Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Psikiyatri

Kapsül Haber Ajansı - Psikiyatri haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Psikiyatri haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Tükenmişlik Sendromu Bulaşıyor! Haber

Tükenmişlik Sendromu Bulaşıyor!

Sabahları uyanmak istemiyor, kendinizi bitkin, yetersiz ve sürekli duvara çarpıyormuş gibi hissediyorsanız tükenmişlik sendromu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Talat Sarıkavak, özellikle son yıllarda iş ile yaşam sınırlarının silikleşmesi, artan iş yükü, işyerinde kendini güvende hissetmemek ve sürekli ulaşılabilir olma baskısının tükenmişlik sendromuna zemin hazırlayabildiğini belirterek, “Şüphesiz kurumların da bazı düzenlemeleri mutlaka yapmaları gerekir. Ancak bireysel olarak günlük yaşantınızda yapabileceğiniz bazı değişiklikler de, tükenmişliğin fiziksel ve ruhsal açıdan daha ciddi boyutlara ulaşmasını önlemeye katkı sağlayabilir. Gerekli önlemler alınmadığında ise tükenmişlik; hafıza ve uyku sorunlarından mide-bağırsak şikayetlerine, kalp ve damar sağlığından bağışıklık sisteminin zayıflamasına dek çeşitli fiziksel ve ruhsal sorunlarla ilişkili olabilmektedir” diyor. Günümüzde tükenmişliğin sıklıkla depresyonla karıştırıldığını, bu durumun da gereksiz ve artan antidepresan kullanımına yol açabildiğini belirten Dr. Sarıkavak, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü kapsamında yaptığı açıklamada, tükenmişlik sendromuna karşı kişisel olarak alınabilecek 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Size iyi gelen uğraşlar edinin Bireylerin iş saatleri dışında tamamen farklı bir kimliğe bürünebilmeleri hayati önem taşır. Düzenli yürüyüş, bütçe gerektirmeyen el sanatları veya okuma grupları gibi hobiler zihni yeniler. Özellikle sivil toplum kuruluşlarında gönüllü sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunmak, tükenmişlikte sıklıkla kaybolan ‘kişisel başarı ve işe yarama’ hissini güçlü bir şekilde onararak kişiye doğal bir psikolojik kalkan sağlar. Ekran maruziyetini sınırlayın Modern çağın en sinsi tehlikelerinden biri olan ‘dijital yorgunluk’, yoğun ekran maruziyetiyle birlikte beynin sürekli alarm halinde kalmasına neden olabilir. Bu durum uyku hijyenini bozarak strese karşı bedeni koruyan melatonin hormonunun salgılanmasını baskılayabilir. Sağlıklı kalmak için ekran maruziyetini özellikle akşam saatlerinde sınırlamak ve biyolojik uyku ritmini tavizsiz bir şekilde korumak, bedenin stres yükünü azaltmak açısından kritik rol oynar. Stresi yönetmeyi öğrenin Tükenmişliğe karşı, farkındalık (mindfulness) temelli stres azaltma uygulamaları, beynin korku ve stres tepkilerini azaltarak duygusal tükenmeyi kısa vadede hafifletmeye ve kişinin ‘anda kalmasına’ yardımcı olabilir. Ancak kalıcı bir iyileşme sağlamak için psikoterapi yöntemlerinden yararlanılmalıdır. Psikoterapi, kişinin olayları felaketleştirme eğilimini, mükemmeliyetçiliğini ve sınır koymakta yaşadığı güçlükleri ele alarak uzun vadede daha sağlıklı başa çıkma becerileri ve psikolojik dayanıklılık geliştirmesine yardımcı olabilir. İş stresini eve taşımayın Psikiyatri Uzmanı Dr. Talat Sarıkavak “Tükenmişlik, tıpkı bulaşıcı bir hastalık gibi iş yerinden aile yaşamına sıçrama ve eşlerin veya çocukların psikolojisini bozma potansiyeline sahiptir. Araştırmalar, stresini eve taşıyan kişilerin eşlerinde de benzer tükenmişlik ve performans düşüşleri görüldüğünü kanıtlamaktadır. Eve girmeden önce zihinsel bir bariyer oluşturmak, evde iş konuşmamak ve aile içi iletişimde ‘işten psikolojik olarak kopabilmeyi’ başarmak, hem bireyi hem de ailenin bütünlüğünü korur” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer? Haber

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer?

Panik atak, belirgin bir tehlike bulunmadığı durumlarda bile aniden başlayan yoğun korku veya rahatsızlık hissiyle ortaya çıkabilen bir durum olarak tanımlanıyor. Atak sırasında yaşanan fiziksel belirtiler oldukça güçlü olabildiğinden kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını veya kontrolünü kaybedeceğini düşünebiliyor. Panik atak tek başına bir kez yaşanabileceği gibi bazı kişilerde tekrarlayan ataklar şeklinde de görülebiliyor. Tekrarlayan beklenmedik panik ataklara, yeni bir atak yaşama konusunda sürekli kaygının veya buna bağlı davranış değişikliklerinin eşlik etmesi ise panik bozukluk açısından değerlendirme gerektirebiliyor. Panik Atak Belirtileri Nelerdir? Panik atak belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebiliyor. Belirtiler çoğunlukla kısa sürede yoğunlaşıyor ve hem fiziksel hem de psikolojik yakınmalar bir arada görülebiliyor. Panik atak sırasında kalp çarpıntısı, kalp hızında artış, terleme, titreme, nefes darlığı veya boğuluyor gibi hissetme, göğüs ağrısı ya da sıkışması, mide bulantısı, baş dönmesi, uyuşma ve karıncalanma gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor. Bunlara çevrenin gerçek dışı gelmesi, kişinin kendisine yabancılaşmış gibi hissetmesi, kontrolünü kaybetme korkusu ve ölüm korkusu da eşlik edebiliyor. Özellikle ilk kez yaşandığında bu belirtiler başka sağlık sorunlarıyla karıştırılabildiği için tıbbi değerlendirme önem taşıyor. Panik Atak Neden Olur? Panik atağın ortaya çıkmasında tek bir nedenden söz etmek her zaman mümkün değil. Genetik yatkınlık, stresli yaşam olayları ve beynin korku ve stres tepkileriyle ilişkili mekanizmaları gibi birçok faktörün etkili olabileceği düşünülüyor. Yoğun stres dönemleri ve önemli yaşam değişiklikleri bazı kişilerde atakların ortaya çıkmasıyla ilişkili olabiliyor. Bunun yanında yüksek miktarda kafein gibi uyarıcıların bazı kişilerde çarpıntı ve kaygı belirtilerini artırabileceği unutulmamalı. Benzer belirtilerin tiroit hastalıkları, kalp-damar sorunları veya farklı sağlık problemleriyle ilişkili olabilmesi nedeniyle kişinin kendi kendine “panik atak” tanısı koyması yerine bir sağlık uzmanına başvurması gerekiyor. Panik Atak Ne Kadar Sürer? Panik atak belirtileri genellikle aniden başlıyor ve kısa süre içerisinde en yoğun seviyesine ulaşabiliyor. Atağın süresi ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Atak sona erdikten sonra ise bazı kişilerde yorgunluk, huzursuzluk veya tekrar atak geçirme korkusu devam edebiliyor. Panik Atak Sırasında Ne Yapılmalı? Panik atak sırasında mümkün olduğunca güvenli ve sakin bir ortamda kalmak, nefesi hızlı ve yüzeysel hale getirmemeye çalışmak ve yavaş, kontrollü nefes almaya odaklanmak rahatlamaya yardımcı olabilir. Kişinin daha önce doktor tarafından panik atak açısından değerlendirilmiş olması durumunda, kendisine önerilen başa çıkma yöntemlerini uygulaması faydalı olabilir. Ancak göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı, bayılma veya kişinin daha önce yaşamadığı şiddetli belirtiler söz konusuysa bunların yalnızca panik atağa bağlı olduğu varsayılmamalı. Özellikle ilk kez ortaya çıkan veya alışılmıştan farklı belirtilerde acil tıbbi değerlendirme gerekebilir. Panik Atak Nasıl Geçer? Tekrarlayan panik atakların tedavisinde kişinin durumuna göre psikoterapi ve gerektiğinde ilaç tedavisinden yararlanılabiliyor. Özellikle bilişsel davranışçı terapi, panik bozukluğun tedavisinde kullanılan temel psikoterapi yaklaşımları arasında bulunuyor. Tedavinin kişiye özel planlanması gerekiyor. Bu nedenle sık sık panik atak yaşayan, yeni bir atak geçirme korkusuyla günlük yaşamını kısıtlayan veya iş, okul ve sosyal hayatı olumsuz etkilenen kişilerin psikiyatri hekimi ya da uygun bir sağlık profesyoneline başvurması önem taşıyor. Panik Atak ile Kalp Krizi Nasıl Ayırt Edilir? Panik atak ile kalp krizi sırasında göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi bazı ortak belirtiler görülebilir. Bu nedenle yalnızca belirtilere bakarak kişinin kendi kendine kesin ayrım yapması güvenli değildir. Yeni başlayan, şiddetli veya geçmeyen göğüs ağrısı; belirgin nefes darlığı, bayılma ya da ciddi bir sağlık sorununu düşündüren belirtilerde acil tıbbi yardım alınmalıdır. Panik Atak Tedavi Edilebilir mi? Panik atak ve panik bozukluk uygun değerlendirme ve tedaviyle yönetilebilen durumlardır. Erken dönemde profesyonel destek almak, kişinin belirtilerini anlamasına, ataklarla baş etme becerileri geliştirmesine ve atak korkusu nedeniyle yaşamını kısıtlamasının önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a Haber

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Sürüyorsa Dikkat!a

Özellikle tüketim miktarının giderek artması ve alkolü kontrol etmekte zorlanılmasının riskli kullanıma işaret ettiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “‘Tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir.” dedi. Tatil sonrasında alkol tüketiminin devam etmesinin göz ardı edilmemesi gereken bir belirti olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, alkol kullanımıyla ilgili değişimlerin erken fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu. Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir! Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi. Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir! Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi. Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir! Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.” Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli! Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi. Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir! Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi. Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu. Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli! Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi. Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı! Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi. Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı: “Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Paranoya Sadece Şüphecilik Değil! Haber

Paranoya Sadece Şüphecilik Değil!

Bu yanlış inancın sıklıkla bir fenalık görme veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, “Kişi Tanrı, peygamber ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir cemaat de toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz.” dedi. Paranoyanın şizofreniden farklı olarak kişinin yaşamının diğer alanlarında işlevselliğini koruyabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tan, paranoid kişilik ile paranoyanın da birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, paranoyanın belirtileri, şizofreni ve paranoid kişilikten farkları, olası risk faktörleri ve tedavi sürecinde yaşanan güçlükleri hakkında açıklamalarda bulundu. Paranoyanın temel belirtisi hezeyandır! Paranoyanın, tek belirtisi hezeyan (sanrı) olan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Oğuz Tan, “Hezeyan ya da sanrı, mantıklı tartışmayla düzeltilemeyen yanlış inançtır. Yani kişi yanlış bir şeye inanır ve katiyen aksini ispat edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın, bu düşünceyi değiştiremezsiniz.” dedi. Bu yanlış inancın sıklıkla bir fenalık görme veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tan, “Kişi, ‘birileri beni takip ediyor, beni öldürecekler’, ‘evime kameralar yerleştirdiler’, ‘televizyonda geçen altyazılar beni tehdit ediyor’, ‘insanlar bana zarar vermeye, beni delirtmeye çalışıyor’ diye düşünebilir. Katiyen aksini ispat edemezsiniz. Kişi buna inanır. Bu yanlış inanç mistik alanda da olabilir. Kişi Tanrı, peygamber ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir cemaat de toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz. Ya da İstanbul'un üçte birinin kendisinin olduğuna, büyük bir icat yaptığına veya 500 tane patent hakkı bulunduğuna inanabilir. Tamamen gerçek dışı olduğu ve herkese gerçek dışı geldiği hâlde kişi buna inanır ve kendi içinde tutarlı birtakım kanıtlarla bunu savunur.” şeklinde konuştu. Fazla bilgiye maruz kalmak, kişinin paranoyaya olan yatkınlığını ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir! Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin yanıltıp paranoyaya sebep olduğuna dair henüz bir bulgu olmadığını aktaran Prof. Dr. Oğuz Tan, “Tabii bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; paranoya hastaları vardır, bir de paranoyaya yatkın olanlar vardır. Fazla bilgiye maruz kalmak, fazla araştırma yapmak ve fazla soruşturmak kişinin paranoyaya olan yatkınlığını besleyip ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir.” dedi. En önemli faktörlerden birinin madde kullanımı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tan, “Esrar dâhil metamfetamin ve kokain çok sıklıkla paranoya durumuna yol açar. Uzun süre alkol kullanımı da paranoya gelişimine yol açabilir.” ifadelerini kullandı. Paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir! Paranoya yaşayan kişinin, gerçekle düşünceyi birbirinden ayırt edemediğine işaret eden Prof. Dr. Tan, “Düşüncelerinin gerçek olduğuna inanır ve çevresinden kanıt toplar.” dedi. Paranoya ile şizofreni arasındaki farklara değinen Prof. Dr. Tan, şunları söyledi: “Şizofrenide de hezeyanlar görülür. Fakat şizofreni hastası kanıt toplamaz ve tutarlı olma kaygısı gütmez. Paranoyada ise kişi kanıt toplar ve tutarlı olma kaygısı güder. Üstelik paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir. Kişi işini başarıyla devam ettirir, ailevi sorumluluklarını yerine getirir, çevresiyle ilişkilerini sürdürür. Düzgün konuşur, düzgün anlatır ve dinler. Bu yüzden aile hastalığın şiddetinin farkında olsa da, kişinin hayatındaki diğer alanlar normal olduğu için bazı insanları da kendisine inandırabilir.” Paranoya ile paranoid kişilik aynı şey değil! Paranoya ile aşırı şüphecilik, yani paranoid eğilim ya da paranoid kişiliğin aynı şey olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tan, “Paranoyada tek bir alanda kesin bir inanç vardır. Örneğin ‘beni takip ediyorlar, öldürecekler’, ‘eşim beni aldatıyor’ ya da ‘ben Tanrıyım, peygamberim’ gibi gerçek dışı ama kesin bir inanç söz konusudur.” dedi. Paranoid eğilimde ise daha çok kuşkuculuk olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tan, “Kişi insanların kötü niyetli olduğuna, kendisine kötülük istediklerine inanır ve buluttan nem kapar. Tek bir belirli alanda gerçek dışı bir inanç yoktur; hayatın her alanında ve her gün kuşkuculuk vardır. Mesela ‘eşim beni aldatıyor’ diye düşünmez ama ‘Neredeydin?, Ne yapıyordun?, Bir yere mi gittin?, Neden bana yalan söyledin?’ gibi kuşkucu düşünceler taşır.” açıklamasını yaptı. Kişi hasta olduğuna inanmaz! Paranoid düşüncelerin tedavisinin olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz Tan, sözlerini şöyle tamamladı: “Hastaların önemli bir kısmı tedaviye iyi cevap verir. Tabii maalesef tedaviye cevap vermeyenler de vardır. Tedavi şarttır çünkü kişi durduk yere, tedavi görmeden düzelmez. En büyük problem, paranoya hastalarında içgörünün olmamasıdır. Kişi hasta olduğuna inanmaz. ‘Siz yanlış biliyorsunuz. Kesinlikle bunun doğru olduğuna inanıyorum’ der. Hastaların büyük bölümü tedaviye inanmadığı için onları ikna etmek ve tedavi etmek zordur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

ABB’den Bağımlılıkla Mücadelede Örnek Model Haber

ABB’den Bağımlılıkla Mücadelede Örnek Model

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) bağımlılıkla mücadele kapsamında Temelli’de hayata geçirdiği “Özgür Köy Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi”, kapsamlı tedavi ve rehabilitasyon hizmetleriyle çalışmalarını sürdürüyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından atıl durumdaki alanın yenilenmesiyle hizmete açılan merkezde, bağımlılıkla mücadele eden bireylere hem tıbbi hem de sosyal destek sağlanıyor. HEM TEDAVİ HEM SOSYAL REHABİLİTASYON ABB ile Lokman Hekim Üniversitesi iş birliğiyle faaliyetine devam eden merkezde; madde kullanımı, depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi rahatsızlıkları bulunan bireyler için entegre servis hizmeti veriliyor. Ayrıca 18 yaş altı çocuklara yönelik ÇEMATEM servisi de merkez bünyesinde faaliyet gösteriyor. Toplam 39 yatak kapasitesine sahip merkezde kadın, erkek ve çocuk danışanlar için ayrı servisler bulunuyor. Özgür Köy’de danışanlar, uzman psikiyatristler eşliğinde yatılı tedavi görürken aynı zamanda sosyal ve kültürel faaliyetlere de katılıyor. Kütüphane, spor aktiviteleri, grup terapileri ve atölye çalışmalarıyla bireylerin yeniden sosyal hayata kazandırılması hedefleniyor. YILLIK ORTALAMA 450 HASTA Özgür Köy Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi Sorumlusu ve Lokman Hekim Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zehra Arıkan, merkezde yürütülen çalışmalara ilişkin şu bilgileri verdi: “Burada, 39 yatağımız, 4 tane de servisimiz var; kadın, erkek ve çocuk hastalarımız için. Yıllık ortalama 450 civarı hastamız oluyor. ‘Minnesota Modeli’ dediğimiz bir program uyguluyoruz. Daha çok grup terapileriyle giden bir program ve bağımlılıkta oldukça da iyi sonuç aldığımızı düşünüyoruz. Tabii ki bağımlılıkta en önemli şey bağımlı olmamak. Olduktan sonra, bir duyarlılık kazanıyorsunuz ve yaşam boyu devam ediyor.” Tedavi süreçlerinin kişiye özel planlandığını belirten Arıkan, danışanların ihtiyaçlarına göre terapi, ilaç desteği ve sosyal rehabilitasyon çalışmalarının birlikte yürütüldüğünü ifade etti. TÜRKİYE’YE ÖRNEK OLUYOR Yerel yönetim ve üniversite iş birliğiyle hayata geçirilen merkezin Türkiye’de örnek bir model olduğunu vurgulayan Arıkan, “Zaman zaman çevre illerden de geliyorlar, izliyorlar ya da ben gidip anlatıyorum oralarda nasıl yürüdüğünü, nasıl işlediğini. Böylelikle burayı, ‘Bir Türkiye modeli olur mu?’ diye düşünüyoruz gerçekten ve ben olacağına da inanıyorum. Çünkü bu model; hastaları etiketlemeyen, yargılamayan, ihtiyaçları olduğu an buraya gelmelerine yardımcı olan bir model” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğum Sonrası Depresyona Dikkat! Haber

Doğum Sonrası Depresyona Dikkat!

Öyle ki, annelerin bir kısmı doğum sonrası dönemde duygusal dalgalanmalar yaşarken bazı kadınlarda belirtiler daha ağır seyrederek “doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon)” olarak adlandırılan klinik bir tablo oluşturabiliyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kevser Altıntaş, bilinçli bir hazırlığın, riskleri azaltacağının ve süreci daha sağlıklı hale getireceğinin altını çizerek şunları söylüyor: “Annelik her zaman kusursuz geçen bir süreç olmayabilir. Doğum sonrası dönemlerde duygusal olarak tükenmiş hissetmek, zorlanmak ya da yardım ihtiyacı duymak bir zayıflık değildir. Önemli olan erken fark etmek ve yardım istemekten çekinmemektir. Unutmayın, destek istemek bir eksiklik değil; hem kendiniz hem de bebeğiniz için attığınız güçlü ve iyileştirici bir adımdır.” Doğum Sonrası Her Duygu Değişimi Depresyon mu? Toplumda yaygın görülen doğum sonrası dönemdeki duygusal dalgalanmalarda birçok anne ilk birkaç gün veya hafta içinde ağlama nöbetleri, huzursuzluk, duygu durum değişiklikleri yaşayabiliyor. “Annelik hüznü (Baby blues)” olarak da bilinen bu durum genellikle 7-14 gün içinde kendiliğinden geçiyor. Ancak postpartum depresyon çok daha ciddi bir tablonun adı. Belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk 4 ilâ 6 haftada ortaya çıksa da bazı kadınlarda doğumdan birkaç ay sonra, hatta bazen doğumdan sonraki bir yıl içinde bile kendini gösterebiliyor. Bu dönemde sürekli mutsuzluk, keyif alamama, yoğun kaygı, yetersizlik hissi ve hatta bebeğe karşı olumsuz duygular gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Bu belirtiler annenin işlevselliğini etkiliyorsa ve iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, doğum sonrası depresyon açısından mutlaka bir hekim değerlendirmesi yapılmalıdır. Hangi Anneler Daha Çok Risk Altında? Doğum sonrası depresyon her annede ortaya çıkabilir; ancak bazı biyolojik, psikolojik ve çevresel risk faktörleri bu durumu daha da kolaylaştırabilir. Örneğin; daha önce depresyon veya anksiyete öyküsü olması, zor ya da travmatik doğum deneyimi, sosyal destek eksikliği (aile, arkadaş, eş desteği), evlilik/ilişki problemleri ya da maddi zorluklar, beklenmeyen ya da istenmeyen gebelik ve bebeğin sağlık sorunları bunlar arasındadır. Ancak bu risk faktörlerinin hiçbirinin olmadığı annelerde de doğum sonrası depresyon görülebilmekte. Günümüzde ayrıca mükemmel anne olma baskısı ve sosyal medyada idealize edilen annelik algısı da annelerin kendilerini yetersiz hissetmelerinde önemli bir faktör. Doğum Sonrası Depresyon Nasıl Tedavi Ediliyor? Unutulmamalıdır ki, doğum sonrası depresyon tedavi edilebilir bir durumdur. Tedavi planı ise belirtilerin şiddetine göre değişebiliyor. Psikoterapi, ilaç tedavisi, sosyal destek ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle tamamen iyileşme mümkündür. Bu nedenle tedavi sürecinin planlanması için mutlaka bir psikiyatri uzmanına danışılmalıdır. Kuşkusuz annenin yakın çevresindeki kişilerin/eşinin anlayışlı, yargılamadan dinleyen ve destekleyici bir tutum sergilemeleri de iyileşme sürecinde önemlidir. Peki, doğum öncesinden itibaren anneler ruh sağlıklarını nasıl korumalı? Özellikle önleyici bazı adımlarla depresyon riskini düşürmek mümkün. İşte o adımlar: Eşinizle açık iletişim kurunDoğum sonrası bakım planınızı gözden geçirin Uyku ve beslenme düzeninize özen gösterinGerekirse doğumdan önce bir uzmandan destek alınKendinize zaman ayırın, hobilerinizden kopmayın ve günlük yaşam planlarınızı sürdürün. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Spor, Gelişimi Destekleyen Güçlü Bir Araç! Haber

Spor, Gelişimi Destekleyen Güçlü Bir Araç!

Çocukları spora yönlendirirken en önemli hedefin çocukların bu süreci keyif alarak sürdürmesi olduğunu dile getiren Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Sporu bir yaşam stili haline getirmemiş gençler için süreç haftada bir günle başlatılabilir. Temel amaç bu aktiviteleri eğlenceli bir hale getirerek onların isteyerek ve keyif alarak devam etmelerini sağlamak olmalı.” dedi. Günümüzde yapılan bilimsel testlerle çocukların motor becerileri ve spor eğilimlerinin net şekilde belirlenebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Kilit, sporun hem kilo kontrolü hem de çeşitli sağlık ve gelişim sorunlarında destekleyici bir yöntem olarak kullanılabileceğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, çocuk ve ergenlerin spora yönlendirilmesinin önemi ile sporun fiziksel, zihinsel ve gelişimsel açıdan destekleyici rolü hakkında bilgi verdi. Çocukları spora başlatırken temel amaç, keyif alarak devam etmelerini sağlamak olmalı! Sporun, istisnasız bütün yaş gruplarındaki insanlar için son derece gerekli bir aktivite olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Ancak özellikle gelişim ve yetişme aşamasında olan çocuk ve ergenler için önemi çok daha fazladır.” dedi. Spor yapmayı sevmeyen çocuk ve ergenlerin nasıl teşvik edilebileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Sporu bir yaşam stili haline getirmemiş gençler için süreç haftada bir günle başlatılabilir. Temel amaç bu aktiviteleri eğlenceli bir hale getirerek onların isteyerek ve keyif alarak devam etmelerini sağlamak olmalı.” şeklinde konuştu. Teknoloji sayesinde uygun fiziksel aktivite net olarak belirlenebiliyor! Sporun sadece performans için yapılmadığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Kişinin kilo vermesi veya kilo alması için de spor yapılabiliyor ve ne tür aktiviteler yapılması gerektiği de artık bilimsel olarak belirlenebiliyor. Hatta bu süreci bir tür terapiye dönüştürmek bile mümkün.” dedi. Günümüz teknolojisinin doğru spor dalının seçilmesine nasıl katkı sağladığı hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şunları söyledi: “Artık herkese uygun fiziksel aktiviteleri bulabilme ve uygulayabilme imkanına sahibiz. Yapılan modern testler sayesinde; çocuğun ince ve kaba motor becerileri, esnekliği ve hangi spor dalına yatkın olduğu net bir şekilde tespit edilebilmektedir.” Spor tüm hastalık grupları için destekleyici olarak kullanılabilir! Her yaş grubundaki çocuk ve ergenler için uygun spor eğitimi ve aktivite çalışmaları bulunduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Bu programlar tüm hastalık grupları için destekleyici olarak kullanılabilir. Özellikle; nörogelişimsel rahatsızlıklar, genel gelişim geriliği, ince ve kaba motor becerilerinde sıkıntı yaşayan çocuklar, kaygı bozukluğu ve duygu durum dengesizliği yaşayan gençler ile spor ve beslenme konusunda problem yaşayan ergenlerde daha sık tercih edilir.” dedi. Kilo fazlalığı de kilo eksikliği de ciddi bir sağlık sorunu! Kilo problemleri yaşayan çocuklar ve gençler için sporun önemine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, sözlerini şöyle tamamladı: “Günümüzde hem kilo fazlalığı hem de kilo eksikliği ciddi bir sağlık sorunu. Spor, sağlıklı bir şekilde kilo vermek isteyenler için olduğu kadar, sağlıklı kilo almak isteyenler için de gerekli ve geçerli bir yöntem.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı Haber

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşanıyor. Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor.” Prof. Dr. David Baron: “İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” Prof. Dr. Güngör: “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı.” Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır.” Üsküdar Üniversitesi tarafından geleneksel hale getirilen ve bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda başladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi, NP Etiler ve NP Feneryolu Tıp Merkezi, Türk Psikolojik Danışma Rehberlik Derneği ve Pozitif Psikoloji Enstitüsü paydaşlığında Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl 8’incisi gerçekleştirilen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi, bu alanda çalışmalar yürüten uzman isimleri ağırlıyor. İki gün sürecek kongrenin bu yılki teması, "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı: Sosyal İzolasyon mu? Longevity (Uzun Yaşam) mi?" olarak belirlendi. Açılışı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı Kongrenin açılışında Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı" başlıklı açılış konferansında hem akademik hem de küresel ölçekte dikkat çeken mesajlar verdi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasına önemli bir gelişmeyi paylaşarak başladı ve “Dünya Pozitif Psikoloji Kongresi 2027’nin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak. Geçen yıl Avustralya’daydı. Bu kez Üsküdar Üniversitesi öncülüğünde ve İbn Haldun Üniversitesi iş birliğiyle ülkemizde düzenlenecek. Bu müjdeyi de sizinle paylaşmak istedim.” dedi. “21. yüzyıl Bilgelik Yüzyılı olmak zorunda” İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümlere dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, günümüzün yeni bir kırılma dönemine işaret ettiğini belirterek, “Neolitik dönem, Tarım dönemi, Endüstri devrimi ve 20. yüzyılda Bilgi Çağı… Peki 21. yüzyıl ne olacak? Yapay zekâyla birlikte bu yüzyılın ‘Bilgelik Yüzyılı’ olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bunun yolu da pozitif psikolojiden geçiyor.” diye konuştu. Konuşmasının odağında “anlam” kavramının yer aldığını belirten Prof. Dr. Tarhan “Konumuzun ‘Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı’ olması tesadüf değil. Krizlere ve acılara doğru anlam yüklersek onları yönetebiliriz. Yanlış anlam yüklersek acılar çözülmez, devam eder. Bu anlam yükleme sürecinin en önemli yöntemlerinden biri de pozitif psikolojidir.” ifadesinde bulundu. Pozitif psikoloji eğitimi somut sonuçlar verdi Üniversitede pozitif psikolojiyi eğitim sistemine entegre ettiklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Üniversitemiz kurulduktan sonra, 2013 yılında pozitif psikoloji dersini tüm öğrencilere zorunlu ders olarak koyduk. Ders öncesi ve sonrası ölçümler yaptık. Öğrencilerimizden ‘arkadaşımla aram düzeldi’, ‘madde kullanımını bıraktım’, ‘babamla ilişkim düzeldi’ gibi geri bildirimler aldık.” şeklinde konuştu. Pozitif psikolojiden ilhamla geliştirilen projelere de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Yaklaşık 5 bin uluslararası öğrencimiz var. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerin kendi aralarında gruplaştığını ve sosyal temasın sınırlı kaldığını gördük. Bunun üzerine ‘Pozitif Psikolojiden Hedef Arkadaşlığı Projesi’ni başlattık. Bu, bir tür akran mentorluğu modeli. Her yıl bilimsel araştırma projesi olarak destekliyoruz ve sonuçlarını da yayımladık.” dedi. Pozitif psikoloji, sıfırı artıya çıkarır… Klasik psikoloji ile pozitif psikoloji arasındaki farkı da açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Klasik psikoloji eksiyi sıfıra getirir, patolojiyi düzeltir. Pozitif psikoloji ise sıfırı artıya çıkarır. Yaşam kalitesini ve iyilik halini artırır.” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımı tıptaki gelişmelerle kıyaslayan Prof. Dr. Tarhan, “Günümüzde tıpta ‘dokulara saygılı hekimlik’ anlayışı var. Gereksiz müdahaleler yerine minimal yöntemler tercih ediliyor. Bunun psikiyatridedeki karşılığı da pozitif psikoterapidir.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasında dijitalleşme çağında insanın anlam arayışının daha da önem kazandığını belirterek, pozitif psikolojinin bu süreçte bireylerin hem psikolojik dayanıklılığını artıran hem de yaşam kalitesini yükselten temel bir yaklaşım olduğunu vurguladı. İnsanlık nereye gidiyor? Prof. Dr. Tarhan, bireyin güçlü yönlerini merkeze alan yaklaşımların önemine değinerek, “Kişinin karakter güçleri envanteri var (VIA). Howard Gardner’ın çalışmalarından da yararlanarak bunu rutin olarak uyguluyoruz. Kişinin pozitif yönlerini güçlendirdiğinizde, negatif yönlerini büyük ölçüde kendisi çözebiliyor. Bu yaklaşım çok daha etkili bir rehberlik sunuyor.” dedi. 2023 yılında Gardner’ı kongreye davet ettiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor ama insanlık nereye gidiyor diye sorduğumda, ‘İnsanlar daha zeki olacak ama daha insan olacaklarını söyleyemem’ dedi. Bu çok anlamlı bir uyarıydı.” diye konuştu. Zeka ucuzladı, karakter pahalılaştı Teknolojik gelişmelerin insan karakteri üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Tarhan, Elon Musk’ın sözlerini hatırlatarak, “Bugün ‘zeka ucuzladı ama karakter pahalılaştı’ deniyor. Gerçekten de karakterli insan bulmak zorlaşıyor. İnsanlar daha fazla imkana sahip oldukça bastırılmış yönleri, açgözlülükleri ortaya çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı. “Empati çalışmazsak kötülükler artıyor!” Prof. Dr. Tarhan, günümüzde küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşandığını belirterek, “Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor. En büyük organı egosu. Kendini özel, önemli, üstün görüyor; hak duygusu sadece kendilerine yönelik. Hep dünya kendi çıkarı etrafında dönsün istiyor. Mesela narsistik yetişen bir çocuk, eline plastik mermi olan bir silah alıyor, yolda geçen bir hanımefendiye sıkıyor, kameraya çekiyor ve zevkle seyrediyor bunu. Şimdi böyle birisine empati öğretmek gerekiyor. 'O senin kardeşin olsa, annen olsa ne hissederdin?' diye empati çalışmak gerekiyor. Empati çalışmazsak kötülükler artıyor. Bütün kötülükleri bir odaya doldursanız kapısını empati yoksunluğu açıyor. Pozitif Psikoloji bunu öğretiyor.” şeklinde konuştu. “Küresel empati yoksunluğu yaşıyoruz” Dünyadaki çatışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Gazze’den İran’a kadar yaşanan olayların arkasında da empati eksikliği var. Ancak insanlık gelişiyor, umutsuzluğa kapılmamak gerekir. İletişim çağındayız ve kötülüklerin en büyük düşmanı iyi insanların tavır koymasıdır.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrinin geleceği kişiye özel tedavi… Sağlık alanındaki çalışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Hastanemizde kişiye özel tedavi yaklaşımının Türkiye’de öncülerinden olduk. Nörobilim temelli ve kanıta dayalı yöntemlerle psikiyatrik hastalıkların beyindeki karşılıklarını tespit ederek tedavi uyguluyoruz. Ayrıca farmakogenetik çalışmaları da kendi laboratuvarlarımızda yürütüyoruz.” dedi. “Bu bir kabuk değişimi, doğum sancısıdır…” Konuşmasının sonunda umudun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, sözlerini, “Dünyadaki savaşlara bakarak karamsarlığa kapılmayalım. Bu süreç bir kabuk değişimi, bir doğum sancısıdır. İnsanlık daha iyiye doğru ilerliyor. Bunu ‘geliştiren travma’ olarak görmeli ve travma sonrası büyümeye odaklanmalıyız” ifadeleriyle tamamladı. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ise açılış konuşmaları kapsamında yaptığı konuşmada, insanlık tarihinin her yüzyıl başında benzer kaotik süreçlerden geçtiğini belirterek, 21. yüzyılın da küresel ölçekte yeni bir çözülme ve dönüşüm sürecine sahne olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Güngör, “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor. Yüzyıllar çoğu zaman sancıyla, bunalımla başlıyor.” diyerek tarihsel döngülere dikkat çekti. Kaosu üreten, çözümü de buluyor! Tüm bu gelişmelere rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık her zaman kaotik durumlar yaratır ama çözümünü de yine kendisi bulur. Çünkü insan düşünen bir varlıktır. Sorun üretir ama daha iyi bir dünya için sorgulamayı da beraberinde getirir. Onun için de biz akademiye önem verelim. Biz insanlık olarak okumaya, düşünmeye, sorgulamaya, eleştirel düşünüşe önem vermeliyiz, ondan asla vazgeçmemeliyiz. Kötü varsa mutlaka iyi de vardır. Bir şeyler kötüye gidiyorsa, bir şeyler de iyiye gidebilir. Ama bu iyiye gitmesi insanın niyetine bağlıdır.” diye konuştu. Prof. Dr. Güngör: “Umutsuzluk insanlık tarihinde yoktur” İnsanlık tarihinin mücadelelerle dolu olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık tarihinde hep trajediler ve kaoslar olmuştur ama her zaman bir çıkış yolu bulunmuştur. Bu nedenle bolca okumalı, düşünmeli, sorgulamalı ve eleştirel bakış açısını güçlendirmeliyiz. Daha insancıl bir gelecek, ancak bu şekilde mümkün olabilir.” ifadesinde bulundu. “Güler yüz önemli ancak arkasında derin düşünce olmalı” Pozitif psikolojinin önemine de değinen Prof. Dr. Güngör, “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı. Neşeyle bakarken aynı zamanda sorgulayan, eleştiren bir zihni de korumalıyız.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Çok özel bir dönemde yaşıyoruz” Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, günümüz dünyasının insanlık tarihi açısından “en özel ve en kırılgan dönemlerden biri” olduğunu belirterek, dijitalleşmenin yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda insanın anlam dünyasını kökten değiştiren bir süreç olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Kaynak, “Hepimiz açıkçası çok özel bir dönemde yaşıyoruz. Hayatımıza çok hızlı giren ve ‘disruptive technologies’ dediğimiz yıkıcı teknolojilerle iç içeyiz. Dijitalleşme sadece iş yapış biçimlerimizi ya da sosyal medyayı etkileyen bir unsur değil; aynı zamanda hayatımızın anlam içeriğini değiştiren, bizi yeni bir hakikat ortamına adapte etmeye zorlayan travmatik bir dönemdir. Daha önce bildiklerimizin büyük ölçüde geçerliliğini yitirdiği bir çağdayız.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bu bir fırtına değil, iklim değişikliği” Yaşanan dönüşümün geçici bir kriz olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır. Biz de tam olarak böyle bir dönemdeyiz.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi olarak kendilerini yalnızca “beyin üssü” değil, aynı zamanda “duygu üssü” olarak tanımladıklarını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Nevzat Tarhan hocamızın liderliğinde insan psikolojisini ve duygularını anlamaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımı felsefe, tarih ve insan bilimlerinin tüm alanlarına yansıtıyoruz.” dedi. “Bu çağda nasıl iyi insan kalacağız?” Pozitif psikolojinin yalnızca olumlu düşünmekten ibaret olmadığını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Bedenen ve ruhen değiştiğimiz bu ortamda nasıl insan olarak kalacağız? Üstelik nasıl ‘iyi insan’ olarak kalacağız? Pozitif enerji yayan bireyler olarak bu olumsuzlukların içinde nasıl ayakta duracağız ve bu pozitifliği çevremizle nasıl paylaşacağız? Yeni hayatı nasıl inşa edeceğiz? Asıl mesele bu soruların cevabıdır.” ifadesinde bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan: “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz” Kongre Genel Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan, kongrenin iki gün boyunca unutulmaz anılara sahne olacağını belirterek, “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz. İki gün boyunca her birimiz farklı deneyimler ve kazanımlar elde edeceğiz.” ifadelerini kullandı. Kongrenin yalnızca akademik içerikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda sosyal bağları güçlendiren bir yönü bulunduğunu dile getiren Dr. Turan, “Sosyal bağlılığımızla ve ele alacağımız konularla birlikte kendi hayatımıza artılar katabileceğimiz, güzel anılar biriktirebileceğimiz çok kıymetli bir kongre olmasını diliyorum” dedi. Açılış dinletisi Prof. Dr. Haydar Sur’dan… Açılış konseri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından verildi. Prof. Dr. Sur, ud çalarak sevilen eserler seslendirdi. Kongrenin “Onur Konuğu” Prof. Dr. David Baron’a fahri doktora takdim edildi Kongrede “Onur Konuğu” ve psikiyatri ve spor bilimleri alanında uluslararası çalışmalarıyla tanınan Stanford ve Western Üniversitesi’nden (Western University of Health Sciences) Prof. Dr. David Baron’a Fahri Doktora unvanı takdim etti. Tören kapsamında Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Dr. Baron’a cübbesi giydirilerek Fahri Doktora belgesi takdim edildi. Prof. Dr. Tarhan ayrıca kendi eserlerinden oluşan İngilizce kitap setini hediye etti. Törende, senato üyeleri sahneye davet edilerek toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Yaşam tarzı psikiyatrisi ve altı temel sacayağı Törende daha sonra Prof. Dr. David Baron, açılış konferansı verdi ve “Pozitif Yaşam Tarzı Psikiyatrisi Perspektifinden Sosyal İzolasyon ve Yalnızlığın Yaşam Kalitesi Üzerindeki Rolü” konusunu ele aldı. Yaşam tarzı psikiyatrisi, sosyal bağların gücü ve pozitif ruh sağlığına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Baron, modern psikiyatri anlayışının yalnızca hastalık odaklı değil, yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini vurguladı. Baron, yaşam tarzı psikiyatrisi yaklaşımının fiziksel aktivite, beslenme, uyku, zararlı maddelerden uzak durma, sosyal ilişkiler ve stres yönetimi olmak üzere altı temel sacayağı üzerine kurulduğunu belirterek, “Sizi mutlu eden faaliyetleri bulmak ve sürdürülebilir bir yaşam düzeni kurmak ruh sağlığının temelidir.” dedi. “Sosyal izolasyon günde 15 sigara içmeye eşdeğer…” Sosyal izolasyonun ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Baron, “İnsanlar sosyal varlıklardır. Bağ kurmak, insanın en temel ihtiyacıdır. Sosyal izolasyon, günde 15 sigara içmeye eşdeğer bir sağlık riski taşır.” ifadelerini kullandı. Pozitif psikoloji ve ruh sağlığı vizyonu Prof. Dr. Baron, pozitif psikoloji yaklaşımının ruh sağlığında yeni bir paradigma oluşturduğunu belirterek, “Ruh sağlığı yalnızca hastalığın olmaması değildir; hayattan keyif almak, anlam bulmak ve gelişebilmektir.” dedi. Psikiyatride ilaçların önemine değinen Baron, buna rağmen hasta ile hekim arasındaki terapötik ilişkinin çoğu zaman daha belirleyici olduğunu vurguladı. Bağ kuran insan iyileşir, gelişir ve güçlenir… Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu (WFMH) çalışmalarına da değinen Baron, odağın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireylerin “esenlik hali”ne ulaşması olması gerektiğini söyledi. Konuşmasını sosyal bağların kritik önemine dikkat çekerek tamamlayan Baron, “Sosyal izolasyonun önüne geçmek, yaşam kalitesini artırmanın en temel yoludur. İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” dedi. Alanında uzman isimler konferanslar verdi Öte yandan, kongre kapsamında Prof. Dr. Tayfun Doğan “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin”, Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur “İyi Olma Hali (Well-being) Bağlamında İlişkiler”, Doç. Dr. Sevda Yeşim Özdemir “Longevity’de Genetik Faktörler ve Yalnızlığın Biyolojisi” başlıklı konferans verdi. Atölye çalışmaları yapıldı Kongrede ayrıca Doç. Dr. Aslı Kartol ve Psk. Danışman Rümeysa Özel “Pozitif Psikoloji Temelli Vaka Formülasyonu: Güçlü Yön Odaklı Müdahale Tasarımı”, Dr. Psikolog Ebru Sinici “Zamanla Dost Olmak: Dijital Yalnızlık, Anlam ve Longevity”, Uzm. Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk “Dayanıklı Çocuklar Yetiştirmek”, Dr. Öğr. Üyesi Gamze Alçekiç Yaman “Pikselden Kalbe: Dijital Yalnızlıkta Bağ Kurma”, Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Yeniden Bağlanmak: Güçlü Yönlerle Bağ Kurmak”, Klinik Psikolog Mehmet Büyükçorak “Psikolojik Esnekliği İnşa Etmek”, Okan Tiring “Pozitif Psikoloji ve Adler: Sanat Yoluyla Amaç” ve Dr. Hakan Karaman “Cinsel İyilik Hali ve Terapide Temel Yaklaşımlar” başlıklı atölyelerde gerçekleştirildi. Kongrenin ikinci gününde neler var? Kongrenin ikinci günü olan 26 Nisan Pazar günü Dr. Öğr. Üyesi Mert Sinan Bingöl “Anlam ve Anlamsızlık Sarmalından Nasıl Çıkabiliriz?”, Prof. Dr. Emine Nilüfer Pembecioğlu “Dijital Dünyada Gerçeklik Kırılımı” ve Uzm. Psk. Danışman Deniz Altınay “Sosyometri Kuramında Sosyal İzolasyon” başlıklı konferans verecek. Kongrede, “Yıkmadan Yıkılmadan Ayrılmak: Yapıcı Boşanma” konulu panelde Prof. Dr. Sefa Bulut, Doç. Dr. Besra Taş Bolat ve Dr. Öğr. Üyesi Hatice Deniz Özdemir birer konuşma gerçekleştirecek. Kongrede, Prof. Dr. Sırrı Akbaba “Türk-İslam Kültüründe Erdemler”, Doç. Dr. Çiğdem Yavuz Güler “Yakınlık, Sevmek ve Yalnızlık”, Dr. Öğr. Üyesi Abdurrahman Kendirci “Ruhsal İyileşmede Anlamın Rolü” ve Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan da “Sosyal İzolasyon mu? Sosyal Bağlılık mı?” başlıklı konferans gerçekleştirecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk!  Haber

Yapay Zeka ile Hastalık Tanı ve Tedavisinde Yüzde 90’a Yakın Doğruluk! 

Beyin görüntüle yöntemlerinin hızla geliştiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır.” dedi. Tarhan, hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulamanın, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldiğini söyledi. Üsküdar Üniversitesi’nce bu yıl ‘Demansın Erken Teşhisine Multidisipliner Yaklaşım’ ana temasıyla düzenlenen 14. Kognitif Nörobilim ve 4. Nöroteknoloji Kongresi, Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. Demansın erken belirtilerini ele veren yeni keşifler ile erken tanıda rol alan son gelişmelerin ele alındığı kongre, alanında uzman isimleri bir araya getirdi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimi kökten değişecek” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu anda yapay zekâ ve dijital devrim yaşadığımızı aktardı. Sanayi devriminin daha yavaş bir değişime yol açtığını ancak dijital devrimin çok daha hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu hızlı değişim, klinik alanları ve tıbbi hastalıkları da etkiliyor. Birçok nöropsikiyatrik hastalık yeniden tanımlanıyor.” dedi. Bugüne kadar hastalıkları tanımlarken kullanılan sistemlerin daha çok anatomik temelli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Şizofreni, demans gibi tanılar, büyük ölçüde anatomik bilgiler üzerinden ele alınıyordu. Ancak artık yalnızca anatomik bağlantılar değil, fonksiyonel bağlantılar da ölçülebilir hâle geldi. Biyobelirteçler ortaya çıktı, epigenetik etkiler ölçülebiliyor ve gen ifadesindeki değişimler izlenebiliyor. Tüm bunlar, önümüzdeki yıllarda psikiyatrik hastalıkların tanımlanma biçimini kökten değiştirecek. Örneğin ‘şizofreni’ demek yerine, beynin amigdala ile prefrontal bölgesi arasındaki ya da farklı bölgeler arasındaki bağlantı bozuklukları üzerinden tanımlamalar yapılabilecek.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Tarhan: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalır” Günümüzde yeni bir beyin görüntüleme yöntemi olarak elektromanyetik tomografinin öne çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önce X-ray temelli tomografi, ardından manyetik rezonans görüntüleme teknikleri gelişmişti. Şimdi ise elektromanyetik tomografi, beyindeki elektriksel haritalamaları ortaya koyuyor. Böylece hastalıklarla beynin fonksiyonel bağlantıları arasındaki ilişkileri ölçebilir hâle geldik.” dedi. Tüm bunların, tıpta ve özellikle psikiyatride ciddi bir paradigma dönüşümüne işaret ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: “Nörobilimi kaçıran, tarihsel olarak geride kalacaktır. İnsan davranışıyla ilgilenen biri bu gelişmeleri kaçırırsa, bu hızlı dönüşümün dışında kalır. Son yıllarda psikiyatride dikkat çeken konulardan biri de ‘Default Mode Network’. Biz buna ‘anlam ağı2’da diyoruz; benlik algısıyla ilişkilidir. Bu ağ içinde, paryetal lobun medial bölgesinde yer alan precuneus adlı yapı özellikle dikkat çekiyor. Precuneus’un benlik algısıyla doğrudan ilişkili olduğu görülüyor. Bu oldukça önemli ve yeni bir bilgi.” Tarhan: “Yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit eden yazılımlar geliştirdik” Bilinçle ilgili çalışmalar da bu alanı destekliyor diyen Tarhan, “Anestezi uygulandığında bu bölgenin aktivitesi baskılanıyor ve bilinç kaybı gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu bölgenin bilinçle doğrudan ilişkili olduğu anlaşılıyor. Bu gelişmelerin tamamı, tanı ve tedavi süreçlerinde yeni yaklaşımların önünü açıyor. Özellikle geliştirdiğimiz ve patentini aldığımız ‘NP modeli’ bu açıdan önemli. Beynin elektriksel fonksiyonlarını, elektromanyetik dalgaları ve yapay zekâyı kullanarak hastalıkları değerlendirebiliyoruz. Örneğin obsesif kompulsif bozukluğu (OKB), hastayı hiç görmeden, normal popülasyonla karşılaştırarak yüzde 90’a yakın doğrulukla tespit edebilen yazılımlar geliştirdik. Şimdi hastalıklarda yüzde 90 oranında tanıyı doğrulama, yapay zeka ile beyin dalgalarının okunmasıyla mümkün hale geldi. Bu çalışmalar hâlen devam ediyor. Bu nedenle yapay zekâyı herkesin öğrenmesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan: “Yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık” Bu konuya verilen önemin yeni olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2008’li yıllardan itibaren bu alana yöneldik. 2017 yılında derin öğrenme üzerine bir laboratuvar kurmak istedik. Bu kapsamda bir proje hazırladık. Başlangıçta büyük bir ilgi gördü; ancak süreç ilerlerken beklenmedik şekilde durdu. Daha sonra Ankara’da NÖROM adlı bir merkez kuruldu. İçeriği büyük ölçüde bizim hazırladığımız projeyle örtüşüyordu. Elbette devletimizin böyle bir merkez kurması sevindiricidir; ancak proje fikrinin bize ait olduğunu da belirtmek isterim.” dedi. Nöroteknolojide güçlü konum 2019 yılında ‘Hesaplamalı Psikiyatri’ başlığıyla hazırlanan çalışmaya da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Çalışmayı 2020’de Amerikan Psikiyatri Birliği Kongresi’ne sunduk. Sunum kabul edildi ve büyük ilgi gördü. Hatta yılın sunumu seçildi. 2021 yılında bu sunum, tüm dünyada online olarak tekrar yayımlandı. Düşünün ki yapay zekâ bugün popüler hâle gelmiş olsa da biz bu çalışmaları yıllar öncesinden başlatmıştık. Bugün geldiğimiz noktada nöroteknoloji alanında güçlü bir konumdayız. Çünkü üniversitemizin kuruluş teması buna dayanıyor: nörobilim, genetik, sağlık, mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin bir araya gelmesi. 2013 yılında başlattığımız Bilim ve Fikir Festivali de bu vizyonun bir parçasıydı. O dönemde Türkiye’de bilim festivali yoktu. ‘Neden bilim festivali yok?’ diye yola çıktık ve bu etkinliği başlattık. Bu yıl 11.’si düzenlenecek. Her yıl yüzlerce lise öğrencisi katılıyor. Bu festivalin amacı, geleceğin bilim insanlarını ve potansiyel Nobel adaylarını desteklemekti. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni, öğrenmeyi eğlenceli ve disiplinli bir ortamda daha iyi gerçekleştiriyor. Biz de bilimi eğlenceli hâle getirmek istedik ve bu yaklaşım büyük ilgi gördü. ” açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor” Bu alandaki çalışmaların geleceğin tıbbını, nörobilimini ve psikiyatrisini şekillendireceğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Artık her şey hesaplamalı ve matematik temelli ilerliyor. Matematik ile mantığın birleşmesi bilgisayarı doğurduysa, matematik ile psikiyatrinin birleşmesi de yapay zekâyı doğurdu.” dedi. Eskiden bu alanda çalışanlara ‘fazla hayalci’ denildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bugün bu bakış açısı büyük ölçüde değişti. Nörobilimle ilgilenenler, geleceği daha iyi yakalayacaklardır. Bu nedenle bu toplantıya katılan herkesi vizyoner olarak görüyorum. Nöroteknoloji ile kognitif nörobilimi birleştiren tüm katılımcılara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Artık nöroloji de klasik yaklaşımlarını sorguluyor ve dönüşüyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ: “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” Kongrenin ilk sunumunu ‘Demansta Erken Tanı Kavramı’ konusunda gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Nörobilim Anabilim Dalı Başkanı, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Demans'ta erken tanı, geciktirilmiş tanıdır.” dedi ve bu kavramın, bir tecrübenin eseri ve aynı zamanda bir mesajı olduğunu dile getirdi. Öncelikle ‘neden?’ sorusunu sormak gerektiğine değinen Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti: “Demans, genel olarak kronik zeminde oluşmuş bir sendromdur. Tıbbi anlamda esas olan, risk faktörlerinin ve demans öncesi hastalık evrelerinin tanısıdır. Demans kavramının ortak iç yüzeyine baktığımızda kronik seyirli bir sendrom olduğu görülür ve dört ana özelliği vardır; bilinç korunmuştur, kognitif/bilişsel zayıflama vardır, kişilik ve davranış anormalliği vardır, gündelik yaşam işlevlerinde bozulma vardır. Akut demans diye bir kavram yoktur. Eğer demansa benzeyen akut bir sendromla karşılaşırsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken deliryumdur. Deliryum, psikiyatride demansla birlikte gündeme gelir ve tedavisi mümkün ve başarılı olan bir sendromdur. Demansın ortaya çıkışını belirleyici faktörler arasında; süre faktörü, risk faktörleri, nörodejenerasyon faktörleri ve demans potansiyeli taşıyan hastalıklar bulunur. Her demansın bir oluşum süresi, belirli risk faktörleri, nörodejenerasyon aşamaları ve hastalık faktörleri vardır. ‘Demanslarda erken tanı, geciktirilmiş tanıdır’ derken dayandığımız faktörleri kısaca gözden geçirecek olursak: Alışılmış risk faktörleri arasında ileri yaş, inme, travma, enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik faktörler bulunurken, son 30-40 yılda genetik faktörler riskler arasında ilk sıraya yerleşmiştir.” Prof. Dr. Barış Metin: “Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir” Kongre kapsamında sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin ‘Demansın Erken Tanısında EEG Biyobelirteçleri’ konusunda bilgiler paylaştı. EEG’nin, aslında çok eski bir tetkik olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Barış Metin, “Son yıllarda ise demansın erken tanısı için EEG biyobelirteçleri, özellikle hesaplamalı uygulamalar, hesaplamalı nörobilim ve sinyal işleme biliminin güçlenmesi ile yapay zekâ ve derin öğrenmenin kullanımına paralel olarak hızla artmıştır.” dedi. Demansta EEG’nin neden iyi bir tetkik olduğunu açıklayan Prof. Dr. Metin, şunları söyledi: “EEG uygulaması kolay, non-invaziv ve ucuz bir tetkiktir. Ayrıca beyin fonksiyonları hakkında bilgi verir ve herhangi bir risk oluşturmadan sıkça tekrar edilebilir. Kantitatif EEG yöntemi kullanıldığında, beyin osilasyonları sayısal veriye dönüştürülür ve bir kişinin osilasyonları veya EEG indeksleri, popülasyonun normatif değerleriyle karşılaştırılarak artmış veya azalmış gibi istatistiksel çıkarımlar yapılabilir. Bu yöntem, demans ile depresyon ayrımı gibi somut pratik problemleri çözmede de ciddi düzeyde yardımcı olur. Erken tanıda kantitatif EEG, gözle fark edilemeyen ince değişiklikleri ortaya çıkarabilir. EEG, genellikle gözle analiz edilse de kantitatif yöntem, erken dönem farklarını tespit etmemizi sağlar. Ucuz ve kolay uygulanabilir olduğundan, tarama testi açısından geniş kitlelere uygulanabilir. Hasta takibi sırasında birçok EEG kaydı yapılabilir. Böylece demansa özgü bulgular ve başlangıç durumunun progresyonu takip edilebilir. Demansın en temel EEG bulguları; yavaş dalgaların (teta, delta) artışı ve hızlı dalgaların (alfa, beta) azalmasıdır. Buna spektral kayma denir. Bu durum, klinik olarak demans henüz ortaya çıkmamış, fakat riski yüksek bireylerde de gözlemlenebilir. Kantitatif EEG ile bu tablo sıkça görülür; delta ve teta dalgalarının spektral gücü artmış, alfa ve beta dalgalarının spektral gücü azalmış olarak gösterilir.” Prof. Dr. Sultan Tarlacı: “LORETA, EEG sinyalini üç boyutlu beyin yapısına dönüştürerek sinyalin hangi beyin bölgesinden geldiğini tespit etmeyi sağlar” ‘Alzheimer Hastalığının Erken Tanısında Düşük Çözünürlüklü Beyin Eloktromanyetik Tomogrofisi (LORETA)’ başlıklı bir sunum gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı ise EEG’nin yüzyılı aşan bir hikâyeye sahip olsa da yazılımlar geliştikçe ve sinyal analizi yöntemleri ilerledikçe gördüğümüz bilgilerin giderek arttığına değindi. Düşük çözünürlüklü elektromanyetik tomografinin nispeten yeni olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Klasik bir EEG yüksek zamansal çözünürlük sağlar. Ancak uzun yıllar, kaydedilen elektriksel aktivitenin esas kaynağının neresi olduğu bilinmemekteydi. EEG kayıtları, korteksteki birçok piramidal nöronun elektriksel aktivitesini kaydeder. Elektrot sayısını artırarak belirli beyin loblarının veya bölgelerinin karşılığını görmek mümkündür; örneğin frontal lobun ön ve arka kısmı, temporal lobun ön ve arka kısmı veya orta hat gibi bölgeler hakkında fikir edinilebilir. Fakat bu sinyali beynin derin yapıları ve fonksiyonel anatomisiyle ilişkilendirmek uzun süre zor olmuştur.” dedi. 1996 yılında geliştirilen LORETA yöntemi ile bu sorunun aşıldığını aktaran Prof. Dr. Tarlacı, konuşmasında şu noktalara değindi: “LORETA, matematiksel algoritmalar ve ileri hesaplamalar kullanarak düşük çözünürlüklü bir manyetik tomografi gibi işlev görür ve beynin derinliklerindeki elektriksel aktiviteyi anlamamızı sağlar. Normal şartlarda EEG sinyali, düz bir beyin yüzeyi üzerine yayılır. Ancak kafatası ve beyin düz bir yapı değildir; elipsoidal, üç boyutlu bir yapıya sahiptir. LORETA tekniği, sinyali iki boyutlu yapıdan üç boyutlu beyin yapısına dönüştürür. Bu sayede gelen sinyalin beyin derinliklerinde hangi anatomik bölgeden kaynaklandığı tespit edilebilir ve alfa, beta, gama, delta, teta bantları üzerinden ilgili beyin alanı belirlenebilir. LORETA’nın temel özelliği, elektriksel sinyali yapısal anatomi üzerine yerleştirip buradan fonksiyonu çıkarmaktır. Üç aşamalı bir yöntemdir. Edinilen bilgiler, fonksiyonel MR’dan elde edilen verilerle de uyumludur. LORETA ile sinyalin kaynağı ve hangi yapının farklı çalıştığı, hangi fonksiyonların kaybolduğu anlaşılabilir. Konumuz demans olduğundan, belirli networkler doğrudan demansla ilişkilidir. Örneğin dil networkleri, hipokampus, entorhinal korteks ve amigdaloid çekirdek gibi yapılar hafıza ve duygu ile ilişkilidir. Sinyalin kaynaklarını yapısal anatomi ile birleştirerek fonksiyon kaybı LORETA ile gözlemlenebilir. Erken teşhis sorunu her zaman önemlidir; prodromal evreyi yakalamak gerekmektedir.” Alanında uzman isimler sunum gerçekleştirdi! Kongrede daha sonra NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Nöropsikolog İnci Birincioğlu “Demansın Erken Teşhisinde Nöropsikolojik Değerlendirme Testleri”, NPİSTANBUL Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Necati Alp Tabak “Demansta Erken Radyolojik Bulgular”, NPİSTANBUL Hastanesi Tıbbi Genetik Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Özdemir “Unutkanlıktan Demansa Giden Yolda: Erken Tanıda Genetik Ve Mitokondriyal Göstergeler”, Prof. Dr. Erdinç Dursun “Demansta Kan Biyobelirteçleri Ve Kullanım Koşulları”, Prof. Dr. Duygu Gezen Ak “Demansta Beyin Omurilik Sıvısı Biyobelirteçleri”, Dr. Öğr. Üyesi Onur Erdem Şahin “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Fdg-Pet İle Görüntülemenin Klinik Önemi”, Doç. Dr. Özgül Ekmekçioğlu “Demans Tanısında Nükleer Tıp: Diğer Moleküler Görüntüleme Yöntemleri”, Prof. Dr. Lütfü Hanoğlu “Yeni Gelişen Hastalık Modifiye Edici Tedaviler Işığında Biyolojik Erken Tanıya Yaklaşım”, NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini “Demansta Nöromodülasyon Uygulamaları”, Üsküdar Üniversitesi Düzenleme Kurulu Sekreteri Dr. Psk. Shams Farhad “Amnestik Hafif Bilişsel Bozuklukta (Ahbb) İşlevsel Beyin Bağlantısallığı” ve Uzm. Müh. Sahar Taghizadeh Makouei “Demansın Erken Teşhisinde Yapay Zekâ Uygulamaları” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. Toplu fotoğraf çekimi yapıldı Kongreye sunumlarıyla katkı sağlayan konuşmacılara teşekkür belgesi takdim edildi ve toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.