Toplumda daha fazla sinir bağlantısının daha yüksek zeka anlamına geldiği yönünde yaygın bir inanış var. Oysa önemli olan bağlantıların sayısı değil, etkinliğidir. Beyin gereksiz bağlantıları ortadan kaldırarak bilgi işlemeyi hızlandırır, dikkatin odaklanmasını kolaylaştırır ve öğrenmeyi daha verimli hale getirir.” ifadelerini kullandı. İlk yıllar ve ergenlik kritik dönemler! Sinaptik budamanın özellikle yaşamın ilk yıllarında ve ergenlik döneminde yoğunlaştığını vurgulayan Dr. Şalçini, “Bebeklik döneminde beyin çok hızlı yeni bağlantılar oluşturur. Çocuk büyüdükçe kullanılan bağlantılar güçlenirken kullanılmayanlar elenir.” dedi. Ergenlikte ise beynin özellikle planlama, dikkat ve karar verme gibi işlevlerden sorumlu ön bölgesinin yeniden şekillendiğini dile getiren Dr. Şalçini, bu nedenle çocukluk ve ergenlik dönemindeki deneyimlerin, beynin gelişiminde kalıcı izler bıraktığını aktardı. Kullanılmayan sinir ağları zamanla zayıflıyor! Öğrenmenin sinaptik bağlantılar üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten Dr. Celal Şalçini, şöyle devam etti: “Kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek, müzikle ilgilenmek, spor yapmak ve sosyal etkileşim içinde olmak beynin kullandığı sinir ağlarını güçlendirir. Kullanılmayan bağlantılar ise zamanla zayıflar. Beyin, yaşam boyunca deneyimlere göre kendini yeniden düzenleyen dinamik bir yapıya sahiptir.” Kaliteli uyku beyin için bir bakım süreci! Uyku ile sinaptik budama arasındaki ilişkiye değinen Dr. Şalçini, “Uyku yalnızca dinlenme zamanı değildir. Beyin uyku sırasında gün içinde öğrenilen bilgileri değerlendirir, önemli olanları pekiştirirken gereksiz olanları ayıklar. Özellikle çocuklar ve ergenler için yeterli ve kaliteli uyku, sağlıklı beyin gelişiminin temel unsurlarından biridir.” şeklinde konuştu. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları beyin gelişimini destekliyor! Dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin de önemli olduğuna işaret eden Dr. Şalçini, “Omega-3 açısından zengin beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve zihinsel olarak aktif kalmak, beynin sağlıklı işleyişini destekleyen yaşam alışkanlıklarıdır. Bu faktörler sinir hücrelerinin iletişimini güçlendirerek bilişsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlayabilir.” açıklamasını yaptı. Sinaptik budamadaki farklılıklar bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkili olabilir! Sinaptik budamanın bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkisini inceleyen çalışmaların sürdüğü bilgisini veren Dr. Celal Şalçini, “Bilimsel araştırmalar, sinaptik budama süreçlerindeki farklılıkların otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile şizofreni gibi bazı hastalıklarla ilişkili olabileceğini gösteriyor.” dedi. Dr. Şalçini, ancak bu hastalıkların tek bir nedene bağlı olmadığını, genetik ve çevresel birçok faktörün birlikte rol oynadığını hatırlattı. Beyin yaşam boyu değişmeye devam ediyor! Beynin gelişiminin çocuklukla sınırlı olmadığının altını çizen Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Eskiden erişkin beyninin değişmediği düşünülüyordu. Günümüzde ise beynin yaşam boyunca yeni bağlantılar kurabildiğini ve kullanılmayan bağlantıları yeniden düzenleyebildiğini biliyoruz. Bu nedenle öğrenmenin yaşı yoktur. Yeni beceriler kazanmak, zihinsel olarak aktif kalmak ve sosyal yaşamın içinde olmak beyin sağlığını destekleyen önemli alışkanlıklardır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye'nin ilk MS Yaşam Merkezi Bütüncül Bakım Modeliyle Hizmete Başladı Haber

Türkiye'nin ilk MS Yaşam Merkezi Bütüncül Bakım Modeliyle Hizmete Başladı

Multipl skleroz (MS), yalnızca sinir sistemini etkileyen kronik bir hastalık olmanın ötesinde; bireylerin hareket kabiliyetinden psikolojik iyi oluşuna, sosyal yaşamından günlük aktivitelerine kadar yaşamın birçok alanını etkileyebiliyor. Bu ihtiyaçtan hareketle Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde hayata geçirilen Türkiye'nin ilk MS Yaşam Merkezi, hastaların farklı ihtiyaçlarını tek merkezde karşılayan bütüncül bakım modeliyle hizmet vermeye başladı. Merkezde hastalar, nöroloji ve fizik tedavi değerlendirmelerinin ardından ihtiyaçlarına göre psikolojik danışmanlık, diyetisyen desteği, pelvik taban rehabilitasyonu, nörofeedback uygulamaları ve fizyoterapi programlarına yönlendiriliyor. Böylece yalnızca hastalığın klinik yönetimine değil; hareket kabiliyetinin korunmasına, bilişsel ve ruhsal iyilik halinin desteklenmesine, günlük yaşam becerilerinin geliştirilmesine ve yaşam kalitesinin artırılmasına odaklanan multidisipliner bir yaklaşım sunuluyor. Merkezde ayrıca robot destekli rehabilitasyon sistemleri ile sanal gerçeklik (VR) teknolojileri de tedavi sürecinin bir parçası olarak kullanılıyor. Denge, koordinasyon ve hareket becerilerinin geliştirilmesine yönelik uygulamaların yanı sıra, günlük yaşam aktivitelerini destekleyen ergoterapi çalışmalarıyla hastaların bağımsız yaşamlarını sürdürmeleri hedefleniyor. MS Yaşam Merkezi'nin fikir babası, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Gümüş, merkezin yalnızca tedavi sunan bir yapı olmadığını, MS ile yaşayan bireylerin yaşamın her alanında desteklenmesini amaçlayan yeni bir bakım modeli olduğunu belirterek şunları söyledi: “MS yalnızca nörolojik bulgularla sınırlı bir hastalık değil; bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal yaşamını birlikte etkileyen kronik bir süreçtir. Bu nedenle hastalarımızı yalnızca tedavi eden değil, yaşamın her alanında destekleyen bir model oluşturmayı hedefledik. Türkiye'de ilk olma özelliği taşıyan MS Yaşam Merkezi'nde nöroloji, fizik tedavi, psikoloji, diyet, pelvik taban rehabilitasyonu ve teknoloji destekli uygulamaları aynı çatı altında buluşturarak kişiye özel, bütüncül bir bakım yaklaşımı sunuyoruz.” Prof. Dr. Gümüş, merkeze "Yaşam Merkezi" adını özellikle verdiklerini belirterek sözlerini, “Amacımız yalnızca rehabilitasyon hizmeti sunmak değil; MS ile yaşayan bireylerin yaşam enerjisini, bağımsızlığını ve toplumsal yaşama katılımını desteklemek. Robot destekli rehabilitasyon, sanal gerçeklik uygulamaları ve nörofeedback gibi yenilikçi yöntemleri multidisipliner yaklaşımla bir araya getirerek hastalarımızın yaşam kalitesini güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Hastalarımızın yalnız olmadıklarını hissetmeleri ve ihtiyaç duydukları desteğe tek merkezden ulaşabilmeleri de bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor.” şeklinde tamamladı. Türkiye'de ilk olma özelliği taşıyan MS Yaşam Merkezi'nin, bütüncül bakım anlayışı ve teknoloji destekli uygulamalarıyla hem hastaların yaşam kalitesine katkı sunması hem de MS yönetiminde multidisipliner yaklaşımların yaygınlaşmasına örnek oluşturması hedefleniyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Beyin Çiplerinin Gerçek Amacı Açıklandı!  Haber

Beyin Çiplerinin Gerçek Amacı Açıklandı! 

Neuralink'in aslında yeni bir teknoloji icat etmediğini ifade eden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin ile bilgisayar arasında iletişim kurma fikri onlarca yıldır bilim insanlarının üzerinde çalıştığı bir alan.” dedi. Teknolojinin temel amacının felç, ALS ve omurilik yaralanması gibi nedenlerle hareket edemeyen hastaların düşünceleriyle cihazları kontrol edebilmesini sağlamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, çiple yabancı dil öğrenmenin ya da insan beynini uzaktan kontrol etmenin bugünkü bilimsel bilgilerle mümkün olmadığına dikkat çekti. Yapay zekânın insan beynini kopyalayamayacağını da dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, bu alandaki yanlış algılara karşı bilimsel gerçeklere değindi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Neuralink projesiyle birlikte akıllara gelen sorular hakkında açıklamalarda bulundu. Beyin sinyalleri yaklaşık 100 yıldır kaydediliyor! Elon Musk'ın Neuralink projesiyle birlikte beyin-bilgisayar arayüzlerinin yeniden dünyanın gündemine oturduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sosyal medyada sanki bu teknoloji ilk kez Neuralink ile ortaya çıkmış gibi bir algı oluştu. Oysa beyin ile bilgisayar arasında iletişim kurma fikri onlarca yıldır bilim insanlarının üzerinde çalıştığı bir alan.” dedi. Beynin, düşündüğümüz, hareket ettiğimiz, hissettiğimiz ya da karar verdiğimiz her an elektriksel sinyaller ürettiğini hatırlatan Prof. Dr. Tarlacı, “Bu sinyaller 1920'li yıllardan beri EEG yöntemiyle kaydedilebiliyor. Ancak uzun yıllar boyunca bu karmaşık elektriksel aktivitenin içinden belirli bir hareketi veya niyeti temsil eden sinyalleri ayırt etmek mümkün değildi. 1970'li ve 1980'li yıllarda yapılan çalışmalarla birlikte, beynin belirli bölgelerindeki bazı sinir hücrelerinin belirli hareketlerle ilişkili olduğu ortaya kondu. Örneğin sağa bakma, sola bakma ya da kolu kaldırma isteği oluştuğunda beynin belirli bölgelerinde tekrar eden elektriksel desenler oluştuğu gösterildi. Böylece ilk kez ‘niyet’ ile ‘hareket’ arasındaki bağlantı bilimsel olarak çözümlenmeye başlandı.” şeklinde konuştu. Beyin-bilgisayar arayüzü, felçli hastaların düşünceleriyle cihazları kontrol etmesini amaçlıyor! Beyin-bilgisayar arayüzünün, beynin ürettiği elektriksel sinyallerin bilgisayar tarafından analiz edilerek bir cihaza komut vermesini sağlayan sistem olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu teknoloji özellikle, ALS hastaları, omurilik felci geçiren kişiler ile ‘locked-in sendromu’ gibi ağır felç tabloları yaşayan hastalar için geliştiriliyor.” dedi. Amacın, kişinin hareket edemese bile yalnızca düşüncesini kullanarak dış dünyayla iletişim kurabilmesini sağlamak olduğunu aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Örneğin hasta kolunu hareket ettiremese bile ‘bardağa uzanma’ niyeti beyninde oluşur. Bilgisayar bu sinyali tanır ve bir robot kolu hareket ettirerek bardağı hastanın ağzına götürebilir. Burada hareketi yapan robot olsa da komutu veren yine hastanın kendi beynidir.” ifadelerini kullandı. Neuralink, beyin-bilgisayar arayüzü teknolojisini daha ileri taşıdı! Beyin-bilgisayar arayüzü teknolojisi hayvan deneylerinin 1970'li ve 1980'li yıllarda başladığını, 1990'lı yıllarda ise felçli hastalarda klinik uygulamalar yapılmaya başlandığını hatırlatan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “2004 yılında felçli bir hastanın yalnızca düşüncesiyle robot kol kullanarak bardaktan su içebilmesi bu alandaki önemli kilometre taşlarından biri oldu.” dedi. Yaklaşık 20 yıl önce araştırmacıların, beyin sinyalleriyle bilgisayar fare imlecini hareket ettirmeyi başardığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti: “Bu yöntem daha sonra geliştirilerek insanların yalnızca düşünceleriyle bilgisayar ekranında yazı yazmaları ve e-posta göndermeleri mümkün hale geldi. Neuralink'in yaptığı en önemli katkı, tamamen yeni bir teknoloji geliştirmekten çok mevcut sistemi daha gelişmiş ve günlük kullanıma uygun hale getirmek oldu. Eski sistemlerde beynin üzerine yerleştirilen elektrotlar kalın kablolarla dışarıdaki bilgisayarlara bağlanıyordu. Bu nedenle çalışmalar çoğunlukla laboratuvar ortamında yapılabiliyordu. Neuralink ise bu sistemi üç önemli noktada geliştirdi. Beyindeki veriler artık dışarıya kablo yerine kablosuz olarak aktarılabiliyor. Daha önce kullanılan sert elektrotlar yerine saç telinden bile ince ve esnek elektrotlar kullanılıyor. Bu yapı beynin doğal hareketlerine daha kolay uyum sağlıyor. Eski sistemlerde yüzlerce sinyal kaydedilebilirken, Neuralink binin üzerinde elektrottan aynı anda veri toplayabiliyor. Böylece beynin elektriksel faaliyetleri daha ayrıntılı analiz edilebiliyor. Bunlara ek olarak çipin yerleştirilmesi de özel geliştirilen cerrahi bir robot tarafından yüksek hassasiyetle gerçekleştiriliyor.” Öğrenme, çiple aktarılabilecek kadar basit bir süreç değil! Toplumda en çok merak edilen konulardan birinin de ‘Bir gün beynimize çip takılarak yabancı dil öğrenebilecek miyiz?’ sorusu olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bugünkü bilimsel bilgiler bunun mümkün olmadığını gösteriyor. Çünkü beynimiz bir bilgisayar gibi tek merkezden çalışan bir sistem değil.” dedi. Bu konuyu örneklendiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bir gülü düşündüğümüzde, rengi beynin görme merkezlerinde, kokusu farklı bölgelerde, dokusu başka alanlarda, o güle ilişkin anılar ise hafızadan sorumlu bölgelerde işlenir. Yani tek bir düşünce bile beynin çok sayıda bölgesinin aynı anda çalışmasını gerektirir. Öğrenme de benzer şekilde beynin tamamına yayılan, geçmiş deneyimler, duygular ve yeni bilgilerle sürekli değişen dinamik bir süreçtir. Bu nedenle bugün sahip olduğumuz teknolojiyle bir bilgiyi doğrudan çiple beyne yüklemek mümkün görünmemektedir.” açıklamasını yaptı. İnsan beynini tamamen kopyalamak günümüz teknolojisinin çok ötesinde! Beyin-bilgisayar arayüzleri konuşulurken yapay zekânın da sıkça gündeme geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, bu iki kavram birbirinden farklı olduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarlacı, “Günümüzde ChatGPT, Gemini veya benzeri sistemler çoğunlukla büyük dil modelleri olarak çalışır. Çok büyük miktarda veriyi analiz ederek dil kalıplarını öğrenir ve buna uygun yanıt üretir. Ancak bunların insan beyni gibi bilinçleri, öznel deneyimleri ya da duyguları yoktur. Bilgisayarlar beynin yalnızca belirli hesaplama özelliklerini taklit edebilir. İnsan beyninin karmaşık çalışma biçimini bütünüyle kopyalamaları ise günümüz teknolojisinin çok ötesindedir.” diye konuştu. Beyin çiplerinin amacı zihin kontrolü değil, felçli hastalara bağımsızlık kazandırmak! Beyin-bilgisayar arayüzlerinin temel amacının insanların düşüncelerini kontrol etmek ya da beyne bilgi yüklemek olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Asıl hedef felç, ALS, omurilik yaralanması veya benzeri nedenlerle hareket edemeyen kişilerin günlük yaşamlarını daha bağımsız sürdürebilmelerini sağlamaktır.” dedi. Gelecekte bu teknoloji sayesinde hastaların yalnızca düşünceleriyle bilgisayar kullanabilmesi, yazı yazabilmesi, tekerlekli sandalyesini kontrol edebilmesi veya robotik yardımcı cihazları yönetebilmesinin mümkün olabileceğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı: “Ancak ‘çiple yabancı dil öğrenmek’, ‘insanların düşüncelerini değiştirmek’ ya da ‘beyni uzaktan kontrol etmek’ gibi iddialar bugünkü bilimsel bilgilerle desteklenmiyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor!  Haber

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor! 

Bazı araştırmaların, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar veren pestisitlerin Parkinson gelişiminde rol oynayabileceğini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, “Ayrıca tekrarlayan kafa travmaları, özellikle boks gibi sporlar, hastalığın daha erken ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.” dedi. Beslenme ve destekleyici unsurlar arasında yer alan baklanın tek başına tedavi edici olmadığına işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, ilaç tedavisinin çok daha etkili olduğunu ifade etti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Parkinson hastalığında çevresel faktörlerin, yaşam tarzının ve biyolojik mekanizmaların etkisi hakkında bilgi verdi. Parkinson vakalarındaki artış yaşlanma hızını da aşıyor! Parkinson hastalığının, Alzheimer tipi bunamaya göre daha erken yaşlarda ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Genellikle 50-55 yaşlarında başlıyor. Uzun yıllardır özellikle köylerde yaşayanlarda, tarımla uğraşanlarda ve kuyu suyu kullananlarda Parkinson hastalığının daha sık görüldüğü biliniyor.” dedi. Parkinson hastalığının yalnızca yaşlı nüfusun artmasına paralel olarak yükselmediğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Artış hızı yaşlanma oranının da üzerine çıkıyor. Bu durum, yaş dışında başka çevresel faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürüyor. California'da yapılan araştırmalarda, yaklaşık 21 farklı tarım ilacının Parkinson hastalığına da etki eden, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar verdiği gösterildi. Bu hücrelerin pestisitlere karşı oldukça hassas olduğu ve söz konusu kimyasalların laboratuvar ortamında hücre ölümüne yol açtığı uzun zamandır biliniyor.” açıklamasını yaptı. Tarım ilaçları ‘Parkinson epidemisi’ne mi neden oluyor? Araştırmaların, bazı tarım ilaçlarının Parkinson hastalığının ortaya çıkmasında rol oynayan beyin bölgeleri üzerinde seçici ve toksik etkiler oluşturduğunu ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu nedenle konu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorun olarak değerlendiriliyor ve bazı uzmanlar tarafından ‘Parkinson epidemisi’ olarak tanımlanıyor. Tarım ilaçlarının kontrollü ve bilinçli kullanımı büyük önem taşıyor.” dedi. Domates ve benzeri bazı sebze-meyvelerin, üzerlerine uygulanan pestisitleri bünyelerine çekebildikleri için ‘kirli ürünler’ arasında gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Türkiye'de domatesin yaygın tüketildiği düşünüldüğünde, tarım ilaçlarının denetlenmesi daha da önemli hâle geliyor. Sağlık ve Tarım Bakanlıklarının iş birliğiyle pestisit kullanımının uzman denetiminde, ölçülü ve kontrollü şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Ürünlerin yıkanması önemli olmakla birlikte, pestisitlerin tamamının bu yolla uzaklaştırılamadığı biliniyor. Özellikle ‘Paraquat’ adlı tarım ilacının yalnızca ürünlere değil, toprağa da nüfuz ederek uzun yıllar kalabildiği belirtiliyor. Geçmişte kuyu suyu kullanan kişilerde Parkinson hastalığının daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin de, pestisitlerin yer altı sularına karışması olabileceği düşünülüyor. Bu nedenle koruyucu önlemlerin zamanında alınması gerektiği ifade ediliyor.” Bir Parkinson ilacına eşdeğer etki için 5 kilo bakla gerekiyor! Baklanın içerisinde, Parkinson hastalığında eksikliği görülen dopaminle ilişkili bazı maddeler bulunduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak Parkinson tedavisinde 1960'lardan beri kullanılan ve beyinde dopamine dönüşen L-Dopa etken maddeli ilaç çok daha etkili bir seçenek olarak kabul ediliyor.” dedi. 125 miligramlık bir L-Dopa kapsülünün içerdiği etken maddeyi almak için yaklaşık 5 kilogram taze bakla tüketmek gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu nedenle yalnızca bakla yiyerek Parkinson tedavisini sağlamak gerçekçi görünmüyor. Bununla birlikte, bakladan elde edilen bazı ekstreler hafif Parkinson belirtileri olan kişilerde veya huzursuz bacak sendromunda destekleyici amaçla kullanılabiliyor. Yine de ilaç tedavisi daha pratik ve etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu. Tekrarlayan kafa darbeleri Parkinson riskini artırabiliyor! Boksta baş bölgesine alınan tekrarlayıcı darbelerin, beyinde ‘mikrotravma’ olarak adlandırılan hasarlara yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin, kafatasının içinde sabit durmaz; beyin omurilik sıvısı içerisinde hareket edebilir durumdadır. Her darbede beyin kafatasının iç yüzeyine çarpar ve zaman içinde tekrarlayan bu travmalar birikici etki oluşturur. Bu nedenle tekrarlayan kafa travmalarının Parkinson hastalığının ve bazı bunama türlerinin daha erken ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor. Efsanevi boksör Muhammed Ali, bu durumun en bilinen örneklerinden biri olarak gösteriliyor.” diye konuştu. Parkinson titremesi hareketle azalır, istirahatte belirginleşir! İnsan vücudunda normal koşullarda da çok hafif düzeyde fizyolojik titremeler bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak klinikte en sık karşılaşılan iki titreme türü esansiyel tremor ve Parkinson titremesidir.” dedi. Prof. Dr. Sultan Tarlacı sözlerini şöyle tamamladı: “Esansiyel tremor genellikle ailesel özellik gösterir. Çoğu zaman 20-25 yaşlarında hafif bir titreme ile başlar ve yaş ilerledikçe belirginleşir. Özellikle bir nesneye uzanırken veya nesneyi kullanırken artış gösterir. Parkinson titremesi ise genellikle istirahat hâlinde ortaya çıkar. ‘Para sayar’ tarzda olarak tanımlanan bu titreme, kişi bir nesneye uzandığında veya hareket etmeye başladığında çoğu zaman azalır ya da kaybolur. Bu nedenle Parkinson titremesi, kural olarak bir ‘istirahat titremesi’ olarak kabul edilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor Haber

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında MS hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile tedavi yaklaşımları hakkında açıklamalarda bulundu. MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor! Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (beyin, omurilik) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi. Hasarların yerleşimine göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi duyusal-hisle ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de uyuşma-karıncalanma-keçelenme tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların yüzde 50-70’inde ortaya çıkar.” şeklinde konuştu. MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları! Duyusal belirtilere açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, gerilme, uyuşturulmuşluk hissi, kum üzerinde yürüme hissi, kaşınma, yanma, elektriklenme, yüze ani vuran elektrik çarpması, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir. Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (motor) kayıpları ile kendini gösterir. Kuvvet ya da güç sorunları ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların yüzde 32-40’ında görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların yüzde 60 kadarı değişik ağırlıklarda güç kayıplarına maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda kuvvet kaybı şeklinde olabileceği gibi, ‘ağırlaşma’, ‘sertleşme’, ‘direnç gösterme’ veya ‘ağrı’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla bacaklarda başlar. Üçüncü sırada ise, görme kayıpları ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların yüzde 15-20’sinde başlangıç belirtisidir.” MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür! Pek çok çalışmada MS’in başlangıç yaşının 29-32 arası olduğunun görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre 5 yıl daha erkendir.” dedi. Birincil ilerleyen tipte ise başlangıç yaşının 35-39 yaş aralığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Hastaların yüzde 5’inde ise başlangıç yaşı 8 yaşın altında ve 70 yaş üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar kadınlarda daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı 1.77/1.00 kadardır. Yaklaşık kadınlarda 2 kat daha yüksek izlenir. MS köylü kadın ve erkeklerde daha nadirken, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de dünya coğrafyasına bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı. MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı! Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. Enfeksiyon, taramalar, otopsi sonuçları ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. Virüslerin bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe saldırıya neden oldukları kabul edilir.” dedi. Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti: “Virüsler içerisinde, kuduz, uçuk virüsü olan herpes simpleks, Epstein Barr virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan herpes virüs-6, Epstein Barr virüsü ve Chlamidya pnömonia MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili mikrop enfeksiyonu etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, 17 yaşından önce sigaraya başlamak MS gelişim riskini arttırıyor.” Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil! Tek yumurta ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının genetik etkinin en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün 24 eş ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise yüzde 2,4’ünde MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, 10 kat daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan beyin görüntülemelerinde ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek bozukluklar tespit edilebilir. Genel olarak bakıldığında, MS hastalarının birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı yüzde 20’dir. Ancak, MS sadece genetik bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı. MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor! MS sıklığının Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte 100 binde 2 ile 150 kişide ortaya çıktığı bilgisini veren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide 100’ün üzerinde) Avrupa (Rusya dâhil), güney Kanada, Kuzey Amerika, Yeni Zelanda ve Güney Avustralya’dır. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, Akdeniz kıyısı (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. Düşük riskli alanlar Güney Amerika, Meksika, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm Afrika’dır. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir enlem ve boylamla hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı istisnaları da vardır. Japonya, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi. MS’de genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu hastalıkta merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran miyelin (yağ kılıfı) yapısında bozulma ve zedelenme oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Biogen Türkiye’de Üst Düzey Atama Haber

Biogen Türkiye’de Üst Düzey Atama

Mayıs 2026 itibarıyla Biogen Türkiye Ülke Müdürlüğü görevini üstlenen Ömer Faruk Arslan, yeni sorumluluğuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Bilimsel inovasyonu ve hasta odaklı yaklaşımı faaliyetlerinin merkezine alan ve nadir hastalıklar konusunda dünya çapındaki çalışmalara öncülük eden Biogen’in Türkiye organizasyonuna liderlik edeceğim için mutluyum. Biogen; yenilikçi sağlık çözümleriyle nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin hayatına değer katmayı hedefleyen güçlü bir bilim ve sağlık organizasyonudur. Biogen olarak; Türkiye’de uzun yıllardır sağlık ekosistemine sunduğumuz katkıları, artık Türkiye yapılanmasıyla daha güçlü ve sürdürülebilir bir yapıya taşımayı hedefliyoruz. Abdi İbrahim ile hayata geçirdiğimiz stratejik iş birliğinin de bu vizyonu daha hızlı ve etkili şekilde destekleyeceğine inanıyorum” dedi. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Ömer Faruk Arslan, ardından İstanbul Üniversitesi’nde MBA yüksek lisans programını tamamladı. Kariyerine Roche bünyesinde başlayan Arslan; satış, pazarlama ve ürün yönetimi alanlarında çeşitli görevler üstlendi. 2001 yılında Lundbeck’e katılan Arslan, şirketin Türkiye yapılanmasında ve büyüme süreçlerinde aktif rol aldı. Satış organizasyonunun büyütülmesi, yeni ürün lansmanları, ticari operasyonlar ve pazar erişimi alanlarında önemli sorumluluklar üstlenen Arslan, 2005 yılında Pazarlama ve Ticari Operasyonlar Direktörü görevine getirildi. 2008 yılında GlaxoSmithKline’a katılan Arslan, farklı iş birimlerinin yönetiminden sorumlu direktörlük görevleri yürüttü. Kariyeri boyunca temel bakım, merkezi sinir sistemi ve nöroloji alanlarında önemli deneyimler edinen Arslan; ticari operasyon yönetimi başta olmak üzere birçok farklı alanda liderlik görevleri üstlenmiştir. Markalı jenerik ürün süreçleri, yeni iş modellerinin geliştirilmesi, omnichannel dönüşüm projeleri ve iş mükemmeliyeti operasyonlarında aktif rol almıştır. Biogen Hakkında Biogen, 1978 yılında kurulmuş, bilim ve inovasyon odaklı çalışmalarıyla yeni tedaviler geliştiren öncü bir biyoteknoloji şirketidir. Şirket, hastaların yaşam kalitesini dönüştürmeyi ve tüm paydaşları için katma değer yaratmayı hedeflemektedir. Biogen, insan biyolojisine dair derin bilgi birikimini ve farklı tedavi yaklaşımlarını kullanarak üstün sonuçlar sağlayan öncü tedaviler geliştirmektedir. Şirket, uzun vadeli büyüme hedefleri kapsamında, yatırım getirisini de gözeterek cesur riskler almayı iş süreçlerinin odağına koymaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.