Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Odaklanma

Kapsül Haber Ajansı - Odaklanma haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Odaklanma haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

SARSILMAZ’dan Olimpik Atıcılığa Stratejik Destek Haber

SARSILMAZ’dan Olimpik Atıcılığa Stratejik Destek

Türkiye Atıcılık Federasyonu faaliyet takvimi kapsamında düzenlenecek şampiyona, 10 Metre Havalı Tüfek ve 10 Metre Havalı Tabanca disiplinlerinde sporcuları bir araya getirecek. Organizasyon; farklı yaş kategorilerindeki eleme ve final müsabakalarıyla hem sportif rekabetin güçlenmesine hem de olimpik atıcılığın yaygınlaşmasına katkı sunacak. Müsabakalar, 30 Haziran–5 Temmuz 2026 tarihleri arasında Mersin / Erdemli’de bulunan Olimpik Atıcılık Kompleksi’nde gerçekleştirilecek. Final karşılaşmaları 1–5 Temmuz tarihleri arasında tamamlanacak ve şampiyona ödül törenleriyle sona erecek. Paris 2024 Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’nin 10 metre havalı tabanca karma takım kategorisinde elde ettiği tarihi başarı, olimpik atıcılığa yönelik ilgiyi artırırken, bu branşın disiplin, odaklanma ve kontrollü performans gerektiren yapısını da geniş kitlelerin gündemine taşıdı. SARSILMAZ’in şampiyonaya verdiği destek, bu ilginin sürdürülebilir sportif gelişime dönüşmesine katkı sağlamayı hedefliyor. SARSILMAZ’ın olimpik atıcılığa desteği, şirketin savunma ve güvenlik alanındaki uzmanlığının yanı sıra, branşla uzun yıllara dayanan güçlü bağı açısından da ayrı bir anlam taşıyor. SARSILMAZ Yönetim Kurulu Başkanı Latif Aral Aliş, 2004–2012 yılları arasında Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu Başkanlığı görevini üstlenerek branşın kurumsal gelişimi, sporcu altyapısının güçlendirilmesi ve olimpik temsil kapasitesinin artırılması yönünde önemli çalışmalara liderlik etti. Atıcılık sporuna yaptığı uzun soluklu katkılar dolayısıyla Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu tarafından ömür boyu fahri başkan unvanına layık görülen Aliş’in bu alandaki birikimi, SARSILMAZ’ın olimpik atıcılığa verdiği desteği daha da anlamlı kılıyor. Bu dönemde Türk atıcılığı, olimpiyat tarihinde dikkat çeken başarılara imza attı. Türkiye, Londra 2012 Olimpiyat Oyunları’nda atıcılık branşında ilk kez 5 sporcuyla olimpiyat kotası kazanarak o tarihe kadar branşta ulaşılan en yüksek olimpik katılım sayısına erişti. Aynı oyunlarda Nihan Gürer, trap branşında Türkiye’yi temsil eden ilk kadın sporcular arasında yer alarak Cumhuriyet dönemi atıcılık tarihinde önemli bir eşiğin aşılmasına katkı sağladı. Olimpik atıcılık; yüksek güvenlik bilinci, teknik eğitim, etik yaklaşım ve uluslararası kurallara bağlılık temelinde icra edilen özel bir spor dalı olarak öne çıkıyor. Milimetrik hassasiyet, nefes kontrolü, zihinsel dayanıklılık ve baskı altında doğru karar verebilme becerisi gerektiren branş, genç sporcular için yalnızca rekabet alanı değil, aynı zamanda disiplinli çalışma kültürünü güçlendiren bir gelişim platformu niteliği taşıyor. Bu yönüyle SARSILMAZ Havalı Silahlar Türkiye Şampiyonası, yalnızca bir Türkiye şampiyonası olmanın ötesinde; genç yeteneklerin desteklenmesi, milli takım havuzunun güçlendirilmesi, güvenli spor kültürünün yaygınlaştırılması ve olimpik değerlerin yeni nesil sporculara aktarılması açısından önemli bir organizasyon olarak değerlendiriliyor. SARSILMAZ Yönetim Kurulu Başkanı Latif Aral Aliş, sponsorlukla ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı. “Savunma sanayinde uzun yıllara dayanan üretim gücümüz, mühendislik kabiliyetimiz ve güvenlik odaklı kurumsal kültürümüz bize net bir gerçeği göstermektedir: Gerçek performans yalnızca teknik yetkinlikle değil; disiplin, sorumluluk, odaklanma ve güçlü bir etik anlayışla birlikte anlam kazanır ve sürdürülebilir hale gelir. Olimpik atıcılık ise bu değerlerin spor sahasındaki en yüksek hassasiyet ve en üst düzey konsantrasyon gerektiren karşılığıdır. SARSILMAZ olarak bu şampiyonaya verdiğimiz desteği geçici ya da dönemsel bir sponsorluk yaklaşımı olarak görmüyoruz. Bu yaklaşım; olimpik atıcılığın gelişimine, sporcu yetiştirme ekosistemine ve Türk sporuna uluslararası alanda değer kazandırma hedefimize duyduğumuz sürekli, kararlı ve sarsılmaz bağlılığın açık bir ifadesidir. Bu tür organizasyonlar; sporcu gelişimi, sistem inşası ve uluslararası rekabet gücünün artırılması açısından stratejik bir değer taşımaktadır. Biz de bu şampiyonayı; genç sporcuların yetişmesini hızlandıran, olimpik kültürü güçlendiren ve Türkiye’nin atıcılıkta küresel rekabet seviyesini yükselten yapısal bir adım olarak değerlendiriyoruz. Federasyonumuz, kamu kurumlarımız ve yerel paydaşlarımızla birlikte hayata geçirilen bu organizasyonun, yalnızca bir spor müsabakası değil; olimpik atıcılığın geleceğini şekillendiren ve Türk sporuna kalıcı değer kazandıran bir yapı taşı olduğuna inanıyoruz.” SARSILMAZ, bu sponsorlukla birlikte savunma ve güvenlik alanındaki köklü uzmanlığını, sporun toplumsal gelişime katkı sağlayan yönüyle bir araya getirerek, olimpik atıcılığın Türkiye’deki gelişim sürecine destek sunmayı amaçlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Uzmanlara Göre Sınav Başarısını Son Günlerdeki Ekstra Çaba Değil, Psikolojik Denge Belirliyor Haber

Uzmanlara Göre Sınav Başarısını Son Günlerdeki Ekstra Çaba Değil, Psikolojik Denge Belirliyor

Özellikle son günlerde artan çalışma temposu, düzensiz uyku ve performans baskısının öğrencilerin dikkat ve odaklanma becerilerini zayıflatabileceğini belirten uzmanlar, sınav öncesinde psikolojik hazırlığın en az akademik hazırlık kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor. Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki merkezi sınava sayılı günler kala öğrenciler ve ailelerde heyecan giderek artarken, uzmanlar son günlerde yapılan bazı yaygın hataların sınav performansını olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekiyor. Özellikle çalışma temposunu artırmak, yeni konu yetiştirmeye çalışmak, uyku düzenini değiştirmek veya son dakika motivasyon hamlelerine yönelmek yerine, öğrencilerin bugüne kadar yaptıkları hazırlıklara güvenmeleri ve mevcut rutinlerini korumaları öneriliyor. Feyziye Mektepleri Vakfı Florya Işık İlkokulu-Ortaokulu Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölüm Başkanı Burçak Başoğlu Sert, sınava birkaç gün kala öğrencilerin ihtiyaç duyduğu şeyin yeni bilgiler edinmek değil, sahip oldukları bilgi ve deneyimi sağlıklı şekilde kullanabilmek olduğunu belirterek önemli değerlendirmelerde bulundu. Bu Süreç Yeni Bir Şey Eklemekten Çok Yapılanları Taşıyabilme Süreci LGS öncesindeki son günlerin çoğu zaman öğrenciler üzerinde yoğun bir baskı oluşturduğunu belirten Burçak Başoğlu Sert, "Sınava yaklaştıkça öğrenciler eksiklerini daha fazla düşünmeye başlayabiliyor. Çözemediği sorulara, yetiştiremediği konulara veya yapamadığı çalışmalara odaklanabiliyor. Oysa sınav günü eksiklerimizi değil, sahip olduklarımızı kullanacağız. Bu nedenle son günlerde 'Neyi bilmiyorum?' sorusundan çok, 'Neleri yapabiliyorum?' sorusuna odaklanmak gerekir." dedi. Sert, sınav başarısını belirleyen unsurun yalnızca bilgi olmadığını vurgulayarak, "Öğrencinin sahip olduğu bilgiyi sınav anında kullanabilmesi; zihinsel sakinliğine, bedensel dengesine ve kendisiyle kurduğu ilişkiye bağlıdır. Son günlerde yapılması gereken yeni yükler eklemek değil, bugüne kadar verilen emeği güvenle taşıyabilmektir." ifadelerini kullandı. Belirsizlikle Baş Edebilmek de Sınav Sürecinin Bir Parçası Sınav dönemlerinde öğrencilerin yaşadığı kaygının önemli bölümünün belirsizlikten kaynaklandığını belirten Sert, "Bu süreçte zorlayıcı olan yalnızca sınava girmek değildir. Bir noktadan sonra çalışmayı bırakabilmek, sonucu henüz bilmeden verilen emeğe güvenebilmek ve kontrol edemediğimiz kısmı kabul edebilmektir. Aslında öğrenciler yalnızca bir sınava değil, kendi eğitim yolculuklarında önemli bir eşiğe hazırlanıyorlar." diye konuştu. Son Günlerde Değişim Değil İstikrar Önemli Öğrencilerin ve ailelerin sınava sayılı günler kala performansı artırmak amacıyla yeni çalışma yöntemleri, farklı rutinler veya yoğun programlar denemeye yönelebildiğini belirten Burçak Başoğlu Sert, "Sinir sistemi alışık olduğu düzen içerisinde kendini daha güvende hisseder. Bu nedenle uyku saatlerinin korunması, beslenme düzeninin değiştirilmemesi ve günlük rutinin mümkün olduğunca sürdürülmesi önemlidir. Son günlerde amaç performansı artırmak değil, sistemi dengede tutmaktır. Uzun bir yolculuğun son kilometrelerinde yeni bir rota aranmaz; kişi elindeki haritaya yeniden bakar, yönünü kontrol eder ve güvenle yoluna devam eder. Sınav öncesindeki son günler de tam olarak böyle değerlendirilmelidir." dedi. Sınavdan Bir Gün Önce Belirsizlikleri Azaltın Sınavdan bir gün önce artık akademik hazırlığın büyük ölçüde tamamlandığını belirten Sert, öğrencilerin bu aşamada öngörülebilirliğe ihtiyaç duyduğunu söyledi. "Sınava giderken kullanılacak kıyafetlerin hazırlanması, gerekli belgelerin önceden kontrol edilmesi, ulaşım planının netleştirilmesi ve mümkünse sınava girilecek okulun önceden görülmesi öğrencinin zihinsel yükünü azaltır." diyen Sert, amaçlarının kontrol duygusunu artırmak değil, gereksiz belirsizlikleri azaltmak olduğunu ifade etti. Kaygıyı Yok Etmeye Çalışmayın Sınav sırasında heyecan ve kaygı hissedilmesinin son derece doğal olduğunu belirten Sert, öğrencilerin bu duyguları tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine yeniden sorulara ve sürece dönebilmelerinin daha önemli olduğunu vurguladı. Sert, "Kaygı hissetmek başarısız olacağınız anlamına gelmez. Böyle anlarda öğrencilerin daha önce çözdükleri denemeleri, üstesinden geldikleri zorlukları ve verdikleri emeği hatırlamaları faydalı olacaktır. Ayrıca unutulmamalıdır ki bu bir sıralama sınavıdır. Sorular zor geldiyse büyük ihtimalle diğer öğrenciler için de zordur." dedi. "Bir Sınav Sonucu Çocuğun Hayatının Tamamını Belirlemez" LGS'nin öğrencilerin eğitim yolculuğundaki önemli duraklardan biri olduğunu ancak hayatın tamamını belirleyen bir unsur olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Sert, "Bir sınav sonucu çocuğun hayatının filmi değil, yalnızca bir karesidir. O kareye bakarak bütün hikâyeyi değerlendirmek doğru değildir. Bu süreçte önemli olan öğrencilerin gösterdiği emek, geliştirdiği beceriler ve kazandığı deneyimlerdir." ifadelerini kullandı. Sınav Sonrasında İlk İhtiyaç Değerlendirilmek Değil, Karşılanmaktır Sınav sonrasında ailelerin yaklaşımının da büyük önem taşıdığına dikkat çeken Burçak Başoğlu Sert, "Öğrenciler sınavdan yalnızca bir puan ihtimaliyle değil, aynı zamanda bir duygu hâliyle çıkacaklar. Bu nedenle ilk ihtiyaçları performanslarının değerlendirilmesi değil, duygularının görülmesidir. Nasıl geçtiğini kendi istedikleri kadar anlatmalarına alan açmak ve yanlarında olduğumuzu hissettirmek en değerli destektir." açıklamasında bulundu. Sınav sonrasında yapılacak küçük planların da öğrencileri rahatlatabileceğini belirten Sert, "Sevilen bir yemek, aileyle geçirilen keyifli bir zaman ya da uzun süredir ertelenen bir etkinlik sınav sonucundan bağımsız olmalıdır. Çünkü ödüllendirilmesi gereken şey sonuç değil, aylar boyunca sürdürülen emektir. LGS'ye birkaç gün kala ihtiyaç duyulan şey yeni bir şey eklemekten çok, bugüne kadar verilen emeğe güvenebilmektir. Bu son günler performansı artırma zamanı değil, yapılanları sakinlikle taşıma zamanıdır. Tüm öğrencilerimize bilgi ve deneyimlerini en iyi şekilde kullanabildikleri, kendilerine güvenerek ilerleyebildikleri başarılı bir sınav süreci diliyoruz." dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çalışanların %47’si Ofiste Işık Yetersizliği Nedeniyle Yorgun Hissediyor Haber

Çalışanların %47’si Ofiste Işık Yetersizliği Nedeniyle Yorgun Hissediyor

Global araştırmalar; mekânın, ruh hâli, motivasyon ve üretkenlik üzerinde doğrudan etkisi olduğunu gösteriyor. Özellikle doğal ışık alan ve ferah ofislerin, çalışanların motivasyonunu artırdığı ve psikolojik iyi hâllerini desteklediği öne çıkıyor. Buna karşılık dar, sıkışık ve ışık almayan ofisler kaygı ve stres seviyelerini yükseltebiliyor. Harvard Üniversitesi’nin 2021 tarihli araştırmaları, doğal ışık alan ofis ve yaşam alanlarının çalışanların odaklanmasını ve verimliliğini olumlu etkilediğini ortaya koyuyor; benzer şekilde ışık ve ferahlık eksikliği, motivasyon kaybı ve stres üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor… 1.614 çalışan üzerinde yapılan araştırmaya göre; çalışanların yüzde 47’si ofis ortamında doğal ışık olmamasından dolayı kendilerini yorgun hissettiğini, yüzde 43'ü de ışık yetersizliğinden dolayı çalışma ortamlarının kasvetli olduğunu belirtiyor. Araştırma, doğal ışığa erişimi yüksek olan çalışanların performanslarının çok daha iyi olduğunu gösteriyor. MİMARLIKTA PSİKOLOJİK ETKİLERİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURAN TASARIMLAR Türk Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Aura Design Kurucu Mimarı Filiz Cingi Yurdakul, mimarlığın yalnızca estetik değil, kullanıcı deneyimini merkeze alan bir disiplin olduğunu ifade ediyor. Yurdakul, ofislerin kalitesinin sadece alan büyüklüğü veya malzeme seçimleriyle değil, ışığın mekân içindeki hareketi, kullanıcının mekândaki deneyimi ve zihinsel durumuyla belirlendiğini belirtiyor. Yapılan araştırmaların, doğal ışık alan ofislerin çalışanların odaklanma ve üretkenliğini artırdığını ortaya koyduğunu aktaran Yurdakul, dar ve sıkışık alanların fark edilmeden stres ve motivasyon kaybına yol açtığını ifade ediyor. Doğal ışığın yalnızca bir aydınlatma unsuru değil, biyolojik ritmi düzenleyen ve mekâna derinlik kazandıran bir araç olduğunu belirten Yurdakul, iyi tasarlanmış ofislerin kullanıcıya hem fiziksel hem de zihinsel konfor sunduğunu vurguluyor. Yurdakul, ofislerin doğal ışığı derinlemesine alan, ferah ve akışkan mekân kurgularına sahip, farklı çalışma senaryolarına izin veren ve çalışan sağlığını gözeten alanlar olarak tasarlanması gerektiğini ifade ediyor. Mimarlık ve psikolojinin kesişiminde gelişen bu anlayışın, ofisleri yalnızca üretim alanları olmaktan çıkarıp, insanların daha verimli, daha rahat ve kendilerini daha iyi hissettikleri yaşam alanlarına dönüştürdüğünü belirtiyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Her 3 Girişimciden En Az 1'i Disleksik Düşünce Yapısına Sahip Haber

Her 3 Girişimciden En Az 1'i Disleksik Düşünce Yapısına Sahip

Bu durumu yaşayan birçok kişi, doğru destekle yüksek yaratıcılık ve problem çözme becerileri sayesinde girişimcilik potansiyeli taşıyor. Öyle ki Richard Branson tarafından desteklenen Made By Dyslexia'nın küresel verileri her 3 girişimciden en az 1'inin disleksik düşünce yapısına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Derslerde zorlanan, odaklanmakta güçlük çeken ya da öğrenme süreci yaşıtlarından farklı ilerleyen çocuklar, çoğu zaman "çalışmıyor", "istemiyor" ya da "dikkatini vermiyor" gibi yorumlarla karşılaşabiliyor. Oysa bu durum çoğu zaman isteksizlikten değil, beynin bilgiyi işleme biçimindeki farklılıklardan kaynaklanıyor. Özgül öğrenme güçlüğü olarak tanımlanan bu durum okuma, yazma, dikkat ve bilgi işleme süreçlerinde farklılıklarla ortaya çıkabiliyor. Ancak bu farklılıklar aynı zamanda bireylerin yaratıcılık, görsel düşünme ve problem çözme becerilerinde güçlü yönler geliştirmesine de zemin hazırlayabiliyor. Bu kişiler, farklı bir potansiyele sahip bireyler olarak değerlendiriliyor. Nitekim yapılan araştırmalar da bu durumu destekliyor. Londra'daki Cass Business School'da gerçekleştirilen bir çalışma, ABD'de girişimcilerin yaklaşık yüzde 35'inin disleksi gibi öğrenme farklılıklarına sahip olduğunu ortaya koyuyor.Richard Branson tarafından desteklenen Made By Dyslexia'nın küresel verileri ise her 3 girişimciden en az 1'inin disleksik düşünce yapısına sahip olduğu söylüyor. Tembel' Denilen Çocuklar Geleceğin Girişimcileri Olabilir Bu kişileri etiketlemek yerine onların nasıl öğrendiğini anlamamız gerektiğini belirten Auto Train Brain CEO'su Günet Eroğlu, "Bu çocukların zekâlarıyla ilgili bir problem yok. Öncelikle bu konuda bilinçlenmemiz gerekiyor. Yalnızca beynin bilgiyi işleme biçimi farklı çalışıyor. Bu nedenle onların güçlü yönlerini destekleyen, kişiye özel eğitim programlarıyla ilerlemek büyük önem taşıyor. Nörogeribildirim temelli çalışmalar da bu noktada önemli bir destek sunabiliyor. Beyin dalgalarının analiz edilmesi ve buna uygun beyin egzersizlerle dikkat, odaklanma ve öğrenme süreçlerini geliştirmek mümkün olabiliyor. Özellikle Girişimcilik Haftası'nda olduğumuz bu günlerde, farklı düşünme becerilerimizin çok önemli bir avantaj olduğunu hatırlamak gerekiyor. Çünkü birçok girişimci de kalıpların dışında düşünebilme, problem çözme ve yeni fikirler geliştirme becerileriyle öne çıkıyor. Doğru yöntemler ve erken destekle bu çocukları potansiyelini ortaya çıkarmak ve onları üretken bireyler olarak topluma kazandırabiliriz" dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor! Haber

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor!

Hipnoterapide amacın, kişinin bilinçaltındaki yanlış kodlamaları düzelterek tedavi sağlamak olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Örneğin obezite vakalarında hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamaz.” dedi. Seans sayısının genellikle en az 10 olup, seans aralıklarının tedavinin kalıcılığını etkilediğini ifade eden Öztekin, ‘bir seansta kilo verme’ gibi yöntemlerin bilimsel bir karşılığı olmadığına dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoterapinin ne olduğu, hipnozdan farkı, uygulama süreci, etkileri ve özellikle yeme bozuklukları ile kilo kontrolünde nasıl kullanıldığı hakkında bilgi verdi. Hipnoterapide hipnoz tekniğinden yararlanılarak tedavi amaçlanır! Hipnoterapinin, hipnoz tekniğinden yararlanılarak uygulanan bir psikoterapi yöntemi olduğunu aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Tıp dünyasında hipnoterapi bir psikoterapi yöntemi olarak kabul edilir.” dedi. Hipnoz ile hipnoterapinin aynı şey olmadığına değinen Öztekin, “Hipnoz; bir kişi ya da grubu söz, bakış ve telkin gibi yollarla geçici bir süre etki altına alma durumudur. Bu süreçte kişinin dikkati belirli noktalara yoğunlaştırılır ve bilinçaltı daha aktif hale gelir. Hipnoterapide ise hipnoz tekniğinden yararlanılsa da temel amaç tedavidir. Daha çok psikiyatrik ve ruhsal hastalıklarda, ayrıca kişisel gelişim alanlarında uygulanır.” şeklinde konuştu. Herkes, farkında olmadan yaşamı boyunca hipnoz hali yaşar! Her insanda doğuştan hipnotik etki altına girme özelliği olduğuna işaret eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoza girmeyeceğini düşünen kişiler dahil herkes, yaşamı boyunca farkında olmadan birçok kez hipnoz hali yaşar.” dedi. Bir film seyrederken, bir konuşmayı dinlerken ya da akvaryumda balıkları izlerken hipnotik bir odaklanma hali oluşabileceğini dile getiren Öztekin, “Uzun yolculuklarda görülen ‘yol hipnozu’ bu duruma örnek olarak verilebilir. Oyuncağıyla oyuna dalmış bir çocuğun dış dünyaya tepkisiz kalması ya da kişinin yaptığı işe yoğunlaşarak çevresini fark etmemesi de benzer bir odaklanma halidir.” ifadelerini kullandı. Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisi kalıcı oluyor! Hipnoterapinin kaç seans süreceğinin, çözülmek istenen soruna, kişinin yaşadığı çevreye, hipnoterapistin kullandığı telkin ve terapi yaklaşımına, terapistle kurulan güven ilişkisine ve kişinin kişilik özelliklerine bağlı olduğunu kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “En az 10 seans uygulanır. Özellikle ilk seanslar arasındaki sürenin çok uzun tutulmaması önerilir.” dedi. Haftada 2-3 seansla başlanmasının ve ilerleyen süreçte seans aralıklarının açılmasının, tedavinin daha etkili ve kalıcı olması açısından önemli olduğunu vurgulayan Öztekin, şunları söyledi: “Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisinin kalıcı olduğu belirtiliyor. Örneğin kilo verme sürecinde ‘rejim’ ve ‘diyet’ gibi kavramlar bilinçaltı için olumsuz çağrışımlar oluşturabilir. Kişi sevdiği yiyecekleri bırakmak zorunda kaldığını düşünür ve bu durum çoğu zaman diyet sonrasında daha fazla kilo alımıyla sonuçlanabilir. Oysa kontrolsüz yemenin nedenleri bilinçaltında gizlidir. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk ve kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı yeme davranışına yol açabilmektedir.” Amaç, kişiye özel telkinlerle etkili bir tedavi süreci yürütmek! Yeme bozukluğu tanısı ya da şikâyeti ile başvuran danışanlarla ilk seansta ayrıntılı bir psikolojik değerlendirme yapıldığını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Bireyin temel kişilik özellikleri, ailesi, yaşam tarzı, ilişkileri, geçmişte yaşadığı travmalar, mevcut korku ve kaygıları ile takıntıları ele alınır. Yeme bozukluğunda her bireyde farklı davranışlar ve tetikleyiciler görülebileceği için, yeme davranışına ilişkin ayrıntılı sorular yöneltilir.” dedi. Obezite vakalarında; yeme davranışı bozukluğunun ne zaman başladığı, hangi yaşta ortaya çıktığı, hangi yiyeceklerde kontrol kaybının arttığı, günün hangi saatlerinde yoğunlaştığı ve bu davranışa eşlik eden sigara, alkol, kahve ya da çay gibi alışkanlıkların olup olmadığının değerlendirildiğine dikkat çeken Öztekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Amaç, bireye özgü yeme davranışlarını belirleyerek kişiye özel telkinler hazırlamak ve etkili bir tedavi süreci yürütmektir. Hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamak yerine hipnotik etki altında verilen telkinlerle beyindeki yanlış kodlamaların düzeltilmesi ve sağlıksız dürtülerin ortadan kaldırılması üzerinden sağlanır. Aşırı ve kontrolsüz yeme davranışı ortadan kaldırıldığında bireyin normal yeme alışkanlığı kazanması ve sağlıklı, düzenli şekilde kilo vermesi hedeflenir. Yeme bozukluğu psikolojik bir sorun olarak ele alındığından, sorunun psikolojik yöntemlerle çözülmesi verilen kiloların kalıcı olmasına katkı sağlar. Son olarak, ‘bir seansta kilo verme’ gibi sloganlarla sunulan yöntemlerin gerçekçi olmadığı ve bilimsel bir karşılığının bulunmadığı unutulmamalı.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor! Haber

Hipnoterapi Davranışları Yeniden Kodluyor!

Hipnoterapide amacın, kişinin bilinçaltındaki yanlış kodlamaları düzelterek tedavi sağlamak olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Örneğin obezite vakalarında hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamaz.” dedi. Seans sayısının genellikle en az 10 olup, seans aralıklarının tedavinin kalıcılığını etkilediğini ifade eden Öztekin, ‘bir seansta kilo verme’ gibi yöntemlerin bilimsel bir karşılığı olmadığına dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoterapinin ne olduğu, hipnozdan farkı, uygulama süreci, etkileri ve özellikle yeme bozuklukları ile kilo kontrolünde nasıl kullanıldığı hakkında bilgi verdi. Hipnoterapide hipnoz tekniğinden yararlanılarak tedavi amaçlanır! Hipnoterapinin, hipnoz tekniğinden yararlanılarak uygulanan bir psikoterapi yöntemi olduğunu aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Tıp dünyasında hipnoterapi bir psikoterapi yöntemi olarak kabul edilir.” dedi. Hipnoz ile hipnoterapinin aynı şey olmadığına değinen Öztekin, “Hipnoz; bir kişi ya da grubu söz, bakış ve telkin gibi yollarla geçici bir süre etki altına alma durumudur. Bu süreçte kişinin dikkati belirli noktalara yoğunlaştırılır ve bilinçaltı daha aktif hale gelir. Hipnoterapide ise hipnoz tekniğinden yararlanılsa da temel amaç tedavidir. Daha çok psikiyatrik ve ruhsal hastalıklarda, ayrıca kişisel gelişim alanlarında uygulanır.” şeklinde konuştu. Herkes, farkında olmadan yaşamı boyunca hipnoz hali yaşar! Her insanda doğuştan hipnotik etki altına girme özelliği olduğuna işaret eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoza girmeyeceğini düşünen kişiler dahil herkes, yaşamı boyunca farkında olmadan birçok kez hipnoz hali yaşar.” dedi. Bir film seyrederken, bir konuşmayı dinlerken ya da akvaryumda balıkları izlerken hipnotik bir odaklanma hali oluşabileceğini dile getiren Öztekin, “Uzun yolculuklarda görülen ‘yol hipnozu’ bu duruma örnek olarak verilebilir. Oyuncağıyla oyuna dalmış bir çocuğun dış dünyaya tepkisiz kalması ya da kişinin yaptığı işe yoğunlaşarak çevresini fark etmemesi de benzer bir odaklanma halidir.” ifadelerini kullandı. Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisi kalıcı oluyor! Hipnoterapinin kaç seans süreceğinin, çözülmek istenen soruna, kişinin yaşadığı çevreye, hipnoterapistin kullandığı telkin ve terapi yaklaşımına, terapistle kurulan güven ilişkisine ve kişinin kişilik özelliklerine bağlı olduğunu kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “En az 10 seans uygulanır. Özellikle ilk seanslar arasındaki sürenin çok uzun tutulmaması önerilir.” dedi. Haftada 2-3 seansla başlanmasının ve ilerleyen süreçte seans aralıklarının açılmasının, tedavinin daha etkili ve kalıcı olması açısından önemli olduğunu vurgulayan Öztekin, şunları söyledi: “Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisinin kalıcı olduğu belirtiliyor. Örneğin kilo verme sürecinde ‘rejim’ ve ‘diyet’ gibi kavramlar bilinçaltı için olumsuz çağrışımlar oluşturabilir. Kişi sevdiği yiyecekleri bırakmak zorunda kaldığını düşünür ve bu durum çoğu zaman diyet sonrasında daha fazla kilo alımıyla sonuçlanabilir. Oysa kontrolsüz yemenin nedenleri bilinçaltında gizlidir. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk ve kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı yeme davranışına yol açabilmektedir.” Amaç, kişiye özel telkinlerle etkili bir tedavi süreci yürütmek! Yeme bozukluğu tanısı ya da şikâyeti ile başvuran danışanlarla ilk seansta ayrıntılı bir psikolojik değerlendirme yapıldığını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Bireyin temel kişilik özellikleri, ailesi, yaşam tarzı, ilişkileri, geçmişte yaşadığı travmalar, mevcut korku ve kaygıları ile takıntıları ele alınır. Yeme bozukluğunda her bireyde farklı davranışlar ve tetikleyiciler görülebileceği için, yeme davranışına ilişkin ayrıntılı sorular yöneltilir.” dedi. Obezite vakalarında; yeme davranışı bozukluğunun ne zaman başladığı, hangi yaşta ortaya çıktığı, hangi yiyeceklerde kontrol kaybının arttığı, günün hangi saatlerinde yoğunlaştığı ve bu davranışa eşlik eden sigara, alkol, kahve ya da çay gibi alışkanlıkların olup olmadığının değerlendirildiğine dikkat çeken Öztekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Amaç, bireye özgü yeme davranışlarını belirleyerek kişiye özel telkinler hazırlamak ve etkili bir tedavi süreci yürütmektir. Hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamak yerine hipnotik etki altında verilen telkinlerle beyindeki yanlış kodlamaların düzeltilmesi ve sağlıksız dürtülerin ortadan kaldırılması üzerinden sağlanır. Aşırı ve kontrolsüz yeme davranışı ortadan kaldırıldığında bireyin normal yeme alışkanlığı kazanması ve sağlıklı, düzenli şekilde kilo vermesi hedeflenir. Yeme bozukluğu psikolojik bir sorun olarak ele alındığından, sorunun psikolojik yöntemlerle çözülmesi verilen kiloların kalıcı olmasına katkı sağlar. Son olarak, ‘bir seansta kilo verme’ gibi sloganlarla sunulan yöntemlerin gerçekçi olmadığı ve bilimsel bir karşılığının bulunmadığı unutulmamalı.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk Haber

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk

Teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte bilgiye, içeriğe ve etkileşime erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Ancak bu kolaylık, beraberinde dijital obezite ve dijital oburluk gibi modern çağın görünmez sorunlarını da getirdi. Bugün birçok kişi, farkında olmadan dijital içerikleri kontrolsüzce tüketiyor; bu durum zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve verimlilik kaybına yol açıyor. Bu yazıda dijital obezite ve dijital oburluk kavramlarını, nedenlerini, etkilerini ve çözüm yollarını ele alıyoruz. Dijital Obezite Nedir? Dijital obezite, bireyin ihtiyaç duymadığı halde aşırı miktarda dijital içeriğe maruz kalması ve bu içerikleri tüketmesi sonucunda ortaya çıkan zihinsel ve duygusal yüklenme durumudur. Tıpkı fiziksel obezitede olduğu gibi burada da temel sorun, kontrolsüz tüketimdir. Dijital Obezitenin Belirtileri Sürekli bildirim kontrol etme ihtiyacı Sosyal medya uygulamalarında planlanandan çok daha fazla zaman geçirme Bilgi bombardımanı nedeniyle karar verememe Odaklanma süresinin kısalması Dijital yorgunluk ve tükenmişlik hissi Dijital Oburluk Nedir? Dijital oburluk, dijital obezitenin davranışsal boyutudur. Kişinin sürekli daha fazla içerik tüketme isteği duyması ve “kaçırma korkusu” (FOMO) ile hareket etmesidir. Burada amaç bilgi edinmekten çok, tüketmeye devam etmektir. Dijital Oburluğa Örnek Davranışlar Bir içeriği bitirmeden diğerine geçmek Sosyal medyada “sonsuz kaydırma” alışkanlığı Aynı anda birden fazla platformda aktif olmak Gerçek ihtiyacı sorgulamadan içerik tüketmek Dijital Obezite ve Dijital Oburluğun Nedenleri 1. Algoritmalar ve Sonsuz Akış Sosyal medya ve içerik platformları, kullanıcıyı daha uzun süre ekranda tutmak için tasarlanır. 2. FOMO (Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) “Bir şeyleri kaçırıyorum” hissi, sürekli bağlantıda kalma ihtiyacı yaratır. 3. Bilgi Çağı Baskısı Her şeyi bilme, her şeye yetişme zorunluluğu algısı. 4. Dijital Minimalizmin Eksikliği Dijital tüketimde sınır koyma alışkanlığının olmaması. Dijital Obezitenin Bireysel ve Kurumsal Etkileri Bireysel Etkiler Dikkat dağınıklığı Zihinsel yorgunluk Stres ve kaygı artışı Üretkenlik kaybı Kurumsal Etkiler Çalışan verimliliğinde düşüş Toplantı ve iletişim kirliliği Sürekli bildirim kaynaklı odak kaybı Dijital tükenmişlik sendromu Dijital Obeziteden Kurtulmanın Yolları 1. Dijital Farkındalık Geliştirin Ne tükettiğinizi, neden tükettiğinizi sorgulayın. 2. Bildirim Diyeti Uygulayın Gerçekten gerekli olmayan bildirimleri kapatın. 3. Dijital Minimalizm Benimseyin Az ama nitelikli içerik tüketmeye odaklanın. 4. Ekran Süresi Sınırları Belirleyin Günlük dijital kullanım sürelerinizi planlayın. 5. Bilinçli İçerik Tüketimi Her içerik size değer katmak zorunda değildir. Dijital Sağlık: Yeni Nesil Bir Yetkinlik Günümüzde dijital sağlık, bireyler ve kurumlar için kritik bir yetkinlik haline gelmiştir. Dijital obezite ve dijital oburlukla mücadele, sadece teknoloji kullanımını azaltmak değil; doğru, bilinçli ve amaçlı kullanım geliştirmektir. Sonuç Dijital obezite ve dijital oburluk, fark edilmediğinde uzun vadede ciddi zihinsel ve davranışsal sorunlara yol açabilir. Ancak doğru farkındalık ve dijital disiplin ile teknoloji, hayat kalitesini düşüren değil; artıran bir araç haline getirilebilir. Unutmayın: Sorun dijital dünya değil, onu nasıl tükettiğimizdir.

11 Yıllık Rekor Yeniden Yazıldı: TAYK’ta IAS İmzası  Haber

11 Yıllık Rekor Yeniden Yazıldı: TAYK’ta IAS İmzası 

Ekip uyumu, doğru kararlar ve hatasız manevralar ile öne çıkan IAS ekibi, sezonu tam bir “dominasyon yılı” olarak tamamladı. Böylece takım, 2024 Temmuz'dan bu yana toplam 8 farklı yarışta 9 kupa, 2025 sezonunda ise iki farklı TAYK trofesinin toplam 14 ayağında 18 kupa elde ederek lider tekne unvanını korudu ve her iki trofede de açık ara şampiyon oldu. IAS Yönetim Kurulu Başkan Vekili Can Hakan Karabiber, elde edilen başarının sadece sportif bir galibiyet değil, şirket kültürünün yansımalarından biri olduğunu vurguladı: “Yelkende başarı; doğru ekip, doğru ekipman, doğru hava okuması ve yüksek koordinasyon ister. Aslında bu yapı bizim şirket kültürümüzle birebir benzeşiyor. Bu sezon ekibimiz; takım ruhu, çeviklik ve yüksek odaklanma ile örnek bir performans sergiledi. Rekorlarımızı tekrarlamamız bu uyumun sonucu.” IAS Yelken Takımı; 2024 Donanma Kupası’nda ikincilik, 2025 Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği Boğaz Yarışı’nda birincilik gibi önemli dereceler elde etmişti. 2025 sezonuyla birlikte gelen çifte şampiyonluk ile takımın toplam kupa sayısı çift haneye ulaştı. IAS’in yelken yapılanmasına ilişkin hedefleri ise sportif başarıdan öteye uzanıyor. Kurumsal yelken kültürünü geliştirmeyi hedefleyen şirket, 2026 yılı itibarıyla hem ulusal hem uluslararası yarışlara daha geniş bir kadroyla katılmayı ve ekibe her yıl yeni lisanslı sporcular kazandırmayı planlıyor. IAS – Canias Yelken Takımı, ayrıca Türkiye Açık Deniz Yarış Kulübü Offshore Trofesi’ne, İstanbul–Göcek rotalı Türkiye’nin en kapsamlı yarışına da katılarak kazandı. Ekip; son 11 yılda, aynı yıl içinde, TAYK’ın hem off-shore hem in-shore trofelerinin kazananan tek ekip olarak önemli bir rekoru egale etti. Takımın yeni hedefi, çift trofe şampiyonluğunu, üst üste 2. defa kazanan ilk ve tek ekip olmak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.