Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Psikolojik Dayanıklılık

Kapsül Haber Ajansı - Psikolojik Dayanıklılık haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Psikolojik Dayanıklılık haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Tükenmişlik Sendromu Bulaşıyor! Haber

Tükenmişlik Sendromu Bulaşıyor!

Sabahları uyanmak istemiyor, kendinizi bitkin, yetersiz ve sürekli duvara çarpıyormuş gibi hissediyorsanız tükenmişlik sendromu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Talat Sarıkavak, özellikle son yıllarda iş ile yaşam sınırlarının silikleşmesi, artan iş yükü, işyerinde kendini güvende hissetmemek ve sürekli ulaşılabilir olma baskısının tükenmişlik sendromuna zemin hazırlayabildiğini belirterek, “Şüphesiz kurumların da bazı düzenlemeleri mutlaka yapmaları gerekir. Ancak bireysel olarak günlük yaşantınızda yapabileceğiniz bazı değişiklikler de, tükenmişliğin fiziksel ve ruhsal açıdan daha ciddi boyutlara ulaşmasını önlemeye katkı sağlayabilir. Gerekli önlemler alınmadığında ise tükenmişlik; hafıza ve uyku sorunlarından mide-bağırsak şikayetlerine, kalp ve damar sağlığından bağışıklık sisteminin zayıflamasına dek çeşitli fiziksel ve ruhsal sorunlarla ilişkili olabilmektedir” diyor. Günümüzde tükenmişliğin sıklıkla depresyonla karıştırıldığını, bu durumun da gereksiz ve artan antidepresan kullanımına yol açabildiğini belirten Dr. Sarıkavak, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü kapsamında yaptığı açıklamada, tükenmişlik sendromuna karşı kişisel olarak alınabilecek 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Size iyi gelen uğraşlar edinin Bireylerin iş saatleri dışında tamamen farklı bir kimliğe bürünebilmeleri hayati önem taşır. Düzenli yürüyüş, bütçe gerektirmeyen el sanatları veya okuma grupları gibi hobiler zihni yeniler. Özellikle sivil toplum kuruluşlarında gönüllü sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunmak, tükenmişlikte sıklıkla kaybolan ‘kişisel başarı ve işe yarama’ hissini güçlü bir şekilde onararak kişiye doğal bir psikolojik kalkan sağlar. Ekran maruziyetini sınırlayın Modern çağın en sinsi tehlikelerinden biri olan ‘dijital yorgunluk’, yoğun ekran maruziyetiyle birlikte beynin sürekli alarm halinde kalmasına neden olabilir. Bu durum uyku hijyenini bozarak strese karşı bedeni koruyan melatonin hormonunun salgılanmasını baskılayabilir. Sağlıklı kalmak için ekran maruziyetini özellikle akşam saatlerinde sınırlamak ve biyolojik uyku ritmini tavizsiz bir şekilde korumak, bedenin stres yükünü azaltmak açısından kritik rol oynar. Stresi yönetmeyi öğrenin Tükenmişliğe karşı, farkındalık (mindfulness) temelli stres azaltma uygulamaları, beynin korku ve stres tepkilerini azaltarak duygusal tükenmeyi kısa vadede hafifletmeye ve kişinin ‘anda kalmasına’ yardımcı olabilir. Ancak kalıcı bir iyileşme sağlamak için psikoterapi yöntemlerinden yararlanılmalıdır. Psikoterapi, kişinin olayları felaketleştirme eğilimini, mükemmeliyetçiliğini ve sınır koymakta yaşadığı güçlükleri ele alarak uzun vadede daha sağlıklı başa çıkma becerileri ve psikolojik dayanıklılık geliştirmesine yardımcı olabilir. İş stresini eve taşımayın Psikiyatri Uzmanı Dr. Talat Sarıkavak “Tükenmişlik, tıpkı bulaşıcı bir hastalık gibi iş yerinden aile yaşamına sıçrama ve eşlerin veya çocukların psikolojisini bozma potansiyeline sahiptir. Araştırmalar, stresini eve taşıyan kişilerin eşlerinde de benzer tükenmişlik ve performans düşüşleri görüldüğünü kanıtlamaktadır. Eve girmeden önce zihinsel bir bariyer oluşturmak, evde iş konuşmamak ve aile içi iletişimde ‘işten psikolojik olarak kopabilmeyi’ başarmak, hem bireyi hem de ailenin bütünlüğünü korur” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Uluslararası Girişimcilik Forumu’nda Yapay Zekâ ve İşin Geleceği Değerlendirildi Haber

Uluslararası Girişimcilik Forumu’nda Yapay Zekâ ve İşin Geleceği Değerlendirildi

“Yapay Zekâ Çağında Girişimcilik, Değerler ve İyi Olma Hâli” temasıyla düzenlenen forumda yapay zekânın iş dünyası, girişimcilik ekosistemleri, etik, kapsayıcılık ve çalışanların iyi olma hâli üzerindeki etkileri farklı perspektiflerden ele alındı. Dr. Ganesh Natarajan, üretken ve otonom yapay zekâ uygulamalarının hızla yaygınlaştığına dikkat çekerek mevcut işlerin yüzde 90-95’inin otomasyona konu olabileceğini öngörürken yapay zekânın girişimciler için pazar araştırması, yatırımcı ve iş ortağı bulma, sunum ve belge hazırlama gibi alanlarda önemli bir kapasite artışı sağlayabileceği değerlendirildi. Nihai kararın ve etik sorumluluğun insanda kalması gerektiği görüşü öne çıktı. 2001 yılından bu yana Avrupa, Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da düzenlediği konferans ve çalıştaylarla girişimcilik, inovasyon, ekonomik ve toplumsal kalkınma konularında uluslararası bir tartışma zemini oluşturarak bugüne kadar 13 ülkede, beş farklı bölgede 5 binden fazla katılımcıyı bir araya getiren IEF, İstanbul’a ilk kez 2009 yılında gelmişti. Forumun 22’nci buluşması, 17 yıl sonra yeniden İstanbul’da, bu kez Özyeğin Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, akademisyenleri, girişimcileri, iş dünyası temsilcilerini ve politika yapıcıları buluşturdu. Forumun küratörlüğünü IEF Kurucusu Prof. Jay Mitra ile Özyeğin Üniversitesi Dekan Yardımcısı ve Girişimcilik Programı Başkanı Dr. Ahmet Murat Fiş üstlendi. Forumun açılışında konuşan Özyeğin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Barış Tan, girişimciliğin üniversitenin kuruluşundan bu yana kurumsal yaklaşımının önemli bir parçası olduğunu vurguladı. Özyeğin Üniversitesi’nin 15 bin mezununun bugüne kadar yaklaşık 800 girişim kurduğuna dikkat çeken Tan, üniversitenin yapay zekâ stratejisinin araştırma kapasitesini artırmak, yapay zekâyı 200’ün üzerinde derse entegre etmek, 30 büyük şirketle iş birliği yapan ÖzÜ Yapay Zekâ Platformu’nu geliştirmek ve iyi olma hâli ile eşitlik alanındaki çalışmaları güçlendirmek üzere dört eksende ilerlediğini paylaştı. Yapay zekâ iş süreçlerini dönüştürüyor Forumun ana oturumları, yapay zekânın girişimcilik açısından yarattığı fırsatların yanı sıra çalışma hayatı ve toplumsal yapı üzerindeki etkilerine de odaklandı. 5F World ve Honeywell Automation India Ltd. Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ganesh Natarajan, üretken ve otonom yapay zekâ uygulamalarının hızla yaygınlaştığına dikkat çekerek mevcut işlerin yüzde 90-95’inin otomasyona konu olabileceğini öngördü. Bu dönüşümün özellikle güçlü sosyal güvenlik ağlarına sahip olmayan toplumlarda önemli sonuçlar yaratabileceğini belirten Natarajan, şirketlerin yapay zekâyı mevcut süreçlere eklemekle yetinmeyip organizasyonlarını yeniden düşünmeleri, çalışanların ise kapsamlı yeniden yetkinlik kazanma programlarıyla desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Panellerde, yapay zekânın girişimciler için pazar araştırması, yatırımcı ve iş ortağı bulma, sunum ve belge hazırlama gibi alanlarda önemli bir kapasite artışı sağlayabileceği değerlendirilirken, nihai kararın ve etik sorumluluğun insanda kalması gerektiği görüşü öne çıktı. Girişimcilik ekosistemlerinin dijital bağlantıların ötesinde güven, karşılıklılık ve sürdürülebilir insan ilişkilerine dayandığı, bu nedenle yapay zekânın insan etkileşiminin yerini bütünüyle alamayacağına dikkat çekildi. Çalışanların iyi olma hâlinin ele alındığı oturumlarda ise yapay zekânın sağladığı zaman tasarrufunun her zaman daha az iş yükü anlamına gelmediği tartışıldı. Verimlilik sayesinde açılan zamanın yeni görevlerle doldurulmasının “iş yoğunlaşması” yaratabildiği, yapay zekâ tarafından üretilen çıktıların sürekli kontrol edilmesinin zihinsel yorgunluğu artırabildiği belirtildi. Değişime uyum kapasitesi, psikolojik dayanıklılık, işte anlam duygusu ve insan ilişkilerinin yapay zekâ çağındaki çalışma modelleri açısından daha kritik hâle geleceği değerlendirildi. Özyeğin Üniversitesi Kampüsü’nden girişimcilik ekosistemine İki gün boyunca Özyeğin Üniversitesi Çekmeköy Kampüsü’nde gerçekleştirilen programda yapay zekânın girişimcilik fırsatlarına etkisi, bireysel ve kurumsal iyi olma hâli, girişimcilikte kapsayıcılık ve toplumsal cinsiyet, teknolojik ve ekonomik belirsizliklere uyum, girişimcilik etiği ve değerler ile toplumsal iyi olma hâli ve girişimcilik ekosistemleri altı ayrı panelde ele alındı. İlk günün sonunda katılımcılar, üniversite kampüsünde Le Cordon Bleu İstanbul tarafından hazırlanan kokteyl resepsiyonunda bir araya geldi. Türkiye’nin ve İstanbul’un büyüyen teknoloji ve girişimcilik ekosisteminden ve girişimcilere sağlanan desteklerden örnekler sunulan İTÜ ARI Teknokent ziyareti ile program tamamlandı. Forumun organizasyon sürecinde Özyeğin Üniversitesi İşletme Fakültesi ve Girişimcilik Merkezi de önemli katkı sundu. Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Kulübü (ÖzÜ Entrepreneurship Society) ve gönüllü öğrenciler ise forum süresince karşılama ve saha koordinasyonuna destek vererek uluslararası katılımcıların kampüs deneyimine katkı sağladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Meditopia’nın 2026 Yılı İlk Yarı Çalışan   Wellbeing Raporu Açıklandı Haber

Meditopia’nın 2026 Yılı İlk Yarı Çalışan Wellbeing Raporu Açıklandı

Çalışan deneyimi artık performans göstergelerinin yanı sıra, fiziksel, zihinsel ve duygusal iyi oluşun birlikte değerlendirilmesiyle ele alınıyor. Meditopia'nın 2026 yılının ilk yarısını kapsayan Çalışan Wellbeing Raporu da Türkiye'deki çalışanların bütüncül iyi oluş durumunu ortaya koyuyor. 275 şirketten 19 binden fazla çalışanın yanıtlarıyla hazırlanan rapora göre, geçen yıl yalnızca bir ay ‘iyi’ seviyesine ulaşabilen wellbeing skoru, bu yıl ikinci çeyrek boyunca ‘iyi’ seviyesini korudu. Bununla birlikte rapor, mayıs ayının 2026’da çalışanların en fazla zorlandığı dönem olduğunu gösteriyor. Wellbeing skoru yalnızca bu ayda geçen yılın gerisine düşerken, stres ve kaygı seviyeleri de yine yalnızca mayıs ayında geçen yılı aştı. Aynı dönemde uyku skoru yılın en düşük seviyesine geriledi. Rapor, çalışanların iyi oluşunda geçen yıla kıyasla önemli bir toparlanmaya işaret ederken, bu iyileşmenin henüz tüm göstergelere aynı ölçüde yansımadığına ve sürdürülebilirliği için çalışanların ihtiyaç duyduğu alanlara odaklanılması gerektiğine dikkat çekiyor. Stres ve Kaygı Gerilerken, İş Yükü Çalışanları Zorlamaya Devam Ediyor Rapora göre, stres indeksi skoru geçen yılın aynı dönemindeki 66,2 puandan 63,3 puana, kaygı indeksi ise 63,4 puandan 60,1 puana geriledi. Çalışanların stres ve kaygısını artıran faktörlerin başında %65 ile iş hayatı gelirken, bunu maddi ve ekonomik koşullar, yakın ilişkilerde yaşanan problemler ve politik ve toplumsal gelişmeler takip etti. İş yaşamına daha yakından bakıldığında ise çalışanları en fazla zorlayan unsur iş yükü olurken; performans kaygısı, motivasyon düşüklüğü, toksik iş ortamı veya mobbing ile kariyer belirsizliği öne çıkan diğer başlıklar arasında yer aldı. İş yaşamındaki mevcut zorluklara ek olarak, çalışanların %42'si yapay zekanın işlerinde yaratacağı değişiklikleri düşündüğünde kendisini kaygılı hissettiğini belirtirken, en büyük endişenin işlerin veya bazı görevlerin ortadan kalkması olduğu görüldü. Yorgunluk Zirvedeki Yerini Koruyor, Çalışanları Sosyal İlişkiler Ayakta Tutuyor Raporun en dikkat çekici bulgularından biri, yorgunluğun 2026 yılının ilk altı ayında da çalışanların en sık hissedilen duygusu olmayı sürdürmesi oldu. %36,8 ile ilk sırada yer alan yorgunluğu; stresli (%30,2), depresif (%26) ve endişeli (%26) hissetme izledi. Zorlu duygularda dönemsel gerilemeler görülse de bu iyileşmenin huzur ve anda olma hissine aynı ölçüde yansımadığı dikkat çekti. Öte yandan çalışanların %61,5'i, iş yerindeki sosyal çevrelerinin ve destekleyici ilişkilerinin yoğun iş baskısı altında bile duygusal dayanıklılıklarını korumalarına yardımcı olduğunu ifade etti. Çalışanları en çok mutlu eden unsurlar ise aile içi uyum, arkadaş desteği ve ilişki kalitesi gibi yakın ilişkilere dair faktörler oldu. Fiziksel sağlık göstergeleri de çalışanların genel iyi oluşunu etkileyen kritik alanlar arasında yer alıyor. Uyku indeksinin 49, hareket indeksinin ise 37,5 puanda kaldığı rapora göre çalışanlar yılın ilk yarısında günlük ortalama 6.247 adım attı. Çalışanların %51'i hiç egzersiz yapmadığını belirtirken, yalnızca %10'u Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği düzeyde, haftada en az beş gün ve günde en az 30 dakika egzersiz yaptığını ifade etti. Öte yandan çalışanların zorluklarla baş etmek için en sık başvurduğu yöntemin %38,2 ile hareket etmek olması, fiziksel aktivitenin psikolojik dayanıklılığı destekleyen önemli bir unsur olduğunu ortaya koydu. Raporda ayrıca, spor ve wellness merkezlerine erişim sağlayan Meditopia WellnessPass’i kullanan çalışanların hareket skorlarının kullanmayanlara göre %20 daha yüksek olduğu belirtilirken, bu bulgunun hareketi teşvik eden çalışan yan haklarının olumlu etki yaratma potansiyeline işaret ettiği vurgulandı. “İyileşmenin Kalıcı Olması İçin Çalışanların Gerçek İhtiyaçlarına Odaklanmak Gerekiyor” 2026 yılı ilk yarı Çalışan Wellbeing Raporu’nun sonuçlarını değerlendiren Meditopia İçerik ve Araştırma Direktörü Uzman Psikolog Gözde Ertekin, “2026'nın ilk yarısı ilk bakışta iyi haberlerle açılıyor. Esenlik skoru "iyi" sınırına yükseldi, stres ve kaygı geçen yıla göre belirgin biçimde geriledi. Bu tablo yalnızca bizim örneklemimize özgü değil: Gallup'un 2026 küresel iş yeri araştırması da çalışan iyi oluşunun üç yılın ardından ilk kez iyileşmeye başladığını gösteriyor. Yani buradaki iyileşme, daha geniş çaplı bir olumlu eğilimle aynı yönde ilerliyor.” açıklamasında bulundu. Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi ise “Raporumuz, 2026 yılının ilk yarısında çalışanların bütüncül iyi oluşunda olumlu bir gelişmeye işaret ederken, bu gelişimin henüz kırılgan olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Çalışanların en sık hissettiği duygunun hala yorgunluk olması, stres ve kaygının yüksek seviyelerini koruması ve fiziksel sağlık göstergelerinin gelişime ihtiyaç duyması, çalışan deneyiminin tek bir göstergeyle değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. İş yükü, uyku düzeni, hareket alışkanlıkları, sosyal ilişkiler ve psikolojik dayanıklılık birbirini doğrudan etkileyen unsurlar olarak birlikte ele alınmalı. Bu nedenle kurumların çalışanlarını düzenli olarak dinlemesi, dönemsel riskleri önceden tespit etmesi ve ihtiyaçlara uygun bütüncül wellbeing uygulamaları geliştirmesi, kalıcı bir iyi oluş kültürü oluşturmanın en önemli adımlarından biri. Raporumuz, çalışanların ihtiyaçlarının yıl boyunca aynı kalmadığını da açıkça ortaya koyuyor. Özellikle mayıs ayında birçok göstergede aynı anda görülen değişim, çalışanların iyi oluşunun düzenli olarak izlenmesi ve destek mekanizmalarının doğru zamanda devreye alınmasının önemini gösteriyor. Hareketi teşvik eden uygulamalar, iş yerindeki sosyal bağları güçlendiren yaklaşımlar ve çalışanların dinlenmesine alan açan kurum kültürü, bu olumlu gelişimin sürdürülebilir hale gelmesinde belirleyici rol oynuyor. Meditopia olarak kurumların çalışanlarının değişen ihtiyaçlarını veriye dayalı içgörülerle daha iyi anlamalarını sağlayan ve kişiselleştirilmiş wellbeing çözümleriyle sürdürülebilir bir iyi oluş kültürü oluşturmalarına destek olmaya devam ediyoruz.” şeklinde konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kekemeliği Olan Çocuklar Dünyadaki Akranlarıyla Buluştu! Haber

Kekemeliği Olan Çocuklar Dünyadaki Akranlarıyla Buluştu!

Türkiye’de bir ilk olan ve beş gün süren programda çocuklar iletişim, öz savunuculuk ve psikolojik dayanıklılık becerilerini geliştirirken Hollanda, Malta, Almanya, Pakistan ve Portekiz'deki akranlarıyla çevrim içi ortamda buluştu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, “Düşle-Konuş-Yaşa Kampında çocuklara nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmeye çalışmıyoruz. Onların kendi iletişim güçlerini keşfedebilecekleri bir ortam oluşturuyoruz. Çünkü asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimizdir.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü ve Üsküdar Üniversitesi Konuşma Bozuklukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÜSESKOM) ile Texas Üniversitesi Arthur M. Blank Kekemelik Merkezi iş birliğinde düzenlenen Düşle-Konuş-Yaşa Kampı (CDSL) Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi çok amaçlı salonda gerçekleştirildi. Okul çağındaki kekeleyen çocuklara yönelik düzenlenen ve bu yıl ikinci kez gerçekleştirilen kamp, Üsküdar Üniversitesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Konrot ile Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal koordinatörlüğünde yürütüldü. Türkiye’de bir ilk olan ve Türkiye’nin farklı üniversitelerinin Dil ve Konuşma Terapisi bölümlerinden akademisyenler ile gönüllü öğrencilerin katıldığı kampa Kekemeler Derneği de destek verdi. Prof. Dr. Ahmet Konrot: “Asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimiz” Kampın temel yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Konrot, kekemeliğe yalnızca konuşma akıcılığı üzerinden yaklaşmanın çocukların iletişim deneyimini anlamak açısından yeterli olmadığını vurguladı. Kekeleyen bir çocuğun öncelikli ihtiyacının her zaman daha akıcı konuşmak olmadığını belirten Konrot; “Çocuğun kendisini ifade edebilmesi, söz almaktan kaçınmaması, iletişimde kalması ve söyleyeceklerinin değerli olduğunu bilmesi çok önemli. Düşle-Konuş-Yaşa Kampında çocuklara nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmeye çalışmıyoruz. Onların kendi iletişim güçlerini keşfedebilecekleri bir ortam oluşturuyoruz. Çünkü asıl mesele ne kadar akıcı konuştuğumuz değil ne kadar güçlü iletişim kurabildiğimizdir.” dedi. “Farklı ülkelerden kekeleyen akranlarıyla bir araya gelmeleri önemli bir deneyim” Kampa katılan çocukların kekeleyen yetişkinlerle ve dünyanın farklı ülkelerindeki kekeleyen akranlarıyla bir araya gelmelerinin önemli bir deneyim olduğuna dikkat çeken Konrot; “Bir çocuk için ‘Benim gibi konuşan başka insanlar da var ve onlar hayatın her alanında var olabiliyorlar.’ deneyimi son derece değerlidir. Çocukların kekemeliği yalnızca bireysel bir güçlük olarak değil, dünyanın farklı toplumlarında ve kültürlerinde karşılaşılan bir insanlık deneyimi olarak görmeleri, kendilerine ve iletişime bakışlarını değiştirebilir.” ifadelerini kullandı. Çocuklar iletişim becerilerini deneyimleyerek geliştirdi Aralarında dil ve konuşma terapisti olarak mesleğini sürdüren kekeleyen yetişkinlerin de bulunduğu kamp ekibi, çocuklara gerçek yaşamla bağlantılı, katılımcı ve deneyim temelli bir öğrenme ortamı sundu. Grup temelli etkinliklerle çocukların etkili iletişim, öz savunuculuk, kekemelik hakkında güncel ve doğru bilgi edinme ve psikolojik dayanıklılık alanlarında bilgi ve beceriler kazanmaları desteklendi. Kamp boyunca öğrendiklerini uygulamaya dönüştüren çocuklar, edindikleri becerileri günlük yaşamlarına nasıl aktarabileceklerini ve farklı iletişim ortamlarında nasıl kullanabileceklerini deneyimleme fırsatı buldu. Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal: “Öğrendiklerini gerçek yaşamda kullanabilmeleri en önemli hedeflerimizden biri” Kampın koordinatörlerinden Dil ve Konuşma Terapisi öğretim görevlisi Doç. Dr. Ayşe Aydın Uysal, programın çocukların yalnızca bilgi edinmelerine değil, öğrendiklerini deneyimlemelerine ve günlük yaşamlarına aktarabilmelerine odaklandığını söyledi. Uysal; “Kamp boyunca çocuklarımızla iletişim, öz savunuculuk, kekemelik hakkında güncel bilgiler ve dayanıklılık gibi birçok alanda çalıştık. Ancak bizim için önemli olan bu bilgilerin yalnızca kamp ortamında kalmaması. Çocukların öğrendiklerini uygulamaları, kendi deneyimleriyle ilişkilendirmeleri ve günlük yaşamlarında nasıl kullanabileceklerini keşfetmeleri programın en önemli hedeflerinden biri.” şeklinde konuştu. “Grup ortamı çocuklara yalnız olmadıklarını gösteriyor” Kampın grup temelli yapısının çocuklara önemli bir paylaşım alanı sunduğunu ifade eden Uysal; “Grup ortamı çocuklara yalnız olmadıklarını görme, birbirlerinin deneyimlerinden öğrenme ve güvenli bir ortamda yeni iletişim yollarını deneme fırsatı sunuyor. Çocukların beş günün sonunda edindikleri becerileri aileleri ve katılımcılar önünde sergilemeleri, kamp boyunca yaşanan gelişimin en anlamlı göstergelerinden biriydi.” dedi. Beş ülkedeki kekeleyen akranlarıyla çevrim içi buluştular Kampın dikkat çeken etkinliklerinden biri de uluslararası çevrim içi buluşmalar oldu. Kampa katılan çocuklar; Hollanda, Malta, Almanya, Pakistan ve Portekiz’de aynı programa katılan okul çağındaki kekeleyen akranlarıyla çevrim içi platformlarda bir araya geldi. Farklı dilleri konuşan ve farklı kültürlerde yaşayan akranlarıyla tanışan çocuklar, kekemeliğin dünyanın farklı toplumlarında ve kültürlerinde görülebilen bir durum olduğunu doğrudan deneyimledi. Gerçekleştirilen buluşmalarla çocuklar, iletişimde önemli olanın yalnızca akıcı konuşmak değil kendini ifade etmek, paylaşmak ve birbirini anlamak olduğunu yaşayarak öğrenme fırsatı buldu. Kekeleyen yetişkinler deneyimlerini çocuklar ve aileleriyle paylaştı Kapanış oturumunda kampa katılan kekeleyen yetişkinler de kendi yaşam deneyimlerini paylaşarak çocuklara ve ailelerine duygu ve düşüncelerini aktardı. Kekemeler Derneği adına söz alan Dr. Erkan Erener ise hem kekeleyen bir akademisyen olarak kendi deneyimlerini hem de Kekemeler Derneğinin amaç ve faaliyetlerini anlattı. Kekeleyen yetişkinlerin yaşam deneyimlerini çocuklarla paylaşmaları, kampın kuşaklar arası etkileşim boyutunu da güçlendirdi. Çocuklar, kendileri gibi kekeleyen yetişkinlerin akademik ve mesleki yaşamda aktif biçimde yer aldıklarını doğrudan görme ve onların deneyimlerini dinleme fırsatı buldu. Çocuklar iletişim güçlerini keşfetti Düşle-Konuş-Yaşa Kampı, çocukların yalnızca kekemelik hakkında bilgi edindikleri bir etkinliğin ötesine geçti. Kamp; çocukların kendilerini ifade ettikleri, deneyimlerini paylaştıkları, iletişim güçlerini keşfettikleri ve dünyanın farklı ülkelerindeki akranlarıyla ortak bir deneyimde buluştukları güçlü bir sosyal öğrenme ortamı sundu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Net Hedefler Zihinsel Dayanıklılığı Artırıyor! Haber

Net Hedefler Zihinsel Dayanıklılığı Artırıyor!

Hedef belirlemenin, yalnızca bir alışkanlık değil, psikolojik iyi oluşu destekleyen temel bir mekanizma olduğunu ifade eden Klinik Psikolog İpek Erol, “Net hedefler, karar verme süreçlerini kolaylaştırırken; dikkat dağınıklığını, erteleme davranışlarını ve kontrol kaybı hissini azaltır.” dedi. Pozitif psikoterapi yaklaşımının ise eksiklere değil, bireyin güçlü yönlerine ve içsel kaynaklarına odaklanarak hedefleri daha sürdürülebilir kıldığını kaydeden Erol, planlama duygusunun, öngörülebilirliği artırarak kaygıyı azalttığını vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, yeni yıl hedeflerinin pozitif psikoterapi yaklaşımıyla güçlü yönlere ve planlamaya dayandırıldığında psikolojik dayanıklılık, iyi oluş ve zihinsel düzenleme üzerindeki etkisinden bahsetti. Net hedefler, karar vermeyi kolaylaştırır; dikkat dağınıklığını ve ertelemeyi azaltır! Yeni bir yıla girişin bazı bireyler için zihinsel ve duygusal bir yeniden yapılanma sürecini başlatan sembolik bir eşik olduğunu dile getiren Klinik Psikolog İpek Erol, “Psikolojik açıdan ele alındığında başlangıçların insan zihninde değişim ve gelişim için güçlü bir motivasyon kaynağı oluşturduğu ortaya konmaktadır.” dedi. Bu bağlamda yeni yılda hedef belirlemenin, yüzeysel bir alışkanlık değil; psikolojik iyi oluşu destekleyen, bilişsel ve duygusal süreçleri düzenleyen temel bir mekanizma olduğunu kaydeden Erol, “Hedef belirleme, bireyin zihinsel enerjisini belirli bir yöne kanalize etmesine olanak tanır. Belirsizlik algısının azalması, özellikle yürütücü işlevlerden sorumlu olan prefrontal korteksin daha etkin çalışmasını sağlar. Net hedefler, karar verme süreçlerini kolaylaştırırken; dikkat dağınıklığını, erteleme davranışlarını ve kontrol kaybı hissini azaltır.” şeklinde konuştu. Pozitif psikoterapi, hedefleri güçlü yönlere dayandırarak sürdürülebilir kılar! Planlamanın ise hedeflerin soyut bir niyet düzeyinde kalmasını engelleyerek, davranışsal gerçekliğe taşınmasını mümkün kıldığını ifade eden Klinik Psikolog İpek Erol, “Psikolojik açıdan plan yapmak, bireyin geleceği öngörebildiği ve süreci yapılandırabildiği hissini güçlendirir.” dedi. Öngörülebilirlik arttıkça kaygı düzeyi azalır; kişi karşılaştığı güçlükleri tehdit olarak değil, yönetilebilir zorluklar olarak algılamaya başlar. Pozitif psikoterapi yaklaşımının, hedef belirleme sürecine farklı bir perspektif kazandırdığını aktaran Erol, “Bu yaklaşım, bireyin eksikliklerine odaklanmak yerine; sahip olduğu güçlü yönleri, değerleri ve içsel kaynakları merkeze alır. Yeni yıl hedefleri bu doğrultuda ‘neyi düzeltmeliyim?’ sorusundan çok, ‘hayatımda neyi geliştirmek ve derinleştirmek istiyorum?’ sorusu üzerinden yapılandırıldığında daha sürdürülebilir hale gelir.” açıklamasını yaptı. Yeni yılda hedef belirlemek, bireyin psikolojik dayanıklılığını ve iyi oluşunu güçlendirir! Pozitif psikoterapide önemli bir diğer unsurun, güçlü yönlere dayalı planlama olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog İpek Erol, “Bireyin kişisel kaynaklarını fark etmesi; hedeflere ulaşma sürecinde özgüveni artırır ve başarısızlık korkusunu azaltır. Hedefler yalnızca ulaşılacak sonuçlar değil; bireyin kimliğini ve değerlerini yansıtan yönlendirici unsurlar olarak ele alınmalı.” dedi. Tutarlı ve gerçekçi hayal kurmanın, hedef belirleme sürecinin duygusal boyutunu oluşturduğuna dikkat çeken Erol, sözlerini şöyle tamamladı: “Yapılandırılmış hayaller, umut duygusunu güçlendirir ve motivasyonu artırır. Ancak bu hayallerin planlama ile desteklenmesi, kalıcı bir psikolojik güçlenme yaratır. Yeni yıl hedeflerinde sıklıkla göz ardı edilen bir diğer nokta, yaşam alanları arasında denge kurabilmektir. Psikolojik sağlamlık için üretkenlik kadar dinlenmenin, ilişkilerin ve yaşamdan alınan doyumun da öneminin kavranması önemlidir. Sonuç olarak yeni yılda hedef belirlemek; bireyin yaşamına yön vermesini, psikolojik dayanıklılığını artırmasını ve iyi oluşunu sürdürülebilir kılmasını sağlayan önemli bir süreçtir.”

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor! Haber

Psikolojik Dayanıklılık Engelleri Aşmayı Kolaylaştırıyor!

Engellilik bireyin mizacına göre olumlu veya olumsuz etkiler gösterebiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, engelliliğin doğuştan, kaza sonucu veya uzun süren bir hastalığa bağlı olarak organ bozukluğu ya da yokluğu nedeniyle bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal yeteneklerde çeşitli derecelerde kayıp olarak tanımlandığını ifade ederek, “Bazı bireyler engelli olarak doğarken, bazıları için engellilik yaşamın herhangi bir döneminde aniden ortaya çıkabilir veya zaman içinde yavaş yavaş gelişebilir. Bu iki durumun psikolojik etkileri farklılık gösterebilir. Bireyin mizacı, kişilik özellikleri ve sahip olduğu psikolojik, sosyal, çevresel ve finansal kaynaklar, özellikli bireylerin iyi oluşu üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler gösterebilir.” dedi. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığı şartlara da bağlı Psikolojik dayanıklılık, bireyin stresli ve zorlayıcı yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme, esneklik gösterebilme ve güçlenerek ilerleyebilme yeteneği olduğuna dikkat çeken Aytop, “Engellilik deneyimi psikolojik dayanıklılığı hem olumlu hem olumsuz yönde etkileyebilir. Engellilik deneyimi, bireyleri yaşamın zorluklarına karşı daha sabırlı, esnek, uyumlu ve anlayışlı olmaya teşvik edebilir. Bu süreç, problem çözme becerilerini geliştirmelerine ve mevcut şartları daha yaratıcı ve işlevsel kullanmayı öğrenmelerine katkı sağlayabilir. Öte yandan, eşlik eden ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar, engele bağlı gelişen fiziksel sınırlılıklar, toplumsal önyargılara ve etiketlemelere maruz kalmak, dışlanmak, sosyal izolasyon, çeşitli imkanlara erişilebilirlik sorunları (eğitim, sağlık, istihdam gibi), ekonomik zorluklar bireyin öz-şefkatini, öz-saygısını, öz-değerini, öz yeterliğini, öz- farkındalığını, kendisi ve çevresi üzerindeki kontrol hissini, umudunu, yaşam doyumunu, motivasyonunu, kişiler arası ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zedeleyebilir.” diye konuştu. Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörler neler? Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını artıran faktörlere işaret ederek, “Bireyin öz-şefkati, öz-saygısı, öz-değeri, öz-yeterliği, öz-farkındalığı, kendini kabulü, anlam ve amaç arayışı, erdemleri ve karakter güçleri ile etkili iletişim ve empati becerileri, dayanıklılığı güçlendiren önemli psikolojik kaynaklar arasında yer alıyor. Ayrıca aile içi sağlıklı iletişim, karşılıklı anlayış, adil görev dağılımı ve değişen koşullara uyum, bireyin kendini değerli hissetmesini ve zorluklarla başa çıkmasını destekliyor.” ifadesinde bulundu. Sosyal ve toplumsal desteklerin de kritik olduğunu belirten Aytop, “Sosyal çevreden algılanan destek, yalnızlık ve izolasyon hissini azaltarak kaygı ve depresyona karşı koruyucu rol oynuyor. Yapılandırılmış psikoterapi, bireylerin esneklik, farkındalık ve problem çözme becerilerini artırırken, erişilebilir fiziksel ortam, eğitim ve istihdam olanakları, zorbalık ve ayrımcılığın azaltılması; özellikli bireylerin hem günlük yaşamda hem de psikolojik olarak daha dayanıklı olmalarını sağlıyor.” şeklinde konuştu. Toplumdaki önyargılar özellikli bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığını zayıflatan risklere de dikkat çekerek, “Engelin getirdiği zorunlu sınırlamalara ek olarak, toplumdaki önyargılar, etiketleyici tutumlar ve ayrımcılık bireyin kendini değerli hissetmesini zorlaştırıyor; eğitim, istihdam ve sosyal yaşamda yaşanan eşitsizlikler aidiyet duygusunu azaltıyor. Sürekli mücadele gerektiren mimari ve sistemsel engeller, kronik stres, tükenmişlik ve yorgunluğa yol açarken, aşırı korumacı veya baskıcı aile ve çevre tutumları bireyin bağımsızlık, özgüven ve kendini gerçekleştirme çabalarını engelleyebiliyor. Özellikle sonradan özellikli olan bireyler kayıp ve yas süreciyle karşı karşıya kalıyor, umutsuzluk ve belirsizlik düşünceleri psikolojik dayanıklılığı zayıflatıyor; tüm bunlar depresyon ve kaygı bozuklukları gibi ruhsal sorunların ortaya çıkmasını kolaylaştırabiliyor.” dedi. Hobilerle ilgilenmek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor Özellikli bireylerin günlük yaşamda psikolojik dayanıklılıklarını artırmak için duygusal farkındalık geliştirmelerinin, zor duyguları tanıyıp kabul etmelerinin ve bunları yargısızca deneyimlemelerinin önemli olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bireylerin güçlü yönlerine odaklanması, sanatsal ve sportif faaliyetler, problem çözme, teknoloji kullanımı gibi alanlarda kendini ifade etmesi özsaygı, öz-yeterlik ve motivasyonu artırıyor. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel hareket ve planlı bir gün gibi günlük rutinler ile sosyal destek ağlarının güçlendirilmesi dayanıklılığı besliyor. Kendine zaman ayırmak, hobilerle ilgilenmek, öz-şefkat göstermek ve küçük, gerçekçi hedefler belirlemek ruhsal dengeyi ve içsel güveni artırıyor. Ayrıca rehabilitasyon programları, destek grupları ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek, bireyin kaynaklarını etkin şekilde kullanmasını, zorluklarla başa çıkmasını ve anlamlı, amaçlı bir yaşam sürmesini sağlıyor.” diye konuştu. Engellilere destekte toplumun rolü de büyük Özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığının yalnızca bireysel çabalarla sınırlı olmadığını, toplumun tutum, norm, değer ve fiziki yapılarıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade eden Aytop, “Toplumun özellikli bireyleri kabul eden, kapsayıcı ve çeşitliliği değerli gören bir atmosfer oluşturması, bireyin kendisini ait ve değerli hissetmesini sağlar. Fiziksel çevrede erişilebilirlik düzenlemeleri, eğitimde fırsat eşitliği ve kapsayıcı politikalar; bireyin bağımsızlık, özgüven ve sosyal aidiyet duygusunu güçlendirerek psikolojik dayanıklılığa katkı sunar. Ayrıca toplumun özellikli bireylere yönelik bilinçlenmesi ve farkındalık çalışmaları, yanlış inanç ve önyargıları azaltarak sosyal izolasyon ve psikolojik sıkıntı riskini düşürür.” şeklinde konuştu. Toplumun rolünün yalnızca farkındalıkla sınırlı kalmadığını; istihdam politikaları, sosyal destek sistemleri, gönüllü çalışmalar ve sosyal hizmet mekanizmaları da bireyin dayanıklılığını güçlendirdiğini ifade eden Aytop, “Özellikli bireylerin kamusal alanda görünür olması, karar alma süreçlerine dahil edilmesi ve haklarının uygulanabilir olması, kendilerini değerli ve güvende hissetmelerini sağlıyor. Sağlık hizmetlerine, rehabilitasyon ve psikolojik desteğe erişim imkânları ile sosyal güvenlik mekanizmaları; yaşam kalitesini artırarak, özellikli bireylerin hem zorluklarla başa çıkma kapasitesini hem de içsel güçlerini destekliyor.” ifadesinde bulundu. Yüksek psikolojik dayanıklılık sağlığı olumlu etkiliyor Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, yüksek psikolojik dayanıklılığın özellikli bireylerin hem fiziksel hem de sosyal sağlığını olumlu etkidiğini belirterek, şöyle devam etti: “Dayanıklı bireyler stresle daha sağlıklı başa çıkar, duygularını düzenler, sorunlarla etkili şekilde yüzleşir ve gerektiğinde sosyal veya profesyonel destek alarak ruhsal yüklerini hafifletir; bu durum bağışıklık sistemi ve iyileşme süreçleri üzerinde koruyucu etki sağlar. Aynı zamanda dayanıklılık, bireyin kendi sağlığına yönelik sorumluluklarını yerine getirmesini kolaylaştırır; düzenli kontroller, tedaviye uyum, ilaç kullanımı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları daha kolay benimsenir. Sosyal yaşamda da dayanıklılık, güvenli ilişkiler kurma, iletişimde rahatlık ve sosyal etkinliklere katılımı artırır; yalnızlık ve izolasyonu azaltarak yaşam doyumunu yükseltir. Dayanıklı bireyler zorluklarla karşılaştığında pes etmek yerine çözüm yolları üretir, eğitim, iş ve topluluk faaliyetlerinde aktif rol alır, özgüven ve öz-yeterlik duyguları sayesinde toplumsal rollere daha cesurca katılır. Bu tutum, hem sosyal başarıyı hem de yaşamdan keyif alma ve üretken olma kapasitesini artırarak özellikli bireylerin genel yaşam kalitesini güçlendirir.” Aileler aşırı koruyucu olmaktan kaçınmalı Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, özellikli bireylerin psikolojik dayanıklılığında ailelerin ve bakıcıların rolünün belirleyici olduğuna vurgu yaparak, “Bireyin engelliliğini kabul etmek, eleştirel değil destekleyici bir tutum sergilemek ve güçlü yönlerine odaklanmak, özsaygı, yeterlilik inancı ve kendine güveni artırıyor. Aşırı koruyucu tutumlardan kaçınmak, bireyin bağımsızlık kazanmasını ve problem çözme becerilerini geliştirmesini sağlarken, etkili iletişim de duyguların ifade edilmesini kolaylaştırıyor. Bireyin günlük yaşamda sorumluluk almasına izin vermek, kişisel bakım, ev işleri veya sosyal aktivitelerde katkıda bulunmasını desteklemek; kontrol duygusunu ve dayanıklılığı güçlendiriyor.” dedi. Ailelerin duygusal destek sağlamasının, empati kurmasının ve bireyin duygularını geçerli bulmasının psikolojik sağlamlık için kritik olduğunu belirten Aytop, “Özellikli bireylerin toplumsal hayata katılımını teşvik etmek, eğitim ve sağlık süreçlerine aktif katılımını desteklemek, başarılarını fark edip takdir etmek dayanıklılığı artırıyor. Ayrıca ailelerin ve bakım verenlerin kendi fiziksel ve ruhsal sağlıklarına özen göstermesi, sosyal ve profesyonel desteklerden faydalanmaları; özellikli bireye sağlıklı ve sürdürülebilir bir destek sunabilmelerini sağlıyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.