Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sigara Kullanımı

Kapsül Haber Ajansı - Sigara Kullanımı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sigara Kullanımı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sigara İçmeyenlerde de Akciğer Kanseri Görülebilir: Bu Belirtilere Dikkat! Haber

Sigara İçmeyenlerde de Akciğer Kanseri Görülebilir: Bu Belirtilere Dikkat!

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, sigara kullanmamanın akciğer kanseri riskini tamamen ortadan kaldırmadığını belirterek hastalığın olası nedenleri, dikkat edilmesi gereken belirtiler ve akciğer sağlığını korumaya yönelik önlemler hakkında bilgi verdi. Sigara İçmemek Akciğer Kanseri Riskini Tamamen Ortadan Kaldırmıyor Akciğer kanserinin gelişiminde sigara kullanımı önemli bir risk faktörü olsa da hastalığın ortaya çıkışında farklı mekanizmalar rol oynayabiliyor. Sigara kullanmayan kişilerde görülen akciğer kanserlerinin önemli bir bölümünü adenokarsinom adı verilen kanser türü oluşturuyor. Akciğer dokusunda gelişen bu hastalık, bazı durumlarda başlangıç aşamasında belirgin şikâyetlere neden olmayabiliyor. Evde ve Dışarıda Maruz Kalınan Etkenler Riski Artırabilir Günlük yaşamda solunan havanın kalitesi ve çevresel koşullar, akciğer sağlığı üzerinde doğrudan etkili olabiliyor. Özellikle kapalı alanlarda ve çalışma ortamlarında karşılaşılan bazı zararlı maddeler, uzun süreli maruziyet sonucunda akciğer kanseri riskini artırabiliyor. Kapalı ortamlarda sigara dumanına maruz kalmak, yani pasif içicilik, sigara kullanmayan bireyler açısından önemli risk faktörlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Bunun yanı sıra hava kirliliği, asbest gibi zararlı maddelerle temas ve bazı mesleki maruziyetler de akciğer kanseri riskini artırabiliyor. Daha az bilinen risk faktörlerinden biri ise radon gazı. Toprak ve kayaçlardan doğal olarak açığa çıkan bu radyoaktif gaz, özellikle uygun havalandırma koşullarının bulunmadığı kapalı alanlarda birikebiliyor. Renksiz ve kokusuz olması nedeniyle varlığı ancak özel ölçümlerle belirlenebiliyor. Uzm. Dr. Bayrakçı, çevresel risklerin değerlendirilmesinde maruziyetin süresi ve yoğunluğunun önemli olduğunu belirterek şu bilgileri paylaştı: “Soluduğumuz havanın kalitesi, akciğer sağlığını etkileyen temel unsurlardan biri. Pasif sigara dumanı, hava kirliliği ve bazı zararlı maddelere uzun süre maruz kalmak, solunum sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabilir. Özellikle çalışma ortamında toz, kimyasal madde veya asbest gibi etkenlerle karşılaşan kişilerin gerekli koruyucu önlemleri alması önemlidir.” Uzun Süren Öksürük Her Zaman Basit Bir Solunum Yolu Şikâyeti Olmayabilir Akciğer kanserinin erken dönem belirtileri, solunum yolu enfeksiyonları, astım ve diğer akciğer hastalıklarında görülen şikâyetlerle benzerlik gösterebiliyor. Bu nedenle belirtilerin yalnızca ortaya çıkış şekline bakılarak değerlendirilmesi, altta yatan nedenin anlaşılması için yeterli olmayabiliyor. Uzun süren veya giderek artan öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kanlı balgam, açıklanamayan kilo kaybı ve sürekli yorgunluk hissi, akciğer kanserinde görülebilen belirtiler arasında bulunuyor. Ancak bu şikayetlerin varlığı tek başına kanser anlamına gelmiyor. Özellikle birkaç hafta boyunca devam eden, giderek şiddetlenen veya alışılmışın dışında seyreden öksürüğün nedeninin araştırılması gerekiyor. Kanlı balgam gibi belirtilerde ise beklemeden tıbbi değerlendirme yapılması önem taşıyor. Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, belirtilerin yalnızca sigara öyküsüne göre değerlendirilmemesi gerektiğini ifade ederek şunları söyledi: “Sigara içmeyen bir kişide uzun süren öksürük, çoğu zaman alerji, enfeksiyon veya farklı solunum yolu hastalıklarıyla ilişkilendirilebilir. Ancak şikayetin devam etmesi, giderek artması ya da nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi başka belirtilerin eşlik etmesi durumunda altta yatan nedenin belirlenmesi gerekir.” Erken Değerlendirme Neden Önemli? Akciğer kanserinde tanı süreci, hastanın şikâyetlerinin, tıbbi geçmişinin ve bireysel risk faktörlerinin birlikte değerlendirilmesiyle başlıyor. Özellikle nedeni açıklanamayan veya uzun süre devam eden solunum şikayetlerinde, hekim tarafından gerekli incelemeler planlanabiliyor. Fizik muayene bulgularına ve klinik değerlendirmeye göre akciğer grafisi, bilgisayarlı tomografi veya ileri tetkiklerden yararlanılabiliyor. Herhangi bir şikayeti bulunmayan her bireyin düzenli olarak akciğer tomografisi çektirmesi önerilmiyor. Akciğer kanseri taraması, belirli risk özelliklerini taşıyan kişiler için ilgili tıbbi ölçütler doğrultusunda değerlendiriliyor. Akciğer Sağlığını Korumak İçin Günlük Alışkanlıklar Önemli Akciğer kanseri riskini tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da önlenebilir risk faktörlerine karşı alınan tedbirler, solunum sağlığının korunmasına katkı sağlayabiliyor. Bu kapsamda yaşam alanlarının sigara dumanından arındırılması, hava kalitesinin takip edilmesi ve mesleki ortamlarda uygun koruyucu önlemlerin alınması önem taşıyor. Radon veya asbest gibi zararlı maddelere maruz kalma ihtimali bulunan ortamlarda ise gerekli ölçümlerin ve uzman değerlendirmelerinin yapılması öneriliyor. Özellikle eski yapılarda gerçekleştirilecek tadilat çalışmalarında, asbest içerebilecek malzemelere yönelik uygun güvenlik önlemlerinin alınması gerekiyor. Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, akciğer sağlığının korunmasında bilinçli davranmanın ve belirtileri zamanında değerlendirmenin önemini şu sözlerle vurguladı: “Akciğer sağlığını korumak yalnızca sigara kullanmamakla sınırlı değil. Günlük yaşamda maruz kaldığımız çevresel etkenlerin farkında olmak ve önlenebilir riskleri azaltmak da bu sürecin önemli bir parçası. Solunum sistemiyle ilgili şikayetlerin kişisel alışkanlıklardan bağımsız olarak değerlendirilmesi, olası sağlık sorunlarının zamanında fark edilmesine katkı sağlayabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Hangi Yaşta Başlar? Haber

Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Hangi Yaşta Başlar?

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanı kapsamında değerlendirilen erkek cinsel sağlığı sorunlarında, yaşın tek başına belirleyici olmadığı ve altta yatan fiziksel veya psikolojik nedenlerin araştırılması gerektiği önem taşıyor. Erkek cinsel sağlığı, hormonal denge, damar fonksiyonları, sinir sistemi, psikolojik durum ve yaşam tarzı alışkanlıklarının birlikte etkilediği karmaşık bir süreçtir. Cinsel işlevlerde meydana gelen değişiklikler, farklı yaş gruplarında farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Genç erkeklerde performans kaygısı, stres, ilişki sorunları ve psikolojik faktörler cinsel fonksiyonları etkileyebilirken, orta ve ileri yaşlarda diyabet, yüksek tansiyon, damar hastalıkları ve hormonal değişiklikler daha fazla önem kazanabilir. Bununla birlikte genç erkeklerde de organik nedenlere bağlı cinsel fonksiyon bozuklukları gelişebilir. Avrupa Üroloji Derneği'nin (EAU) cinsel ve üreme sağlığı kılavuzlarında, sertleşme bozukluğu sıklığının yaşla birlikte arttığı ancak genç erkeklerde de görülebildiği belirtilmektedir. Bu nedenle cinsel işlev bozukluklarının yalnızca belirli bir yaş grubuna özgü olduğu düşüncesi doğru değildir. Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Kaç Yaşında Başlar? Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının başladığı kesin bir yaş sınırı bulunmamaktadır. Sertleşme bozukluğu, erken boşalma ve cinsel isteksizlik gibi sorunlar 20'li yaşlardan itibaren görülebileceği gibi, ilk kez 40, 50 veya 60 yaşından sonra da ortaya çıkabilir. Cinsel fonksiyon bozukluklarının görülme sıklığı, problemin türüne göre farklılık gösterir. Sertleşme bozukluğu yaş ilerledikçe daha yaygın hale gelirken, erken boşalma genç erkeklerde de görülebilen bir sorundur. Özellikle sertleşme fonksiyonunun damar sağlığıyla yakından ilişkili olması, yaş ilerledikçe ortaya çıkan metabolik ve kardiyovasküler hastalıkların cinsel performans üzerinde etkili olmasına neden olabilir. Ancak yaşın ilerlemesi, her erkeğin mutlaka cinsel işlev bozukluğu yaşayacağı anlamına gelmez. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarına sahip, kronik hastalıkları kontrol altında olan erkekler ileri yaşlarda da tatmin edici bir cinsel yaşam sürdürebilir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanına giren cinsel işlev bozukluklarında, şikâyetin başladığı yaştan çok, sorunun nedeninin ve kişinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi önem taşır. 20'li Yaşlarda Sertleşme Bozukluğu Görülür mü? Sertleşme bozukluğu, genç erkeklerde de görülebilen bir cinsel sağlık problemidir. Özellikle 20'li yaşlarda ortaya çıkan sertleşme sorunlarının yalnızca psikolojik nedenlerden kaynaklandığı düşünülse de bu yaklaşım her hasta için doğru değildir. Genç erkeklerde performans kaygısı, yoğun stres, depresyon, ilişki sorunları ve uyku düzensizlikleri sertleşme fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Ancak hormonal bozukluklar, bazı ilaçların yan etkileri, sigara kullanımı ve metabolik hastalıklar da sertleşme sorunlarına neden olabilir. Avrupa Üroloji Derneği tarafından değerlendirilen araştırmalarda, yeni başlayan sertleşme bozukluğu nedeniyle ilk kez tıbbi yardım arayan erkeklerin bir bölümünün 40 yaşın altında olduğu bildirilmektedir. Bu bulgu, sorunun yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkmadığını göstermektedir. Genç yaşlarda zaman zaman sertleşme güçlüğü yaşanması, mutlaka kalıcı bir cinsel fonksiyon bozukluğu bulunduğu anlamına gelmez. Ancak şikâyetlerin tekrarlaması veya uzun süre devam etmesi durumunda ürolojik değerlendirme yapılması gerekir. 30'lu Yaşlarda Cinsel Performans Sorunları Neden Ortaya Çıkar? 30'lu yaşlar, erkeklerde iş hayatı, aile sorumlulukları ve günlük yaşam stresinin yoğunlaşabildiği bir dönemdir. Bu süreçte psikolojik yükün artması, uyku düzeninin bozulması ve fiziksel aktivitenin azalması cinsel fonksiyonları etkileyebilir. Özellikle düzensiz uyku, fazla kilo, sigara kullanımı ve hareketsiz yaşam tarzı damar sağlığını olumsuz etkileyerek sertleşme kalitesinde değişikliklere neden olabilir. Bazı erkeklerde ise 30'lu yaşlarda ilk kez hipertansiyon, insülin direnci veya diyabet gibi metabolik sorunlar ortaya çıkabilir. Bu rahatsızlıklar ilerleyen dönemde cinsel işlev bozuklukları açısından risk oluşturabilir. Cinsel istekte azalma yaşayan erkeklerde psikolojik faktörlerin yanı sıra hormonal bozuklukların da değerlendirilmesi gerekebilir. Ancak yalnızca yaşa veya cinsel isteksizlik şikâyetine bakılarak testosteron eksikliği tanısı konulamaz. Bu dönemde ortaya çıkan cinsel fonksiyon değişikliklerinin erken değerlendirilmesi, olası sağlık problemlerinin belirlenmesine yardımcı olabilir. 40 Yaşından Sonra Sertleşme Sorunları Artıyor mu? 40 yaşından sonra erkeklerde sertleşme bozukluğu görülme sıklığında artış gözlenebilir. Bu durum, yaşla birlikte damar fonksiyonlarında meydana gelebilen değişiklikler ve kronik hastalıkların daha yaygın hale gelmesiyle ilişkilidir. Massachusetts Male Aging Study adlı araştırmada, 40–70 yaş arasındaki erkeklerde farklı derecelerde sertleşme bozukluğu görülme oranı yaklaşık yüzde 52 olarak bildirilmiştir. Ancak bu oran, belirli bir araştırma grubunda hafif, orta ve ağır düzeydeki sorunların toplamını göstermekte olup bütün erkek toplumları için aynı sıklığın geçerli olduğu anlamına gelmez. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, obezite ve sigara kullanımı sertleşme bozukluğu açısından önemli risk faktörleri arasında bulunmaktadır. Penisin sertleşmesi için gerekli olan kan akışının yeterli düzeyde sağlanamaması, damarsal kaynaklı sertleşme bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle 40 yaşından sonra yeni başlayan sertleşme sorunlarında yalnızca cinsel fonksiyonların değil, kalp ve damar sağlığının da değerlendirilmesi önemlidir. 50 Yaşından Sonra Cinsel İsteksizlik Normal mi? 50 yaşından sonra erkeklerde hormonal düzeylerde ve cinsel fonksiyonlarda bazı değişiklikler meydana gelebilir. Ancak cinsel isteğin azalması, yaşlanmanın her erkekte ortaya çıkan kaçınılmaz bir sonucu değildir. Testosteron düzeyleri bazı erkeklerde yaşla birlikte azalabilir. Bununla birlikte cinsel isteksizlik, yalnızca testosteron eksikliğiyle ilişkili değildir. Depresyon, stres, uyku bozuklukları, kronik hastalıklar, kullanılan ilaçlar ve partner ilişkileri de cinsel isteği etkileyebilir. Testosteron eksikliğinden şüphelenilen kişilerde tanı, yalnızca laboratuvar sonucuna göre değil, klinik belirtilerle birlikte değerlendirilerek konulmalıdır. Gerekli durumlarda sabah saatlerinde yapılan testosteron ölçümlerinin tekrarlanması gerekebilir. Testosteron tedavisi ise yalnızca uygun tanı kriterlerini karşılayan hastalarda, olası yarar ve riskler değerlendirilerek planlanmalıdır. Özellikle çocuk sahibi olmayı planlayan erkeklerde dışarıdan testosteron kullanımının sperm üretimini baskılayabileceği unutulmamalıdır. 60 Yaşından Sonra Cinsel Yaşam Devam Edebilir mi? İleri yaş, cinsel yaşamın sona ermesi gerektiği anlamına gelmez. Erkeklerde yaşlanmayla birlikte sertleşmenin oluşma süresi, sertleşme kalitesi ve boşalma sonrasındaki toparlanma süresi değişebilir. Ancak bu fizyolojik değişikliklerin tamamı cinsel işlev bozukluğu olarak değerlendirilmez. 60 yaşından sonra cinsel fonksiyonları etkileyen başlıca faktörler arasında diyabet, kalp ve damar hastalıkları, nörolojik rahatsızlıklar, hormonal değişiklikler ve bazı ilaçların yan etkileri yer alabilir. Özellikle kronik hastalıkların kontrol altında tutulması, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları cinsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlayabilir. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan ileri yaştaki erkeklerde de uygun tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Tedavi yaklaşımı kişinin genel sağlık durumu, kullandığı ilaçlar ve cinsel fonksiyon beklentilerine göre belirlenir. Bu nedenle ileri yaşlarda ortaya çıkan sertleşme bozukluklarının yalnızca yaşlanmaya bağlanması ve değerlendirme yapılmadan kabul edilmesi doğru değildir. Erken Boşalma Hangi Yaşlarda Daha Sık Görülür? Erken boşalma, erkeklerde farklı yaş gruplarında görülebilen ve boşalma kontrolünün yeterli düzeyde sağlanamamasıyla karakterize olan bir cinsel fonksiyon sorunudur. Yaşam boyu devam eden erken boşalma, kişinin ilk cinsel deneyimlerinden itibaren mevcut olabilir. Sonradan gelişen erken boşalma ise daha önce normal boşalma kontrolü bulunan kişilerde farklı yaşlarda ortaya çıkabilir. Genç erkeklerde cinsel deneyim eksikliği ve performans kaygısı gibi faktörler boşalma kontrolünü etkileyebilir. Bununla birlikte her erken boşalma şikâyetinin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylenemez. Sonradan gelişen erken boşalmada sertleşme bozukluğu, bazı ürogenital hastalıklar, tiroit fonksiyon bozuklukları ve psikolojik faktörler değerlendirilmesi gereken nedenler arasındadır. Uluslararası Cinsel Tıp Derneği tarafından yapılan sınıflandırmalarda, yaşam boyu devam eden ve sonradan gelişen erken boşalma türleri birbirinden ayrılmaktadır. Bu ayrım, doğru tanı ve tedavi yaklaşımının belirlenmesinde önem taşır. Genç Erkeklerde Cinsel İşlev Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir? Genç erkeklerde cinsel işlev bozuklukları çok sayıda fiziksel ve psikolojik faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilir. Performans kaygısı, başarısızlık korkusu, depresyon, stres ve ilişki problemleri cinsel işlevler üzerinde etkili olabilir. Ancak psikolojik faktörlerin bulunması, eşlik eden fiziksel bir sağlık sorunu olmadığı anlamına gelmez. Özellikle sigara kullanımı, obezite, hareketsiz yaşam tarzı, bazı ilaçlar ve madde kullanımı sertleşme fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Bunun yanında diyabet, hormonal bozukluklar ve nörolojik hastalıklar genç yaşlarda da cinsel fonksiyon sorunlarına neden olabilir. Cinsel işlev bozukluğunun nedeni belirlenirken şikâyetlerin başlangıç zamanı, sıklığı, sabah sertleşmelerinin durumu, mevcut hastalıklar ve kullanılan ilaçlar birlikte değerlendirilir. Genç erkeklerde ortaya çıkan ve tekrarlayan cinsel sağlık sorunlarının yalnızca geçici stres kaynaklı olduğu varsayılmamalıdır. Erkeklerde Testosteron Azalması Kaç Yaşında Başlar? Testosteron, erkeklerde cinsel istek, kas ve kemik sağlığı ile çeşitli fizyolojik fonksiyonların düzenlenmesinde rol oynayan önemli bir hormondur. Testosteron düzeyleri yetişkinlik boyunca değişkenlik gösterebilir. Bazı erkeklerde yaşla birlikte kademeli azalma görülse de bu süreç her bireyde aynı hızda ilerlemez. Fazla kilo, kronik hastalıklar, uyku bozuklukları ve bazı ilaçlar testosteron düzeylerini etkileyebilir. Testosteron eksikliği bulunan erkeklerde cinsel istekte azalma, sabah sertleşmelerinde azalma, enerji düşüklüğü ve bazı fiziksel değişiklikler görülebilir. Ancak bu belirtiler başka sağlık problemlerinde de ortaya çıkabilir. Bu nedenle belirli bir yaşa ulaşan bütün erkeklerde testosteron eksikliği gelişeceği düşünülmemelidir. Hormonal değerlendirme, klinik belirtiler ve bireysel risk faktörleri dikkate alınarak yapılmalıdır. Testosteron tedavisi ise yalnızca uygun tanı konulan bireylerde değerlendirilmelidir. Cinsel İşlev Bozukluğu Kalp Hastalıklarının İlk Belirtisi Olabilir mi? Özellikle sertleşme bozukluğu, bazı erkeklerde kalp ve damar sağlığıyla ilişkili sorunların erken göstergelerinden biri olabilir. Sertleşmenin gerçekleşebilmesi için penis damarlarının yeterli kan akışını sağlayabilmesi gerekir. Damar yapısında veya fonksiyonlarında bozulma meydana geldiğinde sertleşme kalitesi etkilenebilir. Diyabet, hipertansiyon, yüksek kolesterol ve sigara kullanımı hem kalp ve damar hastalıkları hem de sertleşme bozukluğu açısından ortak risk faktörleri arasında yer alır. Damarsal nedenlere bağlı sertleşme bozukluğu bulunan bazı erkeklerde, belirgin kardiyovasküler belirtiler ortaya çıkmadan önce cinsel fonksiyon sorunları gelişebilir. Ancak her sertleşme bozukluğu doğrudan kalp hastalığının göstergesi değildir. Psikolojik, hormonal, nörolojik ve ilaçlarla ilişkili nedenler de değerlendirilmelidir. Özellikle orta yaş ve üzerindeki erkeklerde yeni başlayan sertleşme bozukluğunun kapsamlı şekilde değerlendirilmesi, eşlik edebilecek kardiyovasküler risk faktörlerinin belirlenmesine yardımcı olabilir. Cinsel İşlev Bozukluklarında Hangi Tedaviler Uygulanabilir? Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının tedavisi, mevcut problemin türüne ve altta yatan nedenlere göre planlanır. Sertleşme bozukluğunda yaşam tarzı değişiklikleri, uygun ilaç tedavileri, vakum cihazları veya belirli hastalarda cerrahi yöntemler değerlendirilebilir. Erken boşalma tedavisinde ise davranışsal yaklaşımlar, psikoseksüel destek ve uygun ilaç tedavilerinden yararlanılabilir. Hormonal eksikliklerin bulunduğu hastalarda tedavi, ayrıntılı değerlendirme sonrasında bireysel olarak planlanır. Peyronie hastalığı gibi penis eğriliğine neden olan durumlarda ise hastalığın evresine ve eğriliğin derecesine göre takip, traksiyon uygulamaları veya uygun hastalarda cerrahi tedavi gündeme gelebilir. Her cinsel fonksiyon sorununun aynı tedaviye yanıt vermesi beklenmez. Bu nedenle doğru tanının konulması ve uygulanacak yöntemin kişiye özel olarak belirlenmesi önemlidir. Cinsel İşlev Bozukluklarını Önlemek İçin Neler Yapılabilir? Erkek cinsel sağlığının korunmasında yaşam tarzı alışkanlıkları önemli rol oynar. Özellikle damar sağlığını destekleyen davranışlar sertleşme fonksiyonlarının korunmasına katkı sağlayabilir. Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, sağlıklı vücut ağırlığının korunması ve sigaranın bırakılması, cinsel fonksiyonları etkileyebilen metabolik risk faktörlerinin azaltılmasına yardımcı olabilir. Yeterli uyku ve stres yönetimi de cinsel istek ve performans üzerinde olumlu etkiler sağlayabilir. Bunun yanında diyabet, hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği gibi kronik hastalıkların düzenli takip edilmesi önemlidir. İnternet üzerinden satılan ve içeriği doğrulanmamış cinsel performans ürünlerinin bilinçsiz kullanılması ise sağlık açısından risk oluşturabilir. Özellikle kalp hastalığı nedeniyle nitrat içeren ilaç kullanan bireylerde bazı sertleşme bozukluğu ilaçlarının ciddi tansiyon düşüklüğüne neden olabileceği unutulmamalıdır. Cinsel sağlık sorunlarına yönelik ilaç veya takviye kullanımı öncesinde uzman değerlendirmesi yapılması gerekir. Erkeklerde Cinsel İşlev Bozukluklarında Erken Tanı Önem Taşıyor Cinsel işlev bozuklukları farklı yaş gruplarında ortaya çıkabilen ve bireyin yaşam kalitesini etkileyebilen sağlık sorunlarıdır. Özellikle sertleşme bozukluğu, erken boşalma ve cinsel isteksizlik gibi problemlerin tekrarlaması veya uzun süre devam etmesi durumunda altta yatan nedenlerin araştırılması önemlidir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanı kapsamında değerlendirilen erkek cinsel sağlığı hastalıklarında, tedavinin yalnızca yaşa göre değil, hastanın mevcut şikâyetleri, genel sağlık durumu ve eşlik eden hastalıkları dikkate alınarak planlanması gerekir. Genç erkeklerde cinsel fonksiyon sorunlarının yalnızca psikolojik nedenlerden kaynaklandığı, ileri yaştaki erkeklerde ise bu problemlerin kaçınılmaz olduğu düşüncesi doğru değildir. Her yaş grubunda farklı nedenlere bağlı cinsel işlev bozuklukları ortaya çıkabilir ve uygun değerlendirmeyle tedavi seçenekleri belirlenebilir. Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının ortaya çıkması için belirli bir yaş sınırı bulunmamaktadır. Bununla birlikte sertleşme bozukluğunun görülme sıklığı yaş ilerledikçe artmaktadır. Cinsel fonksiyonlarda kalıcı değişikliklerin fark edilmesi, gerekli durumlarda üroloji uzmanına başvurulması ve altta yatan sağlık sorunlarının erken dönemde değerlendirilmesi, hem cinsel sağlığın hem de genel yaşam kalitesinin korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği ve Boehringer Ingelheim Türkiye, İnmede Erken Müdahalenin Önemine Dikkat Çekiyor Haber

Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği ve Boehringer Ingelheim Türkiye, İnmede Erken Müdahalenin Önemine Dikkat Çekiyor

Dünya genelinde ölüm ve kalıcı engellilik nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan inme, erken müdahalenin hayati önem taşıdığı ciddi bir sağlık sorunu olarak öne çıkıyor. Dünya İnme Örgütü verilerine göre, 25 yaş üzerindeki her dört kişiden biri yaşamı boyunca inme geçirme riskiyle karşı karşıya kalırken, dünyada her yıl yaklaşık 12 milyon yeni inme vakası meydana geliyor.[1] Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği, “İnmede Çare Erken Müdahale” mesajıyla, 29 Ekim Dünya İnme Günü’nde inme belirtilerinin zamanında fark edilmesi ve hızlı müdahalenin önemi konusunda toplumsal bilinci artırmayı amaçlıyor. İnmede Her Dakika Hayati Önem Taşıyor Halk arasında beyin felci olarak da bilinen inme, beyne giden kan akışının bir damar tıkanıklığı veya kanama nedeniyle bozulması sonucu meydana geliyor. Beynin yeterli oksijen ve besine ulaşamaması, kısa sürede beyin dokusunda hasara yol açabiliyor. Yüzde ani kayma, kol veya bacakta güçsüzlük, konuşmada bozulma, ani görme kaybı ve denge sorunları inmenin başlıca belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilerin aniden ortaya çıkması durumunda vakit kaybetmeden 112 Acil Çağrı Merkezi'nin aranması, hastanın doğru tedaviye zamanında ulaşabilmesi açısından kritik önem taşıyor. İnme belirtilerini bilmenin yanı sıra bu belirtiler karşısında hızlı hareket etmenin de büyük önem taşıdığını vurgulayan Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Semih Giray, “İnme söz konusu olduğunda zaman, tedavinin başarısını belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Beyne giden kan akışının bozulduğu her dakika, beyin dokusunda geri dönüşü olmayan hasarlar meydana gelebilir. Ancak uygun hastalarda zamanında gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler sayesinde kalıcı hasar riskini azaltmak mümkün olabiliyor. Bu nedenle toplumda yalnızca inme belirtilerinin bilinmesini değil, bu belirtiler karşısında nasıl hareket edilmesi gerektiğinin de öğrenilmesini önemsiyoruz. Yüzde kayma, kol veya bacakta güç kaybı ya da konuşmada ani bozulma gibi belirtiler fark edildiğinde geçmesini beklemeden 112 aranmalı. Çünkü inmede kaybedilen zaman, sağlıklı bir geleceği de etkileyebilir” dedi. İnme Her Yaşta Görülebiliyor Toplumda sıklıkla ileri yaşlarla ilişkilendirilen inme, genç ve orta yaş grubundaki bireyleri de etkileyebiliyor. Dünya İnme Örgütü verilerine göre, her yıl meydana gelen inmelerin yaklaşık %63’ü 70 yaşın altındaki kişilerde görülüyor.[2] Türkiye'de yapılan epidemiyolojik çalışmalar da inmenin yalnızca ileri yaş gruplarıyla sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. 2019 yılı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 125 bin yeni inme vakası meydana gelirken, inme geçiren kişilerin %17,4’ünü 50 yaşın altındaki bireyler oluşturuyor.[3] Yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol, kalp ritim bozuklukları, sigara kullanımı, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizlik, inme riskini artıran başlıca faktörler arasında bulunuyor. Düzenli sağlık kontrolleri, mevcut hastalıkların kontrol altında tutulması, dengeli beslenme ve fiziksel aktivite gibi sağlıklı yaşam alışkanlıkları ise inme riskinin azaltılmasında önemli rol oynuyor. İnme riskinin azaltılmasında sağlıklı yaşam alışkanlıklarının önemine dikkat çeken Prof. Dr. Semih Giray, “İnme riskini artıran faktörlerin önemli bir bölümü, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ve düzenli sağlık kontrolleriyle kontrol altına alınabilir. Yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol ve kalp ritim bozuklukları inme riskini artıran başlıca sağlık sorunları arasında yer alırken; sigara kullanımı, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizlik de bu riski artırabiliyor. Bu nedenle dengeli beslenmek, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sigaradan uzak durmak ve mevcut hastalıkları hekim kontrolünde takip etmek büyük önem taşıyor. İnme konusunda farkındalığın yalnızca belirtileri tanımakla sınırlı kalmaması, hastalık ortaya çıkmadan önce alınabilecek önlemleri de kapsaması gerektiğine inanıyoruz. Unutmamalıyız ki inme riskini azaltmak için bugün atacağımız adımlar, gelecekte sağlığımızı korumamızda önemli bir fark yaratabilir” dedi. İnme Farkındalığını Güçlendirmek İçin Anlamlı İş Birliği İnmenin yalnızca bireylerin sağlığını değil, ailelerini ve sosyal yaşamlarını da derinden etkileyebilen bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çeken Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği ve Boehringer Ingelheim Türkiye, “İnmede Çare Erken Müdahale” kampanyasıyla erken müdahale bilincinin toplumun her kesimine yayılmasını hedefliyor. Boehringer Ingelheim Türkiye Genel Müdürü & İnsan Sağlığı Direktörü Okan Güner, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Boehringer Ingelheim Türkiye olarak, insanların yaşamlarını olumlu yönde değiştirme hedefimiz doğrultusunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilmesine katkı sunmanın yanı sıra toplumsal sağlık bilincinin güçlendirilmesini de önemli bir sorumluluk olarak görüyoruz. İnme gibi erken müdahalenin hayati önem taşıdığı sağlık sorunlarında, doğru bilginin insanlara ulaşmasının büyük bir fark yaratabileceğine inanıyoruz. Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği ile yürüttüğümüz bu değerli iş birliği kapsamında, inme belirtilerine yönelik farkındalığı artırmayı ve toplumda hızlı müdahale bilincini güçlendirmeyi amaçlıyoruz. ‘İnmede Çare Erken Müdahale’ mesajımızla, herkesin hem kendisi hem de sevdikleri için belirtileri tanımasının ve doğru zamanda harekete geçmesinin önemini vurguluyoruz. Toplum sağlığına katkı sunan farkındalık çalışmalarını desteklemeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı. İnmede Çare Erken Müdahale İnme konusunda doğru bilginin yaygınlaştırılması ve erken müdahale bilincinin güçlendirilmesi amacıyla sürdürülen “İnmede Çare Erken Müdahale” kampanyası, Dünya İnme Günü kapsamında farkındalık mesajlarını daha geniş kitlelere ulaştırmayı hedefliyor. Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği, Boehringer Ingelheim Türkiye’nin koşulsuz desteğiyle inme belirtilerinin tanınması, risk faktörlerine yönelik bilinç oluşturulması ve erken müdahalenin öneminin anlatılması için çalışmalarını sürdürüyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır? Haber

Üreter Kanseri Nedir, Nasıl Anlaşılır?

Prof. Dr. Yılören Tanıdır, üreter kanserinde erken tanının hastalığın yaygınlığının belirlenmesi, böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması açısından önemli olduğuna dikkat çeken bilgilendirmelerde bulunuyor. Üreterler, sağ ve sol böbrekten mesaneye uzanan iki ayrı idrar kanalıdır. Bu kanalların iç yüzeyi ürotelyum adı verilen özel bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Üreter kanserlerinin önemli bir bölümü bu hücrelerden kaynaklanan ürotelyal karsinomlardır. Aynı hücre tipi böbrek havuzcuğunda ve mesanede de bulunduğundan üst idrar yolu ürotelyal kanserleri benzer biyolojik özellikler gösterebilir. Bununla birlikte üreterde gelişen bir tümörün yerleşimi, idrar akışını engelleme riski ve böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi bakımından kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Üreter Kanserinin İlk Belirtileri Nelerdir? Üreter kanserinin en sık karşılaşılan belirtilerinden biri idrarda kan görülmesidir. Hematüri olarak adlandırılan bu durum bazı hastalarda idrarın kırmızı, pembe veya kahverengimsi görünmesine neden olabilir. Diğer hastalarda ise kanama yalnızca laboratuvar testlerinde belirlenebilir. İdrarda kan görülmesi üreter kanserine özgü değildir. Böbrek taşları, idrar yolu enfeksiyonları, mesane hastalıkları ve çeşitli böbrek rahatsızlıkları da benzer bulgular oluşturabilir. Ancak özellikle nedeni açıklanamayan veya tekrarlayan kanamalarda üst idrar yollarının değerlendirilmesi önemlidir. Üreter kanserinde kanama bazen ağrısız biçimde ortaya çıkabilir. Kanamanın kendiliğinden durması ise altta yatan hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle tek seferlik gözle görülür kanama bile tıbbi inceleme gerektirir. Hastalığın diğer önemli belirtilerinden biri yan ağrısıdır. Üreter içerisindeki tümör, idrarın böbrekten mesaneye doğru ilerlemesini engelleyebilir. Bu durumda böbreğin idrar toplama sisteminde genişleme meydana gelebilir. Hidronefroz olarak adlandırılan bu durum, bazı hastalarda bel veya yan bölgede ağrıya neden olabilir. Tıkanıklığın derecesine ve gelişme hızına bağlı olarak ağrı hafif veya şiddetli olabilir. Bazı hastalarda ise idrar akışındaki bozulma belirgin ağrı oluşturmadan ilerleyebilir. Bu nedenle böbreklerde açıklanamayan genişleme saptanması durumunda üreterdeki olası tıkanıklık nedenlerinin araştırılması gerekir. Hastalığın ileri dönemlerinde açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, yorgunluk ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir. Ancak bu belirtiler birçok farklı hastalıkla ilişkili olabileceğinden tek başına tanı koydurmaz. Üreter Kanseri Hangi Risk Faktörleriyle İlişkilidir? Üreter kanseri açısından önemli risk faktörlerinden biri sigara kullanımıdır. Tütün dumanında bulunan bazı kanserojen maddeler böbrekler aracılığıyla idrara geçebilir ve idrar yollarının iç yüzeyindeki hücrelerle temas edebilir. Uzun süreli sigara kullanımı üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinin gelişme riskini artırabilir. Sigaranın bırakılması genel sağlık açısından önemli yararlar sağlar ve ürolojik kanser risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Belirli mesleki kimyasallara maruziyet de risk değerlendirmesinde önem taşır. Özellikle bazı aromatik aminlerle uzun süreli temas, ürotelyal kanserlerin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir. Üreter kanseri ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte farklı yaş gruplarında da ortaya çıkabilir. Bu nedenle yalnızca yaşa dayanarak hastalık olasılığının tamamen dışlanması doğru değildir. Daha önce mesane kanseri geçirmiş kişilerde üst idrar yollarında yeni bir ürotelyal tümör gelişme ihtimali dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde üst idrar yolu ürotelyal kanseri tanısı alan hastalarda mesanenin de değerlendirilmesi önemlidir. Bazı kalıtsal kanser sendromları da üreter kanseri riskini artırabilir. Özellikle Lynch sendromu, üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle ilişkili genetik durumlar arasında bulunmaktadır. Ailede genç yaşta kolon, rahim veya üst idrar yolu kanseri görülmesi gibi durumlarda genetik yatkınlık açısından değerlendirme gündeme gelebilir. Bununla birlikte her üreter kanseri hastasında kalıtsal bir neden bulunmaz. Üreter Kanseri Tanısında Hangi Yöntemler Kullanılır? Üreter kanserinden şüphelenilen hastalarda ilk olarak ayrıntılı hastalık öyküsü alınır. İdrarda kan görülmesi, ağrının özellikleri, daha önce geçirilen ürolojik hastalıklar, sigara kullanımı ve aile öyküsü sorgulanır. İdrar tahlili, kanama ve enfeksiyon bulgularının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Gerekli durumlarda idrar sitolojisi uygulanarak idrarda dökülen şüpheli hücreler araştırılabilir. İdrar sitolojisi özellikle yüksek dereceli ürotelyal tümörlerin değerlendirilmesinde yardımcı olabilir. Ancak testin normal olması üreter kanserini tamamen dışlamaz. Görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde önemli bir yere sahiptir. Ultrasonografi böbreklerde genişleme veya bazı yapısal değişikliklerin belirlenmesini sağlayabilir. Bununla birlikte küçük üreter tümörleri ultrasonografide her zaman görülemeyebilir. Bilgisayarlı tomografi ürografisi, üst idrar yollarındaki şüpheli oluşumların değerlendirilmesinde kullanılan temel görüntüleme yöntemlerinden biridir. Kontrast madde kullanılarak böbrekler, üreterler ve idrar toplama sisteminin yapısı ayrıntılı biçimde incelenebilir. Böbrek fonksiyonları veya kontrast madde kullanımı açısından kısıtlılık bulunan hastalarda farklı görüntüleme yöntemleri değerlendirilebilir. Manyetik rezonans ürografisi bazı durumlarda alternatif olarak kullanılabilir. Mesanenin değerlendirilmesi için sistoskopi yapılması gerekebilir. Çünkü üst idrar yolu ürotelyal kanserleriyle birlikte mesane içerisinde de tümör bulunabilir. Şüpheli üreter lezyonlarının doğrudan değerlendirilmesinde üreteroskopi önemli bir yöntemdir. İnce bir kamera yardımıyla idrar kanalından mesaneye ve oradan üretere ilerlenerek şüpheli bölge görüntülenebilir. Gerekli durumlarda üreteroskopi sırasında biyopsi alınabilir. Patolojik inceleme tümörün hücresel özelliklerinin belirlenmesine yardımcı olur. Bununla birlikte küçük biyopsi örnekleri tümörün derinliği hakkında her zaman kesin bilgi sağlamayabilir. Tanı sürecinde görüntüleme, endoskopik inceleme ve patolojik bulgular birlikte değerlendirilerek hastalığın risk grubu belirlenir. Üreter Kanserinde Erken Tanı Neden Önemlidir? Üreter kanserinin erken evrede saptanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve uygun tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Hastalığın yerleşimi ve biyolojik özellikleri tedavinin kapsamını doğrudan etkileyebilir. Düşük riskli ve uygun özellikteki bazı üreter tümörlerinde böbrek koruyucu tedaviler değerlendirilebilir. Endoskopik yöntemlerle tümörün çıkarılması veya lazerle tedavi edilmesi belirli hastalarda mümkün olabilir. Bu yaklaşım özellikle seçilmiş, düşük riskli tümörlerde veya böbreğin korunmasının büyük önem taşıdığı hastalarda gündeme gelebilir. Ancak endoskopik tedavi sonrasında yakın ve düzenli takip gerekir. Yüksek riskli üst idrar yolu ürotelyal kanserlerinde standart cerrahi yaklaşımlardan biri radikal nefroüreterektomidir. Bu işlem böbreğin, üreterin ve üreterin mesaneye açıldığı bölgeden bir doku bölümünün çıkarılmasını içerir. Cerrahinin kapsamı hastalığın yaygınlığına ve hastanın özelliklerine göre planlanır. Bazı seçilmiş üreter tümörlerinde segmental üreter rezeksiyonu gibi böbrek koruyucu cerrahi seçenekleri de değerlendirilebilir. Üreter kanserinin tedavisinde tümörün derecesi, boyutu, çok odaklı olup olmadığı ve görüntülemede invazyon şüphesi bulunup bulunmadığı önemlidir. Ayrıca karşı böbreğin fonksiyonları ve hastanın genel sağlık durumu karar sürecinde dikkate alınır. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında sistemik kemoterapi gündeme gelebilir. İleri hastalıkta immünoterapi ve diğer sistemik tedaviler de belirli klinik koşullarda kullanılabilir. Hastalıkla ilişkili tedavi seçeneklerinin her hasta için aynı olmadığı unutulmamalıdır. Temel amaç kanser kontrolünü sağlamak, mümkün olduğunda böbrek fonksiyonlarını korumak ve tedaviye bağlı riskleri azaltmaktır. Üreter Kanseri Tedavisinden Sonra Takip Nasıl Yapılır? Üreter kanserinin tedavisi tamamlandıktan sonra düzenli kontrol programına devam edilmesi önemlidir. Ürotelyal tümörlerin özelliklerinden biri, idrar yollarının farklı bölgelerinde yeni tümörlerin gelişebilmesidir. Bu nedenle takip sırasında yalnızca ilk tümörün bulunduğu bölge değil, mesane ve gerekli durumlarda üst idrar yolları da değerlendirilir. Hastanın risk grubuna göre sistoskopi, idrar testleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Böbrek koruyucu tedavi uygulanan hastalarda takip daha ayrıntılı olabilir. Üreteroskopi gibi endoskopik incelemeler belirli aralıklarla gerekli görülebilir. Amaç, hastalığın tekrarlama belirtilerini zamanında belirlemektir. Radikal cerrahi uygulanan hastalarda da böbrek fonksiyonlarının takibi önem taşır. Tek böbrekle yaşamını sürdüren kişilerde kan basıncı, böbrek fonksiyon testleri ve mevcut ek hastalıkların kontrolü dikkate alınmalıdır. Sigara kullanımının bırakılması, kronik hastalıkların uygun biçimde yönetilmesi ve kontrol randevularının aksatılmaması genel sağlık açısından önemli katkılar sağlayabilir. Üreter kanseri nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen özellikle idrarda kan görülmesi ve açıklanamayan yan ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastalığın erken değerlendirilmesi, böbrek fonksiyonlarının korunmasına yönelik seçeneklerin araştırılmasını ve uygun tedavinin zamanında planlanmasını sağlayabilir. Şüpheli belirtilerin ihmal edilmemesi, doğru tanı yöntemlerinin kullanılması ve tedavi sonrasında düzenli takip yapılması, üreter kanserinin yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Göz Sağlığını Korumanın 10 Yolu   Haber

Göz Sağlığını Korumanın 10 Yolu

Dünya Görme Günü, önlenebilir körlük ve görme kusurlarına dikkat çekmek amacıyla tüm dünyada her yıl Ekim ayının ikinci Perşembe günü kutlanıyor. Bu yıl 08 Ekim 2026 tarihinde kutlanan Dünya Görme Günü, göz sağlığı konusunda farkındalık yaratmak için önemli bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 1 milyar kişinin önlenebilir veya henüz tedavi edilmemiş bir görme bozukluğundan etkilendiğini hatırlatan Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kıvanç Güngör şunları söyledi: “Göz sağlığı, genel sağlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Gözlerimizi ihmal etmeden korumamız gerekiyor. Dünya Görme Günü’nde biz Türk hekimleri de toplumda göz sağlığı bilincini artırmak için çalışmalar yürütüyoruz.” Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Körlüğü Önleme Ajansı iş birliğiyle düzenlenen etkinlikler ve farkındalık çalışmaları kapsamında, göz hekimleri ve uzmanlar her bireyin göz sağlığını koruması için bilinçlendirme faaliyetleri yürütüyor. Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye’de en sık görülen göz hastalıklarının başında katarakt, glokom, makula dejeneresansı (sarı nokta hastalığı), diyabete bağlı göz sorunları ve çocuklarda göz tembelliği, şaşılık ve miyopi geldiğini vurguladı. Bu hastalıkların büyük bölümü, düzenli kontroller ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabiliyor. Prof. Dr. Kıvanç Güngör, “Düzenli göz muayeneleri, görme kayıplarını önlemede en güçlü silahımızdır” diyerek erken teşhisin önemine dikkat çekti. Gözlerimizi korumanın 10 yolu Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kıvanç Güngör, herkesin göz sağlığını korumak için aşağıdaki on kuralı uygulaması ve çevresindekileri bilgilendirmesi gerektiğini vurguladı: 1. Gözlerinizi sevin, göz sağlığınıza önem verin Doktorunuzun önerileri doğrultusunda belirli aralıklarla göz muayenelerinizi yaptırın. Görme yetinizde bir problem olmasa bile, belirli aralıklarla göz kontrolleri yaptırmanız, şikayetleriniz gelişmeden önce hastalığın erken aşamada tespit edilmesi ve önlenmesinde yardımcı olacaktır. Ayrıca göz muayenesi ile sadece göz hastalıkları değil sistemik ve nörolojik hastalıkların tanısı da konabilmektedir. 2. Sağlıklı ve dengeli beslenin. Sağlıklı beslenmek göz sağlığı için de önem taşımaktadır. Göz sağlığını destekleyen vitamin ve mineralleri içeren besinler (A, B, C, D ve E vitaminleri, çinko, omega-3 yağ asitleri) tüketin. 3. Sigara kullanmayın. Sigara kullanımı katarakt ve yaşa bağlı makula dejenerasyonu riskini artırdığı için sigaradan uzak durun. 4. Gözlerinizi UV Işınlarından Koruyun. Dış mekanlarda güneş gözlüğü kullanarak zararlı ultraviyole ışınlardan korunun, çıplak gözle güneşe direk bakmaktan kaçının. 5. Gözlerinizde kaşınma veya tahriş olduğunda temizliğe dikkat edin. Ellerinizi yıkamadan gözlerinize dokunmayın ve göz hijyenine özen gösterin, makyaj malzemelerinizi başkaları ile paylaşmayın. 6. Ekran karşısında 20/20/20 kuralını uygulayın: Ekrana uzun süre bakmak göz kuruluğu, göz yorgunluğu ve baş ağrısına sebep olur. Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunce gözlerinizi kapatarak gözyaşı dağılımını sağlayın ve 20 saniye boyunca, 6 metre uzaktaki bir noktaya bakarak gözlerinizi dinlendirin. Ayrıca çocuklarda uzun süreli özellikle yakından tablet, telefon kullanımı miyopi gelişmesi ve artması riskini beraberinde getirmektedir. 7. Koruyucu gözlük veya ekipman kullanın: Odun kesme, kaynak gibi tehlikeli işler; sporlar veya kimyasal işler yaparken uygun göz koruyucu ekipman kullanın. 8. Diyabet ve Hipertansiyon gibi hastalıkları kontrol altında tutun. Toplumda sık görülen diyabet ve hipertansiyon gibi sistemik hastalıklar, göz sağlığınızı doğrudan etkileyerek körlüğe kadar gidebilir bu nedenle sistemik hastalıklarda göz kontrolü büyük önem taşımaktadır. 9. Çocuklarda göz sağlığına dikkat edin. Görme duyusunun geliştiği, öğrenildiği çocukluk döneminde düzenli göz muayenelerini ihmal etmeyin. Ailede olan göz problemlerinin kalıtım ile geçebileceğini unutmayın. Çocuklarınızın, günde en az iki saat dış ortamda vakit geçirmesini teşvik edin. Bu miyopi riskini azaltır. 10. Uzun süreli göz makyajından ve eski kozmetik ürünlerden kaçının. Göz makyaj malzemelerinizi zamanında değiştirin, son kullanma tarihlerine dikkat edin ve fırçalarınızı düzenli olarak temizleyin. Bu yaklaşım göz enfeksiyonlarını ve alerjik reaksiyonları önlemeye yardımcı olur. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Baş Dönmesi ve Mide Bulantısı Kadınlarda Kalp Krizi Belirtisi Olabilir Haber

Baş Dönmesi ve Mide Bulantısı Kadınlarda Kalp Krizi Belirtisi Olabilir

Kadınların kalbi erkeklere göre daha küçük, kalp damarları ise daha ince olabiliyor. Bu durum, özellikle kalbi besleyen damarların değerlendirilmesi ve girişimsel işlemlerde bazı zorluklara yol açabiliyor. Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alırken, kadınlarda kalp krizi sonrası ölüm riski erkeklere göre daha yüksek olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hatice Betül Erer, kadınlarda kalp hastalıkları ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Kadınlarda kalp hastalığı riski yaşla birlikte artıyor Östrojen hormonunun koruyucu etkisi kadınları kardiyovasküler rahatsızlıklara yani kalp ve damar hastalıklarına karşı korur. Ancak menopozla birlikte bu koruyucu etki azalarak kadınlarda kalp-damar hastalıkları riski artmaya başlar. Koroner arter hastalığı erkeklerde daha erken yaşlarda görülürken, kadınlarda genellikle menopoz dönemi sonrasında ortaya çıkar. Kadınların kalp krizi geçirdiği yaşın erkeklere göre daha ileri olması ve hipertansiyon, diyabet gibi ek hastalıkların daha sık görülmesi, kalp krizi sonrası ölüm riskindeki farklılığın nedenleri arasında yer alır. Bunun yanında kalp krizinin tipi, tedaviye ulaşma süresi, yaş ve eşlik eden diğer hastalıklar da hastalığın seyrini etkileyen önemli faktörler arasında bulunur. Genç kadınlarda da kalp krizi sonrası ölüm riski göz ardı edilmemelidir. 2011-2022 yılları verileri inceleyen ve 2026 yılında yayımlanan bir çalışmada, ilk ani kalp krizi sonrasında hastane içi ölüm oranı 18-54 yaş grubundaki kadınlarda %3,1 iken erkeklerde bu oranın %2,6 olduğu bildirilmiştir. Duygusal stres kadınlarda kalp krizini tetikleyebilir Kadınlarda koroner arter hastalığı ve kalp krizinin yanı sıra kalp yetmezliği, ritim bozuklukları, kalp kapak hastalıkları, kalp kası hastalıkları ve koroner mikrovasküler hastalık da görülebilir. Özellikle genç kadınlarda nadir ancak önemli bir kalp-damar problemi olan spontan koroner arter diseksiyonu (SCAD) da dikkat edilmesi gereken tablolar arasındadır. Kalbi besleyen damar duvarında yırtılma meydana gelmesiyle ortaya çıkan SCAD, kadınlarda gebelik, emzirme dönemi ve yoğun fiziksel veya duygusal stres gibi durumlarla ilişkili olarak kalp krizine yol açabilir. Kalp krizi her zaman göğüs ağrısıyla gelmiyor Kadınlarda kalp damarlarındaki tıkanıklığın belirtileri erkeklerde sık görülen klasik göğsün ortasında baskı tarzındaki ağrıdan farklı olabilir. Göğüs ağrısının yeri ve niteliği değişebileceği gibi, yanma şeklinde bir ağrı da ortaya çıkabilir. Nefes darlığı, alışılmadık ve açıklanamayan yorgunluk, bulantı-kusma, sırt veya çene ağrısı, baş dönmesi, soğuk terleme ve mide rahatsızlığı gibi belirtiler de kalp hastalığının habercisi olabilir. Bu nedenle özellikle yeni başlayan veya tekrarlayan şikâyetlerin stres, yorgunluk ya da mide problemi olarak değerlendirilip geçiştirilmemesi önem taşır. Menopoz sonrası başlayan kalp damar şikayetinizi önemseyin Efor sırasında tekrarlayan göğüs baskısı veya ağrısı, daha önce bulunmayan nefes darlığı, açıklanamayan çarpıntılar, bayılma veya bayılacak gibi olma, efor kapasitesinde belirgin azalma ya da sürekli tekrarlayan olağandışı yorgunluk gibi şikâyetlerde kardiyoloji değerlendirmesi yapılması gerekir. Bunun yanı sıra yüksek tansiyon veya kolesterol, diyabet, obezite, sigara kullanımı ve ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınların kardiyovasküler risk açısından değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz sonrasında yeni başlayan kalp-damar şikâyetleri de ihmal edilmemelidir. Belirti göstermeyen ve düşük riskli genç kadınlarda rutin kardiyoloji kontrolü her zaman gerekli olmayabilir. Ancak 40'lı yaşlardan itibaren tansiyon, LDL ve non-HDL kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, obezite, fiziksel aktivite düzeyi ve aile öyküsü birlikte değerlendirilerek kişisel kardiyovasküler risk ortaya konmalıdır. Güncel risk değerlendirme yaklaşımları ve PREVENT gibi risk hesaplayıcıları, tedavi ve takip kararlarının kişiye özel planlanmasına yardımcı olabilir. Erken doğum kalp damar hastalığı riskini artırabilir Kadınlara özgü bazı gebelik komplikasyonları ilerleyen yıllardaki kardiyovasküler risk açısından da önem taşır. Preeklampsi veya gebelik hipertansiyonu, gebelikte ortaya çıkan diyabet ve erken doğum öyküsü bulunan kadınların ilerleyen yaşamlarında kalp-damar hastalıkları açısından daha dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Özellikle menopoz döneminde kardiyovasküler risk faktörlerinde meydana gelebilecek değişiklikler nedeniyle risk değerlendirmesinin güncellenmesi de önem taşır. “Kırık kalp sendromu” kalbi gerçekten etkileyebiliyor Kadınlarda daha sık görülen önemli kalp sorunlarından biri de “Kırık Kalp Sendromu”dur. Yoğun duygusal veya fiziksel stres sonrasında kalbin özellikle sol karıncığında geçici kasılma bozukluğu gelişmesiyle ortaya çıkan bu tablo, özellikle menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülür. Sevilen birinin kaybı, ciddi korku veya üzüntü, boşanma gibi yoğun duygusal streslerin yanı sıra ameliyat, ağır enfeksiyon, travma ve bazı nörolojik hastalıklar da kırık kalp sendromunu tetikleyebilir. Göğüs ağrısı veya baskı, nefes darlığı, çarpıntı, terleme, bulantı ve nadiren bayılma gibi belirtilerle ortaya çıkabilen kırık kalp sendromu başlangıçta kalp krizinden ayırt edilemeyebilir. Koroner anjiyografide kalp damarlarının açık olduğunun görülmesi, tanı sürecinde önemli bir bulgu oluşturur. Hastanın klinik durumuna göre tedavi planlanır. Çoğu hastada kalp fonksiyonları haftalar içinde belirgin şekilde düzelir. Ancak kırık kalp sendromu tamamen masum bir tablo olarak değerlendirilmemelidir. Akut dönemde kalp yetmezliği ve ritim bozuklukları gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir; nadiren ölümcül sonuçlar da ortaya çıkabilir. Kadınlarda kalp hastalıklarının belirtilerinin erkeklerden farklı seyrettiği için olağandışı şikâyetlerin önemsenmesi, risk faktörlerinin düzenli olarak değerlendirilmesi ve özellikle yaş, menopoz, gebelik öyküsü ve eşlik eden hastalıkların dikkate alınması kalp sağlığının korunmasında büyük önem taşır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Halı Saha Maçlarında Gizli Risk:Hazırlıksız Yüksek Efor Haber

Halı Saha Maçlarında Gizli Risk:Hazırlıksız Yüksek Efor

Sosyal medyanın yaygınlaşması ve saha kameralarının artmasıyla bu tür olayların daha görünür hale geldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Bu vakalar, özellikle hareketsiz yaşam süren kişilerin hazırlıksız şekilde yüksek tempolu sporlara başlamasının ciddi riskler doğurabileceğini bir kez daha hatırlatıyor” dedi. Modern yaşamın getirdiği hareketsizlik nedeniyle birçok kişinin günün büyük bölümünü masa başında geçirdiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Uzun süre hareketsiz kalan bireylerin hazırlıksız şekilde yüksek efor gerektiren aktivitelere başlaması kalp üzerinde ciddi yük oluşturabilir. Özellikle halı saha gibi kısa sürede yüksek tempo gerektiren sporlarda kalp hızının ve tansiyonun ani yükselmesi, altta yatan kalp-damar hastalıklarını tetikleyebilir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” şeklinde konuştu. Bu belirtiler varsa fiziksel aktivite sonlandırılmalı Kalp krizinin en tipik belirtisinin göğsün orta kısmında hissedilen baskı, sıkışma, ağırlık veya yanma hissi olduğunu vurgulayan Özen, “Özellikle egzersiz sırasında ortaya çıkan ve kişiyi durup dinlenmeye zorlayan göğüs ağrıları mutlaka ciddiye alınmalı. Ani nefes darlığı, baş dönmesi, göz kararması, baygınlık hissi ve soğuk terleme gibi belirtiler de önemli uyarı işaretleri arasında. Bu şikâyetlerden herhangi biri görüldüğünde fiziksel aktivite derhal sonlandırılmalı ve vakit kaybetmeden tıbbi değerlendirme alınmalı” dedi. İlk dakikalar hayat kurtarıyor Olası bir kalp krizi veya ani kalp durması durumunda ilk yapılması gerekenin 112'yi aramak olduğunu hatırlatan Özen, “Bu tür durumlarda kişinin bilinci ve solunumu hızla değerlendirilmeli. Bilinç kaybı ve nabız yokluğu varsa vakit kaybetmeden kalp masajına başlanması hayati önem taşır. Ani kalp durmalarının önemli bir kısmında ölümcül ritim bozuklukları rol oynar ve otomatik eksternal defibrilatör (AED) cihazlarının erken dönemde kullanılması hayatta kalma şansını belirgin şekilde artırabilir. Bu nedenle spor ve egzersiz yapılan alanlarda AED cihazlarının yaygınlaştırılması önemli bir halk sağlığı yaklaşımıdır. Ani kalp durmalarında ilk birkaç dakika içinde yapılan doğru müdahale hem yaşam kurtarır hem de kalıcı beyin hasarı riskini azaltabilir” dedi. Risk yaşa göre değişiyor Spor sırasında ortaya çıkan kalp problemlerinin nedenlerinin yaşa göre farklılık gösterebileceğini dile getiren Özen, “Özellikle 35 yaş altındaki bireylerde; yapısal kalp hastalıkları, genetik ve doğumsal anomaliler, hipertrofik kardiyomiyopati gibi kalp kası hastalıkları, doğumsal ritim bozuklukları ve koroner damar anomalileri ön plana çıkar. Daha ileri yaş gruplarında ise vakaların büyük çoğunluğundan koroner arter hastalığı ve damar sertliği sorumludur. Sigara kullanımı, yüksek kolesterol, hipertansiyon, ailede erken yaşta kalp krizi öyküsü ve diğer kronik hastalıklar da riski artıran önemli faktörler arasındadır. Bu nedenle özellikle düzenli egzersiz alışkanlığı bulunmayan kişilerin yoğun fiziksel aktiviteye başlamadan önce sağlık kontrollerini ihmal etmemesi büyük önem taşır” uyarısında bulundu. Her kalp krizi ölümle sonuçlanmaz Ani kalp krizinin, kalbi besleyen koroner damarlardan birinin ya da birkaçının aniden tıkanması sonucu kalp kasının yeterli oksijen alamaması ve hasar görmesiyle ortaya çıktığını açıklayan Özen, “Ani kardiyak ölüm ise kalbin elektrik sisteminde gelişen ciddi ritim bozuklukları nedeniyle kan dolaşımının aniden durması sonucu meydana gelir. Ani kardiyak ölümlerin en önemli nedenlerinden biri kalp krizi olsa da her kalp krizi ani kardiyak ölüme yol açmaz. Bu nedenle iki tablonun farklı mekanizmalarla geliştiğini bilmek önemli” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnme Sinsice Değil, ‘Yıldırım Hızıyla’ Gelir! Haber

İnme Sinsice Değil, ‘Yıldırım Hızıyla’ Gelir!

Yüzde kayma, kolda güçsüzlük ve konuşma bozukluğunun en kritik belirtiler arasında yer aldığını kaydeden Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Bir yakınınızda veya kendinizde inme şüphesi duyduğunuz anda yapmanız gereken tek bir şey vardır; hemen 112 Acil Servis’i aramak.” dedi. İnmenin en kritik belirtilerinin ‘yüz, kol, konuşma’ kuralıyla hatırlanabileceğine işaret eden Dr. Şalçini ilk saatlerde yapılan müdahalelerle felç riskinin büyük ölçüde azaltılabileceğini ifade etti. Dr. Şalçini, halk arasındaki ‘uyusun geçer’ ya da ‘yüzüne su çarpalım’ gibi yanlış inanışların ciddi sonuçlara yol açabileceğine, inmenin her yaşta görülebileceğine, yüksek tansiyonun en önemli risk faktörü olduğuna dikkat çekti ve inme ile mücadelede hayat kurtarıcı üç madde paylaştı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, 10 Mayıs Dünya İnme Farkındalık Günü kapsamında inmenin belirtileri, hızlı müdahalenin önemi ve toplumdaki yanlış inanışların tehlikesi hakkında açıklamalarda bulundu. İnme’nin beyni besleyen damarlardan birinin aniden tıkanması veya yırtılarak kanaması sonucu, o bölgedeki beyin hücrelerinin oksijensiz kalarak ölmeye başlaması durumu olduğunu kaydeden Dr. Celal Şalçini, “Bunu bir şehrin ana su borusunun patlaması veya tıkanması gibi düşünebilirsiniz; su gitmeyen yerlerde hayat durur. İnme gerçekleştikten sadece dakikalar sonra milyonlarca nöron kaybedilir, bu da beynin o bölgesi tarafından kontrol edilen konuşma, hareket ve hafıza gibi fonksiyonların devre dışı kalmasına neden olur.” dedi. İnmenin en kritik belirtilerinin ‘yüz, kol, konuşma’ kuralıyla hatırlanabileceğine işaret eden Dr. Şalçini “Yüzde yamulma, bir kolun havada tutulamayıp düşmesi ve konuşmanın peltekleşmesi en net uyarıcılardır. Belirtiler genellikle saniyeler içinde, aniden ortaya çıkar ve her geçen dakika beyin dokusunun kaybı hızlanır. Unutmayın, inme sinsi değil, ‘yıldırım hızıyla’ gelen bir durumdur; belirtilerin kendi kendine geçmesini beklemek en büyük hatadır.” uyarısında bulundu. Şüphe anında ilk adım: Sadece 112! “Bir yakınınızda veya kendinizde inme şüphesi duyduğunuz anda yapmanız gereken tek bir şey vardır; hemen 112 Acil Servis’i aramak.” diyen Dr. Celal Şalçini, şöyle devam etti: “Kendi imkanlarınızla hastaneye gitmeye çalışmak veya hastaya su içirmek, aspirin vermek ya da tansiyon ilacı yutturmak gibi müdahaleler durumu daha da kötüleştirebilir. Ambulans ekibi, sizi en doğru donanıma sahip ‘İnme Merkezi’ne yönlendirerek tedavi sürecini daha yolda başlatacaktır. İnmede ‘zaman beyindir’. Belirtiler başladıktan sonraki ilk 4-5 saat içinde yapılan pıhtı çözücü tedaviler veya ilk saatlerdeki anjiyo müdahaleleriyle beyin hasarı tamamen önlenebilir ya da minimuma indirilebilir. Müdahale ne kadar erken olursa, hastanın felç kalmadan normal hayatına dönme şansı o kadar artar. Kısacası, erken gelen hasta, sağlığını geri kazanma şansını yakalayan hastadır.” İnme uykuda geçmez, su çarpmakla düzelmez! Müdahalede geç kalınan her saatin, kalıcı engellilik riskini katlayarak artırdığına vurgu yapan Dr. Celal Şalçini, “Beyin hücreleri yenilenme kapasitesi oldukça kısıtlı hücrelerdir; oksijensiz kalan bölge tamamen öldüğünde, o bölgenin yönettiği el, kol, bacak gibi organlarda kalıcı felç, yutma bozuklukları veya konuşma kaybı meydana gelir. Gecikmiş vakalarda tedavi süreci aylar süren zorlu fizik tedavi seanslarına evrilir ve maalesef tam iyileşme her zaman mümkün olmayabilir.” dedi. Halk arasında ‘tansiyonu yükseldi, biraz uyusun geçer’ veya ‘yüzüne soğuk su çarpalım’ gibi inanışların maalesef ölüme veya sakatlığa davetiye çıkardığına dikkat çeken Dr. Şalçini, “İnme uykuda geçmez, su carpmakla düzelmez! Bir diğer yanlış ise inmenin sadece yaşlılarda görüldüğü algısıdır; oysa inme, bebeklerden genç yetişkinlere kadar her yaş grubunu etkileyebilen ciddi bir sağlık krizidir.” açıklamasını yaptı. İnme önlenebilir bir hastalık! Yüksek tansiyonun, inmeye davetiye çıkaran bir numaralı sorun olduğunu ifade eden Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Bunu şeker hastalığı, yüksek kolesterol ve sigara kullanımı izler. Ancak sağlıklı beslenme, günde 30 dakika yürüyüş ve tütün ürünlerinden uzak durmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle inme riskini azaltmak elimizdedir. Kendi sağlığınızın kaptanı olup bu riskleri yönetmek, en güçlü tedavi yöntemidir. İnme ile mücadelede bu üç maddeyi hayat kurtarıcı bir rehber olarak kabul edin: 1. Vakit Kaybetme: Belirtiyi gördüğün an saati kontrol et ve hemen 112’yi ara. 2. Belirtileri Tanı: Yüzde kayma, kolda güçsüzlük ve konuşma bozukluğu varsa durum ciddidir. 3. Önlemini Al: Tansiyonunu kontrol altında tut ve hareket et; inme önlenebilir bir hastalıktır!” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Santa Farma İlaç ve Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp Sağlığı Haftası’na Özel Anlamlı Proje Haber

Santa Farma İlaç ve Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp Sağlığı Haftası’na Özel Anlamlı Proje

: “Kalbinin Görmediğin Yüzü” Santa Farma İlaç’ın koşulsuz desteği ve Türk Kalp Vakfı’nın katkılarıyla hayata geçirilen Kalbinin Görmediğin Yüzü etkinliği, teknoloji ve farkındalığı bir araya getirdi. Kalp Sağlığı Haftası kapsamında Marmara Forum’da gerçekleştirilen etkinlikte, sağlıklı ve sağlıksız alışkanlıkların kalbi nasıl etkilediği gözler önüne serildi. Standı ziyaret eden katılımcılar, özel bir gözlük takarak izledikleri video ile kalbin iç dünyasına interaktif bir yolculuğa çıktı. İlk etapta sağlıklı bir kalbin düzenli işleyişi ve damar yapısındaki sorunsuz dolaşımı gözlemleyen katılımcılar; stres, uykusuzluk, hareketsizlik ve düzensiz beslenme gibi günlük alışkanlıkların kalp ritmi ve damar yapısı üzerindeki bozucu etkilerini görme fırsatı buldu. Deneyimin sonunda ise sağlıklı yaşam alışkanlıklarının devreye girmesiyle kalbin yeniden sağlıklı çalıştığı gösterilerek “Bu tabloyu değiştirmek senin elinde” mesajı verildi. Etkinlikte, sessizce ilerleyen kalp hastalıkları ile ilgili önemli uyarılar yapan Türk Kalp Vakfı uzmanları, kalp ve damar hastalıklarının hem dünyada hem de ülkemizde en sık görülen ölüm nedeni olmaya devam ettiğini de vurguladı. Kalp sağlığını korumanın sadece hastalıklardan kaçınmak değil, kaliteli bir yaşam sürmenin anahtarı olduğunu ifade eden Türk Kalp Vakfı Tıp Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, kalbin hayati önemini şu sözlerle özetledi: “Kalbimiz, vücudun tüm organlarına kan ve oksijen taşıyan temel organımız. Kalbimizde ortaya çıkan bir sorun, beyin başta olmak üzere birçok hayati sistemi doğrudan etkileyebiliyor.” Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda yaklaşık 20 milyon insanın bu hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğini hatırlatan Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, bu ölümlerin büyük bir kısmının doğru yaşam tarzıyla önlenebilir olduğunun altını çizdi. “Türkiye’de de kalp ve damar hastalıkları, ne yazık ki en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan hastalık grubu olmaya devam ediyor. Güncel verilere baktığımızda, tüm ölümlerin yaklaşık %40’ının kardiyovasküler hastalıklara bağlı olduğunu görüyoruz. Bu da neredeyse her iki ölümden birinin kalp ve damar hastalıkları nedeniyle gerçekleştiğini gösteriyor” bilgisini veren Kılıç, şu uyarılarda bulundu: “Risk gruplarına baktığımızda; hipertansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, obezite ve sigara kullanımı en önemli belirleyiciler arasında. Bunun yanı sıra hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve kronik stres de riski artırıyor. Yaş ilerledikçe risk artmakla birlikte, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olan bireyler, erkekler ve menopoz sonrası kadınlar daha yakından takip edilmesi gereken gruplar arasında yer alıyor.” "Sessiz" Belirtileri Göz Ardı Etmeyin Kalp hastalıklarının her zaman göğüs ağrısı gibi belirgin şikayetlerle ortaya çıkmadığını belirten Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, “En sık karşılaştığımız bulgular arasında göğüs ağrısı veya baskı hissi, nefes darlığı, çabuk yorulma, çarpıntı ve efor kapasitesinde azalma yer alır” bilgisini verdi ve kalp hastalıklarının sessiz belirtilerine dair şu bilgileri aktardı: “Gizli diyebileceğimiz belirtiler arasında eforla gelen nefes darlığı, merdiven çıkarken eskisine göre daha çabuk yorulma, gece nefes darlığıyla uyanma, ayak bileklerinde şişlik ve zaman zaman hissedilen düzensiz kalp atımları sayılabilir. Bu tür şikâyetler çoğu zaman göz ardı edilse de altta yatan bir kalp hastalığının erken sinyalleri olabilir. Özellikle göğüste baskı hissi, kola, çeneye veya sırta yayılan ağrı, ani gelişen nefes darlığı, bayılma ya da bayılacak gibi olma hissi gibi durumlarda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması gerekir. Bunun yanı sıra, herhangi bir belirti olmasa bile risk faktörlerine sahip bireylerin düzenli kardiyolojik kontrollerini ihmal etmemesi büyük önem taşır.” Diyabet, Kalbin En Sinsi Düşmanı! Diyabetin damar yapısına doğrudan zarar vererek damar sertliğini hızlandırdığını belirten Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç diyabet hastalarındaki kalp krizlerinin çoğu zaman klasik belirtiler vermediğine dikkat çekti: “Özellikle kadınlarda, yaşlı bireylerde ve diyabet hastalarında bu belirtiler daha atipik seyredebilir; mide rahatsızlığına benzer şikayetler, sırt ya da çene ağrısı, açıklanamayan halsizlik gibi daha belirsiz yakınmalar ön planda olabilir.” Diyabet hastalarının kalp sağlığı konusunda daha dikkatli olmaları gerektiğinin altını çizen Kılıç, “kan şekerinin düzenli ve hedef aralıkta tutulması, kalp damar sağlığını korumada temel adımdır. Bunun yanı sıra tansiyon ve kolesterolün kontrol altında olması da büyük önem taşır; çünkü bu üç faktör birlikte kalp hastalığı riskini ciddi şekilde artırır” uyarısında bulundu. Kalp Dostu Bir Yaşam İçin 4 Temel Adım Uzm. Dr. Hüseyin Deniz Kılıç, belirti olmasa da rutin sağlık kontrolünün önemli bir koruyucu önlem olduğunun altını çizdi ve kalp sağlığını korumak için günlük alışkanlıklarda yapılabilecek değişiklikleri şöyle sıraladı: Dengeli Beslenme: Sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı, düşük tuzlu bir diyet uygulanmalı; işlenmiş gıda ve şekerden uzak durulmalıdır. Düzenli Hareket: Haftada en az 150 dakika orta şiddette yürüyüş, yüzme veya bisiklet gibi aktiviteler tercih edilmelidir. Zararlı Alışkanlıklardan Uzak Durma: Sigara kullanımı bırakılmalı ve ideal kilo korunmalıdır. Stres ve Uyku Yönetimi: Kaliteli uyku ve stres kontrolü kalp dostu yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.