Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Profesyonel Destek

Kapsül Haber Ajansı - Profesyonel Destek haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Profesyonel Destek haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek: “Aile İçi Krizler Artık Sessiz ve Görünmeyen Şekilde Yaşanıyor” Haber

Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek: “Aile İçi Krizler Artık Sessiz ve Görünmeyen Şekilde Yaşanıyor”

İstanbul Rumeli Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Ömer Faruk Şimşek, günümüzde aile içi iletişimin ekonomik ve toplumsal koşulların etkisiyle derin fakat çoğu zaman fark edilmeyen krizler yaşadığını belirtti. Şimşek, açık çatışmaların yerini “sessiz kopuşlara” bıraktığını vurgulayarak, aile bireylerinin artan stres altında iletişim kurmakta zorlandığına dikkat çekti. “Ekonomik kaygılar aile içi sabrı azaltıyor” Prof. Dr. Şimşek, artan yaşam maliyetleri, iş hayatındaki belirsizlikler ve toplumsal stres faktörlerinin aile içi ilişkileri doğrudan etkilediğini ifade etti. “Ekonomik ve toplumsal stres, bireylerin ruhsal yükünü artırıyor. Maddi kaygılar ve gelecek belirsizliği, aile içinde sabırsızlık ve tahammülsüzlüğü tetikleyebiliyor. Bu durum eşler arası ilişkilerde olduğu kadar ebeveyn-çocuk iletişiminde de kopukluklara yol açabiliyor,” dedi. Stres altında sürdürülen iletişimin empati düzeyini azalttığını belirten Şimşek, yanlış anlaşılmaların ve duygusal gerilimin bu süreçte daha sık yaşandığını kaydetti. “Sorunlar konuşulmadıkça derinleşiyor” Aile içi iletişim problemlerinin her zaman açık tartışmalarla ortaya çıkmadığını belirten Prof. Dr. Şimşek, görünmeyen krizlerin en büyük risk olduğuna dikkat çekti. “İfade edilmeyen duygular ve ertelenen ihtiyaçlar zamanla sessiz çatışmalara dönüşebiliyor. İletişimden kaçınma davranışı, aile bireyleri arasında duygusal uzaklaşmayı beraberinde getiriyor. Suçlayıcı ve genelleyici dil ise savunmacı tutumları artırarak karşılıklı anlaşılamama hissini pekiştiriyor,” ifadelerini kullandı. “Açık ve yargısız iletişim şart” Aile içi iletişimin sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi için karşılıklı anlayışın güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Şimşek, çözüm yollarına ilişkin şu önerilerde bulundu: “Duygu ve düşünceler yargılayıcı olmayan bir dil ile ifade edilmeli. Aile bireyleri birbirlerini gerçekten dinlemeli ve empati kurmalı. Ortak zamanların artırılması, sorunların uygun zaman ve ortamda ele alınması iletişimi güçlendirir. Gerektiğinde profesyonel destek almak ise ilişkilerin korunması ve yeniden yapılandırılması açısından önemli bir adımdır.” Prof. Dr. Şimşek, aile içi iletişimin güçlendirilmesinin yalnızca bireysel huzur açısından değil, toplumsal sağlığın korunması açısından da kritik öneme sahip olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a Haber

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a

Özellikle tüketim miktarının giderek artması ve alkolü kontrol etmekte zorlanılmasının riskli kullanıma işaret ettiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “‘Tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir.” dedi. Tatil sonrasında alkol tüketiminin devam etmesinin göz ardı edilmemesi gereken bir belirti olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, alkol kullanımıyla ilgili değişimlerin erken fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu. Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir! Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi. Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir! Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi. Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir! Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.” Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli! Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi. Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir! Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi. Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu. Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli! Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi. Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı! Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi. Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı: “Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fidye Yazılımı Saldırısına Uğrayan İşletmeler   İçin 6 Önemli Adım Haber

Fidye Yazılımı Saldırısına Uğrayan İşletmeler İçin 6 Önemli Adım

Çoğu saldırının tek bir oltalama e-postası, çalınmış bir şifre veya güncellenmemiş bir cihazla başladığını belirten Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, işletmelerin fidye notu ile karşılaştığında atması gereken 6 kritik adımı paylaşıyor. Fidye yazılımı saldırılarının büyük bölümü, bir oltalama e-postasına tıklanmasıyla, çalınan bir parolayla veya güncellenmemiş bir cihaz üzerinden başlıyor. Saldırının ardından dakikalar içinde önemli dosyalar şifrelenirken çalışanlar sistemlere erişimini kaybediyor ve ekranda ödeme talep eden bir fidye notu beliriyor. Hiçbir işletme sahibinin karşılaşmak istemeyeceği bu durumda ilk adımların doğru atılması, saldırının yayılmasını durdurmak ve kalan verileri korumak açısından belirleyici oluyor. Bu noktada Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, işletmelerin panikle hareket etmemesi ve kaybı sınırlamak için doğru sırayla adım atması gerektiğini vurguluyor. "Fidyeyi Ödemek Dosyalarınızı Geri Alacağınızın Garantisi Değildir" Fidye yazılımı saldırısında en kritik hatanın panikle verilen kararlar olduğunu belirten Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, "Ekranda beliren bir geri sayım sayacı veya yüksek bir ödeme talebi işletme sahiplerini korkutabiliyor. Oysa fidyeyi ödemek, dosyaların geri geleceği anlamına gelmiyor. Bazı işletmeler çalışan bir şifre çözme anahtarına hiçbir zaman ulaşamıyor. Bazıları ise ödeme yaptıktan sonra daha yüksek taleplerle karşılaşıyor. Dosyalar geri gelse dahi, saldırganların şifreleme öncesinde hassas verileri kopyalamadığından emin olunamıyor. Bu nedenle ilk adım her zaman sakin kalmak olmalı. Ardından enfekte cihaz ağdan izole edilerek saldırının yayılması durdurulmalı. Doğru sıralamayla ve bir uzman desteğiyle hareket etmek, kaybı sınırlamanın en etkili yoludur." dedi. Alev Akkoyunlu, fidye yazılımı notu alan işletmelerin atması gereken 6 adımı paylaşıyor: 1. Panik yapmayın ve fidyeyi hemen ödemeyin. Saldırganların yarattığı zaman baskısına kapılmayın. Ödeme yapmak dosyalarınızın geri geleceğini garanti etmediği gibi, sizi tekrar hedef haline getirebilir. Seçeneklerinizi anlamadan hiçbir ödeme kararı vermeyin. 2. Enfekte cihazı derhal ağdan ayırın. Bir bilgisayarın virüs bulaştığından şüpheleniyorsanız, onu mümkün olan en kısa sürede internetten ve yerel ağdan koparın. Ethernet kablosunu çekin veya Wi-Fi'yi kapatın, harici diskleri ayırın ve o cihazdan paylaşılan ağ klasörlerini kullanmayı bırakın. Bu, fidye yazılımının diğer bilgisayarlara ve sunuculara yayılmasını önlemeye yardımcı olur. 3. Dosyaları silmeyin ve tüm kanıtları saklayın. Her şeyi silip baştan başlamak cazip gelse de bunu yapmayın. Fidye notu, şifrelenmiş dosyalar ve hata mesajları, hangi fidye yazılımı ailesiyle karşı karşıya olduğunuzu belirlemede uzmanlara değerli ipuçları sunar. Fidye notunun ekran görüntüsünü alın, saldırıyı ilk fark ettiğiniz zamanı kaydedin ve enfeksiyonu başlatmış olabilecek şüpheli e-postaları muhafaza edin. 4. Vakit kaybetmeden profesyonel destek alın. İşletmenizde profesyonel IT ekibi veya sorumlusu yoksa bu tip durumlar için Bitdefender MDR servisinden yararlanarak profesyonel yardım alabilirsiniz. 7/24 teknoloji alt yapılarınızın güvenliğini gözlemleyen ve olası bir saldırı anında müdahale ile sorunu çözen bir hizmetten yararlanmak her zaman işinizi kolaylaştırır. 5. Saldırıyı yetkili mercilere bildirin. Durum kontrol altına alındığında saldırıyı ülkenizdeki yetkili birimlere raporlayın. Türkiye'de siber olaylar için USOM ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele birimlerine başvurabilirsiniz. Siber sigortanız varsa, poliçeniz hızlı bildirim gerektirebileceğinden sigortacınızı da en kısa sürede bilgilendirin. 6. İşletmenizi yalnızca temiz yedeklerle geri yükleyin. Temiz ve etkilenmemiş yedekleriniz varsa, bunlar en hızlı kurtarma yolu olabilir. Ancak dosyalarınızı geri yüklemeden önce fidye yazılımının sistemlerinizden tamamen temizlendiğinden emin olun. Zararlı yazılım hâlâ aktifken veri geri yüklemek, dosyalarınızın yeniden şifrelenmesine yol açabilir. Bitdefender Ultimate Small Business Security gibi çözümler, oltalama e-postaları ve zararlı web siteleri dahil fidye yazılımına yol açan pek çok saldırıya karşı işletmenizi koruyarak tüm cihazları tek bir panelden yönetmenize olanak tanır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sosyal Medyada Görünürlük Uğruna Tehlikeli Akımları Yapıyorlar! Haber

Sosyal Medyada Görünürlük Uğruna Tehlikeli Akımları Yapıyorlar!

Beğeni ve izlenmenin ergenler açısından güçlü bir sosyal ödüle dönüşebildiğini ifade eden Doğantekin, “Çocuk, sıradan paylaşımlarının az ilgi gördüğünü ancak daha sıra dışı veya sınırları zorlayan içeriklerin daha fazla izlendiğini fark ettiğinde, ‘daha çarpıcı içerik = daha fazla ilgi’ şeklinde bir öğrenme döngüsü oluşabilir.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Seren Doğantekin, sosyal medyada görünürlük arayışının psikolojik nedenlerini, tehlikeli sosyal medya akımlarının neden hızla yayılabildiğini ve özellikle çocuklar ile ergenlerin bu akımlardan neden daha fazla etkilenebildiğini değerlendirdi. Görünür olma isteğinin arkasında “görülme ve kabul edilme” ihtiyacı var Sosyal medyada daha görünür olabilmek için sınırların zorlanmasının yalnızca “dikkat çekme isteği” ile açıklanamayacağını belirten Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Sosyal medyada görünür olma isteğinin arkasında çoğu zaman beğenilme, kabul görme, bir gruba ait olma, merak, heyecan arayışı ve sosyal onay ihtiyacı bulunur. Beğeni, yorum ve izlenme sayıları kişinin aldığı sosyal geri bildirimi görünür ve ölçülebilir hale getirir. Özellikle kişinin kendilik değerini dışarıdan aldığı onay üzerinden değerlendirmeye başladığı durumlarda, daha fazla ilgi çekebilmek için sınırları zorlama eğilimi ortaya çıkabilir. Burada yalnızca ‘dikkat çekme isteğinden’ değil, kişinin görülme ve kabul edilme ihtiyacının sosyal medya üzerinden karşılanmaya çalışılmasından söz ediyoruz.” dedi. “Herkes yapıyorsa tehlikeli değildir” yanılgısı oluşabiliyor “Bir davranışın çok sayıda kişi tarafından yapılması, o davranışın normal ve kabul edilebilir olduğu algısını güçlendirebilir.” diyen Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Psikolojide sosyal kanıt ve sosyal normların etkisiyle açıklayabileceğimiz bu durumda kişi, çevresindeki insanların davranışlarını kendi kararına referans olarak kullanabilir. Özellikle olumsuz sonuçları videolarda görmüyorsa risk olduğundan daha düşük algılanabilir. Nitekim araştırmalar, ergenlerin çok sayıda beğeni almış içeriklere daha fazla yöneldiğini ve bunun riskli davranışları gösteren içerikler için de geçerli olabildiğini göstermektedir.” diye konuştu. Sağlıklı paylaşım ne zaman riskli onay arayışına dönüşüyor? Kendini ifade etmenin, yaşadıklarını paylaşmanın ve sosyal çevreden geri bildirim almak istemenin doğal bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Doğantekin, “İnsanların kendilerini ifade etmek, yaşadıklarını paylaşmak ve çevrelerinden geri bildirim almak istemeleri son derece doğaldır. Burada belirleyici olan, sosyal medyadan alınan geri bildirimin kişinin kendilik değerini ne ölçüde belirlemeye başladığıdır. Paylaşım beklenen ilgiyi görmediğinde yoğun değersizlik, öfke veya kaygı ortaya çıkıyorsa; kişi daha fazla izlenmek için giderek daha uç, mahrem ya da tehlikeli davranışlara yöneliyorsa sağlıklı paylaşım ihtiyacının yerini riskli bir onay arayışı almaya başladığını düşünebiliriz.” şeklinde konuştu. Ergen için risk, aynı zamanda “gruba kabul edilme fırsatı” olarak görülebiliyor Tehlikeli sosyal medya akımlarında en önemli risk gruplarından birinin çocuklar ve ergenler olduğunu belirten Doğantekin, şöyle devam etti: “Ergenlik döneminde akranlar tarafından kabul edilmek ve bir gruba ait hissetmek gelişimsel olarak oldukça önemlidir. Aynı zamanda ödüle ve sosyal geri bildirime duyarlılık yüksekken, dürtü kontrolü, uzun vadeli sonuçları değerlendirme ve özdenetimle ilişkili sistemler gelişimini sürdürmektedir. Dolayısıyla bir yetişkinin ‘gereksiz bir risk’ olarak değerlendirdiği davranış, ergen için arkadaşları tarafından kabul edilme, eğlenme veya görünür olma fırsatı olarak algılanabilir. Araştırmalar da ergenlerde risk alma davranışlarının sosyal bağlamdan ve akranların davranışlarından önemli ölçüde etkilenebildiğini ortaya koyuyor.” “Daha çarpıcı içerik, daha fazla ilgi” döngüsü oluşabilir Sosyal medyada yeterince ilgi görmediğini düşünen bir çocuğun zaman içerisinde daha sıra dışı ve riskli içeriklere yönelmesinin mümkün olduğunu söyleyen Doğantekin, “Çocuk, sıradan paylaşımlarının az ilgi gördüğünü ancak daha sıra dışı veya sınırları zorlayan içeriklerin daha fazla izlendiğini fark ettiğinde, ‘daha çarpıcı içerik = daha fazla ilgi’ şeklinde bir öğrenme döngüsü oluşabilir. Beğenilerin ergenlerde ödül işlemeyle ilişkili beyin bölgelerinde daha güçlü yanıtlarla bağlantılı olduğunu gösteren çalışmalar da sosyal geri bildirimin bu yaş grubunda neden güçlü olabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.” dedi. Tehlike, zarar görülmesine rağmen davranışın sürdürülmesiyle büyüyor Sürekli dikkat çekmeye çalışmanın tek başına psikolojik bir bozukluk göstergesi olmadığını vurgulayan Doğantekin, “Tek başına dikkat çekme isteği psikolojik bir bozukluk anlamına gelmez. Burada davranışın sıklığı, şiddeti, kontrol edilebilirliği ve kişinin yaşamına verdiği zarar önemlidir. Kişi daha fazla ilgi görmek için fiziksel güvenliğini tekrar tekrar tehlikeye atıyor, zarar görmesine rağmen aynı davranışları sürdürüyor, sosyal medyada ilgi görmediğinde yoğun değersizlik veya öfke yaşıyor ya da giderek daha tehlikeli davranışlara ihtiyaç duyuyorsa psikolojik değerlendirme faydalı olacaktır. Özellikle çocuk ve ergenlerde buna dürtüsellik, kendine zarar verme davranışları, belirgin duygu durum değişiklikleri, okul ve aile ilişkilerinde bozulma veya sosyal medyadan uzak kaldığında yoğun sıkıntı eşlik ediyorsa profesyonel destek alınması önemlidir.” diye konuştu. Yasaklamak yerine düşündüren sorular sorun Ailelerin çocuklarını tehlikeli sosyal medya akımlarından korumak için yalnızca yasaklayıcı bir dil kullanmasının yeterli olmayabileceğine dikkat çeken Doğantekin, “Çocukları tehlikeli akımlardan korurken yalnızca ‘Bunu yapma’ demek yerine, neden yapmak istediğini anlamaya çalışmak daha koruyucu bir yaklaşım olabilir. ‘Bu video çok izlendiği için mi sana güvenli geliyor?’, ‘Kamera olmasaydı bunu yine yapmak ister miydin?’ veya ‘Bir şeyin çok beğenilmesi onun güvenli olduğu anlamına gelir mi?’ gibi sorular çocuğun eleştirel düşünme ve risk değerlendirme becerisini destekleyebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yunanistan mı, Dubai mi? Yatırımcılar Açısından Hangisi Daha Avantajlı? Haber

Yunanistan mı, Dubai mi? Yatırımcılar Açısından Hangisi Daha Avantajlı?

İki model arasındaki farkları değerlendiren Level Immigration & Properties CEO’su Haitham Ahmet Alamarioğlu, Yunanistan’ın kalıcı oturum yapısı ve son dönemde bazı adalarda uygulanan vergi indirimlerinin yatırımcı ilgisini artırdığını söyledi. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde, yatırım yoluyla oturum programları yalnızca seyahat özgürlüğü değil, uzun vadeli güvenlik ve yaşam planlaması açısından da stratejik önem taşıyor. Bu alanda en çok karşılaştırılan iki merkez ise Yunanistan ve Dubai. Her iki destinasyon da Golden Visa benzeri modeller sunarken, programların hukuki niteliği, yatırımın maliyeti ve sunduğu yaşam çerçevesi açısından belirgin şekilde ayrışıyor. Süreci değerlendiren Level Immigration & Properties Danışmanlık Hizmetleri CEO’su Haitham Ahmet Alamarioğlu, yatırımcıların karar verirken bu farkları net şekilde görmesi gerektiğini vurguladı. KALICI OTURUM – SÜRELİ OTURUM FARKI Yunanistan Golden Visa programı, gayrimenkul yatırımı yoluyla 5 yıllık ve yenilenebilir oturum izninin yanı sıra 7 yılın sonunda vatandaşlık imkanı sağlarken, bu statü AB içinde uzun vadeli bir yerleşim zemini sunuyor. Dubai’de ise yatırımcıların elde ettiği oturum hakkı süreli ve yenilenebilir bir statü olarak öne çıkıyor. Bu farkı değerlendiren Alamarioğlu, “Yunanistan modelinde yatırımcı, Avrupa Birliği içinde kalıcı bir oturum perspektifiyle hareket ediyor. Dubai’de ise statü daha çok süreli oturum mantığıyla ilerliyor. Bu iki yaklaşım, yatırımcının uzun vadeli planlarını doğrudan etkiliyor,” dedi. AB ERİŞİMİ VE KÜRESEL HAREKETLİLİK Yunanistan Golden Visa, yatırımcılara Schengen Bölgesi’nde vizesiz seyahat imkânı sunarken, Dubai modeli daha çok Orta Doğu merkezli bir yaşam ve iş ağına erişim sağlıyor. Alamarioğlu, “AB içinde serbest dolaşım imkânı, özellikle Türkiye’den başvuru yapan yatırımcılar için Yunanistan’ı daha cazip hale getiriyor. Dubai ise bölgesel bir ticaret ve iş merkezi olarak konumlanıyor,” ifadelerini kullandı. YATIRIM MALİYETİ VE İŞLETME GİDERLERİ Yunanistan’da Golden Visa kapsamında gayrimenkul yatırımı belirli bölgelerde 250 bin eurodan başlarken, Dubai’de yatırım tutarlarının yanı sıra yıllık aidat ve işletme giderleri yatırımcıların maliyet hesaplarında önemli bir kalem oluşturuyor. Bu noktaya dikkat çeken Alamarioğlu, “Dubai’de gayrimenkul yatırımı güçlü bir pazar sunsa da, düzenli aidat ve işletme maliyetleri net getiriyi etkiliyor. Yunanistan’da ise yatırımın işletme tarafı daha öngörülebilir bir yapı sunuyor,” dedi. YUNANİSTAN’DAN VERGİ HAMLESİ: 24 ADADA İNDİRİM Yunanistan’ın yatırımcılar ve yerleşim planı yapanlar açısından öne çıkan bir diğer başlığı ise vergi politikaları oluşturuyor. Son dönemde Yunanistan hükümeti, 24 adada KDV oranlarını düşüren uygulamayı yeniden devreye alarak bu bölgelerde yaşam ve yatırım maliyetlerini aşağı çekti. Alamarioğlu, bu adımı şu sözlerle değerlendirdi: “Vergi indirimi uygulanan 24 ada, hem yerleşim hem de gayrimenkul yatırımı açısından daha erişilebilir hale geliyor. Bu durum, özellikle yaşam maliyetine duyarlı yatırımcılar ve emekliler için Yunanistan’ı daha cazip bir noktaya taşıyor,” dedi. YAŞAM TARZI VE HEDEF KİTLE AYRIŞMASI Yunanistan, Akdeniz yaşam tarzı, AB standartlarında sağlık ve eğitim altyapısı ile daha çok yerleşim ve emeklilik odaklı bir profil çizerken; Dubai, dinamik iş ortamı ve ticaret ağıyla aktif iş hayatını sürdüren yatırımcılara hitap ediyor. Alamarioğlu, “Yunanistan, ‘Avrupa’da sakin ve uzun vadeli bir yaşam’ arayanlara; Dubai ise ‘bölgesel iş ve finans merkezi’ odağıyla hareket edenlere sesleniyor. Bu nedenle yatırımcıların önce kendi beklentilerini netleştirmesi gerekiyor,” diye konuştu. DOĞRU PROGRAM, DOĞRU PLANLAMA Golden Visa programlarının tek tip olmadığını vurgulayan Alamarioğlu, yatırımcıların karar sürecinde profesyonel destek almasının önemine dikkat çekti. “Golden Visa, her ülkede aynı anlama gelmiyor. Statünün süresi, hakların kapsamı ve uzun vadeli sonuçlar mutlaka doğru analiz edilmeli. Biz Level Immigration & Properties olarak, yatırımcının hedeflerine en uygun ülke ve programı belirleyip süreci baştan sona mevzuata uygun şekilde yönetiyoruz,” dedi. Alamarioğlu’na göre Yunanistan ve Dubai, farklı beklentilere hitap eden iki güçlü model sunuyor; doğru tercih ise yatırımcının yaşam planı, hareketlilik ihtiyacı ve uzun vadeli hedefleri doğrultusunda şekilleniyor.

Ebeveynler Akran Zorbalığına Karşı Bu Belirtileri Atlamamalı! Haber

Ebeveynler Akran Zorbalığına Karşı Bu Belirtileri Atlamamalı!

Fiziksel Belirtiler İlk Sinyali Verebiliyor Vücutta açıklanamayan morluklar, eşyaların hasar görmesi, okul çantasının sık sık kaybolması gibi fiziksel işaretler zorbalığın erken belirtileri arasında yer alıyor. Çocuğun okula gitmek istememesi, karın ve baş ağrısı gibi sık tekrarlayan yakınmalar da ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli göstergelerden biri olarak öne çıkıyor. Dursun, “Çocuklar çoğu zaman yaşadıkları zorbalığı söylemekten çekinir. Bu nedenle fiziksel değişiklikler ebeveynler için en görünür sinyallerden biridir,” diyor. Duygusal Değişiklikler Sessiz Bir Alarm Niteliğinde İçe kapanma, sessizleşme, daha önce keyif aldığı aktivitelerden uzaklaşma, okul saatleri yaklaşırken artan kaygı, ani öfke patlamaları ve sık ağlama nöbetleri zorbalığın duygusal etkilerini gözler önüne seriyor. Dursun, “Öz güvende hızlı düşüş ve kendini suçlama eğilimi, çocukların içsel dünyasında ciddi bir zorlanmanın habercisi olabilir,” diyerek ebeveynleri uyarıyor. Davranışsal Değişiklikler Gözden Kaçırılmamalı Devamsızlıkların artması, ders notlarında düşüş, sosyal ortamlardan uzaklaşma, arkadaş ilişkilerinin zayıflaması ve yalnız vakit geçirme isteği davranışsal düzeyde görülen etkiler arasında bulunuyor. Sosyal medya hesaplarını kapatma, çevrim içi olmaktan kaçınma ve mesajları silme gibi dijital davranış değişiklikleri de zorbalığın önemli göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. Sosyal İzolasyon Ciddiye Alınmalı Arkadaş grubunun tamamen değişmesi veya ortadan kalkması, sosyal etkinliklere davet edilmemek, okuldan mutsuz dönmek ya da yalnızlık hissinin artması zorbalığın sosyal boyutunu ortaya çıkarıyor. Dursun, bu durumun uzun vadede hem öz güven hem de sosyal beceriler üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğini belirtiyor. Zorbalığın Uzun Vadeli Etkileri Derinleşebiliyor Araştırmalar, akran zorbalığına maruz kalan çocuklarda kaygı bozukluğu riskinin yaklaşık üç kat, depresyon riskinin ise iki ila dört kat daha yüksek olduğunu gösteriyor. Sürekli eleştirilme, aşağılanma ve dışlanma, çocukta “değersizlik” algısını pekiştirerek bu etkilerin ergenlikten yetişkinliğe kadar devam etmesine neden olabiliyor. Dursun, bu durumun gelecekte akademik başarıyı, sosyal ilişkileri ve mesleki performansı olumsuz etkileyebileceğini, hatta travma belirtilerine yol açabileceğini vurguluyor. Dijital Zorbalık Evde Bile Bitmeyen Bir Tehdit Artan ekran süresi ve sosyal medya kullanımıyla birlikte dijital zorbalık da çocuklar için daha görünmez ve daha sürekli bir hale geliyor. Yüz yüze zorbalık belirli ortamlarda yaşanırken, dijital zorbalık 7/24 devam edebiliyor. Bu durum çocuğun güvenli alanı olan evde dahi kendini tehdit altında hissetmesine neden oluyor. Ebeveynlerin İlk Tepkisi Sürecin Yönetimini Belirliyor Zorbalığa maruz kalan çocukların çoğu zaman utanma, suçluluk ve korku nedeniyle yaşadıklarını anlatmaktan çekinebildiğini belirten Dursun, ebeveynlerin yargılamadan dinlemesi gerektiğinin altını çiziyor ve “Empatik yaklaşım, sakin kalmak, somut sorular sormak çocuğun kendini ifade etmesini kolaylaştırır,” diye ekliyor. Ebeveynlerin çocuğu suçlayan ya da küçümseyen ifadelerden kesinlikle kaçınması gerektiğini belirtiyor. Aile–Okul İş Birliği Zorbalığın Etkisini Azaltıyor Zorbalıkla mücadelede en etkili adımlardan biri aile ile okul arasında kurulacak iş birliği. Çocuğun okulda kendini güvende hissedebileceği yetişkinlerin belirlenmesi ve öğretmenlerle sürecin birlikte yönetilmesi, zorbalığın etkilerini önemli ölçüde azaltabiliyor. Sosyal beceri geliştirici etkinlikler ise çocuğun öz güvenini yeniden güçlendirmesine yardımcı oluyor. Sosyal Medyada Zorbalığı Önlemek İçin Üçlü Destek Gerekli Ailelerin çocukların gizlilik ayarlarını düzenli olarak kontrol etmesi, takip listelerini gözden geçirmesi ve ekran süresini dengelemesi dijital güvenlik açısından kritik önem taşıyor. Okullarda verilen dijital farkındalık eğitimleri çocukları bilinçlendirirken, çocukların da güvenli paylaşım alışkanlıkları edinmesi zorbalığın yayılmasını engelleyebiliyor. Zorbalığa tanık olan çocukların bir yetişkine haber vermeyi öğrenmesi ise akran destek mekanizmasını güçlendiriyor. Zorbalığın erken fark edilmesi çocukların duygusal iyilik halini korumada büyük önem taşıyor. Çakmak Erdem Hastanesi’nde görev yapan Klinik Psikolog Tuğçe R. Tuncel Dursun, ailelerin küçük sinyalleri göz ardı etmemesinin ve gerektiğinde profesyonel destek almasının uzun vadeli etkileri azaltabileceğini belirtiyor.

Sanal Kumar Gençliği Tehdit Ediyor! Haber

Sanal Kumar Gençliği Tehdit Ediyor!

Ailelerin gözlemlemesi gereken kritik belirtilere işaret eden Sedef Koç Bal, “Oyuna yatırılan bahisler nedeniyle kontrolsüz para harcamalarının görülmesi ve sık sık ihtiyaç dışı para talep edilmesi ilk dikkat çeken işaretlerdir. Ayrıca bireyin aile ortamında daha az bulunması, evde olsa bile zihninin sürekli oyunda olması, engellendiğini düşündüğü anlarda öfke, tahammülsüzlük gibi tepkiler göstermesi de bir sorunun varlığına işaret eder.” dedi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, gençler arasında yaygınlaşan sanal kumar bağımlılığını değerlendirdi. Renkli oyunlar sanal kumar tuzağına dönüşüyor Dijitalleşmenin getirdiği kolay erişim ve akranlar arasında popülerliğin sanal kumar bağımlılığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, özellikle gençler arasında yaygınlaşan, renkli ve eğlenceli arayüzlere sahip bazı mobil uygulamaların, aslında bahis sistemi üzerine kurulu sanal kumar tuzağı olduğunu ifade etti. Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bu tarz oyunların başlangıçta eğlence vaat ettiğini, ancak hızlıca kontrol kaybına dönüştüğünü belirterek, “Renkli şekerleri eşleştirme ya da farklı kombinasyonlar yapmaya dayanan ve üzerine bahis konulan oyunlar, şans oyunu gibi görünse de neden olduğu maddi kayıplar ve sorunlar nedeniyle sanal kumar bağımlılığını akla getiriyor. Bu oyunlar, beyinde dopamin salgısını artırarak ‘haz’ duygusunu tetikliyor. Üstelik bu haz arayışı sadece oyunda uzun süre vakit geçirmekle sınırlı kalmıyor; birçok kişi oyuna para yatırarak bu süreci daha da artırıyor.” diye anlattı. Kaybettiklerini kazanma hırsı ve akran popülerliği Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, sanal kumarın gençleri çeken en büyük faktörlerinden birinin, kazanma ve kaybetme arasındaki heyecan döngüsü olduğunu, bu döngünün, kayıplar yaşandıkça "Kaybettiklerimi tekrar kazanmalıyım" hedefine dönüştüğünü ve bağımlılığın derinleştiğini kaydederek, “Kazanma ve kaybetme arasındaki hızlı değişimler heyecan verse de, zamanla yaşanan kayıplar kişide ‘Kaybettiklerimi geri almalıyım’ düşüncesini doğurarak yeni bir hedef yaratıyor. Gençlerin bu oyunlara ilgisini canlı tutan bir diğer unsur ise akranları arasında popüler olması. Sosyal çevre, gençleri arkadaş grubuna uyum sağlamak ve dışlanmamak için benzer deneyimleri yaşamaya yönlendiriyor.” dedi. Ailelerin çocuklarının dijital araçlarla geçirdiği zamanı değil, bu davranışın neden olduğu sorunları takip etmesi gerektiğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Sanal kumar bağımlılığı geliştiğinde, bireyin akademik, sosyal ve ailevi işlevselliği zayıflıyor.” ifadesinde bulundu. Aileler için dikkat çeken belirtiler neler? Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, ailelerin gözlemlemesi gereken kritik belirtileri şöyle sıraladı: “Oyuna yatırılan bahisler nedeniyle kontrolsüz para harcamalarının görülmesi ve sık sık ihtiyaç dışı para talep edilmesi ilk dikkat çeken işaretlerdir. Teknolojik cihazlarda geçirilen sürenin yaş grubuna önerilen sınırların üzerine çıkması, bu dengenin bozulmasıyla birlikte akademik başarının düşmesi, okulda devamsızlıkların artması ve kişinin keyif aldığı aktivitelerden uzaklaşması gibi değişiklikler ise sağlıklı iletişim kurulan bir aile tarafından genellikle fark edilebilir. Ayrıca bireyin aile ortamında daha az bulunması, evde olsa bile zihninin sürekli oyunda olması, engellendiğini düşündüğü anlarda öfke, tahammülsüzlük gibi tepkiler göstermesi de bir sorunun varlığına işaret eder.” Bağımlılık gelişince yalan ve gizleme ortaya çıkıyor Kumar bağımlılığı yerleştiğinde, bireylerin utanç ve suçluluk duygularının yanı sıra, oyuna devam edebilmek amacıyla yalan söyleme ve gerçeği saklama davranışları sergilediğini belirten Sedef Koç Bal, bu aşamada profesyonel destek almanın zorunlu olduğunu ifade etti. Sedef Koç Bal, sağlıklı sınırların önemini ve tedavi sürecinin kapsamını şu sözlerle anlattı: “Çocuğun gelişim dönemine uygun bir yaklaşımla, açık ve sağlıklı iletişim kurulması önemlidir. Dijital dünyanın oluşturduğu riskler anlatılırken, çocuğun duygu ve düşünceleri ile bireysel ihtiyaçları mutlaka dikkate alınmalıdır. Tedavi sürecinin amacı yalnızca oyuna erişimi kısıtlamak değildir; davranışın altında yatan nedenleri değerlendirmek, gerekli görüldüğünde ilaç desteğine başvurmak, riskleri ve koruyucu önlemleri belirlemek, etkili baş etme yöntemleri geliştirmek ve finansal yönetim planı oluşturmak gibi kapsamlı bir süreç hedeflenir. Bu süreçte aile desteği kritik rol oynar; ancak bu destek, sınırsız maddi yardım sağlamak ya da ortaya çıkan borçları kapatmak olarak anlaşılmamalıdır. Ailenin görevi, yapıcı sınırlar koymak, doğru iletişim kurmak ve tedavi sürecini güçlendirmektir.”

   Peş Peşe Depremler Sonrası Ebeveynlere Önemli Uyarılar Haber

  Peş Peşe Depremler Sonrası Ebeveynlere Önemli Uyarılar

Nev Sağlık Grubu Klinik Psikoloji Bölümü’nden Psikolog Helin Ezgi Deniz, depremlerin özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik etkilerine dikkat çekerek, “Her deprem aynı etkiyi yaratmaz” dedi. “Çocuklar için güven duygusu evin sağlamlığıyla başlar” Deniz, “Deprem, yetişkinler için bile sarsıcı bir deneyimken, çocuklar ve gençler için çok daha derin bir anlam taşır. Onların dünyasında güven duygusu; evin sağlamlığı, çevrenin öngörülebilirliği, hayatın belli bir ritimde akmasıyla beslenir. Bir deprem, işte o güvenin temelini sallayan, “Ev dediğim yer beni her zaman korumayabilir” gerçeğini acı bir şekilde hatırlatan bir olaydır. Ama burada önemli bir ayrım var: Her deprem aynı psikolojik etkiyi yaratmaz” dedi. “Büyük ve yıkıcı depremler travma riski taşır” Helin Ezgi Deniz, büyük, yıkıcı, can kaybı riski taşıyan depremlerin çocuklar ve gençler için travma açısından yüksek riskli olduğunu belirtti. Deniz, “Özellikle ölüm tehdidi algısının çok net olduğu, enkaz görüntülerinin yaşandığı ya da yakınlarının kaybedildiği durumlar, beynin hayatta kalma merkezini tetikler. Olay bitse bile tetikte olma hali, kabuslar, yoğun kaygı ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri uzun süre devam edebilir. Bu tür durumlarda iyileşme süreci daha uzun ve çoğu zaman profesyonel destek gerektirir” ifadelerinde bulundu. “Hissedilen ama yıkıma yol açmayan depremler daha çok kısa süreli korku yaratır” Deniz, “Çocuk ya da genç, birkaç gün uyumakta zorlanabilir, sallantı hissi yaşamaya devam edebilir, ani seslere irkilebilir. Ama ölüm tehlikesi yaşanmadığı ve sonrasında güven duygusu yeniden sağlandığı sürece bu tepkiler genellikle kısa sürede azalır” dedi. “Ebeveynlerin tutumu belirleyici” Deniz, yetişkinlerin tepkisinin çocukların psikolojik etkilenmesinde büyük rol oynadığını vurgulayarak, “Yıkım olmayan bir depremde ebeveynlerin aşırı panik tepkisi göstermesi, olayı dramatize etmesi; çocuktaki hafif korkuyu gereksiz yere kalıcı bir kaygıya dönüştürebilir. Tam tersine, sakin ve güven verici bir tavır; ‘Artık olmayacak’ gibi gerçek dışı sözler yerine, ‘Şu anda güvendeyiz, seni korumak için buradayız’ gibi hem gerçekçi hem koruyucu cümleler, psikolojik iyileşmeyi destekler” diye konuştu. “Depreme hazırlık, psikolojik dayanıklılığı artırır” Helin Ezgi Deniz, dayanıklılığın depremden önce inşa edildiğini ifade ederek, ailelerin çocuk ve gençlerle birlikte hazırlık yapmasının önemine değindi: “Deprem çantası hazırlamak, oturdukları binanın güvenliğini kontrol ettirmek, ailece deprem tatbikatı yapmak ve ‘Deprem olursa nerede buluşacağız, nasıl iletişim kuracağız?’ gibi konuları netleştirmek çok kıymetlidir. Bu tür hazırlıklar, gençlere ‘Ben pasif bir kurban değilim, bir planım var’ hissini verir.” “Oyun, sanat ve spor iyileştirir” Deprem sonrası toparlanma sürecinde rutinlerin korunması, sevilen eşyaların ve tanıdık yüzlerin çocuklara iyi geldiği belirtildi. “Bazı çocuklar yaşadıkları korkuyu oyunlarında ya da resimlerinde tekrar tekrar canlandırabilir; bu onların olayı anlamlandırma çabasıdır ve genellikle sağlıklı bir iyileşme sürecinin parçasıdır.” “Asıl kalıcı olan bazen korku değil, güven hissidir” Helin Ezgi Deniz, çocukların doğru destekle yüksek bir toparlanma kapasitesine sahip olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Her deprem bir iz bırakır ama bu izin travmaya dönüşüp dönüşmeyeceği; yaşanan olayın şiddeti, tehdit algısı, öncesindeki hazırlık düzeyi ve sonrasında sağlanan güven ortamıyla doğrudan ilgilidir. Çocuklar ve gençler, destek gördüklerinde ve ne yapacaklarını bildiklerinde olağanüstü bir toparlanma kapasitesine sahiptir. Bazen bir sarsıntının ardından en kalıcı olan şey korku değil, ‘Beni koruyan ve ne yapacağını bilen insanlar var’ hissidir.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.