Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Nörolojik Hastalıklar

Kapsül Haber Ajansı - Nörolojik Hastalıklar haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Nörolojik Hastalıklar haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Uzay Biyolojisi Araştırmalarında Türkiye İmzası! Haber

Uzay Biyolojisi Araştırmalarında Türkiye İmzası!

Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” devam ediyor. Bu kapsamda Üsküdar Üniversitesi TRGENMER Müdürü / Proje Yürütücüsü Dr. Cihan Taştan, bilim meraklılarıyla buluştu. “Proje Serüvenim ve Uzay Biyolojisi” başlıklı seminerde konuşan Dr. Cihan Taştan, uzayın insan sağlığı üzerindeki etkilerine dair dikkat çekici veriler aktarıldı. Dr. Taştan, toplumda bilim farkındalığını artırmayı hedefleyen etkinlikte, uzayın artık Türkiye için yeni bir araştırma alanı haline geldiğini ve uzay çalışmalarının yalnızca bilimsel değil; kanser biyolojisi, nörodejeneratif hastalıklar, logevity (uzun yaşam) ve sağlıklı yaşamanın uzay şartlarındaki biyolojisini açıklamanın yanında ekonomik açıdan da yüksek katma değer ürettiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi’ne 2020 yılında katılan Dr. Cihan Taştan, 2021’de Transgenik Hücre Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi (TRGENMER)’ni, Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın desteğiyle hayata geçirdiklerini belirtti. Dr. Taştan, yurt dışında özellikle New York University ve akabinde Jackson Laboratory Genomic Medicine’daki deneyimlerinden edindiği bilgi ve teknolojik altyapıyı TRGENMER bünyesine taşıdıklarını ifade ederek, böylece daha önce NASA’ya doktora sonrası araştırmalar için yönelttiği bilimsel soruları şimdi Türkiye’de, Türkiye Uzay Ajansı (TUA) ve Tübitak Uzay destekleriyle; Üsküdar Üniversitesi çatısı altında çalışma imkânı bulduğunu vurguladı. Uzayda Yerçekimsiz ortam insan gen ifadesini değiştiriyor Uzayda “mikrogravite” yani yerçekimsiz ortamın insan biyolojisi üzerindeki etkileri konusuna dikkat çeken Dr. Taştan, laboratuvar ortamında mikrogravite koşullarını simüle ederek başlayan çalışmaların, gerçek uzay görevleriyle ileri bir aşamaya taşındığını belirtti. Türkiye’nin ilk insanlı uzay misyonu kapsamında seçilen 13 projeden biri olan “Message (Microgravity Associated Genetics)” projesiyle, astronotların genetik ifadesindeki değişimlerin incelendiğini anlatan Dr. Cihan Taştan, çalışmada, uzayda alınan kan örnekleri ile dünyadaki örnekler karşılaştırılarak mikrogravitenin gen ifadesi üzerindeki etkilerinin analiz edildiğini kaydetti. Astronotlarla birebir eğitim ve deney süreci “Proje sürecinde lisans ve lisansüstü düzeyde birçok öğrenci aktif rol alırken, Türkiye’nin ilk uzay araştırmaları kaynaklı yüksek lisans tezleri de bu çalışmalarla ortaya çıktı. Halen çok sayıda tez ve araştırma devam ediyor. Deneylerin uzayda uygulanabilmesi için Türk astronotlar Alper Gezeravcı ve Tuva Cihangir Atasever, üniversite laboratuvarlarında kapsamlı eğitimlerden geçti. Tüm deney protokolleri önceden hazırlanarak uzayda uygulanacak şekilde planlandı.” diyen Dr. Taştan, Gezeravcı’nın gerçekleştirdiği görev ve ardından Atasever’in yörünge altı uçuşuyla birlikte genetik ifade analiz çalışmalarının başlatıldığını söyledi. İki farklı uzay göreviyle kritik karşılaştırma Araştırmanın en önemli yönlerinden birinin iki farklı uzay görevinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi olduğunu söyleyen Dr. Cihan Taştan, ilk görevde astronotlar yaklaşık 440 kilometre yüksekliğe çıkarken, ikinci görevde Atasever’in 100 kilometrelik yörünge altı uçuşunun analiz edildiğini ifade etti. Bu sayede yalnızca yerçekimsiz ortamın etkilerinin, kozmik radyasyon ve stres gibi diğer faktörlerden ayrıştırılarak değerlendirilebildiğini dile getiren Dr. Taştan, mikrogravitenin (yerçekimsiz ortamın) uzayın biyolojik etkilerini anlamada önemli bir “biyo-belirteç” olarak değerlendirildiğini belirterek, bu sayede daha önce tanımlanmamış ve karakterize edilmemiş birçok genin keşfedilmesine yönelik veriler elde ettiklerini ifade etti. Kan örnekleri -80 derecede saklandı “Çalışmalar kapsamında yalnızca gen düzeyinde değil, aynı zamanda uzun yaşamla ilişkili telomer yapısı ve longevity genlerinin ifade değişimleri gibi kritik biyolojik mekanizmalar da mikrogravite koşullarında incelendi.” diyen Dr. Taştan, araştırma sürecinde, Dragon kapsülüyle Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) gönderilen üç astronottan — Türk ve uluslararası ekip üyelerinden — uzaya çıkmadan önce kan örnekleri alındığını, bu örneklerin özel koşullarda -80°C’de saklandığını aktardı. ISS’e ulaşıldıktan sonra astronotlardan 4., 7. ve 10. günlerde, belirlenen protokoller çerçevesinde ve belirli fizyolojik hazırlık süreçlerinin ardından (egzersiz ve kontrollü beslenme düzeni gibi) tekrar kan örnekleri alındığını ifade eden Dr. Taştan, toplanan örneklerin, ISS’e özel olarak tasarlanmış -80°C MELFI buzdolaplarında muhafaza edilerek Dünya’ya ulaştırıldığını belirtti. Dr. Cihan Taştan, Houston üzerinden İstanbul’a, Üsküdar Üniversitesi laboratuvarlarına getirilen bu biyolojik materyallerle birlikte uzayda yerçekimsiz ortamın insan genetik ifadesi üzerindeki etkilerinin detaylı biçimde analiz edilmeye başlandığını söyledi. Yerçekimsiz ortamdan etkilenen genleri ayırt edebildik Dr. Cihan Taştan, uzay biyolojisi çalışmalarında yalnızca mikrogravitenin etkisini ortaya koyabilmek için diğer tüm değişkenleri ayrıştırmak zorunda olduklarını belirterek süreci şöyle anlattı: “Kozmik radyasyon, uçuş sırasında maruz kalınan yüksek G kuvveti, stres ve korku hormonları gibi birçok faktörü elememiz gerekiyordu. Bu problemi, ikinci astronotumuz Tuva Cihangir Atasever’in, Virgin Galactic 07 misyonuyla yaklaşık 100 kilometre yüksekliğe çıkmasıyla aştık. Kısa süreli bu uçuş sayesinde, uçuş öncesi ve sonrası genetik verileri karşılaştırarak yalnızca yerçekimsiz ortamdan etkilenen genleri ayırt edebildik.” 60 bin mRNA’yı analiz ettik Uzayda yürütülen çalışmaların yüksek teknoloji gerektirdiğini vurgulayan Dr. Taştan, analiz sürecinin kapsamına dikkat çekti ve “İnsan vücudunda yaklaşık 25 bin gen bulunuyor ve bu genler 120 bine yakın mRNA üretimiyle ifade ediliyor. Biz özellikle kan ve lenfosit hücrelerinden yaklaşık 60 bin mRNA’yı analiz ettik. Milyonlarca veri kopyası üzerinde çalıştık, günler süren analizler yaptık ve gigabaytlarca veri işledik.” dedi. Türk bilim insanları tarafından isimlendirilecek ilk genler var Elde edilen verilerin üç farklı zaman diliminde incelendiğini belirten Dr. Taştan, dikkat çekici bir keşfe imza attıklarını söyledi ve “Henüz isimlendirilmemiş, fonksiyonu bilinmeyen LOC genleri üzerinde çalıştık. Dünya koşullarında neredeyse hiç ifade edilmeyen bazı genlerin, uzayda günler geçtikçe aktifleştiğini gördük. Yaklaşık 60’tan fazla LOC genini inceledik ve bunlardan 6 tanesinin doğrudan mikrogravite ile ilişkili olduğunu ortaya koyduk. Bu genler, Türk bilim insanları tarafından isimlendirilecek ilk genler arasında olacak.” diye konuştu. Uzay ortamının yaşlanma ve uzun yaşam üzerindeki etkileri de incelendi Uzay ortamının yaşlanma ve uzun yaşam üzerindeki etkilerine de değinen Dr. Taştan, çarpıcı sonuçları şu sözlerle aktardı: “Hücresel yaşlanma ile ilişkili AP2A1 gen ailesinin uzayda anlamlı şekilde baskılandığını gördük. Buna karşılık uzun yaşamla ilişkili genlerin ifadesi artıyor ya da stabil kalıyor. Bu durum, hücrelerin mikrogravite koşullarında kendini hayatta kalmaya ve uzun yaşamaya adapte ettiğini gösteriyor.” Araştırmaların yalnızca yaşlanma değil, nörolojik hastalıklar açısından da önemli veriler sunduğunu ifade eden Dr. Taştan, şunları kaydetti: “Alzheimer ve Parkinson ile ilişkili birçok genin astronotlarda baskılandığını tespit ettik. Bu da gelecekte bu hastalıklar için yeni ilaç hedefleri geliştirme potansiyeli sunuyor. Aynı şekilde depresyon, şizofreni ve obsesif kompulsif bozuklukla ilişkili genlerde de değişimler gözlemledik.” Uzayda uzun süre kalmanın psikolojik etkilerine de değinen Dr. Taştan, özellikle davranışsal genlere dikkat çekti ve “MAOA geni gibi bazı genlerdeki değişimler, uzun süreli uzay görevlerinde stres ve davranışsal eğilimler açısından önemli biyobelirteçler sunabilir. Bu veriler, gelecekte astronot seçiminde genetik analizlerin kullanılmasının önünü açabilir.” dedi. Yaklaşık 250 genin önemli bir kısmında anlamlı değişimler tespit edildi Bilişsel süreçler üzerine yapılan analizlerin de dikkat çekici olduğunu belirten Dr. Taştan, öğrenme kapasitesine ilişkin bulguları şöyle özetledi ve “Nöroplastisite ile ilişkili yaklaşık 250 genin önemli bir kısmında anlamlı değişimler tespit ettik. Bu da uzayın, öğrenme ve bilişsel süreçler üzerinde etkili olabileceğini gösteriyor.” ifadesinde bulundu. Elde edilen bulguların yalnızca uzay araştırmalarıyla sınırlı kalmayacağını vurgulayan Dr. Taştan, “Keşfettiğimiz biyobelirteçleri kullanarak, insanları uzaya göndermeden telomer uzunluğunu artırabilecek, hücresel yaşlanmayı yavaşlatabilecek ve uzun yaşamı destekleyebilecek yeni tedavi yaklaşımları geliştirmeyi hedefliyoruz. CRISPR gibi gen mühendisliği teknolojileriyle bu verileri pratiğe dönüştürmek mümkün.” diye konuştu. Çalışmaların uluslararası platformda paylaşılacağını belirten Dr. Taştan, elde edilen sonuçların hem bilim dünyasına hem de geleceğin uzay misyonlarına yön verecek nitelikte olduğunu söyledi. Dr. Cihan Taştan, yürüttükleri uzay biyolojisi çalışmalarının yalnızca mevcut projelerle sınırlı kalmayacağını, Türkiye’nin gelecekteki uzay misyonlarında da aktif rol almayı hedeflediklerini açıkladı. Dr. Taştan, projenin devam ettiğini vurgulayarak, şunları söyledi: “Üsküdar Üniversitesi TRGENMER Araştırma ve Geliştirme Sorumlumuz Beyza Aydın ve oluşturduğumuz uzay çalışma ekiplerimizle birlikte uzay projemizi halen sürdürüyoruz. Önümüzdeki dönemde ‘MESSAGE’ bilim misyonu kapsamında yeni uzay görevlerine de katkı sağlamayı planlıyoruz. 10-14 günlük görevlerin ötesine geçerek 90 gün ve üzeri uzun süreli uzay misyonlarında da Türkiye olarak yer almak istiyoruz. Bu yönde görüşmelerimiz devam ediyor.” Yeni projeler arasında Ay misyonu var Yeni projeler arasında Ay misyonu ve veri taşımaya yönelik yenilikçi çalışmaların da bulunduğunu belirten Dr. Taştan, “Dünyadaki bilgilerin uzaya aktarılması için ‘DNA Ark’ yani DNA gemisi projesi üzerinde çalışıyoruz. Amaç, tüm verileri DNA üzerinde kopyalayarak uzun uzay yolculuklarında insanlığın bilgisini koruyabilmek. Bu konu ile ilgili Araştırma ve Geliştirme Sorumlumuz Beyza Aydın ile yazdığımız makalenin öncük raporunu yayınladık.” şeklinde konuştu. Elde edilen bilimsel sonuçların uluslararası platformlarda paylaşıldığını ifade eden Dr. Taştan, çalışmaların bilim dünyasında karşılık bulduğunu dile getirdi ve “2024’te İtalya’da, 2025’te AR-GE Sorumlumuz Beyza Aydın ile birlikte, Avustralya Sidney’de Uluslararası Astronomi Kongresi’nde bulgularımızı sunduk. Bu yıl ise 77’ncisi Antalya’da düzenlenecek kongrede 10 bildiri ile başvuru yaptık ve bunlardan 6 tanesinde sözlü sunum yapacak şekilde yer alacağız. Çalışmalarımızın önemli bir kısmı yüksek etki faktörlü dergilerde yayın aşamasında. Uzayın insanlarda sağlıklı ve uzun yaşamla ilişkili genleri etkilediğini ortaya koyduğumuz çalışmamız Nature Yayın Grubu Aging dergisinde kabul aldı. Diğer çalışmalarımız da Nature Microgravity dergisinde değerlendirme sürecinde.” dedi. Uluslararası iş birliklerine de dikkat çeken Dr. Cihan Taştan, şu ifadeleri kullandı: “NASA ve Avrupa Uzay Ajansı bilim insanlarıyla iş birliği fırsatları yakaladık. Amerika’daki üniversitelerle ortak çalışmalar yürütme aşamasına geldik. Nature Yayın Grubu Aging dergisine kabul alan makalemizi NASA Ames Araştırma Merkezi’nde çalışan Prof. Dr. Fathi Karouia ile işbirliği halinde hazırladık. Tüm bu süreçte Türkiye’nin uzay alanındaki görünürlüğünü artırmaktan gurur duyuyoruz.” Türkiye’de ilk gen tedavilerinin geliştirilmesine yönelik araştırmalar sürüyor Dr. Cihan Taştan, yalnızca uzay biyolojisi değil, genetik mühendisliği ve gen tedavileri alanında da çalışmalar yürüttüklerini belirterek, Türkiye’de ilk gen tedavilerinin geliştirilmesine yönelik araştırmaların sürdüğünü kaydetti. Projelerde Türkiye Uzay Ajansı ve TÜBİTAK Uzay başta olmak üzere birçok kurumun destek verdiğini vurgulayan Dr. Taştan, geçmişte hedeflediği uluslararası deneyimi farklı bir şekilde gerçekleştirdiklerini söyledi ve “NASA’da çalışmayı hedeflemiştim. Bugün geldiğimiz noktada, bu projeler sayesinde hem biz hem de öğrencilerimiz NASA’dan eğitimler aldık. Öğrencilerimiz sertifikalı bilim insanları haline geldi. Çalışmalarımız NASA ve Axiom Space platformlarında resmi olarak yer aldı.” diye konuştu. Gençlere staj çağrısı Gençlere de çağrıda bulunan Dr. Taştan, özellikle biyomühendislik öğrencilerinin uzay alanına yönelmesi gerektiğini ifade ederek, “Türkiye Uzay Ajansı ve TÜBİTAK Uzay’ın proje çağrılarını takip edin. Biyosensör geliştirme, uzay ekipmanları üretimi gibi alanlarda kendinizi geliştirin. Staj ve araştırma fırsatlarını değerlendirin, farklı üniversitelerde yürütülen projelere ulaşarak aktif rol almaya çalışın.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku! Haber

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku!

Beynin kendi temizlik ve düzenleme sistemlerinin özellikle derin uyku sırasında aktif hale geldiğini vurgulayan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir.” dedi. Detoks kürleri, takviyeler ya da ani beslenme değişikliklerinin beyni kısa sürede ‘arınmış’ hale getirdiğine dair güçlü bilimsel kanıtlar olmadığına dikkat çeken Alp, aksine, kontrolsüz kullanılan bu uygulamaların bazı nörolojik ve psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor! ‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi. Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu. Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili! Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti: “Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.” Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir! Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi. Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu. ‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil! Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi. Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı. Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli! Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi. Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı. Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur! Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı: “Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.

Horlamaya Yol Açan Etkenlere Dikkat Haber

Horlamaya Yol Açan Etkenlere Dikkat

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, bu nedenle, özellikle solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Horlama haftada üç geceden sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor. Hava yolunun dar olması Boğazımızın arkasında bulunan yumuşak damağın sarkık olması, küçük dilin uzayıp büyümesi, alt çenenin küçük ve geride olması, dilin büyük olması, büyük bademcikler, burun kıkırdağında eğrilik ve burun etlerinin büyük olması hava yolunun daralmasına neden olabiliyor. Özellikle alerjik nezle burun etlerinin şişmesine yol açabiliyor. Uygun hastalar cerrahi tedavi açısından değerlendiriliyor. Bademcik, geniz eti, yumuşak damak veya burun operasyonları uygulanabiliyor. Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, “Alerjik nezlesi olan hastalarda ilaç tedavisi, burun etlerine yönelik küçültme işlemleri ve alerjenlere karşı önlemlerin alınması gerekmektedir” diyor. Obezite Fazla kilo nedeniyle boyun çevresinin kalınlaşması, kadınlarda 38 cm, erkeklerde 40 cm üzerinde olması, horlama ve Uyku Apne Sendromu için risk taşıyor. Bunun nedeni ise kalınlaşan boynun havayolunu daraltması. Fazla kilolarda hekim ve diyetisyen eşliğinde kilo kaybı öneriliyor. Ayrıca, eşlik eden insülin direnci veya tip 2 diyabet varsa tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleri gerekiyor. Alkol ve tütün tüketimi Alkol ve tütün ürünleri havayolundaki kasların gevşemesine neden olarak horlamayı artırıyor. Hava yolunu genişleten ilaçlar Hava yolunu genişleten ilaçlar da kasları gevşeterek horlamaya sebep olabiliyor. Bu ilaçlar arasında uyku ilaçları, antidepresanlar, anestezi ilaçları ve ağrı kesiciler yer alıyor. Çeşitli hastalıklar Soğuk algınlığı, alerjik nezle, reflü ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar ödem oluşturdukları havayolunun daralmasına neden oluyor. Bazı nörolojik hastalıklar da kasları gevşeterek horlamaya yol açabiliyor. Uyku yoksunluğu Yorgun olduğumuzda ve uyku borcu biriktirdiğimizde horlama artabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.