Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Özgüven

Kapsül Haber Ajansı - Özgüven haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Özgüven haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Tepebaşı'nda Engelsiz Üretimin Gücü Haber

Tepebaşı'nda Engelsiz Üretimin Gücü

Tepebaşı Belediyesi’nin EOSB Engelliler Montaj Atölyesi ile İbrahim Ethem Kesikbaş Montaj Atölyesi’nde bugüne kadar 22 milyon 112 bin 45 ürünün montajı gerçekleştirildi. İki atölyeden yararlanan 221 özel gereksinimli bireyden 73’ü istihdama katılırken, 39 birey mesleki eğitimlerini sürdürüyor. Tepebaşı Belediyesi, özel gereksinimli bireylerin sosyal hayata tam ve eşit katılımını güçlendiren çalışmalarını üretim ve istihdamla buluşturuyor. Belediye bünyesinde faaliyet gösteren EOSB Engelliler Montaj Atölyesi ile İbrahim Ethem Kesikbaş Montaj Atölyesi, bireylerin mesleki becerilerini geliştirmelerine, özgüven kazanmalarına ve çalışma hayatında bağımsız bir yer edinmelerine olanak sağlıyor. Üretirken Güçleniyor, Sosyal Hayata Katılıyorlar EOSB Engelliler Montaj Atölyesi ile İbrahim Ethem Kesikbaş Montaj Atölyesi’nde bireyler, üretime katılarak hem aile ekonomilerine hem de kent ekonomisine katkı sunuyor. Atölyeler aynı zamanda bireylerin sosyal yaşamdan kopmadan güçlenebilecekleri bir buluşma alanı oluşturuyor; katılımcılar sosyal ve kültürel etkinliklerde bir araya geliyor, spor yapma, eğlenme, yeni arkadaşlıklar kurma ve birlikte kaliteli zaman geçirme imkânı buluyor. Böylece atölyeler, mesleki becerilerin yanı sıra özgüveni, sosyal iletişimi, dayanışmayı ve yaşam sevincini de büyütüyor. Başkan Ataç: “Bu atölyeler sosyal adalet anlayışımızın somut karşılığıdır” Tepebaşı Belediye Başkanı Dt. Ahmet Ataç, montaj atölyelerinin sosyal belediyecilik anlayışının güçlü örneklerinden biri olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bizim için özel gereksinimli bireylerin yaşamın içinde yer alması yalnızca destek hizmeti sunmakla sınırlı değildir. Asıl hedefimiz; onların yeteneklerini ortaya çıkaracak, üretime katılmalarını sağlayacak ve ekonomik bağımsızlıklarını güçlendirecek fırsatları büyütmektir. EOSB Engelliler Montaj Atölyemiz ve İbrahim Ethem Kesikbaş Montaj Atölyemiz, bu anlayışın en kıymetli örnekleridir. Çünkü bir bireyin kendi emeğiyle ayakta durabilmesi, ailesine, kentine ve ülkesine değer katması; sosyal adaletin en güçlü ifadesidir.” Sanayiye uzanan güçlü iş birliği Başkan Ataç, özel gereksinimli bireylerin istihdamına yönelik çalışmaların kent ekonomisi ve sanayisi açısından da önemli olduğuna dikkat çekerek, “Sanayinin nitelikli emeğe, toplumun ise eşit fırsatlara ihtiyacı var. Montaj atölyelerimiz bu iki ihtiyacı bir araya getiriyor. Firmalarımız üretim süreçlerine değer katan güvenilir bir iş gücüyle buluşurken, bireylerimiz de becerilerini gerçek iş ortamlarında geliştiriyor. Tepebaşı’nda hiç kimsenin üretimin, eğitimin ve yaşamın dışında kalmaması için çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Tepebaşı Belediyesi, özel gereksinimli bireyleri eğitimden istihdama uzanan bir yolculukta destekleyen montaj atölyeleriyle; sosyal dayanışmayı, bireysel gelişimi ve ekonomik üretimi aynı çatı altında büyütmeyi sürdürüyor. EOSB’de 14 milyonu aşkın ürün montajı 2019 yılında faaliyete başlayan EOSB Engelliler Montaj Atölyesi, Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi ile kurduğu bağ sayesinde özel gereksinimli bireyleri doğrudan sanayi yaşamıyla buluşturuyor. Bugüne kadar 11 firma ile gerçekleştirilen iş birlikleri kapsamında 14 milyon 171 bin 755 ürünün montajı yapıldı. Atölyeden kuruluşundan bu yana 103 özel gereksinimli birey yararlanırken, 24 birey eğitimlerine devam ediyor. Atölyede edindikleri bilgi, beceri ve iş deneyimiyle çalışma hayatına hazırlanan 54 birey ise EOSB’de faaliyet gösteren çeşitli firmalarda istihdama katıldı. İbrahim Ethem Kesikbaş Atölyesi 12 yıldır üretime değer katıyor 2014 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren İbrahim Ethem Kesikbaş Montaj Atölyesi’nde ise 2014-2026 yılları arasında 7 milyon 940 bin 290 ürünün montajı gerçekleştirildi. Bugüne kadar 118 özel gereksinimli bireyin yararlandığı atölyede 15 birey mesleki eğitimlerini sürdürürken, 19 birey çalışma hayatına kazandırıldı. Atölyelerde yalnızca üretim yapılmıyor; bireylerin iş disiplini, sorumluluk duygusu, iletişim, ekip çalışması ve problem çözme becerileri de gelişiyor. Böylece özel gereksinimli bireyler, üretimin her aşamasında aktif sorumluluk alan, ekonomik yaşama katkı sunan ve kendi yaşamları üzerinde daha güçlü söz sahibi olan bireyler haline geliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!” Haber

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!”

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sosyal medya lincine karşı ruh sağlığı konusunu değerlendirdi. Eleştiri ve linçi birbirine karıştırmamak gerek Sosyal medya lincinin eleştiriden tamamen farklı bir psikolojik zemine oturduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Eleştiri, bir cerrahın neşteri gibidir; amacı düzeltmektir. Linç ise balyozla vurmak gibidir, yok etmeyi hedefler. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.” dedi. Linç psikolojisinin temelinde bireyin kendini ahlaki olarak üstün hissetme ihtiyacının yattığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişi lince katıldığında ‘Ben ondan daha iyiyim’ duygusuyla geçici bir psikolojik tatmin yaşar. Bu sırada karşı tarafın haklı olup olmadığını sorgulamaz.” diye konuştu. Dijitalleşme vicdanın önüne duvar ördü Dijital ortamların, bireyin davranışlarını sorgulamasını zorlaştırdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin ahlaki duyarlılığı zayıflattığını söyledi ve “İnsanın içinde bir ‘iç bekçi’, yani vicdan vardır. Dijitalleşme bu iç bekçinin önüne adeta bir duvar ördü. Eskiden insanlar bir eyleme geçmeden önce durup düşünürdü, şimdi tek tuşla saldırabiliyorlar.” ifadelerini kullandı. Bu durumun hiç beklenmedik kişilerin bile linç kültürüne dahil olmasına yol açtığını belirten Prof. Dr. Tarhan, sosyal medyada ortaya çıkan bu yapıyı “dijital cellatlık” ve “dijital engizisyon” kavramlarıyla tanımladı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişiyi itibarsızlaştırmak, linç edenin egosunu besliyor. Güçlü ya da kıskanılan birinin küçük bir hatası üzerinden itibarsızlaştırılması, linççiye büyük bir haz veriyor.” dedi. Beyinde ‘karanlık tutkal’ etkisi oluşuyor Linç davranışının nöropsikolojik boyutuna da değinen Prof. Dr. Tarhan, bu süreçte beyinde hazla ilişkili kimyasalların salgılandığını belirtti. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beyin bu durumlarda, karanlık tutkal salgılıyor. Böyle durumlarda bir kötülük, öfke duygusu oluyor. Öfke o kişiye haz veriyor ve beyin dopamin salgılıyor. Linç bir grup halinde yapıldığı için bağlanma hormonu olan oksitosin de devreye giriyor. Dopamin ve oksitosin birlikte salgılandığında ortaya ‘karanlık tutkal’ dediğimiz etki çıkıyor. Kişi bu kötücül davranıştan yoğun bir haz alır.” diye konuştu. Linç edenlerin egosu zayıf Linç davranışının arkasında genellikle duygusal boşluk ve düşük özgüven olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Özgüveni sağlam, duygusal olarak doyumlu kişiler linç etmeden önce analiz eder. Linç edenler ise analiz yapmaz; çünkü egoları zayıftır.” değerlendirmesinde bulundu. Bu noktada “bando etkisi” ya da “sürü psikolojisi” ne dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir grup linçe başladığında, insanlar ne olduğunu anlamadan bu kalabalığa katılabiliyor. Özellikle organize trol grupları bu etkiyi çok iyi kullanıyor. İlk başta 50–100 kişiyle başlıyor, ardından kalabalık hızla büyüyor.” dedi. Dijital okuryazarlık ruh sağlığının anahtarı Bireylerin kendilerini koruyabilmesi için dijital okuryazarlığın şart olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Dijital okuryazar olan kişi dijitali doğru okur, doğru analiz eder ve doğru karar verir. Dijital okuryazar olmayan ise yanlış okur ve yanlış karar verir.” ifadelerini kullandı. Dijital dünyanın bir araç olarak kullanılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünyaya teslim olmamak gerekiyor. Direksiyon sizdeyse sorun yok. Dijitalleşme nükleer enerji gibidir; doğru kullanılırsa güç verir, yanlış kullanılırsa patlatır.” diye konuştu. Dijital dünya mayın tarlası gibi Özellikle çocuklar ve gençler için dijital dünyanın ciddi riskler barındırdığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünya şu an mayın tarlasında yürümek gibidir. Karşı çıkmak yerine bunu yönetmek gerekir. Anne babalar özellikle 10 yaş öncesinde çocukların zamanını planlamayı öğretmeli.” şeklinde konuştu. Hukuki yaptırımlar ve şeffaf algoritmalar şart Hukuki düzenlemelerin caydırıcı olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, sosyal medya algoritmalarının şeffaflaştırılmasının önemine dikkat çekti ve “Şeffaf algoritmalar olmazsa linç ve dijital olumsuz kültür kaçınılmaz olur. Devletler ve küresel hukuk bu konuda sorumluluk almalı.” dedi. Avrupa’da uygulanan “unutulma hakkı” na da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Bir insan geçmişte hata yapmış olabilir. Ancak bu hatanın yıllar sonra hâlâ karşısına çıkması, işine, evliliğine, hayatına engel olabiliyor. Dijital dünyada hiçbir şey silinmiyor ve bu özellikle gençler için büyük bir risk.” ifadelerini kullandı. Lincin etkisi özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı Sosyal medya lincinin psikiyatrik sonuçlarının son derece ciddi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Literatüre girmiş vakalar var. Bu kişilerde post-travmatik stres bozukluğu çok sık görülüyor. Yedi–sekiz yıl süren depresyon vakaları mevcut. Travma sonrası stres bozukluğu kişinin yaşam kalitesini bozuyor, bağımlılıklara zemin hazırlıyor, kişiyi hasta ediyor, yaşam yeti yitimine yol açabiliyor ve çalışamaz hâle getirebiliyor.” dedi. Linç etkisinin özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, böyle bir durumla karşılaşan kişilerin profesyonel destek almasının hayati olduğunu belirtti ve “Bir kişi lince maruz kaldığında doğru bir iletişim danışmanlığı alması gerekir. Eğer kamuoyunda tanınan bir kişiyse medya danışmanlığıyla sürecin yönetilmesi çok önemlidir.” Diye konuştu. Hızlı tepki yerine sağduyulu analiz şart Linç sürecinde aceleci tepkilerin durumu daha da ağırlaştırabileceğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, şu değerlendirmede bulundu: “Bu tür durumlarda kişi önce şuna bakmalı: Bu olayda ben yüzde kaç hatalıyım, karşı taraf yüzde kaç hatalı? Benim niyetim neydi, karşı taraf bunu nasıl anladı? Eğer hatası varsa özür dilemekten kaçınmamalı. İnsan hata yapabilir. Özür dilemek bir erdemdir. Çoğu zaman toplum, özür dileyen bir kişiye yönelik linci onaylamaz.” Hatalı olunmayan durumlarda ise kişinin yaptığı davranışı gerekçeleriyle açıklaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Doğru olanı sakin bir dille anlatmak gerekir. Bu, lincin etkisini azaltır.” dedi. Linç bir engeldir, öğrenme fırsatına dönüştürülebilir Linç deneyiminin bireyin hayat yolculuğunda ciddi bir engel olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, bu engelin doğru yaklaşımla öğrenme sürecine dönüştürülebileceğini söyledi ve “İnsan bir hedefe giderken engelle karşılaşabilir. A planı yoksa B planı olur. Böyle anlarda ‘Bu olay bana ne öğretti?’ diye sormak gerekir. Aynı hatayı tekrar etmemek için ders çıkarmak önemlidir.” diye konuştu. Prof. Dr. Tarhan, dijital dünyadaki kırılganlığa dikkat çekerek, şu ifadeleri kullandı: “Bir insana parmakla gösterilen olmak musibet olarak yeterlidir. Ancak doğrular uğruna ‘linç edileceğim’ korkusuyla susmamak gerekir. Dürüstlük çok değerlidir ama dürüstlüğü zamanında ve akıllıca kullanmak da gerekir. ‘Dürüstüm’ diyerek her şeyi her zaman, zamansız söylemek kişiyi lince açık hâle getirir. İyi niyet yetmez, dürüst olmak yetmez, akıllıca hareket etmek gerekir.” Dijital linç ahlaki çözülmeyi hızlandırıyor Toplumda artan linç refleksinin bir “ahlaklı olma yarışı” na dönüşüp dönüşmediği sorusunu da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin küresel ölçekte bir sosyal ve ahlaki çözülmeyi hızlandırdığını söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Bu süreç küresel bir sosyal çürümeyi beraberinde getiriyor. Ancak sosyolojik olarak bu durum sinüzoidaldir. Kötülük artar, kötü sonuçları görünür hâle gelir ve bunun ardından iyiler harekete geçer. Bir süre sonra iyilik artar, kötülük azalır. Toplumlar böyle dengelenir.” dedi. Çocuklar ve gençler mutlaka korunmalı Dijitalleşmenin henüz kuralları ve kültürü tam oluşmamış bir alan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, özellikle çocuklar ve gençler için ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti ve “Çocukların ve gençlerin beyninde karar verme merkezi olan ön bölge henüz tam olgunlaşmamıştır. Bu nedenle anne-baba rehberliği şarttır. Ekran maruziyeti mutlaka ebeveyn gözetiminde olmalıdır.” diye konuştu. Ruh sağlığı bozuk bireyler, madde kullananlar ve psikiyatrik hastaların da risk grubu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, hukuki düzenlemelerin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Bu özgürlük değil, zarar verme Dijital linç ve saldırgan davranışların özgürlükle açıklanamayacağını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın başkasına zarar verme özgürlüğü yoktur. Kendine zarar verme özgürlüğü de yoktur. Dijitalleşmenin mutlaka regülasyonlara ihtiyacı var. Şeffaf algoritmalar bunların başında geliyor.” dedi. Dijitalleşmeyi bir tehdit olarak görmediğini de vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Eğer doğru yönde kullanılırsa dijitalleşme bir tehdit değil, büyük bir fırsat olabilir. Zamanla bu alanın hukuki ve etik çerçevesinin olgunlaşacağını düşünüyorum.” diye sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

TEGV’den Yeni Eğitim Yılında Çocukların Geleceği için Destek Çağrısı Haber

TEGV’den Yeni Eğitim Yılında Çocukların Geleceği için Destek Çağrısı

“Bir Çocuk Değişir, Türkiye Gelişir” vizyonuyla çağdaş nesillerin yetişmesi için çalışmalarını sürdüren Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), yeni eğitim öğretim yılında çocukların gelişimini desteklemeye devam ediyor. TEGV etkinlik noktalarında etkinliklere ücretsiz katılan çocuklar, çocuk dostu mekânlarda ve dijital eğitim platformu TEGV Akademi’de eğlenirken öğreniyor; yeni beceriler kazanırken potansiyellerini keşfetme fırsatı buluyor. TEGV, daha fazla çocuğa ulaşmak için eğitim dostlarını “Okula Dönüş” kampanyasına katılmaya çağırıyor. Bilişimden sanata farklı alanlarda eğitim fırsatı Eğitimde fırsat eşitliğini desteklemek ve nitelikli eğitime erişim imkânı sınırlı olan çocukların geleceğe daha donanımlı hazırlanması için çalışmalar yürüten TEGV, sonbahar etkinlik döneminde kapılarını çocuklara açıyor. TEGV, Türkiye’nin 22 ilinde bulunan 51 etkinlik noktasında ve TEGV Akademi’de çocuklara nitelikli eğitim desteği sağlıyor. Çocukları bilişim, okuma, matematik, fen, sanat ve İngilizce alanlarında etkinliklerle buluşturan TEGV, tüm çalışmalarını gönüllülerin desteğiyle hayata geçiriliyor. Çocukların becerilerini geliştirmelerine destek oluyor TEGV çocukların yalnızca akademik gelişimlerini değil, aynı zamanda merak etme, sorgulama, üretme, problem çözme ve yaratıcılık gibi yaşam becerilerini de destekliyor. TEGV’in etkinlik noktalarında gerçekleştirilen atölye ve etkinlikler, eleştirel düşünme ve teknolojik iletişim alanlarıyla çocukların gelişimine katkı sağlarken, eğlenceli ve çok disiplinli bir öğrenme modeli sunuyor. Bu sayede çocuklar, geleceğe dair becerilerini geliştirirken ilgi alanlarını ve potansiyellerini keşfetme şansı yakalıyor. TEGV’in çocukların hayatına etkisi yıllar sonra da sürüyor TEGV’de çocukluk yıllarında başlayan eğitim yolculuğunun izleri yıllar sonra da devam ediyor. Eski TEGV çocukları, TEGV’de kazandıkları özgüven, merak ve keşfetme duygusunun hayatlarına nasıl yön verdiğini şöyle anlatıyor: “Şu an olduğum insanı tanımlayabiliyor olmamda hatırı sayılır bir payı olan TEGV, çocukluğumun en güzel anılarını da barındırıyor. Dünyanın çapının mahallemden çok daha büyük olduğunu gösteren her gezi, her etkinlik hâlâ hafızamda. Okuduğumuz bölümleri bile TEGV güzelliğine borçluyuz aslında.” –Ali Can, TEGV Eski Çocuğu “Çocukluğuma göre çok daha dışa dönük ve özgüvenliyim, TEGV bana kendimi fark etme imkânı sundu. Bu yüzden iyi ki diyorum. TEGV gönüllüsü olarak ise çocukların gözlerine baktığımda hem kendi çocukluğumu hem de ülkemizin geleceğini görüyorum.” – Esra, TEGV Eski Çocuğu “Okula Dönüş” Kampanyası ile çocukların geleceğine destek olmak mümkün TEGV, yeni eğitim öğretim döneminde daha fazla çocuğun nitelikli eğitim erişebilmesi için “Okula Dönüş” kampanyasıyla eğitim dostlarına çağrıda bulunuyor. Kampanya kapsamında yapılan bağışlar, çocukların yıl boyunca TEGV’in eğitim etkinliklerinden ücretsiz olarak yararlanmasına katkı sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Mapfre Sigorta, Best Buddies Türkiye İş Birliğiyle Özel Gereksinimli Gençlerin Yanında! Haber

Mapfre Sigorta, Best Buddies Türkiye İş Birliğiyle Özel Gereksinimli Gençlerin Yanında!

Mapfre Sigorta ve insanların yaşam kalitesinin artırılmasına odaklanan Fundación Mapfre, Best Buddies Türkiye iş birliğiyle özel gereksinimli gençlerin eğitimden iş hayatına geçiş süreçlerine destek oluyor. Eğitimler, atölye ve mentörlük çalışmaları ile sosyal etkileşim odaklı buluşmaları kapsayan Best Buddies Güçlendirme ve Geleceğe Hazırlık Programı, gençlerin iş yaşamını yakından tanımalarına, özgüven, iletişim ve kendini ifade etme becerilerinin gelişimine katkı sunuyor. “Daha kapsayıcı bir gelecek için çalışmaya devam ediyoruz” Mapfre Sigorta Genel Müdürü Erdinç Yurtseven projeyle ilgili yaptığı açıklamada, “Fundación Mapfre, yarım asırdır eğitimi, sağlığı ve sosyal kapsayıcılığı odağına alan çalışmalarıyla milyonlarca insanın yaşamına dokunan küresel bir yapı. Biz de Mapfre Sigorta olarak bu güçlü sosyal etki vizyonunu Türkiye’de gönüllü çalışma arkadaşlarımızın katkısıyla büyütmekten büyük mutluluk duyuyoruz. Best Buddies Türkiye iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Best Buddies Güçlendirme ve Geleceğe Hazırlık Programı’nı, özel gereksinimli gençlerin eğitimden iş hayatına geçiş yolculuğuna eşlik eden uzun soluklu ve çok yönlü bir çalışma olarak görüyoruz. Program kapsamında gençlerin çalışma hayatını yakından tanımalarına, kendilerini ifade etmelerine ve potansiyellerini daha güçlü şekilde ortaya koymalarına destek oluyoruz. Daha eşit, erişilebilir ve kapsayıcı bir gelecek için çalışmaya devam edeceğiz” dedi. Best Buddies International Direktörü Emma Zagar ise yaptığı değerlendirmede “Mapfre Sigorta ile iş birliğimizi bu denli etkili kılan temel unsur, arkasındaki güçlü katılım ve sahiplenme kültürü oldu. Programımıza katılan gençlerle Mapfre Sigorta çalışanları arasında kurulan samimi ve güçlü bağlar, gençlerin özgüvenlerini artırırken gelecekte neleri başarabileceklerine ilişkin bakış açılarını genişletti ve iş hayatında kapsayıcılığı somut bir deneyime dönüştürdü. Yarattığımız bu etkide Mapfre Sigorta ile birlikte hareket etmekten büyük gurur duyuyoruz” dedi. Kapsayıcı İletişim İçin Güçlü Bir Hazırlık Süreci Yürütüldü Mapfre Sigorta çalışanlarının gönüllü katkılarıyla yürütülen program kapsamında ilk olarak gönüllü çalışanlara yönelik “Özel Gereksinimli Bireylerle İletişim Semineri” düzenlendi. Çevrim içi gerçekleşen seminerde özel gereksinimlilik kavramı, farklı ihtiyaç türleri, kapsayıcı iletişim ve program sürecinde dikkat edilmesi gereken temel konular ele alındı. Ardından Kağıthane Özel Eğitim Meslek Okulu’nda düzenlenen Veli Bilgilendirme Günü ile aileler, eğitmenler ve gönüllüler bir araya gelerek gençlerin kariyer yolculuğu, eğitimden iş hayatına geçiş sürecinde karşılaşabilecekleri zorluklar ve bu süreçte ihtiyaç duyulan destekler üzerine deneyim paylaşımında bulundu. İstanbul, İzmir ve Ankara’da İş Yaşamına Hazırlık Buluşmaları Düzenlendi Program kapsamında İstanbul, İzmir ve Ankara’da gençlerin iş yaşamına hazırlık süreçlerini destekleyen buluşmalar gerçekleştirildi. İstanbul’da Tomurcuk Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde mülakat simülasyonları ve iş görüşmesine hazırlık çalışmaları yapıldı. İzmir’de Mapfre Sigorta Bölge çalışanları, Derinsu Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ile Atasancak Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’ni ziyaret etti. Ankara’da ise Friendship Walk & Talk etkinliği kapsamında CV Hazırlama Atölyesi ve Mülakat Simülasyonu düzenlenerek gençlerin profesyonel gelişimleri ve sosyal etkileşimleri desteklendi. Gençler Çalışma Hayatını Ofis Ortamında Deneyimledi Programın son adımı olan Mentörlük Günü kapsamında özel gereksinimli gençler, Haziran ayında Mapfre Sigorta Genel Müdürlüğü ve Ankara Bölge Müdürlüğü’nde ağırlandı. Gençler, interaktif ofis turu ile farklı departmanları tanıdı, çalışma ortamlarını yerinde gözlemledi ve günlük iş süreçlerine dair bilgi aldı. Etkinliklerde ayrıca kısa mülakat simülasyonları, kendini tanıtma çalışmaları ve iş görüşmelerinde karşılaşılabilecek temel sorular üzerine uygulamalar yapıldı. Mapfre Sigorta gönüllüleri de gençlerle deneyimlerini paylaşarak yapıcı geri bildirimlerde bulundu. Program, Aileleri de Kapsayan Bütüncül Bir Yaklaşımla İlerledi Program kapsamında özel gereksinimli gençlerin ebeveynlerine yönelik “Nefes ve Denge Semineri” de düzenlendi. Çevrim içi gerçekleşen seminerde, günlük hayatın içinde uygulanabilecek nefes pratikleri ve zorlayıcı anlarda destekleyici olabilecek teknikler paylaşıldı. Böylece program, gençlerin iş yaşamına hazırlık süreçlerinin yanı sıra ailelerin iyi oluşuna da katkı sunan bütüncül bir yaklaşımla ilerledi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tezyapı İnşaat Kurucu Ortağı Kamber Tezik: Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor Haber

Tezyapı İnşaat Kurucu Ortağı Kamber Tezik: Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? 1977 Tunceli doğumluyum. Kalabalık bir ailede büyüdüm. Zorluklarının yanında bana kattıkları da değerli.10 kişi aynı tencereden yemek yerseniz, paylaşmayı öğrenirsiniz. Öyle bir yoksulluk vardı ki, bir kaşığı ya da bardağı iki kardeş sırasıyla kullanırdık. Bir yudum o alırdı, bir yudum ben. Bu imkansız gelebilir, ama böyleydi. Böyle olunca başkasının hakkına saygı duymayı öğreniyorsunuz. Ya da hakkı yenilen, buna karşı bir direnç gösteriyor. Bu da esasen bir mücadele ruhu veriyor ???? Babam, bütün bu imkânsızlıklara rağmen eğitime çok önem veren biriydi. Şartlarımız kolay değildi, ama çocuklarını okutmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi, başardı da. Çoğumuz okuduk. Kariyerinizde bugünlere gelene kadar hangi önemli dönüm noktalarını yaşadınız? Hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri kesinlikle gazeteciliğe başladığım gündür. Aslında oraya gelene kadar da kolay bir yolculuğum olmadı. Ailemin bizi okutacak maddi imkânı yoktu. Bu nedenle hem çalıştım hem okudum. Gazeteciliğe başlangıcım da biraz böyle oldu. Düşünün; 1988 yılında televizyonla tanıştım, 1996 yılında kalkıp gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Üstelik beni oraya gönderen, aracı olan ya da referans veren hiç kimse de yok. Bir gün kendi başıma, çat kapı gazeteye gittim ve “Ben köşe yazarlığı ya da muhabirlik için başvurmak istiyorum” dedim. Tabii hemen, “Dur bakalım, köşe yazarlığı için ciddi bir birikim gerekir. Sen önce muhabirlikten başla” dediler. İşin ilginç tarafı, o gün muhabirlik yapabilecek birikime de sahip değilim. Ama öyle bir cesaret ve özgüven var. Biraz da öğrenciliğin verdiği rahatlık var. Çünkü bir şekilde anketörlük yaparak bile hayatımı idame ettiriyorum. Daha sonra haber müdürümüz bana, “Bugüne kadar buraya kendi başına gelip bu şekilde başvuran ilk kişisin” demişti. Sanırım benim o cesaretim onun da hoşuna gitmişti ve böylece gazetecilik serüvenim başladı. Gazetecilik benim için sadece bir meslek olmadı, adeta ikinci bir okul oldu. Çok farklı insanları, kurumları ve sektörleri tanıma fırsatı buldum. Araştırmayı, soru sormayı, gözlemlemeyi ve en önemlisi insanı anlamayı orada öğrendim. Bugün iş hayatında aldığım kararlarda, insanlarla kurduğum ilişkilerde ve yöneticilik anlayışımda gazeteciliğin bana kazandırdığı o bakış açısının çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Sizin için 'başarı'yı tanımlar mısınız? Sizi diğerlerinden farklı kılan ve başarınızı sağlayan kişisel stratejiler neler? Aslında hayat bir koşudur. Burada başarı da esasında başladığın ile geldiğin nokta arasındaki mesafedir. Dikkat edilecek esas şudur: Kimisi hazır bir yolda ilerlerken, kimi bir yol bulmaya ya da bir yol açmaya çalışıyor. Emin olun, inanırsanız başarırsınız. Sadece hazır bir yolda ilerleyene karşı, bir yol bulmanız gerekiyorsa, ona göre biraz daha fazla çalışacaksınız. Zorlukla karşılaştığınız her an Hannibal’e atfedilen şu sözü hatırlayın: Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız. Başarıya giden yolda karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve bunu nasıl aştınız? Size şartlardan şikâyet etmek yerine, o şartlardan bir fikir, bir fırsat çıkarmanın güzel bir hikayesini anlatacağım: Gazetecilikten sonra bir kafe açmaya karar vermiştik. Bir miktar paramız vardı ama hayal ettiğimiz kafeyi kurmaya yetecek kadar değildi. Bütçeyi yaptığımızda en büyük maliyetlerden birinin oturma grupları olduğunu gördük. O zaman kendi kendimize, “Madem yeni mobilya alacak paramız yok, bunu neden dezavantaj olarak görelim?” dedik. Kafenin adını “Eskici” koymaya karar verdik. Evlerimizdeki eski koltukları, sandalyeleri topladık, getirdik. Artık eski koltuklar fakirlikten değil, konseptten oradaydı. İnsanlar da yadırgamadı; tam tersine mekânın ruhunun bir parçası olarak gördüler. Fakat başka bir problemimiz daha vardı. Kafe ara sokaktaydı. İnsanların bizi bulması kolay olmayacaktı. Gazeteci refleksi ile bunun için de küçük bir fikir geliştirdik. Gelen müşterilerimizin siyah-beyaz fotoğraflarını çekiyor ve onlara hediye ediyorduk. Bir hafta sonra gelip alabiliyorlardı. Gelince de genellikle farklı kişilerle geliyorlar. Tekrar çekiyoruz, tekrar geliyorlar. Bu şekilde müşteri bağlanmış oldu. Ekonomik durumu iyi olmayan müşterilerimiz için de “askıda fiş” uygulamamız vardı. Parası olmayan biri gelip askıdan fişi alıyor, hesap öder gibi kasaya gidip fişi veriyor. Bu da insanların hoşuna gidiyor. Bir yıl sonra Eskici Kafe adres tariflerinde kullanılıyordu. Bugün, sizin konumunuza ulaşmak isteyen birisi için en kritik öneriniz ne olurdu? Başkasının yolunu bire bir takip etmeye çalışmayın. İlham alın ama kendi yolunuzu yapın. Başkasıyla aynı işi yaparsanız sadece mevcut pastadan pay alırsınız, ki bu kolay değil. Başarmak için ya yeni bir iş yapacaksınız ya da herkesin yaptığı bir işe fark katacaksınız. Liderlik anlayışınızı nasıl tanımlarsınız? Ekibinizi motive etmek ve yönlendirmek için hangi stratejileri benimsiyorsunuz? Esasında lider, timini iyi kuran bir komutandır. Bu komutan, ekibini doğru kişilerden seçmişse başarılı olma şansı yüksektir. Dolaysıyla ben liderliği her şeyi bilen, her işe müdahale eden kişi olmak olarak görmüyorum. Bana göre liderin en önemli görevi doğru insanları bir araya getirmek ve doğru işe doğru kişiyi vermektir. Liderin işi de bu yapının doğru çalışmasını sağlamaktır. İki şey çok önemserim ahlak ve şeffaflık. Bu insanların size güvenmesini sağlayacaktır. Güvenin olmadığı yerde, ekibi uzun süre bir arada tutmanız mümkün değildir. Ekibe sürekli ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine onlara güvenmeli ve sorumluluk vermelisiniz. Başarıyı takdir etmeli, ödüllendirmeli ve kutlamalısınız. Bu motivasyonu arttırdığı gibi ekibe aidiyet duygusu da kazandırır. Şirketinizin vizyonu ve misyonu doğrultusunda önümüzdeki yıllara dair büyük hedefleriniz nelerdir? Esasında temel faaliyet alanımız inşaat. Dijital medya alanında bir şirketimiz var. Çok aktif değil. İnşaat tarafında hedefimiz sadece daha fazla proje yapmak değil. Daha nitelikli, teknolojiyi kullanan, çevreye ve insana karşı sorumluluğunu bilen işler ortaya koymak istiyoruz. Kendi enerji ve su ihtiyacının önemli bölümünü karşılayan deprem dayanıklılığı yüksek binalar yapmak istiyoruz. Maalesef ki mevzuat, kamu ve yerel yönetimler bu alanlarda çok geriden geliyor. Dijital medya tarafında ise dünya çok hızlı değişiyor. Özellikle yapay zekâ ile birlikte önümüzde bambaşka bir dönem açılıyor. Biz bu değişimi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca erken anlayan ve işine adapte eden tarafta olmak istiyoruz. İçerik üretiminden iletişime, marka yönetiminden yeni dijital projelere kadar bu alanda ciddi bir büyüme potansiyeli görüyoruz. Tezyapı İnşaat olarak hangi alanlarda faaliyet gösteriyorsunuz? Hayata geçirdiğiniz projelerden, çalışma modelinizden ve sizi sektörde farklılaştıran yaklaşımınızdan bahseder misiniz? Tezyapı İnşaat olarak sektördeki faaliyetlerimizin iki temel ayağı var. Birincisi nitelikli tadilat ve renovasyon projeleri, ikincisi ise konut üretimi. Nitelikli tadilat tarafında Türkiye’nin iyi firmalarıyla iş ortaklığımız var. Anahtar teslim üstlendiğimiz taahhütlü işlerde, mimari, inşaat, elektrik ve mekanik süreçleri bir bütün olarak yönetiyoruz. İnşaat sektöründe işi yapacak insan bulabilirsiniz; fakat işi doğru planlayacak, farklı ekipleri aynı hedef doğrultusunda yönetecek, sahada ortaya çıkan sorunlara hızlı çözüm üretecek ve başladığı işi aynı kalite standardıyla teslim edecek profesyonel bir organizasyon bulmak o kadar kolay değil. Biz yıllar içerisinde bu açığı fark ettik ve tam olarak bunu oluşturmaya çalıştık. Bugün en büyük gücümüzün profesyonel ekiplerimiz, iş disiplinimiz ve oluşturduğumuz çalışma ahlak ve kültürü olduğunu düşünüyorum. Ekiplerimiz işini yaparken, “kendi işini yapıyormuş gibi” empati kurarak hareket ediyor. Yıllardır bu kültürü oluşturmaya çalıştık. Öte yandan kaliteyi ucuza satmıyoruz. Kalitenin bir bedeli varsa, bu işi yaptıran tarafından ödenmelidir. Zira, fiyatı aşağı çekmek istediğinizde, mutlaka bir yerden fedakârlık etmek zorundasınız. Malzemeden, işçilikten, zamandan, iş güvenliğinden ya da çalışanların çalışma koşullarından... Şunu biliyoruz: Bir yerde olağanüstü ucuz bir fiyat varsa, çoğu zaman görünmeyen bir bedel de vardır. O bedeli bazen kalitesiz malzemeyle yapı öder, bazen birkaç yıl sonra yeniden tadilat yaptırmak zorunda kalan işveren öder, bazen de emeğinin karşılığını alamayan çalışan öder. Biz Tezyapı olarak bu anlayışın dışında durmaya çalışıyoruz ve o bedeli başkasına ödetmek istemiyoruz. Nitelikli insanlarla çalışmanın, doğru malzeme kullanmanın, çalışanlarınıza insani çalışma koşulları sağlamanın, iş güvenliğinden taviz vermemenin ve işinizi zamanında teslim etmenin bir maliyeti var. Bunun da yapılan işin fiyatında bir karşılığı olması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle anahtar teslim projelerden en küçük tadilat işlerine kadar aynı anlayışla çalışıyoruz. Profesyonel ekiplerle, doğru malzemeyle, şeffaf teklif ve ihale süreçleriyle ilerliyoruz. Çalışanlarımızın insani koşullarda çalışmasını ve emeğinin karşılığını almasını da yaptığımız işin kalitesinden ayrı görmüyoruz. Faaliyetlerimizin ikinci ayağı olan konut üretiminde de aynı hassasiyeti gösteriyoruz… Ürettiğimiz konutlarda, özellikle statik anlamda, her zaman yerel yönetim standartlarının üzerinde durmaya çalıştık. Projede öngörülenin üzerinde, donatı ve beton kullandık, kullanıyoruz… Bunun yanında bir hayalimiz daha var: Kendi elektriğinin ve su ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilen, enerjiyi verimli kullanan akıllı yapılar üretmek. Bugün güneş enerjisinden yağmur suyunun geri kazanımına kadar bunun teknolojisi var. Bence burada yalnızca müteahhitlere değil, genel ve yerel yönetimlere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Bazı standartların tercihe bırakılmaması, zaman içerisinde yapı mevzuatının doğal bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. Öte yandan özellikle denetim süreçlerinde mevzuatın güncellenip saha gerçekleriyle uyumlu hale getirilmesi lazım. Aslında kağıt üzerinde baktığınızda, mevzuatın öngördüğü sistem doğru ve eksiksiz çalışsa, bir müteahhidin standartların dışında bir yapı üretmesi son derece zordur. Çünkü yapı ruhsatını belediye veriyor, projeler onaylanıyor, şantiye şefi atanıyor, yapı denetim kuruluşu sürece dahil oluyor. İnşaatın çeşitli aşamalarında kontroller yapılıyor, beton ve donatıyla ilgili test ve numune süreçleri yürütülüyor. Yapı tamamlandığında da gerekli şartları sağlaması halinde yapı kullanma izin belgesi veriliyor. Dolayısıyla aslında müteahhidin bu süreçlerde hiçbir dahli yok. O halde soru şu: Bütün bu mekanizmalara rağmen standart dışı yapılar nasıl ortaya çıkabiliyor? İşte gerçekte durum böyle değil. Şöyle ki paydaşları dahil edilmeden hazırlanan mevzuat sahanın gerçekleri pek uyuşmuyor. İstanbul'dan basit bir örnek vereyim. Şantiye Avcılar'da, o şantiyeyi denetlemesi gereken yapı denetim kuruluşu şehrin diğer ucunda, Tuzla'da olabiliyor. İstanbul trafiğini bilen herkes bunun pratikte ne anlama geldiğini bilir. Bu durumda, sahada denetim yapmayan yapı denetim elamanı, müteahhidi arıyor: “Abi, birkaç fotoğraf çekip gönder.” Bu durumda iş sadece müteahhidin insafına kalıyor…. Bir yapının güvenliği hiçbir zaman bu cümleye teslim edilmemeli Maraş depreminden sonra denetimler biraz daha sıkılaştırıldı, sistem daha sağlıklı hale geldi. Ama hala alınması gereken çok yol var. Örneğin şantiye şefi ataması: Bir şantiye şefi mühendis ya da mimar aynı zamanda beş şantiyede görevlendirme alabiliyor. İşin garip tarafı, bu şantiye şefi aynı zamanda tam zamanlı olarak bir firmada çalışabiliyor. Tam zamanlı bir firmada çalışan bir mimar ya da mühendisin, şefliğini yaptığı şantiyeyi denetleme şansı var mı? Bence kamunun artık kâğıt üzerinde doğru görünen sistemlerden çok, sahada uygulanabilir sistemler kurmaya odaklanması gerekiyor. Küresel ekonomik belirsizlikler ve rekabet ortamında şirketinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Yerel ve uluslararası pazarda fark yaratmak için ne yapıyorsunuz? Ekonomik belirsizlik, krizler aslında bizim gibi ülkelerde iş dünyasının yabancı olduğu bir durum değil. Yıllardır değişen ekonomik koşulların içerisinde iş yapmayı, gerektiğinde hızlı karar almayı ve şartlara uyum sağlamayı öğrendik. Belirsizlik dönemlerinde en büyük hatanın paniğe kapılmak olduğunu düşünüyorum. Böyle dönemlerde daha dikkatli olacaksınız ama hareket kabiliyetinizi de kaybetmeyeceksiniz. Krizler aslında bir tsunami ya da fırtına gibidir. Bu dönemde kendinizi korumaya alıp tehlikenin geçmesini beklemeniz gerekir. Rekabette fark yaratmanın sadece fiyatla mümkün olduğuna da inanmıyorum. Her zaman sizden daha düşük fiyat veren biri çıkabilir. Ama güven, kalite ve verdiğiniz sözün arkasında durmak kolay taklit edilebilen şeyler değil. Biz özellikle bu noktada farklılaşmak istiyoruz. Sürdürülebilirlik ve toplumsal fayda konusunda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz? İş dünyasının bu konudaki sorumluluğunu nasıl görüyorsunuz? Ben sürdürülebilirliği sadece çevreyle ilgili bir kavram olarak görmüyorum. Elbette ki faaliyetlerimizde doğaya karşı olan sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Ama bana göre sürdürülebilirliğin bir de insani ve toplumsal tarafı var. Belki kendi hayat hikâyem nedeniyle bu konuya biraz daha hassas bakıyorum. İmkânları sınırlı bir aileden geldim. Hem çalışıp hem okumak zorunda kaldım. Dolayısıyla bazen bir insanın hayatının, karşısına çıkan küçücük bir fırsatla bile değişebileceğini biliyorum. Kafe işlettiğimiz yıllarda yaptığımız “askıda fiş” uygulaması aslında bunun çok küçük bir örneğiydi. Parası olmayan bir öğrenci gelip o fişle bir şey yiyip içebiliyordu. O zaman bunun adına sosyal sorumluluk demiyorduk. Sadece yapılması gereken doğru şeyin bu olduğunu düşünüyorduk. Bugün de bakışım çok değişmiş değil. Bir şirket para kazanacak, büyüyecek, istihdam yaratacak; bunlar zaten iş dünyasının doğasında var. Ama faaliyet gösterdiğiniz toplumdan kazanıyorsanız, o topluma karşı da bir sorumluluğunuz olduğunu düşünüyorum. Özellikle eğitim ve gençler konusunda iş dünyasının daha fazla sorumluluk alması gerektiğine inanıyorum. Çünkü her yetenekli genç hayata aynı imkânlarla başlamıyor. Bazen ihtiyacı olan şey para bile olmayabilir; bir eğitim fırsatı, bir staj, doğru bir insanla tanışmak ya da kendisine “Sen bunu yapabilirsin” denilmesidir. Dijitalleşme ve yapay zekâ gibi teknolojiler, iş modellerinizi nasıl dönüştürüyor? Bu değişime adapte olmak için nasıl bir yol izliyorsunuz? Dün çarık giyen babam, bugün görüntülü telefon ile konuşuyor. Bu bir yüzyıl içinde, inanılmaz bir dönüşüm. Bunu durdurmanız mümkün değil. O zaman adapte olmanız gerekir. Direnirseniz, yok olursunuz. Dolayısıyla mesele yapay zekânın hayatımıza girip girmeyeceği değil; bizim onu ne kadar doğru anlayıp kullanabileceğimiz. Esasında yapay zeka, malzeme kullanımından ihale süreçlerine kadar inanılmaz bir kolaylık sağlıyor. Ama doğru kullanmak ve insan tecrübesiyle birleştirmek şartıyla. Doğru kullanılmadığı zaman ciddi tehlikeleri olan da bir alan. Beni en fazla düşündüren konulardan biri, özellikle genç kuşakların düşünme ve üretme yeteneği üzerindeki etkisi. Gençler artık CV’sini bile yapay zekaya hazırlatıyor. Danimarka Eğitim Bakanlığı, bu konuda tedbirler aldı. Çünkü yanlış kullanıldığında, yapay zekanın, nesli ciddi şekilde tembelleştiren ve düşünme yetisini kaybetmesine yol açabilecek riskleri de var. Ben bunu navigasyona benzetiyorum. Navigasyon hayatımıza girmeden önce gittiğimiz yolları, sokakları, yönleri öğrenirdik. Bugün navigasyon olmadan yıllardır yaşadığı şehirde yolunu bulmakta zorlanan insanlar var. Çünkü kullanmadığımız bir yeteneğimizi zaman içerisinde kaybetmeye başlıyoruz. Yapay zekâda bunun çok daha büyük ölçekte yaşanma ihtimali var. Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor. Bu Bir Yüzyıl İçinde, İnanılmaz Bir Dönüşüm Bugünün iş dünyasında başarılı olmak isteyen gençlere, kariyerlerini sağlam temeller üzerine inşa etmeleri için hangi kritik tavsiyeleri verirsiniz? Başarısız olmaktan korkmayın. Hiçbir şey yapmayan insanın başarılı ya da başarısız olma şansı yok. Başarısızlık, bir şeyler deneyen insanların karşılaştığı bir sonuçtur. Deneyin, kaybedebilirsiniz. Tekrar deneyin, yine kaybedebilirsiniz. Ama her denemede bir şey öğrenirsiniz. Bazen ne yapmanız gerektiğini, bazen de neyi bir daha asla yapmamanız gerektiğini öğrenirsiniz. O tecrübe zamanla sizin en büyük sermayeniz haline gelir. Bir gün bir yerde bir şey okumuştum: Deneyin batabilirsiniz, tekrar deneyin, biraz daha batabilirsiniz, tekrar deneyin. Biraz daha batabilirsiniz. En son dipten destek alıp yüzeye fırlayacaksınız. Esasında bütün özet bu. Hayatta bazen şartları seçemiyorsunuz ama o şartlar karşısında ne yapacağınızı seçebiliyorsunuz. Bir insan kaynakları eğitiminde, eğitmenin anlattığı ve esasında bakış açısını anlatan bir hikayeyi hatırladığım kadarıyla, sizinle paylaşmak isterim: İki satıcı, bir ada kabilesine ayakkabı satmaya gidiyor. Bakıyorlar ki kimse ayakkabı giymiyor. Satıcının biri geri bildirim yapıyor: Üretimi durdurun, burada kimsenin ayakkabıya ihtiyacı yok. Diğeri de “Üretimi arttırın. Burada herkesin ayakkabıya ihtiyacı var” diye bildiriyor. İşte iki farklı bakış açısı. Elinizde olmayanlara bakarak hayatınızı ertelemeyin. Elinizde olanlarla ne yapabileceğinize bakın. Paranız olmayabilir, çevreniz olmayabilir, ilk denemenizde yeterli bilginiz de olmayabilir. Öğrenebilirsiniz. Ama merakınız, çalışma isteğiniz ve bir kapıyı çalma cesaretiniz yoksa, en büyük imkânlara sahip olmanız bile sizi bir yere taşımayabilir. Bugünün gençlerinin bizim kuşağımızdan çok daha güçlü teknolojik imkânları var. Yapay zekâ bunların başında geliyor. Mutlaka kullansınlar, öğrensinler, hatta bizden çok daha iyi kullansınlar. Ama düşünme işini yapay zekâya bırakmasınlar. Öte yandan çok okusunlar, araştırsınlar, sorgulasınlar. Özellikle felsefe ve sosyoloji hayatlarının bir parçası olsun. Bu şekilde hem sorgulamayı öğrenir, hem de yaşadıkları toplumun temel davranış nedenlerini kavrayabilir ve stratejilerinizi ona göre geliştirebilirler.

Kérastase ve KAGİDER’in Power Talks Programında Yeni Dönem: Flash Mentorluk Haber

Kérastase ve KAGİDER’in Power Talks Programında Yeni Dönem: Flash Mentorluk

2026 yılında Flash Mentorluk modeliyle yeniden yapılandırılan program, genç kadınları kariyer ihtiyaçları doğrultusunda deneyimli kadın profesyonellerle bire bir mentorluk görüşmelerinde buluşturuyor. Programın yeni dönemde yaklaşık 300 genç kadına ulaşması hedefleniyor. Lüks saç bakımının dünya lideri Kérastase’ın, genç kadınların profesyonel hayatta karşılaştıkları önemli karar anlarında ihtiyaç duydukları özgüveni güçlendirmek amacıyla 2023 yılında hayata geçirdiği global sosyal etki programı Power Talks, bugüne kadar 16 ülkede 5.600’den fazla kadına mentorluk desteği sağladı. Türkiye’de KAGİDER (Türkiye Kadın Girişimciler Derneği) iş birliğiyle ücretsiz olarak yürütülen program, 2026 yılında Flash Mentorluk modeline geçerek yaklaşık 300 genç kadına ulaşmayı hedefliyor. Kariyerlerinin ilk yıllarındaki genç kadınları deneyimli kadın profesyonellerle buluşturan Power Talks, katılımcıların potansiyellerini keşfetmelerine, kariyer hedeflerini netleştirmelerine ve profesyonel yolculuklarında bir sonraki adımlarını daha güçlü şekilde planlamalarına destek oluyor. Power Talks İki Yılda 357 Kişiye Ulaştı Türkiye’de Kérastase ve KAGİDER iş birliğiyle 2023 yılında hayata geçirilen ve ilk etapta 50 mentor ve 50 menteeyi buluşturmayı hedefleyen program, 2024 ve 2025 yıllarında 201 mentee ve 156 mentor olmak üzere toplam 357 kişiye ulaştı. 2026’da hayata geçirilen Flash Mentorluk modeliyle ise programın yaklaşık 300 mentee’ye ulaşması ve Flash Mentorluk eğitimi alan yaklaşık 50 mentorun programa dahil edilmesi hedefleniyor. Kérastase olarak kadınların potansiyellerini özgürce ortaya koyabilmelerinin önündeki en önemli engellerden birinin özgüven açığı olduğuna inandıklarını belirten Kérastase Marka Direktörü Selen Tütüncüoğlu, “Power Talks ile genç kadınların kariyerlerinin önemli karar anlarında ihtiyaç duydukları özgüveni güçlendirmeyi ve kendi potansiyellerine daha güçlü şekilde sahip çıkmalarını desteklemeyi amaçlıyoruz. Mentorluğun bu yolculukta önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz; çünkü doğru zamanda gerçekleşen bir konuşma, kişinin kendine ve yapabileceklerine bakışında önemli bir fark yaratabiliyor. KAGİDER ile sürdürdüğümüz iş birliğini 2026 yılında Flash Mentorluk modeliyle yeni bir aşamaya taşırken, daha fazla genç kadının deneyimli kadınların bilgi ve deneyimlerinden faydalanmasına ve kariyer yolculuklarında daha cesur adımlar atmasına katkı sağlamayı hedefliyoruz.” dedi. KAGİDER olarak fırsat eşitliğinin güçlenmesi için genç kadınların yalnızca iş hayatına katılımını değil, kariyerlerinde ilerlemelerini ve potansiyellerini gerçekleştirmelerini de desteklediklerini belirten KAGİDER Başkanı Esra Bezircioğlu, programla ilgili şunları söyledi: “Genç kadınların kariyerlerinin daha ilk yıllarında doğru bilgiye, deneyime ve ilham veren rol modellere erişebilmesi, iş hayatında daha güçlü ve özgüvenli adımlar atabilmeleri açısından büyük önem taşıyor. Kérastase ile uzun süredir sürdürdüğümüz Power Talks iş birliğimizi, Flash Mentorluk modeliyle daha erişilebilir ve ihtiyaç odaklı bir yapıya taşımaktan mutluluk duyuyoruz. Power Talks kapsamında genç kadınları, farklı sektörlerde ve kariyer alanlarında deneyim kazanmış kadın profesyonellerle buluşturarak yalnızca kariyer gelişimlerine katkı sağlamayı değil, aynı zamanda kadınlar arasında güçlü bir deneyim ve dayanışma ağı oluşturmayı amaçlıyoruz. İş dünyasında kadınların kendi potansiyellerine güvenmelerini, kariyer hedeflerini daha net ortaya koymalarını ve profesyonel yaşamda kendi yollarını çizmelerini desteklemeye devam edeceğiz." Power Talks Türkiye programının menteeleri; KAGİDER’in gençlik projelerinden faydalanan veya bu programlardan mezun olan genç kadınlar ile KAGİDER’in iş birliği yaptığı üniversitelerde öğrenim gören öğrenciler arasından kabul ediliyor. Programın mentorları ise KAGİDER’in güçlü kadın profesyonel ağı içerisinden, geçmişte KAGİDER’in gençlik programlarından faydalanmış, kendi kariyer yolculuklarında belirli bir deneyim seviyesine ulaşmış mezunlardan oluşuyor. Flash Mentorluk modeli, genç kadınların kariyerlerinin farklı aşamalarındaki ihtiyaçlarına yönelik Kariyer Yönetimi, İlk İş / İlk Yöneticilik Deneyimi, Kendini İfade ve İletişim, İş ve Özel Hayat Dengesi ile Cam Tavan ve Önyargılar olmak üzere beş temel tema üzerine kurgulanıyor. Katılımcılar ihtiyaçlarına en uygun temayı seçerken mentor-mentee eşleşmeleri, seçilen tema, mentorun uzmanlık alanı ve kontenjanlar doğrultusunda KAGİDER tarafından gerçekleştiriliyor. Her katılımcı, seçtiği tema kapsamında bir saatlik mentorluk görüşmesine katılıyor. Görüşmeler, genç kadınların güncel kariyer ihtiyaçlarına yönelik uygulanabilir içgörüler kazanmalarını, farklı bakış açıları edinmelerini ve bir sonraki adımlarını daha yüksek özgüvenle planlamalarını destekliyor. Çevrim içi olarak gerçekleştirilen Power Talks Flash Mentorluk Programı sayesinde Türkiye’nin farklı şehirlerinden genç kadınlar programa katılabiliyor. Temmuz ayında başlayan oturumların yıl sonuna kadar devam etmesi, sonbahar döneminde ise farklı etkinlikler kapsamında yüz yüze mentorluk görüşmelerinin de gerçekleştirilmesi planlanıyor. Programa mentor olarak katılabilmek için en az beş yıllık profesyonel iş deneyimine ve program kapsamında belirlenen mentorluk temalarından en az birinde deneyime sahip olunması bekleniyor. Power Talks’ın Türkiye’deki yerel uygulama ortağı KAGİDER; mentorların belirlenmesi ve programa hazırlanmasından mentor eğitimlerinin ve mentorluk içeriklerinin geliştirilmesine, başvuru ve değerlendirme süreçlerinden mentor-mentee eşleştirmelerine ve oturumların koordinasyonuna kadar programın operasyonel ve içerik süreçlerini yürütüyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tezyapı İnşaat Kurucu Ortağı Kamber Tezik: Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor Haber

Tezyapı İnşaat Kurucu Ortağı Kamber Tezik: Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? 1977 Tunceli doğumluyum. Kalabalık bir ailede büyüdüm. Zorluklarının yanında bana kattıkları da değerli.10 kişi aynı tencereden yemek yerseniz, paylaşmayı öğrenirsiniz. Öyle bir yoksulluk vardı ki, bir kaşığı ya da bardağı iki kardeş sırasıyla kullanırdık. Bir yudum o alırdı, bir yudum ben. Bu imkansız gelebilir, ama böyleydi. Böyle olunca başkasının hakkına saygı duymayı öğreniyorsunuz. Ya da hakkı yenilen, buna karşı bir direnç gösteriyor. Bu da esasen bir mücadele ruhu veriyor ???? Babam, bütün bu imkânsızlıklara rağmen eğitime çok önem veren biriydi. Şartlarımız kolay değildi, ama çocuklarını okutmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi, başardı da. Çoğumuz okuduk. Kariyerinizde bugünlere gelene kadar hangi önemli dönüm noktalarını yaşadınız? Hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri kesinlikle gazeteciliğe başladığım gündür. Aslında oraya gelene kadar da kolay bir yolculuğum olmadı. Ailemin bizi okutacak maddi imkânı yoktu. Bu nedenle hem çalıştım hem okudum. Gazeteciliğe başlangıcım da biraz böyle oldu. Düşünün; 1988 yılında televizyonla tanıştım, 1996 yılında kalkıp gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Üstelik beni oraya gönderen, aracı olan ya da referans veren hiç kimse de yok. Bir gün kendi başıma, çat kapı gazeteye gittim ve “Ben köşe yazarlığı ya da muhabirlik için başvurmak istiyorum” dedim. Tabii hemen, “Dur bakalım, köşe yazarlığı için ciddi bir birikim gerekir. Sen önce muhabirlikten başla” dediler. İşin ilginç tarafı, o gün muhabirlik yapabilecek birikime de sahip değilim. Ama öyle bir cesaret ve özgüven var. Biraz da öğrenciliğin verdiği rahatlık var. Çünkü bir şekilde anketörlük yaparak bile hayatımı idame ettiriyorum. Daha sonra haber müdürümüz bana, “Bugüne kadar buraya kendi başına gelip bu şekilde başvuran ilk kişisin” demişti. Sanırım benim o cesaretim onun da hoşuna gitmişti ve böylece gazetecilik serüvenim başladı. Gazetecilik benim için sadece bir meslek olmadı, adeta ikinci bir okul oldu. Çok farklı insanları, kurumları ve sektörleri tanıma fırsatı buldum. Araştırmayı, soru sormayı, gözlemlemeyi ve en önemlisi insanı anlamayı orada öğrendim. Bugün iş hayatında aldığım kararlarda, insanlarla kurduğum ilişkilerde ve yöneticilik anlayışımda gazeteciliğin bana kazandırdığı o bakış açısının çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Sizin için 'başarı'yı tanımlar mısınız? Sizi diğerlerinden farklı kılan ve başarınızı sağlayan kişisel stratejiler neler? Aslında hayat bir koşudur. Burada başarı da esasında başladığın ile geldiğin nokta arasındaki mesafedir. Dikkat edilecek esas şudur: Kimisi hazır bir yolda ilerlerken, kimi bir yol bulmaya ya da bir yol açmaya çalışıyor. Emin olun, inanırsanız başarırsınız. Sadece hazır bir yolda ilerleyene karşı, bir yol bulmanız gerekiyorsa, ona göre biraz daha fazla çalışacaksınız. Zorlukla karşılaştığınız her an Hannibal’e atfedilen şu sözü hatırlayın: Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız. Başarıya giden yolda karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve bunu nasıl aştınız? Size şartlardan şikâyet etmek yerine, o şartlardan bir fikir, bir fırsat çıkarmanın güzel bir hikayesini anlatacağım: Gazetecilikten sonra bir kafe açmaya karar vermiştik. Bir miktar paramız vardı ama hayal ettiğimiz kafeyi kurmaya yetecek kadar değildi. Bütçeyi yaptığımızda en büyük maliyetlerden birinin oturma grupları olduğunu gördük. O zaman kendi kendimize, “Madem yeni mobilya alacak paramız yok, bunu neden dezavantaj olarak görelim?” dedik. Kafenin adını “Eskici” koymaya karar verdik. Evlerimizdeki eski koltukları, sandalyeleri topladık, getirdik. Artık eski koltuklar fakirlikten değil, konseptten oradaydı. İnsanlar da yadırgamadı; tam tersine mekânın ruhunun bir parçası olarak gördüler. Fakat başka bir problemimiz daha vardı. Kafe ara sokaktaydı. İnsanların bizi bulması kolay olmayacaktı. Gazeteci refleksi ile bunun için de küçük bir fikir geliştirdik. Gelen müşterilerimizin siyah-beyaz fotoğraflarını çekiyor ve onlara hediye ediyorduk. Bir hafta sonra gelip alabiliyorlardı. Gelince de genellikle farklı kişilerle geliyorlar. Tekrar çekiyoruz, tekrar geliyorlar. Bu şekilde müşteri bağlanmış oldu. Ekonomik durumu iyi olmayan müşterilerimiz için de “askıda fiş” uygulamamız vardı. Parası olmayan biri gelip askıdan fişi alıyor, hesap öder gibi kasaya gidip fişi veriyor. Bu da insanların hoşuna gidiyor. Bir yıl sonra Eskici Kafe adres tariflerinde kullanılıyordu. Bugün, sizin konumunuza ulaşmak isteyen birisi için en kritik öneriniz ne olurdu? Başkasının yolunu bire bir takip etmeye çalışmayın. İlham alın ama kendi yolunuzu yapın. Başkasıyla aynı işi yaparsanız sadece mevcut pastadan pay alırsınız, ki bu kolay değil. Başarmak için ya yeni bir iş yapacaksınız ya da herkesin yaptığı bir işe fark katacaksınız. Liderlik anlayışınızı nasıl tanımlarsınız? Ekibinizi motive etmek ve yönlendirmek için hangi stratejileri benimsiyorsunuz? Esasında lider, timini iyi kuran bir komutandır. Bu komutan, ekibini doğru kişilerden seçmişse başarılı olma şansı yüksektir. Dolaysıyla ben liderliği her şeyi bilen, her işe müdahale eden kişi olmak olarak görmüyorum. Bana göre liderin en önemli görevi doğru insanları bir araya getirmek ve doğru işe doğru kişiyi vermektir. Liderin işi de bu yapının doğru çalışmasını sağlamaktır. İki şey çok önemserim ahlak ve şeffaflık. Bu insanların size güvenmesini sağlayacaktır. Güvenin olmadığı yerde, ekibi uzun süre bir arada tutmanız mümkün değildir. Ekibe sürekli ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine onlara güvenmeli ve sorumluluk vermelisiniz. Başarıyı takdir etmeli, ödüllendirmeli ve kutlamalısınız. Bu motivasyonu arttırdığı gibi ekibe aidiyet duygusu da kazandırır. Şirketinizin vizyonu ve misyonu doğrultusunda önümüzdeki yıllara dair büyük hedefleriniz nelerdir? Esasında temel faaliyet alanımız inşaat. Dijital medya alanında bir şirketimiz var. Çok aktif değil. İnşaat tarafında hedefimiz sadece daha fazla proje yapmak değil. Daha nitelikli, teknolojiyi kullanan, çevreye ve insana karşı sorumluluğunu bilen işler ortaya koymak istiyoruz. Kendi enerji ve su ihtiyacının önemli bölümünü karşılayan deprem dayanıklılığı yüksek binalar yapmak istiyoruz. Maalesef ki mevzuat, kamu ve yerel yönetimler bu alanlarda çok geriden geliyor. Dijital medya tarafında ise dünya çok hızlı değişiyor. Özellikle yapay zekâ ile birlikte önümüzde bambaşka bir dönem açılıyor. Biz bu değişimi uzaktan izleyen değil, mümkün olduğunca erken anlayan ve işine adapte eden tarafta olmak istiyoruz. İçerik üretiminden iletişime, marka yönetiminden yeni dijital projelere kadar bu alanda ciddi bir büyüme potansiyeli görüyoruz. Tezyapı İnşaat olarak hangi alanlarda faaliyet gösteriyorsunuz? Hayata geçirdiğiniz projelerden, çalışma modelinizden ve sizi sektörde farklılaştıran yaklaşımınızdan bahseder misiniz? Tezyapı İnşaat olarak sektördeki faaliyetlerimizin iki temel ayağı var. Birincisi nitelikli tadilat ve renovasyon projeleri, ikincisi ise konut üretimi. Nitelikli tadilat tarafında Türkiye’nin iyi firmalarıyla iş ortaklığımız var. Anahtar teslim üstlendiğimiz taahhütlü işlerde, mimari, inşaat, elektrik ve mekanik süreçleri bir bütün olarak yönetiyoruz. İnşaat sektöründe işi yapacak insan bulabilirsiniz; fakat işi doğru planlayacak, farklı ekipleri aynı hedef doğrultusunda yönetecek, sahada ortaya çıkan sorunlara hızlı çözüm üretecek ve başladığı işi aynı kalite standardıyla teslim edecek profesyonel bir organizasyon bulmak o kadar kolay değil. Biz yıllar içerisinde bu açığı fark ettik ve tam olarak bunu oluşturmaya çalıştık. Bugün en büyük gücümüzün profesyonel ekiplerimiz, iş disiplinimiz ve oluşturduğumuz çalışma ahlak ve kültürü olduğunu düşünüyorum. Ekiplerimiz işini yaparken, “kendi işini yapıyormuş gibi” empati kurarak hareket ediyor. Yıllardır bu kültürü oluşturmaya çalıştık. Öte yandan kaliteyi ucuza satmıyoruz. Kalitenin bir bedeli varsa, bu işi yaptıran tarafından ödenmelidir. Zira, fiyatı aşağı çekmek istediğinizde, mutlaka bir yerden fedakârlık etmek zorundasınız. Malzemeden, işçilikten, zamandan, iş güvenliğinden ya da çalışanların çalışma koşullarından... Şunu biliyoruz: Bir yerde olağanüstü ucuz bir fiyat varsa, çoğu zaman görünmeyen bir bedel de vardır. O bedeli bazen kalitesiz malzemeyle yapı öder, bazen birkaç yıl sonra yeniden tadilat yaptırmak zorunda kalan işveren öder, bazen de emeğinin karşılığını alamayan çalışan öder. Biz Tezyapı olarak bu anlayışın dışında durmaya çalışıyoruz ve o bedeli başkasına ödetmek istemiyoruz. Nitelikli insanlarla çalışmanın, doğru malzeme kullanmanın, çalışanlarınıza insani çalışma koşulları sağlamanın, iş güvenliğinden taviz vermemenin ve işinizi zamanında teslim etmenin bir maliyeti var. Bunun da yapılan işin fiyatında bir karşılığı olması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle anahtar teslim projelerden en küçük tadilat işlerine kadar aynı anlayışla çalışıyoruz. Profesyonel ekiplerle, doğru malzemeyle, şeffaf teklif ve ihale süreçleriyle ilerliyoruz. Çalışanlarımızın insani koşullarda çalışmasını ve emeğinin karşılığını almasını da yaptığımız işin kalitesinden ayrı görmüyoruz. Faaliyetlerimizin ikinci ayağı olan konut üretiminde de aynı hassasiyeti gösteriyoruz… Ürettiğimiz konutlarda, özellikle statik anlamda, her zaman yerel yönetim standartlarının üzerinde durmaya çalıştık. Projede öngörülenin üzerinde, donatı ve beton kullandık, kullanıyoruz… Bunun yanında bir hayalimiz daha var: Kendi elektriğinin ve su ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilen, enerjiyi verimli kullanan akıllı yapılar üretmek. Bugün güneş enerjisinden yağmur suyunun geri kazanımına kadar bunun teknolojisi var. Bence burada yalnızca müteahhitlere değil, genel ve yerel yönetimlere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Bazı standartların tercihe bırakılmaması, zaman içerisinde yapı mevzuatının doğal bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. Öte yandan özellikle denetim süreçlerinde mevzuatın güncellenip saha gerçekleriyle uyumlu hale getirilmesi lazım. Aslında kağıt üzerinde baktığınızda, mevzuatın öngördüğü sistem doğru ve eksiksiz çalışsa, bir müteahhidin standartların dışında bir yapı üretmesi son derece zordur. Çünkü yapı ruhsatını belediye veriyor, projeler onaylanıyor, şantiye şefi atanıyor, yapı denetim kuruluşu sürece dahil oluyor. İnşaatın çeşitli aşamalarında kontroller yapılıyor, beton ve donatıyla ilgili test ve numune süreçleri yürütülüyor. Yapı tamamlandığında da gerekli şartları sağlaması halinde yapı kullanma izin belgesi veriliyor. Dolayısıyla aslında müteahhidin bu süreçlerde hiçbir dahli yok. O halde soru şu: Bütün bu mekanizmalara rağmen standart dışı yapılar nasıl ortaya çıkabiliyor? İşte gerçekte durum böyle değil. Şöyle ki paydaşları dahil edilmeden hazırlanan mevzuat sahanın gerçekleri pek uyuşmuyor. İstanbul'dan basit bir örnek vereyim. Şantiye Avcılar'da, o şantiyeyi denetlemesi gereken yapı denetim kuruluşu şehrin diğer ucunda, Tuzla'da olabiliyor. İstanbul trafiğini bilen herkes bunun pratikte ne anlama geldiğini bilir. Bu durumda, sahada denetim yapmayan yapı denetim elamanı, müteahhidi arıyor: “Abi, birkaç fotoğraf çekip gönder.” Bu durumda iş sadece müteahhidin insafına kalıyor…. Bir yapının güvenliği hiçbir zaman bu cümleye teslim edilmemeli Maraş depreminden sonra denetimler biraz daha sıkılaştırıldı, sistem daha sağlıklı hale geldi. Ama hala alınması gereken çok yol var. Örneğin şantiye şefi ataması: Bir şantiye şefi mühendis ya da mimar aynı zamanda beş şantiyede görevlendirme alabiliyor. İşin garip tarafı, bu şantiye şefi aynı zamanda tam zamanlı olarak bir firmada çalışabiliyor. Tam zamanlı bir firmada çalışan bir mimar ya da mühendisin, şefliğini yaptığı şantiyeyi denetleme şansı var mı? Bence kamunun artık kâğıt üzerinde doğru görünen sistemlerden çok, sahada uygulanabilir sistemler kurmaya odaklanması gerekiyor. Küresel ekonomik belirsizlikler ve rekabet ortamında şirketinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Yerel ve uluslararası pazarda fark yaratmak için ne yapıyorsunuz? Ekonomik belirsizlik, krizler aslında bizim gibi ülkelerde iş dünyasının yabancı olduğu bir durum değil. Yıllardır değişen ekonomik koşulların içerisinde iş yapmayı, gerektiğinde hızlı karar almayı ve şartlara uyum sağlamayı öğrendik. Belirsizlik dönemlerinde en büyük hatanın paniğe kapılmak olduğunu düşünüyorum. Böyle dönemlerde daha dikkatli olacaksınız ama hareket kabiliyetinizi de kaybetmeyeceksiniz. Krizler aslında bir tsunami ya da fırtına gibidir. Bu dönemde kendinizi korumaya alıp tehlikenin geçmesini beklemeniz gerekir. Rekabette fark yaratmanın sadece fiyatla mümkün olduğuna da inanmıyorum. Her zaman sizden daha düşük fiyat veren biri çıkabilir. Ama güven, kalite ve verdiğiniz sözün arkasında durmak kolay taklit edilebilen şeyler değil. Biz özellikle bu noktada farklılaşmak istiyoruz. Sürdürülebilirlik ve toplumsal fayda konusunda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz? İş dünyasının bu konudaki sorumluluğunu nasıl görüyorsunuz? Ben sürdürülebilirliği sadece çevreyle ilgili bir kavram olarak görmüyorum. Elbette ki faaliyetlerimizde doğaya karşı olan sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Ama bana göre sürdürülebilirliğin bir de insani ve toplumsal tarafı var. Belki kendi hayat hikâyem nedeniyle bu konuya biraz daha hassas bakıyorum. İmkânları sınırlı bir aileden geldim. Hem çalışıp hem okumak zorunda kaldım. Dolayısıyla bazen bir insanın hayatının, karşısına çıkan küçücük bir fırsatla bile değişebileceğini biliyorum. Kafe işlettiğimiz yıllarda yaptığımız “askıda fiş” uygulaması aslında bunun çok küçük bir örneğiydi. Parası olmayan bir öğrenci gelip o fişle bir şey yiyip içebiliyordu. O zaman bunun adına sosyal sorumluluk demiyorduk. Sadece yapılması gereken doğru şeyin bu olduğunu düşünüyorduk. Bugün de bakışım çok değişmiş değil. Bir şirket para kazanacak, büyüyecek, istihdam yaratacak; bunlar zaten iş dünyasının doğasında var. Ama faaliyet gösterdiğiniz toplumdan kazanıyorsanız, o topluma karşı da bir sorumluluğunuz olduğunu düşünüyorum. Özellikle eğitim ve gençler konusunda iş dünyasının daha fazla sorumluluk alması gerektiğine inanıyorum. Çünkü her yetenekli genç hayata aynı imkânlarla başlamıyor. Bazen ihtiyacı olan şey para bile olmayabilir; bir eğitim fırsatı, bir staj, doğru bir insanla tanışmak ya da kendisine “Sen bunu yapabilirsin” denilmesidir. Dijitalleşme ve yapay zekâ gibi teknolojiler, iş modellerinizi nasıl dönüştürüyor? Bu değişime adapte olmak için nasıl bir yol izliyorsunuz? Dün çarık giyen babam, bugün görüntülü telefon ile konuşuyor. Bu bir yüzyıl içinde, inanılmaz bir dönüşüm. Bunu durdurmanız mümkün değil. O zaman adapte olmanız gerekir. Direnirseniz, yok olursunuz. Dolayısıyla mesele yapay zekânın hayatımıza girip girmeyeceği değil; bizim onu ne kadar doğru anlayıp kullanabileceğimiz. Esasında yapay zeka, malzeme kullanımından ihale süreçlerine kadar inanılmaz bir kolaylık sağlıyor. Ama doğru kullanmak ve insan tecrübesiyle birleştirmek şartıyla. Doğru kullanılmadığı zaman ciddi tehlikeleri olan da bir alan. Beni en fazla düşündüren konulardan biri, özellikle genç kuşakların düşünme ve üretme yeteneği üzerindeki etkisi. Gençler artık CV’sini bile yapay zekaya hazırlatıyor. Danimarka Eğitim Bakanlığı, bu konuda tedbirler aldı. Çünkü yanlış kullanıldığında, yapay zekanın, nesli ciddi şekilde tembelleştiren ve düşünme yetisini kaybetmesine yol açabilecek riskleri de var. Ben bunu navigasyona benzetiyorum. Navigasyon hayatımıza girmeden önce gittiğimiz yolları, sokakları, yönleri öğrenirdik. Bugün navigasyon olmadan yıllardır yaşadığı şehirde yolunu bulmakta zorlanan insanlar var. Çünkü kullanmadığımız bir yeteneğimizi zaman içerisinde kaybetmeye başlıyoruz. Yapay zekâda bunun çok daha büyük ölçekte yaşanma ihtimali var. Dün Çarık Giyen Babam, Bugün Görüntülü Telefon ile Konuşuyor. Bu Bir Yüzyıl İçinde, İnanılmaz Bir Dönüşüm Bugünün iş dünyasında başarılı olmak isteyen gençlere, kariyerlerini sağlam temeller üzerine inşa etmeleri için hangi kritik tavsiyeleri verirsiniz? Başarısız olmaktan korkmayın. Hiçbir şey yapmayan insanın başarılı ya da başarısız olma şansı yok. Başarısızlık, bir şeyler deneyen insanların karşılaştığı bir sonuçtur. Deneyin, kaybedebilirsiniz. Tekrar deneyin, yine kaybedebilirsiniz. Ama her denemede bir şey öğrenirsiniz. Bazen ne yapmanız gerektiğini, bazen de neyi bir daha asla yapmamanız gerektiğini öğrenirsiniz. O tecrübe zamanla sizin en büyük sermayeniz haline gelir. Bir gün bir yerde bir şey okumuştum: Deneyin batabilirsiniz, tekrar deneyin, biraz daha batabilirsiniz, tekrar deneyin. Biraz daha batabilirsiniz. En son dipten destek alıp yüzeye fırlayacaksınız. Esasında bütün özet bu. Hayatta bazen şartları seçemiyorsunuz ama o şartlar karşısında ne yapacağınızı seçebiliyorsunuz. Bir insan kaynakları eğitiminde, eğitmenin anlattığı ve esasında bakış açısını anlatan bir hikayeyi hatırladığım kadarıyla, sizinle paylaşmak isterim: İki satıcı, bir ada kabilesine ayakkabı satmaya gidiyor. Bakıyorlar ki kimse ayakkabı giymiyor. Satıcının biri geri bildirim yapıyor: Üretimi durdurun, burada kimsenin ayakkabıya ihtiyacı yok. Diğeri de “Üretimi arttırın. Burada herkesin ayakkabıya ihtiyacı var” diye bildiriyor. İşte iki farklı bakış açısı. Elinizde olmayanlara bakarak hayatınızı ertelemeyin. Elinizde olanlarla ne yapabileceğinize bakın. Paranız olmayabilir, çevreniz olmayabilir, ilk denemenizde yeterli bilginiz de olmayabilir. Öğrenebilirsiniz. Ama merakınız, çalışma isteğiniz ve bir kapıyı çalma cesaretiniz yoksa, en büyük imkânlara sahip olmanız bile sizi bir yere taşımayabilir. Bugünün gençlerinin bizim kuşağımızdan çok daha güçlü teknolojik imkânları var. Yapay zekâ bunların başında geliyor. Mutlaka kullansınlar, öğrensinler, hatta bizden çok daha iyi kullansınlar. Ama düşünme işini yapay zekâya bırakmasınlar. Öte yandan çok okusunlar, araştırsınlar, sorgulasınlar. Özellikle felsefe ve sosyoloji hayatlarının bir parçası olsun. Bu şekilde hem sorgulamayı öğrenir, hem de yaşadıkları toplumun temel davranış nedenlerini kavrayabilir ve stratejilerinizi ona göre geliştirebilirler.

19’unda Suyla Tanıştı, Türkiye’ye İlkleri Yaşattı Haber

19’unda Suyla Tanıştı, Türkiye’ye İlkleri Yaşattı

OYAK Pazarlama tarafından düzenlenen “Bir Şampiyonun Hikâyesi” buluşması, milli para yüzücü Umut Ünlü’nün katılımıyla OYAK Dragos Plaza’da gerçekleştirildi. Paris 2024 Paralimpik Oyunları'nda erkekler S3 sınıfı 50 metre ve 200 metre serbest yarışlarında altın madalya kazanarak Türkiye'ye yüzme branşındaki ilk paralimpik altın madalyalarını getiren milli para yüzücü Ünlü, OYAK çalışanlarıyla bir araya geldi. Etkinliğe OYAK Pazarlama Genel Müdürü Yusuf Yenilmez, Para Yüzme Milli Takımı Antrenörü Dr. Duran Arslan ve milli paratriatlet Kübra Dere katıldı. Buluşmada Umut Ünlü, başarı hikâyesini, sporculuk kariyerini ve gelecek hedeflerini paylaştı. “Suya girdiğim gün Umut Ünlü yeniden doğdu” 2001 yılında iki eli ve ayağı ampute olarak dünyaya gelen Ünlü'nün spor yolculuğu, 18 yaşında Bedensel Engelliler Spor Federasyonu'na gönderdiği bir e-postanın ardından başladı. Para Yüzme Milli Takımı Antrenörü Dr. Duran Arslan ile tanışan Ünlü, ilk kez 19 yaşında yüzdü. Yüzmenin hayatında bir dönüm noktası olduğunu belirten Ünlü, "Suya girdiğimde kendimi engelsiz hissediyorum. Yüzme benim için sadece bir spor değil, hayatımın önemli bir parçası. Suyun içinde engeller değil, hedefler var" dedi. Dört yıllık emeğin karşılığı: Paralimpik şampiyonluğu Ünlü, Paralimpik Oyunları hedefiyle yoğun bir hazırlık süreci geçirdi, disiplinli çalışma ve kararlılıkla dünyanın en prestijli spor organizasyonlarından birinde zirveye ulaştı. Paris 2024 Paralimpik Oyunları'nda kazandığı iki altın madalya ile Türk spor tarihine adını yazdıran milli sporcu, şampiyonluk anını şu sözlerle anlattı: "İstiklal Marşı'nın olimpiyatlarda okunmasını her zaman hayal ediyordum. Kürsüde marşımızın çaldığı an, verdiğim tüm emeğin karşılığını aldığımı hissettim." Başarı kadar başarının sürdürülebilirliğinin de önemli olduğunu vurgulayan Ünlü, artık rakiplerinden çok kendi performansını geliştirmeye odaklandığını ifade etti. “Birinci olmaktan başka çarem yoktu” Altın madalya kazanmanın kendisi için sürpriz olmadığını söyleyen milli yüzücü, “Paris’e giderken ben ve antrenörüm birinci olacağımızı biliyorduk, emindik. Bizden başka kimse bilmiyordu” dedi. Ünlü, Paris 2024 Paralimpik Oyunları’nda ilk yarışta dördüncü, ikinci ve üçüncü yarışlarda birinci olarak iki altın madalya kazandı. “Benim başarmaktan başka bir çarem yoktu. Ya başarılı olup Şampiyon olacaktım ya da başarısız olup hayata veda edecektim” diyen Ünlü, şampiyonluk heyecanını şu sözlerle ifade etti: “Ülkemi en iyi şekilde temsil etmeye ve bayrağımızı uluslararası arenada dalgalandırmaya devam etmek istiyorum. Hedefim yeni başarılara ulaşmak ve genç sporcular için örnek olabilmek” “Galatasaray’da yüzmek benim için hayaldi” Ünlü, Paris 2024 Paralimpik Oyunları’nda altın madalya kazandıktan sonra Galatasaray Kulübü’nün sporcusu oldu. Ünlü, Galatasaraylı olmayı şu sözlerle anlattı: “Galatasaray’ın sporcusu olmak, formasını giymek benim için büyük bir gurur. Galatasaray formasını giyip yarışa gittiğimde kendimi futbolcular gibi çok havalı hissediyorum. Benim için yüzme branşını açıp farklı engelli sporculara da destek olmaları gurur verici. Galatasaray’ı çok seviyorum ama biz milli sporcularız. Tek amacımız ülkemizin bayrağını dalgalandırmak.” "Spor, hayatları dönüştüren güçlü bir araç" Para Yüzme Milli Takımı Antrenörü Dr. Duran Arslan ise elde edilen başarıların temelinde uzun soluklu bir gelişim sürecinin bulunduğunu belirtti. Sporun madalyaların ötesinde bir anlam taşıdığını vurgulayan Arslan, "Amacımız yalnızca şampiyon sporcular yetiştirmek değil. Spor sayesinde bireylerin özgüven kazanmalarına, sosyal hayata daha güçlü katılmalarına ve potansiyellerini keşfetmelerine katkı sağlıyoruz" dedi. Umut Ünlü'nün başarısında en önemli unsurlardan birinin disiplin olduğunu ifade eden Arslan, milli sporcunun çalışma azmi ve istikrarıyla örnek bir sporcu profili ortaya koyduğunu söyledi. Spor ile yeni Kübra’yı keşfettim Etkinliğe katılan milli paratriatlet Kübra Dere de sporun yaşamında yarattığı değişimi paylaştı. 2014 yılında geçirdiği kazanın ardından sporla yeni bir başlangıç yaptığını belirten Dere, "Spor sayesinde özgüvenimi yeniden kazandım ve kendimi yeniden keşfettim. Şimdi hedefim 2028 Paralimpik Oyunları'nda ülkemi temsil etmek ve madalya kazanmak" dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Araştırmalara Göre Gençlerin Başarısında IQ’dan Daha Güçlü Etken Disiplin Haber

Araştırmalara Göre Gençlerin Başarısında IQ’dan Daha Güçlü Etken Disiplin

2005 yılında yayımlanan bir araştırmada, 8. sınıf öğrencileri üzerinde yapılan çalışmada öz-disiplinin; notlar, devam durumu, standart başarı testleri ve seçici lise programlarına yerleşme gibi sonuçları öngörmede IQ'dan iki kattan fazla varyans açıkladığı belirlendi. Bu veriler, gençlerin potansiyelini ortaya çıkarmasında zekâ kadar disiplinli ve sürdürülebilir bir çalışma alışkanlığının da önem taşıdığını gösteriyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Medar İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı ve Nefa Gençlik ve Ticaret Platformu Kurucusu Mehmet Konuralp Yılmaz, gençlerin başarısının yalnızca sahip oldukları yetenekle değil, bu yeteneği nasıl geliştirdikleriyle ölçülmesi gerektiğini belirtti… “Zekâ bir avantaj olabilir ancak başarıyı tek başına açıklamaz” Gençlerin eğitim ve kariyer yolculuğunda zekânın önemli bir başlangıç avantajı sağlayabileceğini ifade eden Mehmet Konuralp Yılmaz, başarıyı kalıcı hale getiren unsurun ise disiplin ve süreklilik olduğunu söyledi. Yılmaz, “Zekâ, kişinin bir konuyu hızlı kavramasını veya problem karşısında farklı çözümler üretebilmesini sağlayabilir. Ancak sahip olunan potansiyelin başarıya dönüşmesi için o potansiyelin düzenli biçimde işlenmesi gerekiyor. Bunun için de disiplin, sabır ve istikrar gerekiyor. Bir başka ifadeyle zekâ başlangıç noktası olabilir ama asıl farkı, o yeteneğin üzerine ne kadar istikrarlı çalışıldığı yaratıyor” dedi. Araştırmalar da disiplinin önemine işaret ediyor Mehmet Konuralp Yılmaz’ın değerlendirmeleri, eğitim psikolojisi alanındaki araştırmalarla da örtüşüyor. Duckworth ve Seligman tarafından gerçekleştirilen ve 2005 yılında yayımlanan çalışmada, iki ayrı örneklemde toplam 304 8. sınıf öğrencisinin öz-disiplin düzeyleri incelendi. Araştırmacılar, öz-disiplinin öğrencilerin final notları, okul devamlılığı, standart başarı testleri ve seçici lise programlarına yerleşme gibi sonuçlarını öngörmede IQ'dan iki kattan fazla varyans açıkladığını ortaya koydu. Üstelik öz-disiplinin final notları üzerindeki etkisi, önceki dönem notları, başarı testleri ve ölçülen IQ kontrol edildiğinde de devam etti. Bir başka araştırmada ise “grit” olarak tanımlanan, uzun vadeli hedeflere yönelik azim ve kararlılığın, farklı başarı sonuçlarındaki varyansın ortalama yüzde 4'ünü açıkladığı; bunun eğitim düzeyi, üniversite not ortalaması ve bazı seçme süreçleri gibi farklı alanlarda gözlemlendiği belirtildi. “Gençlere sadece sonuç değil, süreç de öğretilmeli” Bu verilerin gençlerin eğitim anlayışı açısından önemli mesajlar taşıdığını belirten Yılmaz, gençlerin yalnızca sınav sonuçları veya kısa vadeli başarılarla değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etti. “Gençlerimize sadece ‘başarılı ol’ demek yeterli değil. Onlara hedef koymayı, plan yapmayı, zamanlarını yönetmeyi ve başarısız olduklarında yeniden denemeyi de öğretmeliyiz. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda karakter, sorumluluk ve çalışma disiplini kazandırma sürecidir. Bir gencin sahip olduğu zekâ ne kadar yüksek olursa olsun, bunu geliştirecek bir çalışma alışkanlığı yoksa potansiyelinin tamamını kullanması zorlaşabilir” diye konuştu. “Asıl mesele zekâ ile disiplini birlikte geliştirebilmek” Başarılı gençlerin ortak özelliğini yalnızca zekâ ya da yalnızca disiplin üzerinden tanımlamanın doğru olmayacağını vurgulayan Yılmaz, iki unsurun birbirini tamamladığını söyledi. Yılmaz, “Bence doğru soru ‘zekâ mı, disiplin mi?’ değil; ‘zekâyı disiplinle nasıl birleştirebiliriz?’ olmalı. Zekâ yeni fikirlerin ve çözümlerin kapısını açabilir. Disiplin ise o fikrin peşinden gitmeyi, tekrar tekrar denemeyi ve sonuç alıncaya kadar çalışmayı sağlar. Buna merak, özgüven, sabır ve doğru eğitim ortamı da eklendiğinde gençlerin potansiyellerini gerçek bir başarıya dönüştürmeleri mümkün olur” ifadelerini kullandı. Gençlerin geleceğe hazırlanmasında ailelere, eğitim kurumlarına ve iş dünyasına da önemli sorumluluklar düştüğünü belirten Mehmet Konuralp Yılmaz, gençlerin sadece başarılarının değil, gelişim süreçlerinin de desteklenmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.