Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Risk Faktörleri

Kapsül Haber Ajansı - Risk Faktörleri haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Risk Faktörleri haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Zona Hastalığında Erken Tedavinin Önemi Haber

Zona Hastalığında Erken Tedavinin Önemi

Özellikle ileri yaşlarda ve bağışıklık sistemi zayıflamış bireylerde daha sık görülebilen zona, yalnızca cilt yüzeyini değil, sinirleri de etkileyebiliyor. Dermatoloji alanında değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Şule Güngör, zona hastalığında erken tanı ve uygun tedaviye zamanında başlanmasının önemine dikkat çekiyor. Hastalık çoğunlukla vücudun tek tarafında gelişen ağrı, yanma ve içi sıvı dolu kabarcıklarla kendini gösteriyor. Bazı hastalarda döküntüler ortaya çıkmadan önce başlayan ağrı, farklı hastalıklarla karıştırılabiliyor. Zona tedavisinde özellikle ilk günlerin önemli olması, belirtilerin doğru değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Antiviral tedavinin uygun zamanda başlanması, hastalığın süresini ve akut dönemdeki şiddetini azaltabiliyor. Zona Hastalığı Nasıl Ortaya Çıkar? Zona hastalığının gelişiminde varisella zoster virüsü rol oynuyor. Suçiçeği enfeksiyonu geçiren kişilerde virüs tamamen ortadan kalkmıyor ve sinir dokusundaki duyu ganglionlarında sessiz biçimde kalabiliyor. Yıllar sonra bağışıklık sisteminin virüsü kontrol altında tutma kapasitesi azaldığında yeniden aktif hale gelebiliyor. Virüsün yeniden etkinleşmesi sonucunda etkilenen sinirin dağılım gösterdiği deri bölgesinde ağrı ve döküntü oluşuyor. Bu nedenle zona genellikle vücudun tek tarafında, belirli bir sinir hattını izleyen kuşak benzeri bir görünüm sergiliyor. Göğüs ve sırt bölgesinde sık görülmekle birlikte yüz, boyun ve diğer bölgelerde de gelişebiliyor. Yaşın ilerlemesi önemli risk faktörleri arasında bulunuyor. Bunun yanında bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların kullanılması, bazı kanser hastalıkları ve bağışıklık yetmezliği durumları riski artırabiliyor. Zona tamamen sağlıklı kişilerde de ortaya çıkabildiği için hastalığın yalnızca bağışıklık problemi yaşayan bireylerde görüldüğünü düşünmek doğru değil. Stres ve yoğun fiziksel yorgunluk bazı hastalarda hastalık başlangıcıyla ilişkilendirilebilse de tek başlarına kesin neden olarak kabul edilmiyor. Zona gelişiminde belirleyici mekanizma, daha önce vücutta sessiz kalan virüsün yeniden aktifleşmesi oluyor. Bu nedenle hastalığın değerlendirilmesinde kişinin yaşı, genel sağlık durumu ve bağışıklık sistemiyle ilgili özellikleri birlikte ele alınıyor. Zona Hastalığının İlk Belirtileri Nelerdir? Zona çoğu zaman cilt döküntüleri ortaya çıkmadan önce başlayan belirtilerle kendini gösteriyor. Etkilenen bölgede yanma, batma, karıncalanma, hassasiyet veya derin ağrı hissedilebiliyor. Bazı hastalarda giysilerin cilde temas etmesi bile rahatsızlık oluşturabiliyor. Bu başlangıç dönemi birkaç gün sürebiliyor. Göğüs bölgesindeki ağrı kalp veya akciğer hastalıklarını, karın bölgesindeki ağrı ise çeşitli iç organ rahatsızlıklarını düşündürebiliyor. Ancak özellikle göğüs ağrısı gibi belirtilerin doğrudan zona ile ilişkilendirilmemesi, öncelikle acil nedenlerin dışlanması gerekiyor. Ağrının ardından genellikle kızarık zemin üzerinde kümelenmiş, içi sıvı dolu küçük kabarcıklar gelişiyor. Döküntüler çoğunlukla vücudun orta hattını geçmeden tek tarafta sınırlı kalıyor. Zaman içerisinde kabarcıklar kuruyarak kabuklanıyor ve ciltte iyileşme süreci başlıyor. Bazı hastalarda hafif ateş, baş ağrısı ve genel halsizlik de görülebiliyor. Döküntünün yüz bölgesinde, özellikle alın ve göz çevresinde ortaya çıkması ayrı bir önem taşıyor. Göz tutulumu görmeyi tehdit eden komplikasyonlara neden olabileceğinden gecikmeden göz hastalıkları değerlendirmesi yapılması gerekiyor. Erken Antiviral Tedavi Neden Önemlidir? Zona hastalığında erken tedavinin temel amacı virüsün çoğalmasını sınırlandırmak, yeni lezyonların gelişimini azaltmak ve akut hastalık sürecini hafifletmek oluyor. Antiviral ilaçlar bu amaçla kullanılan temel tedavi seçenekleri arasında yer alıyor. Tedavinin uygun hastalarda mümkün olduğunca erken başlanması önem taşıyor. Antiviral tedaviden en fazla yararın genellikle döküntülerin başlangıcından sonraki ilk 72 saat içerisinde sağlandığı kabul ediliyor. Bununla birlikte bu sürenin geçmiş olması tedavinin her zaman gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Yeni lezyonların oluşmaya devam etmesi, ağır hastalık bulguları veya göz gibi riskli bölgelerin tutulması durumlarında daha geç dönemde de tedavi değerlendirilebiliyor. Tedavide kullanılan ilaçlar arasında asiklovir, valasiklovir ve famsiklovir gibi antiviral seçenekler bulunuyor. Hangi ilacın tercih edileceği hastanın yaşı, böbrek fonksiyonları, eşlik eden hastalıkları ve klinik durumuna göre belirleniyor. Bu ilaçların gelişigüzel kullanılması veya önerilen tedavi süresinin değiştirilmesi uygun görülmüyor. Erken antiviral tedavi akut ağrı ve döküntü süresini azaltabilse de hastalık sonrası gelişebilen uzun süreli sinir ağrısını kesin olarak önlediği söylenemiyor. Bu nedenle hastaların beklentilerinin gerçekçi biçimde belirlenmesi ve tedavinin bireysel risklere göre planlanması gerekiyor. Zona Sonrası Sinir Ağrısı Kalıcı Olabilir mi? Zona hastalığının önemli komplikasyonlarından biri postherpetik nevralji adı verilen uzun süreli sinir ağrısıdır. Bu durumda ciltteki döküntüler iyileşmiş olmasına rağmen etkilenen sinir bölgesinde ağrı devam edebiliyor. Ağrı yanma, elektrik çarpması, batma veya dokunmaya aşırı hassasiyet şeklinde hissedilebiliyor. Postherpetik nevralji riski özellikle ileri yaşlarda artıyor. Akut dönemde şiddetli ağrı yaşanması, yaygın döküntüler ve bazı eşlik eden sağlık sorunları da risk değerlendirmesinde önem taşıyor. Ancak her zona hastasında uzun süreli sinir ağrısı gelişmiyor. Kalıcı ağrı günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Uyku bozuklukları, hareket etmekten kaçınma, kıyafet giymekte zorlanma ve sosyal aktivitelerde azalma gibi sorunlar görülebiliyor. Bu nedenle zona sonrası devam eden ağrının yalnızca cilt iyileşmesine bakılarak önemsiz kabul edilmemesi gerekiyor. Postherpetik nevraljinin tedavisinde sinir kaynaklı ağrıya yönelik ilaçlar, bazı lokal uygulamalar ve gerekli durumlarda ağrı tedavisi uzmanlığının değerlendirmesi gündeme gelebiliyor. Tedavi seçimi ağrının şiddetine, hastanın yaşına, ilaç etkileşimlerine ve diğer sağlık sorunlarına göre şekilleniyor. Amaç ağrının azaltılması ve kişinin günlük yaşam işlevlerinin desteklenmesi oluyor. Zona Hastalığında Korunma ve Günlük Yaşam Önerileri Zona geçiren hastalarda cilt bakımının dikkatli yapılması, ikincil bakteriyel enfeksiyonların önlenmesi açısından önem taşıyor. Döküntülerin temiz ve kuru tutulması, kabarcıkların koparılmaması ve cildin tahriş edilmemesi öneriliyor. Hekimin önerisi dışında tahriş edici karışımlar veya bilinçsiz uygulamalar kullanılmaması gerekiyor. Zona döküntülerindeki sıvıyla temas, suçiçeğine karşı bağışıklığı bulunmayan kişilerde suçiçeği gelişmesine neden olabiliyor. Bu nedenle kabarcıklar kabuklanıncaya kadar döküntülerin kapatılması ve özellikle hamileler, yenidoğanlar ve bağışıklığı baskılanmış duyarlı kişilerle yakın temasta dikkatli olunması önem taşıyor. Zona aşısı, hastalıktan korunmada önemli seçenekler arasında bulunuyor. Rekombinant zona aşısı, uygun yaş ve risk gruplarında zona gelişme olasılığını ve postherpetik nevralji riskini azaltabiliyor. Aşı gerekliliği ve uygulama zamanı, yaşa, bağışıklık durumuna ve güncel ulusal önerilere göre değerlendiriliyor. Zona hastalığında tedavinin gecikmemesi kadar doğru tanının konulması da önem taşıyor. Özellikle yüz veya göz çevresinde döküntü, yaygın lezyonlar, bağışıklık yetmezliği ya da şiddetli ağrı varlığında hızlı tıbbi değerlendirme gerekiyor. Erken başlanan uygun tedavi, etkili ağrı kontrolü ve gerekli takip sayesinde hastalığın oluşturabileceği sorunların azaltılması ve iyileşme sürecinin daha güvenli yönetilmesi mümkün olabiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor Haber

Günümüzde Yağlı Karaciğere Bağlı Siroz Artıyor

Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, “Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda ‘karaciğerde kitle varsa kötüdür’ önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz “Karaciğer’in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor” diyor. Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: “Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına ‘kriptojenik karaciğer siroz’ dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.” Her kitle kanser değil! Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.” Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir” diyor. Hastaya bütüncül yaklaşım önemli! İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz “Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.” Her kitlede biyopsi gerekmiyor! Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek Haber

Sanovel’den Alzheimer Farkındalığına Güçlü Destek

“Sağlıklı Yaşlan, Alzheimer’dan Korunmaya Bugün Başla” sloganıyla düzenlenecek etkinlikte; toplum sağlığını doğrudan ilgilendiren risk faktörleri, erken tanının önemi, hasta ve yakınlarının karşılaştığı zorluklar ele alınırken; nöroloji alanındaki tedavi yaklaşımları ve yenilikçi çözümler paylaşılacak. Ziyaretçiler, Alzheimer hastalarının günlük yaşamda deneyimledikleri algısal değişimleri bizzat fark etmelerini sağlayacak Sanovel’in alanda kurduğu stantta VR gözlük deneyimi ile hastalık hakkında bilgi sahibi olabilecekler. Sağlık alanındaki öncü çalışmalarıyla bilinen Sanovel, “Aklımda” kampanyasıyla etkinlikteki yerini alarak Alzheimer hastalığına dikkat çekecek ve ziyaretçilere VR (sanal gerçeklik) teknolojisiyle hastaların yaşadığı zorlukları deneyimleyebilecekleri özel empati alanları sunacak. Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla etkisi artan Alzheimer hastalığına karşı toplumsal bilinci yükseltmeyi amaçlayan etkinlik; hasta yakınlarını, uzmanları ve vatandaşları bir araya getirerek hem risk faktörlerine yönelik taramalar ve korunma önlemleri hakkında bilgilendirmeler yapacak hem de erken tanı ile hasta deneyimini anlamanın önemine dikkat çekecek. Etkinlik boyunca park alanında müzik dinletisi, flamenko gösterisi, halk oyunları gösterileri, fiziksel ve zihinsel aktivite çalışmaları, tavla turnuvası ve kuşaklar arası bağları güçlendiren torun köşesi gibi pek çok çeşitli aktivite ziyaretçilerle buluşacak. Ziyaretçiler Alzheimer’ı VR Deneyim Alanı ile Yaşayacak Etkinlik alanında Sanovel “Aklımda” kampanyası konseptiyle stand ve kiosk alanları kurulacak; Aynı zamanda VR (Sanal Gerçeklik) deneyim alanı ile ziyaretçilere farkındalık deneyimi yaşatılacak. Ziyaretçiler, bu teknoloji sayesinde Alzheimer hastalarının günlük yaşamda karşılaştıkları zorlukları bizzat sanal gerçeklik gözlüğü vasıtasıyla deneyimleyerek hastalarla empati kurma fırsatı bulacaklar. “Merkezi Sinir Sistemi Alanındaki Deneyimimizle Hasta ve Hasta Yakınlarının Yanındayız” Toplum sağlığını iyileştirmeyi temel misyon edindiklerini belirten Sanovel Stratejik İş Birimi Müdürü Aydın Alsema, şirketin Alzheimer ve nöroloji alanındaki çalışmaları hakkında şu değerlendirmelerde bulundu: “Sanovel olarak 43 yıllık köklü geçmişimiz, geniş ürün portföyümüz, yenilikçi bakış açımız ile Türk ilaç sektörüne yön vermeye devam ediyoruz. Merkezi Sinir Sistemi (MSS) alanında toplam pazarda ikinci sırada yer alan bir marka olarak, sadece tedavi edici çözümlerimizle değil, toplumsal farkındalık yaratan projelerimizle de öne çıkıyoruz. Alzheimer gibi hayatın en hassas dönemlerinde etkisini gösteren hastalıklarda en güvenilir paydaş olmayı ve bu alanda yenilikçi çözümleri takip ederek tıp dünyasına kazandırmayı sürdüreceğiz.. ‘Aklımda’ kampanyamızla, bu anlamlı günde ziyaretçilerimizin zihninde iz bırakmak ve toplumsal duyarlılığı en üst seviyeye taşımak için buradayız.” “Erken Tanı ve Toplumsal Destek Hayati Önem Taşıyor” Etkinliğin bilimsel ve toplumsal boyutuna dikkat çeken Etlik Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği Uzmanı ve Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şube Başkanı Doç. Dr. Özlem Bizpınar ise şunları söyledi: “Alzheimer, yalnızca bireyi değil, tüm aileyi ve çevreyi derinden etkileyen ve tedavi edilmediğinde ilerleyen nörolojik bir rahatsızlıktır. Türkiye Alzheimer Derneği Ankara Şubesi olarak amacımız, bu hastalıktan muzdarip bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek, hasta yakınlarının yükünü hafifletmek ve toplumda 'sağlıklı yaşlanma' ile erken tanı bilincini yerleştirmektir. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Sanovel’in değerli destekleriyle hayata geçirdiğimiz bu etkinlik, teorik bilgileri pratiğe dökerek toplumun her kesiminde empati duygusunu uyandırmak adına büyük bir adımdır. Unutmayalım ki Alzheimer ile mücadele, ancak toplumsal dayanışma ve farkındalıkla mümkündür.” Kritik Eşik: Erken Tanı ve Tedavi Devamlılığı Hafıza kayıplarının yaşlılığın olağan bir süreci olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Özlem Bizpınar, erken tanının ve tedavi devamlılığının önemine dikkat çekerek, “Erken evrede konulan teşhis, hastanın bağımsızlık süresini uzatmakta ve yaşam kalitesini korumaktadır. Hekim kontrolünde başlatılan tedavilerin aksatılmadan sürdürülmesi ise hastalığın ilerleme hızını yavaşlatmada kritik bir eşiktir. Öte yandan Alzheimer, yalnızca hastayı değil, bakım sürecini üstlenen hasta yakınlarını da fiziksel ve psikolojik olarak derinden etkilemektedir. Bu nedenle hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi ve desteklenmesi de sürecin en temel bileşenidir” diye konuştu. 19 Eylül’de Doğal Yaşam ve Atatürk Çocukları Parkı’nda saat 16:00'da ücretsiz olarak kapılarını açacak olan etkinlik, gün boyunca tüm halkın katılımına açık olacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir Haber

Halk Sağlığının Asıl Gücü Hastalıkları Ortaya Çıkmadan Önlemeyi Hedeflemesinden Gelir

3–9 Eylül Halk Sağlığı Haftası kapsamında açıklamalarda bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’ndan Dr. Funda Yıldız, halk sağlığında hastalıkların ortaya çıkmasını önlemeye yönelik koruyucu yaklaşımın önemine dikkat çekti. Koruyucu sağlık uygulamalarının toplum sağlığı üzerindeki etkisi küresel verilerde çarpıcı biçimde görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) öncülüğünde gerçekleştirilen kapsamlı bir çalışmaya göre, aşılama programları son 50 yılda dünya genelinde en az 154 milyon kişinin hayatını kurtardı. Aşılamanın küresel bebek ölümlerindeki azalmanın yüzde 40’ına katkıda bulunduğu hesaplandı. Hastalıkların ortaya çıkmasına yol açan önlenebilir risklerin azaltılması da halk sağlığının önemli çalışma alanlarından biri. DSÖ ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın (IARC) 2026 yılında yayımladığı, 185 ülke ve 36 kanser türünü kapsayan küresel analize göre, incelenen yeni kanser vakalarının yüzde 37’si, yaklaşık 7,1 milyon vaka, önlenebilir nitelikte. Tütün kullanımı, enfeksiyonlar ve alkol tüketimi önlenebilir kanser nedenleri arasında ilk sıralarda yer alırken; yüksek vücut kitle indeksi, fiziksel hareketsizlik ve hava kirliliği de risk faktörleri arasında bulunuyor. Bunun yanı sıra, güvenli su, sanitasyon ve hijyen de hastalıkların önlenmesinde kritik önem taşıyor. DSÖ’ye göre güvenli olmayan su, sanitasyon ve hijyen koşulları dünya genelinde her yıl en az 1,4 milyon önlenebilir ölümle ilişkili. Hastalıklara yönelik koruyucu sağlık önlemlerinin önemine değinen Yıldız, “Halk sağlığının asıl gücü, yalnızca geniş çalışma alanından değil, hastalığı ortaya çıktıktan sonra ele almak yerine mümkün olduğunca ortaya çıkmadan önlemeyi hedeflemesinden gelir. Bu yönüyle halk sağlığı, ‘Nasıl tedavi ederiz?’ sorusundan önce ‘Nasıl koruruz, nasıl önleriz ve nasıl daha sağlıklı bir yaşamı mümkün kılarız?’ sorularını sorar” dedi. ‘Halk sağlığı yaşamın her alanındadır’ Aşılama, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, temiz su ve hijyen gibi birbirinden farklı alanların halk sağlığının kapsamına girdiğini belirten Yıldız, halk sağlığının bireyi yaşamın belirli bir döneminde değil, doğum öncesinden yaşlılığa uzanan yaşam yolculuğunun tamamında ele aldığını söyledi. Yıldız, “Halk sağlığı, anne ve çocuk sağlığından adolesan, erişkin, kadın, erkek ve yaşlı sağlığına; bağışıklamadan bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların kontrolüne; erken tanı ve tarama programlarından sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteye; ruh ve aile sağlığından çevre, iş ve okul sağlığına; evde sağlık ve bakım hizmetlerinden dezavantajlı grupların sağlık gereksinimlerine ve sağlıkta eşitsizliklerin azaltılmasına kadar çok geniş bir alanda bireyin ve toplumun sağlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir Haber

Kanser Tedavisinin Kalp Üzerindeki Etkileri 20 Yıl Sonra Ortaya Çıkabilir

Özellikle önceden kalp hastalığı bulunan veya kalp üzerinde yan etki oluşturabilecek tedavileri alan hastaların yakından takip edilmesi gerekiyor. Bu ihtiyacın, onkoloji ve kardiyolojiyi bir araya getiren kardiyoonkoloji alanını öne çıkardığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Kardiyoonkolojinin temel amacı, kanser hastalarında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını erken dönemde belirleyip gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini sağlamak” dedi. Her kanser hastasının kalp sağlığıyla ilgili bir problem yaşayacağını söylemenin doğru olmadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Ancak bazı kalp sorunları kanser tedavisi sırasında, bazıları ise yıllar sonra ortaya çıkabiliyor. Özellikle radyoterapiye bağlı etkiler 10, 15 hatta 20 yıl sonra görülebiliyor. Meme kanserinde beş yıllık sağkalım oranının yüzde 90’ın üzerine çıkması, hastaların uzun dönem kalp sağlığı takibini daha da önemli hâle getiriyor. Riskli hastaları önceden belirleyip yakından izleyerek kalp krizi, kalp yetmezliği ve pıhtı oluşumu gibi sorunlara karşı gerekli önlemleri alabiliyoruz” şeklinde konuştu. En sık karşılaşılan sorun kalp yetmezliği Kanser tedavileri sırasında en sık görülen kalp sorunlarından birinin, kalbin kasılma gücünün azalması ve buna bağlı olarak kalp yetmezliği gelişmesi olduğunu vurgulayan Ökmen, “Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçları ile hedefe yönelik tedaviler birlikte uygulandığında kalp yetmezliği riski artabiliyor. Kanser tedavileri ayrıca kalp krizi, pıhtı oluşumu, ritim bozukluğu, kalp zarı iltihabı ve kalp kapakçığı sorunlarına da yol açabiliyor. Riskli hastaların kalp fonksiyonlarını ekokardiyografiyle ve bazı hassas kan testleriyle düzenli olarak kontrol ediyoruz. Bir sorun tespit ettiğimizde onkologlarla birlikte alternatif tedavileri değerlendiriyor, mümkünse kalbi destekleyen seçeneklerle kanser tedavisinin kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlıyoruz” dedi. İki hasta grubu öncelikli olarak değerlendirilmeli Tüm kanser hastalarının kardiyoonkolojik açıdan değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Ökmen, önceliğin riskli hastalara verilmesinin önem taşıdığını söyledi. Ökmen, “İki temel hasta grubu bulunuyor. İlk grupta hipertansiyon, kalp krizi veya kalp yetmezliği öyküsü bulunan; koroner stent uygulanmış ya da bypass ameliyatı geçirmiş hastalar yer alıyor. Ailesinde kalp hastalığı bulunan ve kardiyovasküler risk faktörleri yoğun olan hastalar da bu gruba dahil. İkinci grupta ise bilinen bir kalp hastalığı olmasa bile kalp fonksiyonları üzerinde etkili olabilecek riskli kemoterapi-akıllı ilaçları kullanacak hastalar bulunuyor” dedi. Günde 30 dakikalık yürüyüş önemli Kanser hastalarının hareketsiz kalmaları veya daha kalorili beslenmeleri gerektiği düşüncesinin doğru olmadığını vurgulayan Ökmen, “Bu yaklaşım kan şekeri, kolesterol ve tansiyon dengesini bozabiliyor. Üstelik bazı kanser ilaçları, özellikle hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde tansiyonu yüzde 50’ye varan oranlarda yükseltebiliyor. Hastanın gücüne ve temposuna göre haftada beş gün, günde 30 dakika yürüyüş yapmasını, aşırı kalorili ve tuzlu gıdalardan kaçınarak dengeli bir Akdeniz tipi beslenme planı uygulamasını öneriyoruz” dedi. Kalbin çalışma gücü tedaviden önce ölçülmeli ve hastaların kalp açısından risk düzeyi belirlenmeli Riskli hastaların kanser tedavisinden önce kardiyolojiye yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ökmen, “Kalp hastalığı olduğu bilinen bir hastanın kemoterapiye veya radyoterapiye başlamadan, hatta cerrahi uygulanacaksa ameliyat öncesinde kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Bu değerlendirmede kalbin çalışma gücü ölçülüyor, elektrokardiyografiyle kalple ilgili bir sorun bulunup bulunmadığı inceleniyor ve hassas kalbe özgün kan testleri ile hastanın planlanan tedaviye uygunluğu belirleniyor. Yüksek risk taşıyan hastalarda ise farklı bir tedavinin tercih edilmesinden çok yakın takip ve sık kalp kontrolleri ile tedavisinin güvenli bir şekilde devam ettirilebilmesi hedefleniyor. Ek olarak bazen de ilaç değişikliği de gerekebiliyor” şeklinde konuştu. Bazı kanser ilaçları kalbin işleyişini etkileyebiliyor Kanser tedavilerinin sağlıklı hücreleri neden etkilediğini açıklayan Ökmen, “Kanser hücreleri sürekli büyüyen ve bölünen hücrelerdir. Kanser tedavilerinin büyük bir bölümü de bu çoğalma mekanizmasını hedef alır. Dolayısıyla saç kökleri ve cilt hücreleri gibi hızlı yenilenen sağlıklı hücreler de tedaviden etkilenebilir. Kalp hücrelerinde hızlı bir bölünme ve çoğalma görülmese de bazı kanser ilaçları, kalbin işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli biyolojik mekanizmaları bloke ederek çeşitli yan etkilere yol açabilir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir Haber

Menopoz Döneminde Yaşanan Değişimler Migreni Tetikleyebilir

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, menopoz geçişinde baş ağrılarının kadının hormonal durumu ve eşlik eden menopoz belirtileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Perimenopozda Migren Atakları Neden Değişebilir? Menopoz, adetlerin bir anda sona erdiği tek bir dönemden ibaret değildir. Menopozdan önceki perimenopoz sürecinde yumurtalıkların hormon üretiminde ve adet düzeninde önemli değişiklikler meydana gelebilir. Östrojen düzeylerindeki dalgalanmalar, hormonlara duyarlı migreni bulunan bazı kadınlarda atakların daha sık ortaya çıkması veya mevcut baş ağrısı düzeninin değişmesi ile ilişkili olabilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Perimenopoz döneminde hormon düzeyleri düzenli bir şekilde azalmaz; belirgin dalgalanmalar görülebilir. Bu nedenle özellikle adet döngüsüyle ilişkili migren öyküsü bulunan kadınlar bu dönemde baş ağrılarında değişiklik fark edebilir. Ancak baş ağrısındaki her değişikliği yalnızca hormonlara bağlamamak gerekir” diyor. Baş ağrılarının değişmesinde hormonal dalgalanmaların yanı sıra menopoz döneminde sık karşılaşılan sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku düzensizlikleri, stres, öğün atlama ve yetersiz sıvı tüketimi gibi faktörler de rol oynayabilir. Menopoz Başladı, Baş Ağrısı da Başladıysa Dikkat Daha önce migreni bulunan bir kadında perimenopoz sırasında atakların değişmesi ile hayatında ilk kez ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrısı aynı şekilde değerlendirilmemelidir. Özellikle 50 yaşından sonra yeni başlayan baş ağrısı, daha önce var olan ağrının karakterinin belirgin biçimde değişmesi veya giderek şiddetlenmesi durumunda altta yatan farklı nedenlerin değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz dönemindeki bir kadında yeni başlayan baş ağrısına ‘hormonlardandır’ diyerek yaklaşmak doğru değildir. Baş ağrısının özellikleri, kişinin yaşı, tıbbi öyküsü ve eşlik eden belirtiler birlikte ele alınmalıdır. Gerektiğinde nörolojik değerlendirme de sürecin bir parçası olmalıdır. Aniden başlayan ve çok şiddetli seyreden baş ağrısına görme veya konuşma bozukluğu, yüzde ya da kol ve bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, denge kaybı, bilinç değişikliği gibi nörolojik belirtilerin eşlik etmesi ise acil tıbbi değerlendirme gerektirebilir. Migrenin Auralı Olup Olmadığı Tedavi Planında Önem Taşıyor Migren değerlendirilirken baş ağrısının yanı sıra aura varlığı da önem taşıyor. Aura; bazı kişilerde baş ağrısından önce veya baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkabilen ışık çakmaları, görme alanında değişiklikler, uyuşma veya konuşmayla ilgili geçici nörolojik belirtilerle kendini gösterebilir. Auralı ve aurasız migren ayrımı özellikle hormonal tedaviler değerlendirilirken kişinin genel sağlık durumu ve damar hastalıkları açısından taşıdığı diğer risk faktörleri ile birlikte dikkate alınmalıdır. Op. Dr. Soypaçacı, “Migren öyküsü bulunan kadınlarda hormon tedavisi kararı yalnızca baş ağrısının varlığına bakılarak verilmez. Aura öyküsü, yaş, sigara kullanımı, tansiyon, kilo, kişisel ve ailesel pıhtılaşma öyküsü ile diğer sağlık sorunları birlikte değerlendirilmelidir” diyor. Hormon Tedavisi Migren Tedavisi Değildir Menopozal hormon tedavisi, migreni tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tedavi değildir. Ancak sıcak basması, gece terlemesi ve uyku sorunları gibi menopoz belirtileri için hormon tedavisinin gündeme geldiği kadınlarda mevcut migren öyküsünün de tedavi planlamasında dikkate alınması gerekir. Migreni bulunan kadınlarda hormon düzeylerinde daha az dalgalanmaya yol açan tedavi seçenekleri hekim tarafından değerlendirilebilir. Hangi hormonun, hangi yolla ve hangi dozda kullanılacağı ise her kadın için aynı değildir. Rahmi bulunan kadınlarda sistemik östrojen tedavisi planlandığında endometriumun korunması amacıyla uygun progestojen kullanımı da tedavinin önemli bir parçasıdır. Menopoz tedavisinde standart bir reçeteden söz etmek mümkün değildir. Amaç yalnızca bir semptomu ortadan kaldırmak değil; kadının yaşı, menopoz belirtileri, rahim ve meme sağlığı, kardiyovasküler riskleri, migren öyküsü ve kişisel tıbbi geçmişini birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir. Baş Ağrısı Günlüğü Değerlendirmeyi Kolaylaştırabilir Perimenopoz döneminde baş ağrılarının ne zaman ortaya çıktığının takip edilmesi, hormonal değişimlerle veya günlük yaşam alışkanlıklarıyla olası ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Ağrının başladığı gün ve saat, süresi, adet döngüsüyle ilişkisi, aura bulunup bulunmadığı, sıcak basması veya gece terlemesinin eşlik edip etmediği, uyku düzeni ve kullanılan ilaçların kaydedildiği bir baş ağrısı günlüğü, hekim değerlendirmesinde yararlı bilgiler sağlayabilir. Düzenli uyku, yeterli sıvı tüketimi, öğün düzeninin korunması, kişinin fark ettiği migren tetikleyicilerinden mümkün olduğunca kaçınması ve uygun fiziksel aktivitenin günlük yaşama dahil edilmesi de genel sağlık açısından önem taşır. Kadın Doğum ve Nöroloji Birlikte Değerlendirebilir Menopoz döneminde baş ağrısı hem hormonal değişimlerle hem de nörolojik nedenlerle ilişkili olabileceğinden bazı kadınlarda kadın hastalıkları ve doğum ile nöroloji uzmanlarının birlikte değerlendirmesi gerekebilir. Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, “Menopoz geçişinde kadının vücudunda birçok değişiklik aynı dönemde ortaya çıkabiliyor. Baş ağrısı da bunlardan biri olabilir; ancak özellikle yeni başlayan veya alışılmışın dışında seyreden ağrıları menopozun doğal bir sonucu olarak kabul etmemek gerekir. Öncelikle ağrının nedeninin değerlendirilmesi, ardından menopoz belirtileri için uygulanabilecek yaklaşımın kişinin sağlık durumuna göre planlanması önemlidir” diyerek sözlerini tamamlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Paranoya Sadece Şüphecilik Değil! Haber

Paranoya Sadece Şüphecilik Değil!

Bu yanlış inancın sıklıkla bir fenalık görme veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, “Kişi Tanrı, peygamber ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir cemaat de toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz.” dedi. Paranoyanın şizofreniden farklı olarak kişinin yaşamının diğer alanlarında işlevselliğini koruyabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tan, paranoid kişilik ile paranoyanın da birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, paranoyanın belirtileri, şizofreni ve paranoid kişilikten farkları, olası risk faktörleri ve tedavi sürecinde yaşanan güçlükleri hakkında açıklamalarda bulundu. Paranoyanın temel belirtisi hezeyandır! Paranoyanın, tek belirtisi hezeyan (sanrı) olan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Oğuz Tan, “Hezeyan ya da sanrı, mantıklı tartışmayla düzeltilemeyen yanlış inançtır. Yani kişi yanlış bir şeye inanır ve katiyen aksini ispat edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın, bu düşünceyi değiştiremezsiniz.” dedi. Bu yanlış inancın sıklıkla bir fenalık görme veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tan, “Kişi, ‘birileri beni takip ediyor, beni öldürecekler’, ‘evime kameralar yerleştirdiler’, ‘televizyonda geçen altyazılar beni tehdit ediyor’, ‘insanlar bana zarar vermeye, beni delirtmeye çalışıyor’ diye düşünebilir. Katiyen aksini ispat edemezsiniz. Kişi buna inanır. Bu yanlış inanç mistik alanda da olabilir. Kişi Tanrı, peygamber ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir cemaat de toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz. Ya da İstanbul'un üçte birinin kendisinin olduğuna, büyük bir icat yaptığına veya 500 tane patent hakkı bulunduğuna inanabilir. Tamamen gerçek dışı olduğu ve herkese gerçek dışı geldiği hâlde kişi buna inanır ve kendi içinde tutarlı birtakım kanıtlarla bunu savunur.” şeklinde konuştu. Fazla bilgiye maruz kalmak, kişinin paranoyaya olan yatkınlığını ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir! Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin yanıltıp paranoyaya sebep olduğuna dair henüz bir bulgu olmadığını aktaran Prof. Dr. Oğuz Tan, “Tabii bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; paranoya hastaları vardır, bir de paranoyaya yatkın olanlar vardır. Fazla bilgiye maruz kalmak, fazla araştırma yapmak ve fazla soruşturmak kişinin paranoyaya olan yatkınlığını besleyip ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir.” dedi. En önemli faktörlerden birinin madde kullanımı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tan, “Esrar dâhil metamfetamin ve kokain çok sıklıkla paranoya durumuna yol açar. Uzun süre alkol kullanımı da paranoya gelişimine yol açabilir.” ifadelerini kullandı. Paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir! Paranoya yaşayan kişinin, gerçekle düşünceyi birbirinden ayırt edemediğine işaret eden Prof. Dr. Tan, “Düşüncelerinin gerçek olduğuna inanır ve çevresinden kanıt toplar.” dedi. Paranoya ile şizofreni arasındaki farklara değinen Prof. Dr. Tan, şunları söyledi: “Şizofrenide de hezeyanlar görülür. Fakat şizofreni hastası kanıt toplamaz ve tutarlı olma kaygısı gütmez. Paranoyada ise kişi kanıt toplar ve tutarlı olma kaygısı güder. Üstelik paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir. Kişi işini başarıyla devam ettirir, ailevi sorumluluklarını yerine getirir, çevresiyle ilişkilerini sürdürür. Düzgün konuşur, düzgün anlatır ve dinler. Bu yüzden aile hastalığın şiddetinin farkında olsa da, kişinin hayatındaki diğer alanlar normal olduğu için bazı insanları da kendisine inandırabilir.” Paranoya ile paranoid kişilik aynı şey değil! Paranoya ile aşırı şüphecilik, yani paranoid eğilim ya da paranoid kişiliğin aynı şey olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tan, “Paranoyada tek bir alanda kesin bir inanç vardır. Örneğin ‘beni takip ediyorlar, öldürecekler’, ‘eşim beni aldatıyor’ ya da ‘ben Tanrıyım, peygamberim’ gibi gerçek dışı ama kesin bir inanç söz konusudur.” dedi. Paranoid eğilimde ise daha çok kuşkuculuk olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tan, “Kişi insanların kötü niyetli olduğuna, kendisine kötülük istediklerine inanır ve buluttan nem kapar. Tek bir belirli alanda gerçek dışı bir inanç yoktur; hayatın her alanında ve her gün kuşkuculuk vardır. Mesela ‘eşim beni aldatıyor’ diye düşünmez ama ‘Neredeydin?, Ne yapıyordun?, Bir yere mi gittin?, Neden bana yalan söyledin?’ gibi kuşkucu düşünceler taşır.” açıklamasını yaptı. Kişi hasta olduğuna inanmaz! Paranoid düşüncelerin tedavisinin olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz Tan, sözlerini şöyle tamamladı: “Hastaların önemli bir kısmı tedaviye iyi cevap verir. Tabii maalesef tedaviye cevap vermeyenler de vardır. Tedavi şarttır çünkü kişi durduk yere, tedavi görmeden düzelmez. En büyük problem, paranoya hastalarında içgörünün olmamasıdır. Kişi hasta olduğuna inanmaz. ‘Siz yanlış biliyorsunuz. Kesinlikle bunun doğru olduğuna inanıyorum’ der. Hastaların büyük bölümü tedaviye inanmadığı için onları ikna etmek ve tedavi etmek zordur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Genç Yaşta Ani Kalp Krizi Kaynaklı Ölümlere Dikkat! Haber

Genç Yaşta Ani Kalp Krizi Kaynaklı Ölümlere Dikkat!

Son yıllarda özellikle genç yaşlarda yaşanan ani kalp ölümleri toplumda endişe yaratmaya devam ediyor. Herhangi bir sağlık sorunu olmadığı düşünülen genç bireylerde görülen ani ölümler, bu durumun nedenlerini ve alınabilecek önlemleri yeniden gündeme taşıyor. Nev Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, genç yaşta ani kalp ölümlerinin nedenleri ve korunma yolları hakkında önemli bilgiler verdi. “Ani Kalp Ölümü Her Yaşta Görülebilir” Ani kalp ölümünün tıbbi literatürde belirli kriterlerle tanımlandığını belirten Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Olaya tanık olunan vakalarda belirtilerin başlamasından itibaren 1 saat içinde, olayın tanığı olmadığı durumlarda ise kişinin hayatta son görülmesinden sonraki 24 saat içinde meydana gelen kalp kaynaklı doğal ölümler ani kalp ölümü olarak tanımlanır. Her yaş grubunda görülebilen bu durumun sıklığı yaş ilerledikçe artmaktadır” dedi. Ani kalp ölümünün görülme sıklığının yaşla birlikte arttığını ifade eden Özkeçeci, bebeklik ve çocukluk döneminde 100 bin kişide yaklaşık 1 vaka görülürken, bu oranın orta yaş grubunda 100 bin kişide 50 vakaya, 80’li yaşlarda ise 100 bin kişide 200 vakaya kadar ulaştığını söyledi. “Gençlerdeki Ani Ölümlerin Ardında Çoğu Zaman Ritim Bozuklukları Var” 40 yaşın üzerindeki bireylerde ani kalp ölümünün en sık nedeninin kalp krizi ve kalp damar hastalıkları olduğunu belirten Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Genç yaştaki ani ölümlerin arkasında ise çoğunlukla ritim bozuklukları yer alır. Bu ölümcül ritim bozukluklarının kaynağı genellikle genetik geçişli kalp hastalıklarıdır” diye konuştu. Genetik geçişli kalp hastalıklarının bazı durumlarda yapısal bozukluklara yol açtığını belirten Özkeçeci, “Yapısal bozukluklar kalbin içerisinde veya kalpten çıkarken kan akışında bozukluklara neden olabilir. Yapısal olmayan hastalıklar ise kalbin elektriksel sistemindeki kusurları içerir. Bu durum kararsız ve tehlikeli ritim bozukluklarına neden olabilir” ifadelerini kullandı. “Bazı İlaçlar ve Madde Kullanımı Riski Artırıyor” Ani kalp ölümlerinin yalnızca genetik nedenlerle ortaya çıkmadığını vurgulayan Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Dışarıdan alınan bazı hormonlar, ilaçlar ve suistimal edilen maddeler de ani kalp ölümüne neden olabilir. Performans artırma veya kas kütlesini artırma amacıyla yüksek dozda ya da uzun süreli anabolik androjenik steroid kullanımı, kalp kasında kalınlaşmaya yol açarak ani kalp ölümüne neden olabilir” dedi. Altta yatan kalp hastalığı bulunan kişilerde bazı ilaçların ve maddelerin riski artırabileceğini belirten Özkeçeci, sinir sistemini uyaran ilaçlar, ritim bozukluğu ilaçları, bazı antibiyotikler, antipsikotikler, antidepresanlar, anestezik maddeler, alkol ve kokain kullanımının da risk faktörleri arasında yer aldığını söyledi. “Bayılma ve Çarpıntı Gibi Belirtiler İhmal Edilmemeli” Ani kalp ölümünün çoğu zaman beklenmedik şekilde ortaya çıktığını ancak öncesinde bazı belirtiler verebildiğini ifade eden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Özellikle spor veya koşu gibi efor gerektiren aktiviteler sırasında ya da ani heyecan ve korku anlarında yaşanan açıklanamayan bayılmalar, göğüste sebepsiz sıkışma ve baskı hissi, aniden başlayan çarpıntılar ve nedensiz göz kararmaları dikkatle değerlendirilmelidir” dedi. “Aile Öyküsü Olanlar Daha Dikkatli Olmalı” Aile geçmişinin büyük önem taşıdığını belirten Özkeçeci, “Ailede özellikle 50 yaşın altında nedeni açıklanamayan ani ölüm, erken yaşta kalp krizi, boğulma veya bayılmaya bağlı olabilecek açıklanamayan trafik kazası öyküsü bulunan gençler birinci derece risk altındadır” diye konuştu. “Erken Tanı Hayat Kurtarabilir” Risk altındaki bireylerde yapılacak tetkiklerin önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Elektrokardiyografi (EKG), Ekokardiyografi (EKO) gibi tetkikler ve gerekli durumlarda yapılacak genetik tarama testleri hayat kurtarıcı olabilir. Ayrıca profesyonel ya da amatör olarak spora başlayacak her gencin ve yoğun efor sarf eden bireylerin mutlaka rutin kardiyoloji kontrolünden geçmesi gerekir” dedi. “İlk Dakikalar Hayati Önem Taşıyor” Ani kalp ölümü vakalarıyla her zaman ve her yerde karşılaşılabileceğini belirten Özkeçeci, ilk birkaç dakikada yapılacak doğru müdahalenin hayati önem taşıdığını vurguladı. Toplumda temel yaşam desteği eğitimlerinin yaygınlaştırılması gerektiğini ifade eden Uzm. Dr. Gülay Özkeçeci, “Gençlerde ani kalp ölümlerini önlemenin en güçlü yolu belirtileri tanımak, genetik mirasımızı bilmek ve kalbimizi modern tıbbın koruyucu şemsiyesi altına almaktır” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğum Sonrası Depresyona Dikkat! Haber

Doğum Sonrası Depresyona Dikkat!

Öyle ki, annelerin bir kısmı doğum sonrası dönemde duygusal dalgalanmalar yaşarken bazı kadınlarda belirtiler daha ağır seyrederek “doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon)” olarak adlandırılan klinik bir tablo oluşturabiliyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kevser Altıntaş, bilinçli bir hazırlığın, riskleri azaltacağının ve süreci daha sağlıklı hale getireceğinin altını çizerek şunları söylüyor: “Annelik her zaman kusursuz geçen bir süreç olmayabilir. Doğum sonrası dönemlerde duygusal olarak tükenmiş hissetmek, zorlanmak ya da yardım ihtiyacı duymak bir zayıflık değildir. Önemli olan erken fark etmek ve yardım istemekten çekinmemektir. Unutmayın, destek istemek bir eksiklik değil; hem kendiniz hem de bebeğiniz için attığınız güçlü ve iyileştirici bir adımdır.” Doğum Sonrası Her Duygu Değişimi Depresyon mu? Toplumda yaygın görülen doğum sonrası dönemdeki duygusal dalgalanmalarda birçok anne ilk birkaç gün veya hafta içinde ağlama nöbetleri, huzursuzluk, duygu durum değişiklikleri yaşayabiliyor. “Annelik hüznü (Baby blues)” olarak da bilinen bu durum genellikle 7-14 gün içinde kendiliğinden geçiyor. Ancak postpartum depresyon çok daha ciddi bir tablonun adı. Belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk 4 ilâ 6 haftada ortaya çıksa da bazı kadınlarda doğumdan birkaç ay sonra, hatta bazen doğumdan sonraki bir yıl içinde bile kendini gösterebiliyor. Bu dönemde sürekli mutsuzluk, keyif alamama, yoğun kaygı, yetersizlik hissi ve hatta bebeğe karşı olumsuz duygular gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Bu belirtiler annenin işlevselliğini etkiliyorsa ve iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, doğum sonrası depresyon açısından mutlaka bir hekim değerlendirmesi yapılmalıdır. Hangi Anneler Daha Çok Risk Altında? Doğum sonrası depresyon her annede ortaya çıkabilir; ancak bazı biyolojik, psikolojik ve çevresel risk faktörleri bu durumu daha da kolaylaştırabilir. Örneğin; daha önce depresyon veya anksiyete öyküsü olması, zor ya da travmatik doğum deneyimi, sosyal destek eksikliği (aile, arkadaş, eş desteği), evlilik/ilişki problemleri ya da maddi zorluklar, beklenmeyen ya da istenmeyen gebelik ve bebeğin sağlık sorunları bunlar arasındadır. Ancak bu risk faktörlerinin hiçbirinin olmadığı annelerde de doğum sonrası depresyon görülebilmekte. Günümüzde ayrıca mükemmel anne olma baskısı ve sosyal medyada idealize edilen annelik algısı da annelerin kendilerini yetersiz hissetmelerinde önemli bir faktör. Doğum Sonrası Depresyon Nasıl Tedavi Ediliyor? Unutulmamalıdır ki, doğum sonrası depresyon tedavi edilebilir bir durumdur. Tedavi planı ise belirtilerin şiddetine göre değişebiliyor. Psikoterapi, ilaç tedavisi, sosyal destek ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle tamamen iyileşme mümkündür. Bu nedenle tedavi sürecinin planlanması için mutlaka bir psikiyatri uzmanına danışılmalıdır. Kuşkusuz annenin yakın çevresindeki kişilerin/eşinin anlayışlı, yargılamadan dinleyen ve destekleyici bir tutum sergilemeleri de iyileşme sürecinde önemlidir. Peki, doğum öncesinden itibaren anneler ruh sağlıklarını nasıl korumalı? Özellikle önleyici bazı adımlarla depresyon riskini düşürmek mümkün. İşte o adımlar: Eşinizle açık iletişim kurunDoğum sonrası bakım planınızı gözden geçirin Uyku ve beslenme düzeninize özen gösterinGerekirse doğumdan önce bir uzmandan destek alınKendinize zaman ayırın, hobilerinizden kopmayın ve günlük yaşam planlarınızı sürdürün. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.