Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Obezite

Kapsül Haber Ajansı - Obezite haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Obezite haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

C Vitamininin Fazlası Böbrek Taşı Riskini Artırıyor Haber

C Vitamininin Fazlası Böbrek Taşı Riskini Artırıyor

Böbreklerin gün boyu vücudun ihtiyacına göre çalıştığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, “Böbrekler bu kanı süzer, vücut için gerekli büyük proteinleri ayırır ve süzüntü adı verilen bir sıvı oluşturur. Gün içinde yaklaşık 180 litre oluşan bu süzüntünün büyük bölümü geri alınır, atık maddeler ve sıvı fazlası ise günde yaklaşık 1,5–2 litre idrar olarak vücuttan atılır. Ancak farkında olunmadan kullanılan bazı ilaçlar ve besin destekleri bu işleyişi olumsuz etkileyebilir. Örneğin aşırı C vitamini böbrek taşı riskini, aşırı D vitamini ise dehidratasyon ve böbrek taşı riskini artırabilir” dedi. Ülkemizde yaklaşık 9 milyon kronik böbrek hastası bulunduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, “İlaçlar ve besin destekleri de dahil olmak üzere kana karışan her madde böbreklerden geçer ve bazıları burada hasara yol açabilir. Özellikle kronik böbrek hastalığı olan ya da diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve obezite gibi risk faktörlerine sahip kişilerin çok daha dikkatli olması önemli. Bazı ağrı kesiciler ve antibiyotikler başta olmak üzere çeşitli ilaçların kullanımı sonrasında idrar renginde değişiklik, vücutta şişlik ve idrar miktarında azalma görülmesi böbrek hasarını düşündürebilir” dedi. Sıvı alımı yetersizse protein tozları böbreklere zarar verebilir Besin takviyelerinin içeriği, kullanım dozu ve sürelerinin net olmaması ayrıca birbirleriyle ya da diğer ilaçlarla olan etkileşimlerinin bilinmemesinin sağlık problemleri doğurabileceğine dikkat çeken Atasoyu, “Bu ürünler çoğu zaman reçetesiz satılır ve sağlık uzmanına danışılmadan kullanılır. Oysa özellikle böbrek fonksiyon bozukluğu olan ya da farklı nedenlerle risk altındaki kişilerde besin takviyeleri dikkatle kullanılmalı. Örneğin sağlıklı bireylerde B ve C vitaminlerinin fazlası böbreklerden atılırken, kronik böbrek hastalarında bu maddeler vücutta birikebilir ve böbrek taşı ya da sıvı kaybı gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca protein tozu ve kreatin gibi sporcu destekleri, böbrekleri tek başına tehdit etmese de yeterli su içilmediğinde, aşırı egzersiz yapıldığında ya da böbrekleri etkileyen ilaçlarla birlikte kullanıldığında tehlikeli durumlara yol açabilir” şeklinde konuştu. Türkiye’de tuz tüketimi önerilenin üç katı Diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı ve obezitesi olanlar, uzun süreli ilaç kullanmak zorunda kalanlar, yeterince su içmeyenler, ailesinde böbrek hastalığı bulunanlar ve ileri yaştaki kişilerde böbrek hastalığına yatkınlığın daha yüksek olduğunu dile getiren Atasoyu, “Kişinin kan tahlillerinin normal olması böbreklerin her zaman tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle idrar tahlili ve ultrason ile birlikte değerlendirme yapılması gerekir. Bu durum, birçok kişinin böbrek hastalığının farkında olmadan yaşamını sürdürmesine de yol açabiliyor. Ülkemizde böbrek hastalığı riskini artıran en önemli etkenlerden biri ise aşırı tuz tüketimi. Dünya Sağlık Örgütü günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini önerirken, ülkemizde bu miktar 16–18 gram civarında. Tuz tüketimini azaltmak böbrek sağlığını korumada etkili bir adım” dedi.

Kedi ve Köpeklere Verilen Yiyecekler Sağlıklarını Riske Atabilir Haber

Kedi ve Köpeklere Verilen Yiyecekler Sağlıklarını Riske Atabilir

Yeni yıl, yalnızca insanlar için değil, kedi ve köpekler için de sağlıklı alışkanlıklar edinmek adına önemli bir başlangıç fırsatı sunuyor. Ancak yılbaşı döneminde değişen günlük rutinler ve “yalvarma davranışına” dayanamayıp sofradan verilen yiyecekler, hayvanların sağlığını ciddi şekilde tehdit edebiliyor. Royal Canin, kedi ve köpeklerin yaşam kalitesini korumak için üç temel başlığa dikkat çekiyor: dengeli beslenme, güvenli bir çevre ve düzenli veteriner hekim kontrolleri. Yılbaşı Sofraları Kedi ve Köpekler İçin Risk Taşıyor Yılbaşı döneminde kedi ve köpeklerde gıda kaynaklı zehirlenmeler, sindirim sistemi rahatsızlıkları ve yabancı cisim yutma vakaları görülebiliyor. Hayvanlar için özel olarak üretilmemiş yiyeceklerin verilmesi; kısa vadede zehirlenmelere, uzun vadede ise kilo artışı ve obezite riskine yol açabiliyor. Özellikle yağlı, baharatlı ve şekerli gıdalar ile ani diyet değişiklikleri; kusma, ishal ve pankreatit gibi sindirim sistemi sorunlarının başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra yılbaşı süsleri, ambalaj ipleri ve küçük oyuncak parçaları da kedi ve köpekler için ciddi bir risk oluşturuyor. Bu tür nesnelerin yutulması, sindirim sistemi problemlerine ve bağırsak tıkanıklıklarına neden olabiliyor. Uzmanlar, bu tür eşyaların kedi ve köpeklerin erişemeyeceği alanlarda bulundurulmasını öneriyor. Yeni Yıl Kararları Onlar İçin de Geçerli Kedi ve köpekleriniz için alacağınız yeni yıl kararları, onların günlük rutinlerini daha sağlıklı hâle getirmek için önemli bir fırsat sunuyor. Uzmanlara göre uzun ve kaliteli bir yaşam için; yaşa ve özel ihtiyaçlara uygun dengeli beslenme, düzenli egzersiz ve veteriner hekim kontrollerinin aksatılmaması büyük önem taşıyor. Bu üç temel alışkanlık, hem hastalıkların önlenmesine hem de hayvanların genel iyilik hâlinin korunmasına katkı sağlıyor. Royal Canin Avrasya Bilimsel İletişim ve İlişkiler Yöneticisi Veteriner Hekim Murat Altunyuva konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Yalvarma davranışlarına dayanamayıp kedi ve köpeklere verilen, masum gibi görünen yiyecekler ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Royal Canin olarak hayvanların dengeli ve ihtiyaçlarına uygun şekilde beslenmesini önemsiyoruz. İnsanlara özgü; şekerli, yağlı veya baharatlı gıdalar hayvanların metabolizmasıyla uyumlu olmadığı için mide-bağırsak rahatsızlıklarına, kilo dengesizliklerine ve daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Bu nedenle beslenme programlarının her dönemde veteriner hekim önerileri doğrultusunda planlanması, su tüketiminin sürekli desteklendiği bir yaşam alanı oluşturulması ve yaşa uygun yaş–kuru mama kombinasyonlarıyla dengeli beslenmenin sürdürülmesi büyük önem taşıyor.”

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir!  Haber

Kötü Kolesterol Kalp Krizine Neden Olabilir! 

Vücudumuzun temel yapı taşları olan yağlar iyi kolesterol (HDL) ve kötü kolesterol (LDL) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kolesterolde yüksek olması istenilen tek değerin iyi kolesterol (HDL) olduğunu hatırlatarak, “İyi kolesterolde ideal olan, değerin 50-55’in üzerinde olmasıdır. Kötü kolesterol (LDL) ise kanda ihtiyaç duyulandan daha fazla olursa, atar damar duvarlarında birikerek; kalbe giden kan akışını engelleyen koroner arter hastalığı, kollara ve bacaklara giden kan akışının bozulmasıyla ortaya çıkan periferik damar hastalığı ve beyne giden kan akımını bozan karotid arter hastalığına yol açabilmektedir. Bu hastalıklar da kalp krizi ve felç ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, kötü kolesterolün kandaki seviyesi 130'un altında olmalı ve 190'ın üzerine çıkmasına kesinlikle izin verilmemelidir” uyarısında bulunuyor. Erken tanı için 20 yaşından itibaren… Kötü kolesterol (LDL) çoğu zaman hiçbir belirti vermeden damarlarda birikebiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, bu nedenle kolesterol seviyelerinin düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin hayati önem taşıdığına vurgu yapıyor. Kolesterolde yaş ve cinsiyet, takip sıklığının önemli etkenlerini oluşturuyor. Erken tanı için kolesterole erkeklerde 20-44 yaş arasında 5 yılda bir, 45-60 arasında yılda bir veya 2 yılda bir, 65 yaş sonrasında her yıl bakılması öneriliyor. Kadınlarda ise menopoz dönemine kadar 5 yılda bir, menopoz sonrasında östrojenin damar sağlığını koruyucu etkisi kaybolduğundan yılda bir bakılması tavsiye ediliyor. Yaş ve cinsiyetin dışında diğer risk faktörlerinin de takip sıklığını belirlemede önem taşıdığını söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, “Ailede kalp, inme veya felç gibi damar hastalığı öyküsü ya da diyabet gibi damar sağlığını tehdit eden bir başka hastalık varsa, hasta obeziteli bir bireyse veya sigara içiyorsa, hekim daha sıkı takip isteyebilmektedir” diye konuşuyor. Beslenme alışkanlıkları ve egzersiz önemli! Kolesterol değerlerinizi bilmek kalp hastalığı riskinizi anlamanıza yardımcı olsa da bu rakamlar tablonun sadece bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla hekimler, kolesterol dışında genel sağlık durumunuzu da değerlendirerek risk analizi yapıyorlar. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ozan Kocakaya, kötü kolesterolün tedavisinde, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesinin yanı sıra ilaç tedavisine de başvurulabildiğini belirterek, “Vücutta oluşan kötü kolesterol miktarını azaltmak için hatalı beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi ve yakılan kolesterol miktarını artırmak için daha fazla egzersiz yapılması gerekmektedir. İhtiyaç halinde önerilen ilaçlar da karaciğerde üretilen kolesterol miktarını azaltmaktadır. Bu ilaçlar çok etkili ve kalp-damar hastalıklarının taşıdıkları risklerle karşılaştırıldığında son derece güvenlidir” bilgisini veriyor.

Genç Yaşta Kalp Krizinin 8 Önemli Nedeni!   Haber

Genç Yaşta Kalp Krizinin 8 Önemli Nedeni!  

Bu ölümlerin büyük çoğunluğunu kalp krizi ve inme oluştururken, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2023 verileri de Türkiye’de her 3 ölümden 1’inin dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu grupta her 10 ölümden yaklaşık 4’ü kalp krizi nedeniyle gerçekleşiyor, bu da ülkemizde her yıl on binlerce kişinin kalp krizine bağlı yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, üstelik kalp krizlerinin genç erişkinlerde artış gösterdiğini vurgulayarak, “Kalp krizleri genellikle 50-70 yaş aralığında görülmektedir. Ancak, son yıllarda yaşam tarzındaki değişimler ve belirti vermeyen risk faktörleri nedeniyle erken başlangıçlı, yani 45 yaş altı kalp krizi vakalarında dikkat çekici bir artış olduğu belirtilmektedir. Uluslararası çalışmalar, tüm kalp krizi vakalarının yaklaşık yüzde 5–10’unun 45 yaş ve altındaki kişilerde görüldüğünü ve bu oranın son 10–15 yılda kademeli olarak yükseldiğini göstermektedir” diyor. Gizli risk faktörlerine dikkat! Kalp krizi (tıbbi adıyla miyokard enfarktüsü), kalbi besleyen koroner damarların ani şekilde tıkanmaları sonucu kalp kasına yeterli kan ve oksijenin ulaşamaması ile ortaya çıkan ve hayati tehlike taşıyan klinik bir tablo. Bu tıkanma çoğunlukla damar duvarında bulunan aterosklerotik plağın yırtılması ve bölgede hızla pıhtı oluşmasıyla gelişiyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, özellikle sigara, obezite, sağlıksız beslenme ve yoğun stresin genç erişkinlerde kalp krizi riskini hızla yükselttiğine dikkat çekerek, “Bunlara ek olarak, özellikle ailevi kolesterol sorunları, yüksek tansiyon ve insülin direnci gibi çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen ‘gizli’ risk faktörleri genç erişkinlerde fark edilmeden yıllarca damar hasarı oluşturabilmektedir” bilgisini veriyor. Dr. Redwan Seid Busery, bu nedenle, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olan veya kolesterol, tansiyon ve diyabet gibi metabolik riskler taşıyan genç yaş grubundaki kişilerin düzenli olarak taranmalarının büyük önem taşıdığını belirterek, “Erken farkındalık, zamanında yapılan kontroller ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları genç yaş grubunda kalp krizinin önemli ölçüde önlenmesini sağlayabilmektedir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, genç yaş yaşta görülen kalp krizinin 8 nedenini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! Sigara ve tütün ürünleri Sigara ve tütün ürünleri genç yaşta kalp krizi geçirmenin en güçlü risk faktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Büyük uluslararası analizlerde, aktif sigara içen bireylerde kalp krizi riskinin hiç içmeyenlere kıyasla yaklaşık üç kata yakın arttığı gösterilmiş. Tütünün damar iç yüzeyini bozması, pıhtılaşmayı artırması ve ani damar tıkanıklığına yol açması bu ilişkiyi açıklıyor. Ne yapmalı? Nikotin replasman tedavileri ve profesyonel destek programlarıyla sigaranın bırakılması kalp krizi riskini kısa sürede belirgin şekilde azaltıyor. Ailevi hiperkolesterolomi Ailevi hiperkolesterolemi, LDL kolesterolün (kötü huylu kolesterol) genetik olarak çok yüksek seyrettiği bir durum ve genç erişkinlerde kalp krizi oluşumunun en önemli nedenlerinden biri. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Genç yaşta görülen ‘beklenmedik’ kalp krizlerinin önemli bir bölümü ailevi hiperkolesterolomi sebebiyle gelişmektedir” diye konuşuyor. Ne yapmalı? Ailede erken kalp krizi öyküsü olan kişiler 20’li yaşlardan itibaren düzenli LDL kolesterol ölçümü yaptırmalı; gerekirse ileri değerlendirme planlanmalı. Obezite, insülin direnci ve diyabet Erken koroner arter hastalığının ana belirleyicileri arasında yer alan obezite, insülin direnci ve diyabet genç nüfusta giderek yaygınlaşıyor. Sistematik derlemeler, bu metabolik bozuklukların kalp krizi riskini anlamlı biçimde artırdığını gösteriyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, obeziteye eşlik eden inflamasyon, damar sertliği ve metabolik stresin bu riskin temel mekanizmalarını oluşturduğunu söylüyor. Ne yapmalı? Sağlıklı beslenme, kilo kontrolü, düzenli fiziksel aktivite ve metabolik risklerin erken tespiti koruyucu etki sağlıyor. Düşük fiziksel aktivite Düzenli fiziksel aktivite yapmayan genç erişkinlerde obezite, dislipidemi (kandaki yağ düzeylerinin normalin üzerine çıkması veya dengesizleşmesi) ve yüksek tansiyon gibi risk faktörleri kalp krizi riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin koruyucu etkisi net biçimde gösterilmiş ve haftalık aktivitenin artmasıyla riskin azaldığı saptanmış. Ne yapmalı? Haftada en az 150 dakika orta tempolu egzersiz (yürüyüş, koşu, bisiklet) hedeflenmeli; günlük sedanter, yani hareketsiz geçirilen süre mümkün olduğunca azaltılmalı. Erken yaş hipertansiyonu Genç yaşta fark edilmeyen veya tedavi edilmeyen yüksek tansiyon damar duvarını hızla yıpratarak erken ateroskleroz (damar sertliği) ile kalp ve damar hastalığı riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı çalışmalar, kan basıncındaki her 10 birimlik (10 mmHg) kontrolün kalp krizi ve inme gibi ciddi kalp ve damar olaylarının riskini belirgin şekilde azalttığını gösteriyor. Ne yapmalı? Genç erişkinlerin yılda en az bir kez kan basıncını ölçtürmeleri gerekiyor. Risk grubunda olanların ise daha sık takip edilmeleri öneriliyor. Viral enfeksiyonlar ve miyokardit Bazı viral enfeksiyonlar, özellikle COVID-19, gençlerde kalp kasında iltihaba (miyokardit) neden olarak ciddi aritmilere ve kalbin fonksiyon bozukluğuna yol açabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Bu tabloda gelişen kalp hasarı, aterosklerotik kalp krizinden farklı bir mekanizma ile ortaya çıksa da genç erişkinlerde hayatı tehdit eden sonuçlara neden olabilmektedir” diyor. Ne yapmalı? Enfeksiyon sonrasında göğüs ağrısı, çarpıntı, halsizlik veya nefes darlığı yaşayan genç erişkinlerin gecikmeden tıbbi değerlendirmeye başvurmaları yaşamsal önem taşıyor. Psikososyal stres, anksiyete ve uyku bozuklukları Kronik stres, depresyon ile uyku düzensizliği genç erişkinlerde kalp ve damar hastalıkları riskini artıran önemli faktörler olarak tanımlanıyor. Büyük uluslararası çalışmalarda psikososyal stres düzeyi yüksek kişilerde kalp krizi riskinin anlamlı ölçüde yükseldiği saptanmış. Zira, stres hem hormonal yanıtı değiştiriyor hem de sigara kullanımı ve kötü beslenme gibi davranışsal riskleri artırıyor. Ne yapmalı? Stres yönetimi, düzenli uyku, gerekirse psikolojik destek ve iş–yaşam dengesi odaklı yaşam düzenlemeleri koruyucu etki sağlıyor. Uyarıcı maddeler ve enerji içecekleri Uyarıcı maddeler gençlerde ani koroner damar spazmı ve kalp kriziyle sonuçlanabilen ciddi ritim bozukluklarına neden olabiliyor. Enerji içecekleri için uzun dönem kalp krizi riski verileri sınırlı olmakla birlikte, mevcut çalışmalar, bu ürünlerin kısa sürede kalp atım hızını ve kan basıncını yükselterek olumsuz kardiyak etkilere yol açabileceğini gösteriyor. Ne yapmalı? Uyarıcı maddelerden uzak durulmalı; enerji içeceklerinin tüketimi ise özellikle yoğun stres, sınav veya çalışma dönemlerinde mümkün olduğunca sınırlandırılmalı.

Novo Nordisk, Türkiye’deki Klinik Araştırma Yatırımlarına Devam Ediyor Haber

Novo Nordisk, Türkiye’deki Klinik Araştırma Yatırımlarına Devam Ediyor

Beş yıllık anlaşma, Ankara’daki kapasiteyi artırırken daha fazla hastanın yenilikçi tedavilere erken erişimini hedefliyor. Geçtiğimiz hafta Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile imzalanan iş birliği protokolünün ardından Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile imzalanan yeni protokol, Türkiye’nin uluslararası klinik araştırma haritasındaki yerini daha görünür kılmayı amaçlıyor. Novo Nordisk Türkiye, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi iş birliğiyle klinik çalışma kapasitesini artırmayı ve daha fazla hastanın yenilikçi tedavilere erişmesini sağlamayı amaçlıyor. Şirketin hasta odaklı yaklaşımı ve bilimsel liderlik vizyonu, Türkiye’nin klinik araştırmalar alanında bölgesel bir merkez haline gelmesine katkı sunmayı hedefliyor. Novo Nordisk, hastanenin ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda diyabet, obezite, nadir hastalıklar ve kardiyovasküler hastalıklar gibi terapi alanlarında çeşitli eğitim programları düzenleyerek, klinik dünyasındaki uluslararası gelişmeleri aktararak, bilimsel etkinliklerde ortak çalışmaları destekleyerek araştırma süreçlerinin daha etkin, kaliteli ve sürdürülebilir bir yapıya ulaşmasına katkı sunacak. 7 ülkedeki klinik araştırmalar Türkiye’den koordine ediliyor Novo Nordisk, Türkiye merkezli bölgesel klinik araştırma merkezinde Türkiye’nin yanında Cezayir, Fas, Lübnan, Mısır, Umman, Suudi Arabistan dahil olmak üzere toplam 7 ülkedeki klinik araştırmaları koordine ediyor. Bölgesel merkez yapısı, Türkiye’deki deneyimli ekiplerin, operasyonel altyapının ve uluslararası araştırmalara uyumlu çalışma düzeninin bir sonucu olarak faaliyet gösteriyor. Merkez, 2025 yılı itibarıyla yürütülen 34 aktif klinik araştırmada 1.200’ün üzerinde hastaya ulaşırken, bu çalışmaların 28’i doğrudan Türkiye’de gerçekleştirildi. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile son 5 yılda 8 klinik çalışma yürütülürken, yeni protokol kapsamında en az 5 yeni klinik çalışmanın 2026 yılında başlatılması planlanıyor. Novo Nordisk’in son 5 yılda Türkiye’de klinik araştırmalara yaptığı toplam yatırımın 1 milyar TL’yi aşması ve bu yatırımların her yıl katlanarak artırılmasının hedeflenmesi, Türkiye’nin bu alandaki stratejik yükselişini daha da pekiştiriyor. Uzun vadeli sürdürülebilir değer Novo Nordisk’in vakıf şirketi yapısından güç alan bu stratejik ortaklık, yalnızca klinik araştırma sayısını artırmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlık profesyonellerinin bilgi birikimini zenginleştirmeyi, Türkiye’nin klinik araştırmalardaki rekabet gücünü artırmayı ve hasta yaşam kalitesine kalıcı katkı sağlamayı hedefliyor. Bu iş birliğiyle Novo Nordisk Türkiye, klinik araştırmalarda etik standartları, şeffaflığı ve hasta güvenliğini esas alan vizyonuyla, Türkiye’nin bilimsel potansiyelini küresel ölçekte görünür kılmayı amaçlıyor. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekim Prof. Dr.Levent Öztürk “Novo Nordisk Türkiye ile gerçekleştirdiğimiz bu iş birliği, hem hastalarımız hem de klinik araştırma ekibimiz için büyük bir heyecan kaynağı. Bu protokol, hastalarımızın yenilikçi tedavilere daha erken erişmesini sağlarken, hekimlerimizin bilgi ve deneyimlerini paylaşmasına ve geliştirmesine olanak tanıyor. Bizler, klinik araştırmaların hastalar için açtığı yeni umut pencerelerini görmekten ve bu süreçte aktif rol almaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Ülkemizde bilimi destekleyici nitelikte olan bu iş birliğinin uzun soluklu ve sürekli olmasını ve daha birçok ortak projeye ilham vermesini diliyoruz.” “Her araştırmada bir yaşamın dönüşümüne tanıklık ediyoruz” Bilimi, insanların yaşamına dokunan bir iyileşme gücüne dönüştürmek için çalıştıklarını vurgulayan Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Bike Başaklar “Her klinik araştırmanın ardında, umutla bekleyen hasta, yakını, doktoru ve o umudu mümkün kılmak için çalışan bir ekip var. İşte biz bu ortak iyileşme hikâyesinin bir parçası olmaktan büyük bir sorumluluk ve gurur duyuyoruz. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ile imzaladığımız bu yeni stratejik iş birliğiyle, klinik çalışmaların sayısını artırırken her hastanın yenilikçi tedavilere daha erken ulaşmasını hedefliyoruz. Amacımız, endüstri ve hastane iş birliğiyle klinik çalışma süreçlerini optimize ederek, küresel ölçekte daha fazla araştırmaya katılmak ve bölgede lider konuma gelmek. Bu sayede, henüz Türkiye’de piyasada olmayan ilaçları uygun hastalarla daha erken buluşturmayıı amaçlıyoruz. Bu adım, Türkiye’nin sağlık alanındaki bilimsel gücünü daha görünür kılacak ve uluslararası düzeyde örnek teşkil edecek bir inisiyatif. Bizim için bu iş birliği, hastalar için de yeni bir umut kapısı anlamına geliyor. Çünkü biz, her araştırmada bir yaşamın dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Novo Nordisk’in bir vakıf şirketi olması, hasta odaklı yaklaşımımız ve yüz yılı aşkın bilimsel birikimimiz sayesinde kısa vadeli hedefler yerine sürdürülebilir, uzun vadeli değer yaratmaya odaklanıyoruz. Türkiye’nin güçlü sağlık altyapısı bilim insanlarının potansiyeliyle birleştiğinde, bu iş birliğinin bölgesel düzeyde ilham verici bir başarı hikâyesine dönüşeceğine inanıyoruz.” dedi.

25 Yıl İçinde 746 Milyon Çocuk Obez Olabilir! Haber

25 Yıl İçinde 746 Milyon Çocuk Obez Olabilir!

2050 yılında 5-19 yaş arasındaki çocuklarda obezite rakamlarının dünyada 746 milyona, ülkemizde ise en az 3.39 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önlenebilen ölüm nedenleri arasında sigaranın ardından ikinci sırada yer alan obezitenin kalıcı tedavisi, multidisipliner yaklaşımlarla gerçekleştiriliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Obezite Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. M. Celal Kızılkaya, çocukluk çağı obezitesi ve tedavi süreci ile ilgili önemli detaylar hakkında bilgi verdi. Teknolojik gelişmeler obeziteyi tetikliyor Dünyada 5–19 yaş arası çocuklarda obezite prevalansı 1975 yılında %4 iken, 2022 yılında bu oran %20’ye ulaşmıştır. Obez çocuk sayısı 1975 yılında yaklaşık 11 milyon iken, 2022’de 65 milyon kız ve 94 milyon erkek olmak üzere toplam yaklaşık 159 milyona yükselmiştir. 2050 yılında dünya genelinde 746 milyon çocuk ve gencin aşırı kilolu/obez olacağı öngörülmektedir. Çocukluk çağı obezitesinde; çocukların akademik hayatta başarılı olma kaygısı, yaşanılan çevrenin güvenli olmaması, çocukların evde daha çok ekran karşısında vakit geçirmelerine ve fiziksel aktivitelerinin azalmasına neden olmaktadır. Diyetteki artmış yağ oranı, fazla karbonhidrat tüketimi ve şekerli içeceklerden zengin beslenme obeziteye yol açmaktadır. Bu şekilde beslenen çocukların çeşitli vitamin ve mineral yetersizlikleri açısından da risk altında oldukları bilinmelidir. Düzenli ve dengeli beslenme obezite gelişimini engelleyici bir faktördür. Öğün atlanmasının, özellikle de çocuklarda kahvaltı alışkanlığının olmamasının doğrudan obeziteye yatkınlığa yol açtığı çalışmalar ile gösterilmiştir. Ebeveynlerin her ikisi de obez ise çocukta şişmanlık riskinin belirgin olarak arttığı da kanıtlanmıştır. Çocuklarda obezite yatkınlığı, erişkinlerden farklı hesaplanıyor Çocuklarda obezite tanısında sıklıkla boy ve vücut ağırlığı değerleri kullanılmaktadır. İki yaşından küçük çocuklarda boya göre ağırlık değerlerine göre tanı konulmaktadır. Daha büyük çocuklarda ise vücut ağırlığı, boyun metre cinsinden karesine bölünerek vücut kitle indeksleri hesaplanmaktadır. Ancak erişkindekinden farklı olarak sabit bir değere göre karar verilmemektedir. Yaş ve cinsiyete göre oluşturulmuş eğrilerde vücut kitle indeksi yüzde değerleri %85 ile %95 arasına denk gelen çocuklar fazla tartılı, %95 ve üzerinde olanlar ise şişman olarak kabul edilmektedir. Yine bu çocuklarda bel çevresi değerleri de organ yağlanması ve metabolik risklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır. Çocukların obeziteden korunması için aktif yaşam şart! Genetik yatkınlığın haricinde erken yaşta şişmanlığa neden olan ya da ek bulguların eşlik ettiği nadir genetik hastalıklar da mevcuttur. Bu genetik hastalıkların ya da hormonal bozuklukların şüphe edildiği çocuklar, çocuk endokrinoloji hekimleri tarafından görülmeli ve izlenmelidir. Basit obezitenin söz konusu olduğu durumlarda ise tedavinin en önemli bileşeni yaşam tarzı değişiklikleridir. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, uyku saatlerinin düzenlenmesi ve ekran (bilgisayar, televizyon, akıllı telefonlar vb.) başında geçirilen sürenin azaltılması önerilen yaşam tarzı değişiklikleri arasındadır. Bazı durumlarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir, ancak bu yaşam değişiklikleri uygulanmadığı zaman ilaç tedavisinin de etkinliği sınırlı kalmaktadır. Erişkin dönemde uygulanan bariatrik cerrahi, çocukluk çağında öncelikli tedavi yöntemlerinden biri değildir ve bu konuyla ilgili araştırmalar devam etmektedir. Bu yöntem gelişimini büyük oranda tamamlamış, diğer tedaviler ile gelişme kaydedilemeyen, seçilmiş olgularda gündeme gelebilir ancak çocuk, bu konuda deneyimli, çocuk endokrinoloji dahil gerekli tüm branşların bulunduğu merkezlerce değerlendirilmelidir. Birçok sağlık profesyoneli bu takımın bir parçası Birçok faktörün etkilediği bir problemi ortadan kaldırmanın yolu probleme farklı açılardan bakabilme kabiliyetine sahip olmaktan geçmektedir. Dolayısıyla obezitenin kalıcı tedavisi ancak multidisipliner bir yaklaşımla mümkündür. Multidisipliner yaklaşım derken obeziteye neden olan faktörleri irdeleyen bilim dalları ile kollektif bir çalışma kastedilmektedir. Obezitenin tedavisinde ekipte yer alması gereken kişiler; obezite cerrahisi (genel cerrah), endokrinoloji, gastroenteroloji, psikiyatri, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, beslenme ve diyet, psikoloji, fizyoterapi gibi alanlarda uzmanlar olarak sayılabilmektedir. Ayrıca ihtiyaç doğrultusunda diğer branşlar hasta bazlı olarak ekibe dahil olabilmektedir. Bu branşların hepsi ayrı ayrı hastayı değerlendirmekle birlikte, haftalık toplantılarla bir araya gelerek hasta için bütüncül bir yaklaşım ile en uygun tedavi şemasını belirlemektedir. Böylece hastaya özgü ve sağlık durumuna ve mevcut hastalıklarına göre uygun tedavi protokolü belirlenmiş olur. Bu şekilde izlenen hastalarda ömür boyu korunan tedavi başarısı şansı oldukça yüksektir. Multidisipliner ekip ile tedavi edilemeyen ve kontrollerine uymayan hastalarda eski yaşam tarzına dönüşler ve geri kilo alımları çok sık gözlenmektedir. Öyle ki geri kilo alımı 10 yılda neredeyse yarı yarıya gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır. Geri kilo alımı demek aynı zamanda kronik hastalıkların tekrar ortaya çıkması ya da kötüleşmesi demektir. Bu minvalde değerlendirerek obezitenin kronik bir hastalık olduğunu kabullenip, multidisipliner tedavinin önemini anlayarak tedaviye başlamak kilolardan şikayetçi her bireyin başlangıç noktası olmalıdır.

İBB’den Diyabet ve Obeziteyle Mücadelede Yeni Yaklaşımlar Konferansı Haber

İBB’den Diyabet ve Obeziteyle Mücadelede Yeni Yaklaşımlar Konferansı

20 Kasım 2025’te Esenler İBB Prof. Dr. Adem Baştürk Kültür Merkezi'nde gerçekleşen konferans, akademi dünyası, sağlık profesyonelleri ve sivil toplum kuruluşlarının geniş katılımıyla toplam 500 kişiyi bir araya getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı’nın düzenlediği “Diyabet ve Obeziteyle Mücadelede Yeni Yaklaşımlar Konferansı”nda İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyeleri, diyabet ve obeziteyle mücadelede güncel tedavi, teknoloji ve koruyucu sağlık yaklaşımlarını paylaştı. “OBEZİTE VE DİYABET TÜRKİYE’NİN EN KRİTİK SAĞLIK BAŞLIKLARI” Konferansın açılışında söz alan İBB Sağlık İşleri Dairesi Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Önder Yüksel Eryiğit, Türkiye’nin diyabet ve obezitede Avrupa’nın en yüksek oranlarına ulaştığına dikkat çekerek şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü'ne göre obezite; 21. yüzyılın en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Türkiye’de, günümüzde her üç kişiden biri obez. Bu oran, bizi Avrupa'da ilk sıraya koymaktadır. Dahası İş Birliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri içinde de obezitede Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en yüksek ikinci ülke konumundayız.” “EN İYİ TEDAVİ KORUNMAKTIR” Açılışın ikinci konuşmacısı İstanbul Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ ise modern yaşamın obeziteyi artırdığını belirterek şöyle konuştu: “Son yıllarda en önemli mesaj şudur: En iyi tedavi korunmaktır. Obezite ve diyabeti yalnızca ilaçla ya da cerrahi ile çözmemiz mümkün değil. Toplumun tamamına yayılan sağlıklı yaşam farkındalığı şart. Bu nedenle yerel yönetimlerin bu konudaki öncü rolü son derece değerlidir.” KATILIMCILARDAN DİKKAT ÇEKEN UYARILAR Konferans boyunca söz alan akademisyen ve sağlık uzmanları, diyabet ve obezitenin yalnızca tıbbi değil, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla da ele alınması gerektiği ortak görüşünde birleşti. Prof. Dr. İlhan Satman: “Türkiye’de diyabet görülme sıklığı son 20 yılda iki katına çıktı. Bu çok kritik bir artış. Erken tarama, iş yerinde sağlık programları ve dijital takip teknolojileri artık zorunlu hale gelmeli.” Prof. Dr. Gülşah Yenidünya Yalın: “Obezite yalnızca fazla kilo değildir; hormonal, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir araya geldiği kompleks bir tablodur. Tedavide kişiye özel yaklaşım hayati önem taşır.” Prof. Dr. Özlem Soyluk Selçuk Biricik: “Pelemir gibi yerli ürünlerin kan şekeri üzerindeki olumlu etkilerinin bilimsel verilerle doğrulanması, hem beslenme politikaları hem de tarımsal üretim açısından stratejik önem taşıyor.” Diyetisyen Hanife Köksal: “Beslenme tedavisi doğru uygulanmadığında diyabet yönetimi neredeyse imkânsız hale geliyor. En büyük sorun, yanlış bilginin sosyal medya üzerinden hızla yayılması.” Diyabet Hemşiresi Melike Çevikdizici: “İnsülin pompaları, sürekli glikoz ölçüm sistemleri ve mobil uygulamalar sayesinde hastaların tedavi farkındalığı ciddi şekilde artıyor.” Prof. Dr. Bülent Bayraktar: “Egzersiz, sıfır maliyetli en güçlü ilaçtır. Doğru planlanan fiziksel aktivite, diyabet riskini yüzde 50 azaltabilmektedir.” Prof. Dr. Akın Savaş Toklu: “Diyabetik ayak, geç kalındığında en ağır sonuçları doğuran komplikasyonlardan biridir. Erken bakım, uygun yara tedavileri ve hiperbarik uygulamalar hastaların yaşam kalitesini doğrudan yükseltir.” 5 OTURUMDA YENİ TEDAVİLER, BESLENME YAKLAŞIMLARI VE TEKNOLOJİLER 1. Oturum: Diyabet ve İş Yeri – Prof. Dr. İlhan Satman 2. Oturum: Obezitenin Tanısı ve Tedavisi – Prof. Dr. Gülşah Yenidünya Yalın 3. Oturum: Beslenmede Bilimsel Yaklaşımlar – Prof. Dr. Özlem Soyluk Selçuk Biricik 4. Oturum: İnsülin Tedavisi, Dijital Teknolojiler ve Egzersiz – Hanife Köksal, Melike Çevikdizici, Prof. Dr. Bülent Bayraktar 5. Oturum: Diyabetik Ayak ve Yara Yönetimi – Prof. Dr. Akın Savaş Toklu TÜRKİYE’DE VE AVRUPA’DA DİYABET GÖRÜLME SIKLIĞI DSÖ verilerine göre Türkiye’de 18 yaş üzeri diyabet sıklığı 2022 itibarıyla %16,6’ya ulaştı. Avrupa ülkelerinde ortalama oran %7–8 civarındayken Türkiye bu oranı neredeyse ikiye katlıyor. Türkiye'de her altı yetişkinden biri diyabet hastası konumuna gelmiş bulunuyor. Risk özellikle 30 yaş üzeri grupta çok daha belirgin şekilde seyretmekte. Bu durum, önleyici sağlık hizmetlerinin kritik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Oturumlar sonunda konuşmacılara İBB Sağlık İşleri Dairesi Başkanı Dr. Önder Yüksel Eryiğit ve Sağlık ve Hıfzıssıhha Şube Müdürü Uzm. Dr. Hakan Yılmaztürk tarafından teşekkür belgeleri takdim edildi. Program, tüm katılımcıların sahnede çekilen toplu fotoğrafıyla sona erdi. İBB’NİN HEDEFİ: “HASTALIK OLUŞMADAN ÖNCE KORUYUCU SAĞLIK” İBB Sağlık İşleri Dairesi, diyabet ve obezite gibi hızla büyüyen sağlık sorunlarına karşı halkı bilinçlendiren sempozyum, eğitim ve bilimsel etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. İstanbul’un uzun vadede bir “sağlık kenti” olarak güçlendirilmesi ve koruyucu sağlık yaklaşımının toplumsal davranışa dönüşmesi hedefleniyor.

Novo Nordisk Türkiye ve Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Stratejik İş Birliği Haber

Novo Nordisk Türkiye ve Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Stratejik İş Birliği

Beş yıl boyunca geçerli olacak bu protokol; klinik araştırmaların yanı sıra eğitim, Ar-Ge ve bilimsel etkinliklerde ortak çalışmaları desteklemeyi hedefliyor. Novo Nordisk Türkiye, klinik araştırmalarda süreç verimliliğini artırmak, hekimlerin yeni tedavi yöntemleriyle tanışmalarını ve daha fazla hastanın yenilikçi tedavilere erişimini sağlamak için Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile iş birliğine imza attı. Novo Nordisk bu iş birliği çerçevesinde diyabet, obezite, nadir hastalıklar, kardiyovasküler gibi birçok terapi alanında çeşitli eğitim programları düzenleyerek, klinik dünyasındaki uluslararası gelişmeleri aktararak, bilimsel etkinliklerde ortak çalışmaları destekleyerek araştırma süreçlerinin daha etkin, kaliteli ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasına katkı sağlayacak. 7 ülkenin klinik araştırmaları Türkiye’den yönetiliyor Novo Nordisk, Türkiye’den yönetilen bölgesel klinik araştırma merkezinde Türkiye’nin yanında Cezayir, Fas, Lübnan, Mısır, Umman, Suudi Arabistan dahil olmak üzere toplam 7 ülkedeki klinik araştırmalarını koordine ediyor. Bu merkezde 2025 yılında 34 aktif çalışmada 1.200’den fazla hasta yer aldı. Bu araştırmaların 28’i Türkiye’de gerçekleştirildi. Son 5 yılda Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde diyabet, obezite ve kardiyovasküler hastalık gibi terapi alanlarında Novo Nordisk’in toplam 8 klinik çalışması yürütülürken, 2026 yılında yeni protokol kapsamında bu sayıya en az 7 yeni klinik çalışmanın eklenmesi planlanıyor. Novo Nordisk’in son 5 yılda Türkiye’de klinik araştırmalara yaptığı toplam yatırım 1 milyar TRY’yi aştı ve bu yatırımların her yıl katlanarak artması hedefleniyor. Novo Nordisk’in hasta odaklı yaklaşımından güç alan bu stratejik ortaklık, yalnızca klinik çalışma sayısının artmasını değil; aynı zamanda araştırma kalitesinin yükselmesini, hekimlerin bilgi birikiminin gelişmesini ve hasta yaşam kalitesine kalıcı katkı sağlanmasını hedefliyor. Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Çiloğlu, “Novo Nordisk Türkiye ile imzaladığımız bu protokol, vizyonumuzu güçlendiren stratejik bir adım niteliğinde. Bu iş birliği, klinik araştırma kapasitemizi artırmanın ötesinde; hekimlerimizin bilgi ve deneyimlerini güçlendirecek, hastalarımıza daha güncel ve etkin tedavi seçenekleri sunmamıza olanak sağlayacak. Özellikle diyabet, obezite ve kardiyovasküler hastalıklar gibi bölgemizde yaygın görülen sağlık sorunlarında, global ölçekte kullanılan en güncel tedavi seçenekleri çok daha hızlı bir şekilde hastalarımızın hizmetine sunulabilecek” dedi. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilmi Erdem Sümbül, “Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak geçmişten bugüne güçlü bir bilimsel birikimle çalışıyor ve uluslararası standartlarda araştırmalar yürütüyoruz. Novo Nordisk Türkiye ile daha güzel işler başarabilmek adına imzaladığımız bu iyi niyet sözleşmesi, klinik araştırmalardaki kapasitemizi daha da güçlendirecek ve ülkemizin bilimsel katkısını ileriye taşıyacak önemli bir adım” ifadelerini kullandı. Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Bike Başaklar iş birliğiyle ilgili şunları söyledi: “Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile imzaladığımız bu yeni protokol, bir iş birliğinden öte bilimsel bilginin paylaşımı, klinik deneyimin güçlenmesi ve daha fazla hastanın yenilikçi tedavilere erişmesi için atılmış somut bir adım. Amacımız, endüstri ve hastane iş birliğiyle klinik çalışma süreçlerini daha etkin hale getirerek, Türkiye’nin bölgesel araştırma gücünü artırmak ve uluslararası ölçekte fark yaratacak projelere imza atmak. Bu iş birliğiyle hem hekimlerin öğrenme yolculuğunu destekliyor hem de hastalar için tedaviye erken erişim fırsatı yaratıyoruz. Türkiye’nin klinik araştırmalarda bölgesel liderliğini güçlendirecek bu ortaklığın, kalıcı bilimsel değer yaratacağına yürekten inanıyoruz.” Novo Nordisk Türkiye, insanların daha sağlıklı ve iyi bir yaşam sürmesine yardımcı olmak, hekimleri yenilikçi tedavi yöntemleriyle buluşturmak ve Türkiye’nin bilimsel potansiyelini uluslararası düzeyde görünür kılmak amacıyla klinik araştırmalara yönelik yatırımlarını kararlılıkla sürdürüyor.

Diyabet Alarmı: 2045’te Hasta Sayısı 700 Milyona Ulaşabilir Haber

Diyabet Alarmı: 2045’te Hasta Sayısı 700 Milyona Ulaşabilir

İnsülin direnci, insülin eksikliği ya da her iki durumun birlikte görülmesiyle ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle seyreden diyabet, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Diyabetli birey sayısının 2045’te 700 milyon olacağının öngörüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden yaklaşık 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şu anda Avrupa’da en fazla diyabetli bireye sahip üçüncü ülke olan Türkiye’nin 2045’te de dünyada en yüksek diyabetli nüfusa sahip ilk 10 ülke arasında yer alması bekleniyor” dedi. Tip 1’de insülin tedavisi şart Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki farklı türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Tip 1 diyabette genetik yatkınlığa ek olarak bazı çevresel tetikleyiciler hastalığın ortaya çıkmasına neden olur ve vücut insülin üretemez hale gelir. Dolayısıyla Tip 1 diyabette insülin tedavisi yaşam için zorunludur. Tip 2 ise daha çok yaşam tarzı, obezite ve hareketsizlikle ilişkilidir ve vücut insülini yeterince kullanamaz. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle Tip 2 diyabetin önüne geçmek ve hastalığı kontrol altında tutmak mümkün” dedi. Kazalardan sonra en sık amputasyon nedeni diyabet Diyabetin, trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni olduğunu vurgulayan Akın, “Bu durum, diyabetin ciddiyetinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinden biri olan diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, iştah artışı, halsizlik ve ağız kuruluğu yer alıyor. Tedavi edilmediğinde böbrekler, damarlar ve kalp başta olmak üzere birçok organı etkileyen hastalık, kalp-damar hastalığı riskini üç kata kadar artırıyor. Ayrıca erişkinlerde körlüğe ve ciddi dolaşım bozukluklarına da yol açabiliyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.