Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sosyal Iletişim

Kapsül Haber Ajansı - Sosyal Iletişim haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sosyal Iletişim haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir! Haber

Konuşma Güçlüğü Okul Hayatını Etkileyebilir!

Konuşma seslerindeki her güçlüğün okuma yazma problemi anlamına gelmediğini ifade eden Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır. Çocuk ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” dedi. Dil bozukluklarının zekâyla doğrudan ilişkili olmadığına dikkat çeken Dündar, akranlarından belirgin şekilde farklı konuşan çocuklarda terapi için çok beklenmemesi gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, çocuklarda dil ve konuşma becerilerindeki farklılıkların okuma-yazma, akademik başarı, sosyal iletişim ve kaygı üzerindeki olası etkileri ile hangi durumlarda dil ve konuşma terapisine başvurulması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu. Konuşma sesindeki her güçlük okuma yazma sorununa yol açmıyor! Çocuklarda konuşma seslerindeki güçlüklerin okuma yazma problemlerine neden olup olmayacağı konusunda ailelerin endişe duyduğunu ifade eden Hazel Ezgi Dündar, “Konuşma sesi bozukluğu dediğimiz bozukluğun içerisinde farklı düzeyler ya da farklı bozukluklar da yer alır.” dedi. Çocuğun sadece sesi üretemiyor olabileceğini aktaran Dündar, “Ancak bu sesin farkında olabilir. Sadece ‘kapı’ya ‘tapı’ diyordur ama söylediğinin farkındadır. Normalde işitsel olarak ‘kapı’ ile ‘tapı’yı ayırt ediyordur. Bu durumlarda okuma yazma güçlüğünü çok görmüyoruz.” şeklinde konuştu. Dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yok! Ancak farkındalıkların da gelişim esnasında artikülasyon becerileri gibi geriden gelmiş olmasının okuma yazma güçlüğüne sebep olabilme riski taşıdığına işaret eden Dündar, “Bu ayrımı yapmak önemlidir. Şunu bilmek gerekir; dil bozukluklarının zekâ ile doğrudan bir ilişkisi yoktur.” dedi. Çocukların bunu yapamamasının herhangi bir bilişsel kapasite problemi olmadığını vurgulayan Dündar, “Çocuğun sadece o alanda desteklenmesi gerekir. Aileler çok kaygılanabiliyor, ancak stres yapmamalılar. Artikülasyon bozuklukları her düzeyde çok sistematik bir şekilde çözülebilen sorunlardır.” ifadelerini kullandı. Konuşmanın anlaşılmaması çocukta kaygıya ve sosyal geri çekilmeye yol açabilir! Çocuğun konuşmasında anlaşılırlık problemi olması durumunun da aileler tarafından endişeyle karşılandığını kaydeden Dündar, “Aileler bu konuda iki şeyi soruyor; birincisi, akademik becerileri nasıl etkileyecek? İkincisi, hem arkadaşlarıyla hem öğretmeniyle iletişimini ve etkileşimini nasıl etkileyecek?” dedi. Bu noktada dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi veren Dündar, şunları söyledi: “Okuma yazma becerileriyle çok ilişkili olup olmadığına bakılmalı. Bunun haricinde çocuk; ‘Ben anlaşılmıyorum, tekrar tekrar soruluyor. Bu bende kaygı yaratıyor. Bu sebeple de arkadaşlarımla çok etkileşim kurmak istemiyorum. Daha sessiz, daha geride kalıyorum. Sınıfta soruyu bilsem de anlaşılmayacağımı düşündüğüm için parmak kaldırmak istemiyorum’ diye düşünebilir. Her çocuk böyle bir durum yaşayacak diyemeyiz. Ancak gözlemlediğinizde böyle bir durum sezerseniz bu, çözmemiz gereken bir bozukluktur.” Kekemelik yaşayan çocuğa konuşma şekline değil, söylediklerine odaklanarak yaklaşılmalı! Okul hayatında ya da başka ortamlardaki heyecan ve stresin var olan sorunları tetikleyebileceğini dile getiren Hazel Ezgi Dündar, “Özellikle kekemelik bu tür durumlarda ortaya çıkabilir. Burada şunu unutmamak gerekir; herhangi bir heyecan ya da stres sıfırdan kekemelik oluşturmaz. Bu zaten doğuştan yatkın olunan bir durumdur.” dedi. Sorunun artması, kaygı geçtiği halde konuşmanın düzelmemesi ya da kasılmalar, zorlanmalar veya tekrarlı davranışlar gibi fiziksel belirtiler görülmeye başlanması durumunda müdahale edilmesi gereken bir problem hâline gelmiş olabileceğine dikkat çeken Dündar, “Ufak bir kaygıdan dolayı biraz artış olduğunda çocuğun nasıl söylediğine değil, ne söylediğine dikkat etmek gerekir. Bunu çocuğa hissettirmek çok önemlidir. Ne kadar takılırsa takılsın ya da nasıl takılırsa takılsın sonuna kadar dinleneceğini, bir problem olmadığını hissettirmek gerekir. Göz temasını kesmeden sonuna kadar dinleyerek, konuşma şekliyle ilgili değil konuşma içeriğiyle ilgili gerekli geri bildirimleri vermek çocuğun kendini daha güvenli bir alanda hissetmesini sağlar. ‘Bir nefes al, biraz yavaşla, daha rahat söyle’ demek sanki ona zaman kazandırıyormuş gibi görünse de yavaşlatmaz, tam tersine hızlandırır. ‘Hemen nefes almalıyım, hemen söylemeliyim, yapmalıyım’ hissi yaratarak daha büyük bir zaman baskısına ve var olan stresin artmasına yol açar; bundan kaçınılmalıdır.” açıklamasını yaptı. Çocuğun konuşması akranlarından belirgin şekilde farklıysa terapi için beklememek gerekiyor! Dil ve konuşma terapisine ne zaman başlanması gerektiğinin tek bir reçetesi olmadığına değinen Dündar, “Harf hataları varsa, bunlar gelişim sürecinde yavaş yavaş düzelmiyorsa, artık akademik bozukluklara sebep olabilecek bir duruma geldiyse, çocuk bununla ilgili sosyal kaygılar yaşamaya başladıysa, çeşitli çekingenlikler ve kaçınmalar ortaya çıktıysa başvurulabilir. Dil becerileri yeterli değilse; yani akranlarından çok daha farklı bir şekilde konuşuyorsa, cümle kurmasına rağmen cümle niteliği 2-3 yaş küçük arkadaş gruplarına daha uygunsa ya da anlaşılırlığı daha küçük çocuklar gibiyse başvurulmalıdır.” dedi. Yaklaşık 4,5-5 yaşında çocuğun konuşmasının anlaşılırlık ve nitelik olarak bir yetişkin konuşmasına benzemeye başladığını hatırlatan Dündar, şöyle devam etti: “Okul çağı çocuğunda hâlâ bunlar görülmüyorsa, bunlara bağlı kaygılar ve endişeler varsa, zorbalık ihtimalinden endişe ediliyorsa çok beklememekte fayda var. Farklı metotlar ve düzeyler bulunur. Terapist bazen bunun normal bir süreç olduğunu söyleyecek, bazen aileye ve öğretmene öneriler vererek ilerleyecek, bazen birkaç ayda bir takip edecek, bazen de sıklığı çocuğa göre belirlenen bir terapi sürecine başlayacaktır.” Dil ve konuşma becerileri sadece konuşmaktan ibaret değil! Kelimeleri olan, cümle kurabilen ama buna rağmen akranlarından farklı olan durumlar da olduğunu ifade eden Dündar, “Akranlarına hafta sonu ne yaptığı sorulduğunda bütün bir günü, duygusunu ve detayları sıralı olarak anlatabilirken; bazı çocuklar sadece ‘hafta sonu parka gittik’ diyebilir. Detaylandıramama, sıralandıramama ve duygularını ifade edememe durumlarında dil becerileri kelime bilmenin ya da anlaşılır söylemenin ötesinde geriden geliyor olabilir.” dedi. Dil terapisinin yalnızca hiç konuşulmadığı zaman ihtiyaç duyulan bir alan olmadığını aktaran Dündar, “Okul çağıyla beraber evde ya da okulda verilen yönergeleri çocuğun anladığı düşünülse de yerine getiremediği durumlar gözlemlenebilir. Bu bir dikkat problemi olabileceği gibi dille ilişkili bilişsel becerilerden biri olan işitsel bellek ile de ilgili olabilir. İşitsel bellek; birden fazla birim bilgiyi alma, işleme, hafızada tutma ve üzerine işlem yapabilme becerisidir. Çocuğa ‘Matematik kitabını aç, 54. sayfanın sonundaki soruyu çöz’ dendiğinde sadece kitabı açıp devamını hatırlamayabilir. Ya da ‘Cevap kırmızı mı, pembe mi, yeşil mi, sarı mı?’ dendiğinde yönergelerin tamamı işlenemediği için hep son söylenen ya da ilk söylenen hatırlanabilir. Bu durum dinlemek istememekten ya da dikkat probleminden kaynaklanmayabilir; dille ilgili bilişsel becerilerin henüz akran düzeyine erişmemesinden ileri gelebilir. Dil ve konuşma becerileri sadece ağız çevresiyle sınırlı değildir, beyinde pek çok bileşeni vardır ve oralardan desteklenebilir.” diye konuştu. Kitap okumaktan kaçınmanın nedeni dil güçlüğü olabilir! Çocuğun kitap okumayı sevmemesinin de pek çok nedene bağlı olabileceğini belirten Hazel Ezgi Dündar, “Kitap okumanın keyfine henüz varılmamış veya ilgi alanı bulunamamış olabileceği gibi dil güçlüğü de söz konusu olabilir. Bir yabancı dili kelime düzeyinde bilip cümle kurarak günlük hayat sürdürülebilse de bir metin okurken devreye giren kurallar ve ekler nedeniyle yorulup sıkılma ve okumayı bırakma durumu ortaya çıkabilir. Bazı çocuklar bunu Türkçe içinde yaşarlar. Bildiği yapıların dışındaki detayların içinde kaybolabilirler; bu da onların çok daha efor sarf ederek okumasına neden olur. Okumaya devam etmek istememeleri veya dikkatlerinin dağılması normaldir. Bu beceriler desteklendiğinde metni anlamak ve keyif almak daha kolay hâle gelecektir.” dedi. Ekranın kendisinden çok, çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı! Ekranın çok kullanılmasının da merak edilen bir başka konu olduğuna işaret eden Dündar, sözlerini şöyle tamamladı: “Ekranın çocuğun hayatında neyin yerine geçtiğine bakılmalı. Tüm gelişim alanlarında olduğu gibi dil ve konuşma gelişiminde de çevresel uyaranlar ve sosyal etkileşim çok kıymetlidir. Çocuk ekran karşısındayken etkileşimden, temas kurmaktan, uyaran almaktan ya da uykusundan geri kalıyorsa bu durum gelişimin farklı alanlarında aksamaya yol açar. Zararlı bir şey vermekten ziyade yararlı bir şey hayatından çıktığı için gelişim olumsuz etkilenebilir. Ekran yerine sosyal etkileşim ve iletişim konulması tercih edilse de günümüz teknolojisinde maruz kalma durumunda neyden kaybedildiğine bakılarak bir dengeleme yapılabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Otizmin Bilimsel Olarak Kanıtlanmış Tek Tedavisi: Erken ve Etkin Özel Eğitim Haber

Otizmin Bilimsel Olarak Kanıtlanmış Tek Tedavisi: Erken ve Etkin Özel Eğitim

İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Doğa Sevinçok, otizmin şu ana kadar bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış tek tedavisinin özel eğitim olduğunu vurguluyor. Belirtilerin yaşa göre değişebildiğini belirten Sevinçok, aileleri erken dönemde uzman desteği almaları konusunda uyarıyor. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Doğa Sevinçok, otizmin sosyal iletişim ve etkileşimde yaşa uygun olmayan yetersizlikler ile kendini gösteren bir spektrum bozukluğu olduğunu belirtti. Otizmde tekrarlayıcı davranışlar, sınırlı ilgi alanları ve rutine aşırı bağlılık gibi özelliklerin de sık görüldüğünü ifade eden Sevinçok, belirtilerin yaş gruplarına göre farklılık gösterebildiğini söyledi. “Otizm belirtileri yaş gruplarına göre farklılık gösterebilir” “Otizm en basit haliyle, sosyal iletişim ve etkileşimde yaş ile uyumlu olmayan şekilde bir yetersizliğin veya farklılığın olmasıdır. Bunun yanında otizmde tekrarlayıcı davranışlar veya farklı, kişiye özgü ilgi alanları ve rutine sıkı sıkıya bağlı olma gibi özellikler görülmektedir” diyen Dr. Öğr. Üyesi Doğa Sevinçok, otizmin belirtileriyle ilgili ise şunları söyledi: “Otizm belirtileri yaş gruplarına göre farklılık gösterebilir. Örneğin iki yaşın altında belirtiler yalnızca ismine bakmama, göz teması kurmama ve işaret edilen nesneye bakmama, konuşmama veya konuşulanları anlamama şeklinde görülebilir. İki yaşından sonra ise tekrarlayıcı anlamsız hareketler ve yüksek ses gibi duyusal uyaranlara aşırı hassasiyet ortaya çıkabilir. Genel olarak baktığımızda otizm belirtilerinin iki grupta sınıflandırıldığını görmekteyiz. Bunlardan ilki göz temasının az olması, diğer insanları taklit edememe, konuşulanları anlamama veya anlamlı şekilde konuşamama, jest ve mimik kullanmama, donuk yüz ifadesi, ismiyle seslenince bakmama, sosyal iletişimi başlatmama veya sürdürememe, sembolik oyunlar oynayamama, işaret edilince bakmama gibi sosyal iletişim ve etkileşimde yetersizlikler ile karakterizedir. İkinci grup belirtiler ise tekrarlayıcı davranışlar veya ilgiler olarak adlandırılmakta olup stereotipi dediğimiz tekrarlayıcı beden hareketleri, oyuncakları sadece dizerek amacına uygun olmayan şekilde oynama, söylenen sözcükleri aynı şekilde tekrar etme, aynılıkta ısrar, değişikliklere aşırı direnç gösterme, sınırlı ilgi alanlarından oluşmaktadır.” “Çoklu görüşmeler sonrasında karar vermek tanısal güvenilirliği artırır” “Otizm tanısında en önemli yöntem çocuğun bir çocuk psikiyatrisi uzmanı tarafından gözlenmesi ve psikiyatrik muayenesinin yapılmasıdır” diyen Dr. Öğr. Üyesi Sevinçok, şöyle devam etti: “Yarı yapılandırılmış, yani önceden planlanmış bazı yöntemler ile görüşmelerin yapılması (ADOS testi gibi) tanısal muayenenin gücünü artırmaktadır. Çocuğun hayatında yer alan birçok insandan bilgi almak, gerektiği durumlarda günlük hayatını geçirdiği yaşam alanlarındaki davranışlarını videolar yardımıyla gözlemlemek oldukça önemlidir. Otizm bir spektrumdur ve her olguda hastalık şiddeti aynı düzeyde değildir. Semptomların belirgin olduğu olgularda tanı koymak daha kolay ve yanılma payı düşük iken, daha hafif belirtilerin olduğu durumlarda çok kaynaktan bilgi almak, çocuğu farklı ortamlarda gözlemlemek ve gerekirse çoklu görüşmeler sonrasında karar vermek tanısal güvenilirliği artırmaktadır.” “Göz teması kurmuyor, seslenince bakmıyorsa değerlendirilmeli” Anne-babaların gözlemleyebileceği belirtilerle ilgili de bilgi veren Sevinçok, “Ebeveynler, eğer çocuklarının sosyal ve duygusal gelişimlerinde yolunda gitmeyen bir durum olduğundan şüpheleniyorsa bir çocuk psikiyatri uzmanına başvurmalıdır. Her şeyden önce anne-babalar iki yaşından önce çocuklarını ekranı olan elektronik aletlere maruz bırakmamalıdır. Yoğun ekran maruziyeti sadece otizm açısından değil, çocukların tüm sosyal, duygusal ve akademik gelişim alanlarını olumsuz etkilemesi açısından oldukça sakıncalıdır. Küçük yaşta göz teması kurmayan, ismine seslenince bakmayan, ebeveynlere yönelik sesler çıkarmayan, basit eğlenceli oyunlara duygusal katılım göstermeyen, elleri veya kollarıyla anlamsız tekrarlayıcı hareketler yapan, sözcükleri sürekli tekrar eden, oyuncaklarıyla amacına uygun oyun oynamayan çocuklar mutlaka değerlendirilmelidir” diyerek ebeveynlerin gözleyebileceği detaylarla ilgili de bilgi verdi. Genetik ve çevresel faktörler etkili Otizmin ortaya çıkışında genetik ve çevresel faktörlerin bir arada yer aldığını beliren Sevinçok, şöyle konuştu: “Henüz, otizmi ortaya çıkaran tek bir çevresel faktör veya gen tanımlanmamıştır. Otizmin ortaya çıkışında en çok etkili olduğu düşünülen çevresel faktörler 40 yaşından fazla olmak üzere ileri anne ve baba yaşıdır. Anne-babada psikoz öyküsü, annenin gebelik döneminde geçirdiği enfeksiyonlar, gebelikte ilaç kullanımı, düşük doğum ağırlığı ve erken doğum şüphelenilen diğer faktörler arasındadır. Tarım ilaçlarına veya hava kirliliğine maruz kalmanın otizm riskini artırdığına dair görüşler de bulunmaktadır. Bunun yanında, aşıların otizm riski ile ilişkili olmadığı kanıtlanmıştır. Bu faktörlerin tek başına otizme yol açmayacağı, birçok faktörün bir araya gelmesi ile hastalığın ortaya çıktığı unutulmamalıdır.” “İki yaşa kadar ekran maruziyeti hiç olmamalı” Çocukların ekran sürelerinin otizmi tetiklediğine dair iddialarla ilgili de konuşan Sevinçok, “Yalnızca ekran süresinin uzun olmasının otizme neden olabileceğini düşünmek doğru değildir. Ancak otizme veya diğer gelişimsel sorunlara yatkın çocuklarda ekran maruziyeti otizm benzeri belirtileri şiddetlendirebilir, otizmin ortaya çıkma riskini artırabilir. Otizm belirtileri olan bir çocukta ekran maruziyetinin fazla olması bu belirtilerin artışı ile ilişkili olabilir. İlk iki yaşta ekran maruziyetinin hiç olmaması önerilmekle birlikte, çocukluğun sonraki dönemlerinde en fazla günde yarım saat olmalıdır” dedi. “Kaygı bozuklukları ve yalnızlık sık olarak karşımıza çıkıyor” Yetişkin otizmli bireylerin karşılaştığı zorluklarla ilgili de konuşan Sevinçok, şunları söyledi: “Otizm tanısı olan bireylerin ergenlik ve yetişkinlik döneminde yaşadığı sorunlar otizmin şiddetine, konuşmanın gelişimine, zekaya, özbakım becerilerine ve yaşamını bağımsız sürdürme becerilerinin kazanılmış olmasına göre değişmektedir. Ağır düzeyde otizm tanısı olan bireylerin büyük bir kısmının ergenlik ve yetişkinlik döneminde sürekli bakım altında olmaları gerekmektedir. Bu bireyler davranış sorunları, şiddet, istismar açısından risk altındadırlar. Daha hafif düzeydeki belirtilere sahip otizm tanısı olan bireylerde sosyal ilişkilerde yaşanan sorunlar, depresyon, kaygı bozuklukları ve yalnızlık sık olarak karşımıza çıkmaktadır.” “Erkeklerde daha sık görülüyor” Otizmli bireylere dair net bir rakam bulunmadığını belirten Sevinçok,“Türkiye’de otizm spektrum bozukluğu ile ilgili yapılan bir epidemiyolojik çalışma bulunmamaktadır. Dünya genelinde otizmin erkeklerde ve düşük sosyokültürel düzeye sahip gruplarda daha sık görüldüğü bildirilmektedir” dedi. Son yıllardaki artışın sebepleri Son yıllarda otizm tanısındaki artışla ilgili de bilgi veren Sevinçok, şöyle konuştu: “Bu artışın en önemli sebebi başta sağlık profesyonellerinde olmak üzere çocuğa temas eden tüm meslek gruplarında ve ailelerde otizm konusundaki farkındalığın artmasıdır. Bu farkındalık sayesinde erken tanı ihtimali ve tanı oranları artmaktadır. Tanı kriterlerindeki genişleme de otizm tanısı alan çocukların oranında artışa yol açmış, bu sayede çocukların daha erken süreçte tedavi imkanlarından faydalanması sağlanmıştır. Anne-baba olma yaşının gittikçe artması, hava kirliliği, endüstriyel kimyasallar, tarım ilaçları ve ağır metaller gibi çevresel faktörlerin de bu artışta rol oynayabileceği düşünülmektedir. Ekran maruziyeti ve otizm tanı oranındaki artış arasındaki ilişki net olmasa da ekran maruziyetinin belirti şiddetini artırabileceği veya tedaviden yararlanımı düşürebileceği söylenebilir.” “Tek tedavi yöntemi özel eğitim” Otizmin şu ana kadar bilimsel olarak etkili olduğu ispatlanmış tek tedavi yönteminin özel eğitim olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Sevinçok, şöyle devam etti: “Otizmin ana belirtilerini azaltmada diğer tedavilerin etkili olduğuna dair etkin bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Bazı alternatif tedaviler maalesef çocuklara yarardan çok zarar vermektedir. Özel eğitim mutlaka otizm konusunda tecrübeli ve bu konuda eğitim almış yetkin bir eğitimci ve kurum tarafından sağlanmalıdır. Ailelerin özel eğitime başlamadan önce özel eğitim kurumları ve eğiticiler ile ilgili araştırmalar yapmaları oldukça önemlidir. Otizm özel eğitiminde bilimsel etkinliği kanıtlanmış müdahaleler davranışçı yöntemlerdir. Bunlar arasında Uygulamalı Davranış Analizi (ABA), Erken Başlangıçlı Denver Modeli, Temel Tepki Öğretimi, Floortime gibi yöntemler bulunmaktadır. Gerekli durumlarda konuşma terapisi ve uğraş tedavisi programa dahil edilebilir. Özel eğitimin sosyal iletişim ve etkileşimi artırması beklenmektedir.” Erken teşhisin önemine de değinen Sevinçok, “Otizm tedavisinde, tedavi cevabı ve gidişat ile ilgili en önemli faktör erken yaşta başlayan özel eğitimdir. Erken yaşta teşhis ve hızlı bir şekilde başlanan etkin ve doğru özel eğitim tedavi başarısındaki en önemli faktördür” dedi.

Çocuklar İçin Akdeniz Programı Yeni Döneme Başladı Haber

Çocuklar İçin Akdeniz Programı Yeni Döneme Başladı

İzmir Akdeniz Akademisi tarafından 2019’dan bu yana sürdürülen “Çocuklar İçin Akdeniz Programı”, Akdeniz’in kültürel mirasını çocuklara yaratıcı ve katılımcı yöntemlerle tanıtmayı amaçlıyor. Bu kapsamda 9-10 yaş grubu çocuklarla yapılan ilk derste, “Akdeniz: İlk Zamanlar Ülkesi” başlıklı görsel öyküleme etkinliği uygulandı. Ardından, Kültürel Miras Programı’na uyarlanmış Yaratıcı Drama Atölyesi ile çocukların ifade becerilerini, hayal gücünü, sosyal iletişim ve empati yetilerini geliştirmeye yönelik çalışmalar gerçekleştirildi. Atölye çalışmalarının son aşamasında düzenlenen Doğa ve Kültür Söyleşisi’nin ardından, “Akdeniz: İlk Zamanlar Ülkesi” kitabı ile beş farklı masa başı etkinliğinden oluşan eğitim seti çocuklara ücretsiz olarak dağıtıldı. Çocuklar eğlenerek öğreniyor İzmir Akdeniz Akademisi tarafından geliştirilen bu yöntem, çocukların, yaşadıkları coğrafyayı ve Akdeniz kültürünü eğlenceli ve katılımcı biçimlerde öğrenmelerine katkıda bulunuyor. Yanı sıra yarının büyüklerinde ekoloji farkındalığı yaratılıyor, doğa kültürü ve çevre bilinci de geliştiriliyor. Yaratıcı Drama Atölyesi ise programın tamamlayıcı unsuru olarak; çocukların yaratıcılığını, eleştirel düşünme becerilerini, özgüvenlerini ve duygusal farkındalıklarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Süreç, empati kurma, problem çözme ve akademik başarıya katkı sunan etkinliklerle destekleniyor. Geçmiş yıllarda ilk ve ortaöğretim kurumlarında uygulanan “Çocuklar İçin Akdeniz Programı”, bu yıl çeşitli sivil toplum kuruluşlarının iş birliğiyle STK merkezlerinde devam edecek. Program, 2025 eğitim-öğretim dönemi boyunca farklı merkezlerde sürdürülecek. Çocukların, yaşadıkları kenti kültürel değerleriyle birlikte tanımalarına olanak tanıyan bu programla İzmir’in Akdeniz kimliğini yeni kuşaklara aktarmak ve kültürel miras bilincinin güçlendirilmesi hedefleniyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.